• -Büyük bir yolculuk yaptım kendimden geçtim.
  • Büyük bir iş başarmak istersen, ufakla başla. Küçük hizmetler giderek büyük işlere dönüşür. Verimi artırmak için unutma ki pirinç tanelerinin ağırlığını değil, sayısını çoğaltıyoruz. Her ça­pa, yüzlerce dönümlük ekime küçük de olsa bir katkıdır. En uzun yolculuk bir ilk adımla başlar. Avuç avuç topraklarla koca dağlar eritilir, yeniden yaratılır.
    SONTOKU Ninomiya
    Bozkurt Güvenç
    Sayfa 421 - (Nihon Bunka) @Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, [Altıncı Basım Şubat 2002], ISBN: 975-458-019-7
  • Ben tavan arasındayım sevgilim!” diye bağırdı delikten aşağı doğru. “Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara.” Son sözlerimi duydu mu? “Orası çok karanlıktır; dur, sana bir fener vereyim.” İyi. Durgun bir gün. Bütün hayatım boyunca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana. Gülümsediğimi gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. “Bir yerini kırarsın karanlıkta.” Delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. Fenerli elin ucundaki ışık, rastgele önemsiz bir köşeyi aydınlattı; bu eli okşadı. El kayboldu. Ne düşünüyor acaba? Gülümsedi: Yine mi düşünüyor?

    Yıllardır bu tozlu, örümcekli karanlığa çıkmamıştı. Işığı gören bazı böcekler kaçıştılar. Korku; fakat yararlı olacağını düşünmek kuvvetlendirdi onu. Belki de hiçbir şey söylemeden başarmalıydım bu işi. Benden bir karşılık beklemiyor. Ona yardım etmek mi bu? Bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; özellikle, başımda uğultular olduğu zamanlar. Onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim. Bana belli etmemeye çalışarak izliyor beni. Çekiniyor. Acele etmeliyim öyleyse. Feneri yakın bir yere tuttu; annesiyle babasının resimleri. Aralarında eski bir ayakkabı torbası, kırık birkaç lamba. Neden hiç sevmediler birbirlerini? Ölecekler diye öylesine korkmuştum ki. Torbayı karıştırdı: Tuvaletle gittiğim ilk baloda giymiştim bunları. Her gece biriyle dışarı çıkardım, dans etmek için. Aman Allahım! Nasıl yapmışım bunu? Ellerinin tozunu elbisenin üstüne sildi. Mor ayakkabılarına baktı: Buruşmuşlar, küflenmişler. Sol ayağına giydi birini: Ölçülerin hiç değişmemiş. Utandı, yine de çıkaramadı ayağından. Topallayarak bir iki adım attı. Sonra resimlere yaklaştı, diz çöktü, yan yana getirdi onları. Dirseğiyle tozlarını sildi biraz. Beni de kendilerini de anlamadılar. Ne kadar ağlamıştım. Aşağıda onlara bir yer bulabilir miyim? Koridorda sandık odasında… Saçmalıyorum. Onları unutmadım, onları unutmadım. Babasının yüzünde gururlu bi somurtkanlık vardı. Aynı duvara asamam onları. Evin düzenini hızla gözünün önünden geçirdi. Yan yana olmak istemezlerdi; mezarda bile. Resimlerden birini aldı; feneri yere bırakmıştı, hangi resmi aldığını bilemedi. Yüksekçe bir yere koydu onu. Biraz telaşlanmıştı; dizini bir tahtaya çarptı. Sendeledi, yere düştü; hafif bir düşüş. Kalkmaya cesaret edemedi; emekleyerek fenerin yanına gitti. Bir torba daha. Boşalttı: Eski fotograflar! Amacından uzaklaşıyordu. Bana baskı yaptığını düşünmemeliyim. Yüzüne karşı söylesem bile, içimden geçrimemeliyim bunu. Acdeleyle resimleri yere yaydı, el fenerini dolaştırdı tozlu karartılar üzerinde. Başka bir eve çıkmış olabilirdim, bir daha hiç görmeyeceğim birine bırakmış olabilirdim bütün bunları. Resimleri karıştırdı: Ne kadar çok resim çektirmişim yarabbi! Çoğu da iyi çıkmamış. Gülümsedi: O zamanlar ne kadar uzunmuş etekler! Çirkin bir uzunluk. Duruşlar da gülünç. Kim bilir hangi filmden? Arkamı dönüp yürüyormuş gibi yapmışım da birden başımı çevirmişim. Kime bakmışım acaba? Aynı elbiseyle bir resim daha. Yanımda biri var. Resim çok tozlanmıştı. Tozlu da olsa tanıyor insan kendini. Parmağını ıslattı diliyle; tozlar önce çamur oldu, sonra… İlk kocasının gülümseyen yüzünü gördü parmağının ucunda. Aman yarabbi! Bir zamanlar evliydim ben de… Sonra yine evliydim. İnsan bir günde varamıyor bir yere, ne yapalım? Nereye? Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kadar üzülmüştük. Eğildi, bir avuç resim aldı yerden: Bu resim çekilmeden önce, nasıl hiç yoktan bir mesele çıkarmıştım, sonra da yürüyüp gitmiştim. Sonra ne olmuştu? Sonra… Buradasın ya… Bu evde. Demek sonra hiçbir şey olmadı onunla ilgili. Ne kötü, ne de iyi bir şey: demek ki hiçbir şey. Ama bunu hissetmedim; geçişler öyle sezdirmeden oldu ki… Hayır, düşüncelerin karıştı; basit anlamıyla sözlerin… Bununla ne ilgisi var? Fakat ben… ondan kaçarken, nasıl oldu da birden başımı çevirip bu resmi çektirdim. Hep böyle mi durdum resimlerde? Yüksekçe bir yere oturdu, başını ellerinin arasına alıp düşünmeye başladı. Onun da yüzü kim bilir nasıldı? Herhalde ben suçluyum, resim çekilirken değil… belki o sırada haklıydım, muhakkak haklıydım. Çok daha önce… çok daha önce…
    Bir an önce kitaplara ulaşmak istedi, geriye doğru bu sonsuz yolculuk bitsin istedi. Eski balo ayakkabısını ayağından çıkarmaya çalıştı. Sonra arkası kapalı yumuşak terliklerini bulamadı bir türlü. Sendeleyerek el fenerine doğru yürüdü. İlerdeki köşede olmalıydı kitap sandığı. Fakat orada kitap sandığına benzemeyen karanlık çıkıntılar vardı. Feneri bu garip yığına doğru tuttu. Korkuyla geri çekildi: Biri vardı orda, oturan biri. Feneri alıp bütün gücüyle deliğe kaçmak istedi, kımıldayamadı. Korkusuna rağmen fenerle birlikte, ona yaklaştı. Ne yapmışsa korkusuna rağmen yapmıştı hayatı boyunca. Yoksa çoktan kaybolup gitmişti. Feneri onun yüzüne tuttu: Aman Allahım! Eski sevgilisi yatıyordu yerde. Tozlanmış, örümcek bağlamış; tavan arasındaki her şey gibi. Kitap sandığına ver resim tahtalarına örümcek ağlarıyla tutturulmuş eski bir heykel gibi. Sağ kolu bir masanın kenarına dayalı; parmakları kalem tutar gibi aşağı ayrılmış, boşlukta. Dizleri titredi, dişleri birbirine çarptı, ayağının altından kayıp gitti döşeme; kayarken de ayağına çarpan resim masası devrildi. Kol yine boşlukta kaldı: Örümcek ağlarıyla tavana tutturulmuştu. Bu eliyle ne yapmak istedi? Bir şeyler mi yazmaya çalıştı? Ne yazık, hiçbir zaman bilemeyeceğim. Sol eli yerdeydi, bir tabanca tutuyordu. Ah! Kendini mi öldürdü yoksa? Olamaz! Bir şey yapsaydı ben bilirdim; her şeyi söylerdi bana. Öyle konuşmuştuk. Beni bırakmazdı yalnız başıma.

    Sonra hatırladı: Bir gün tavan arasına çıkmıştı eski sevgilisi, şiddetli bir kavgadan sonra. İkisinin de, artık dayanamıyorum, dediği bir gün. Ayrıntıları bulmaya çalıştı: Belki de büyük bir tartışma olmamıştı. Biraz kavgalıydılar galiba. Gülümsedi. Bu biraz sözüne kızardı. Onu tavan arasında bırakıp sokağa fırlamıştı. Öleceğini hissediyordu. Peki ama neden? Bilmiyordu; duygunun şideeti kalmıştı aklında sadece. Sonra “onu” görmüştü sokakta: Bütün mutsuzluğuna, kendini zayıf hissetmesine, ölmek istemesine rağmen ‘onun’ gözlerindeki ilgiyi, insanı alıp götüren başkalığı fark etmişti nedense. O gün eve yalnız dönmüştü tabii. Ne kadar daha çok gün eve yalnız döndüm ondan sonra da. Şimdi karşımda konuşsaydı. “Ne kadar daha çok” olur mu? deseydi. Titreyen dizlerinin üstüne çöktü, el fenerini tutu onun yüzüne: Gözleri açıktı, canlıydı. Bakamadı, başını karanlığa çevirdi. Sonra baktı yine; onu, ölüm kalım meselelerinde yalnız bırakmayan gücünden yararlandı yine. Hiç bozulmamış; geç kalmasaydım böyle olmazdı belki. Üzüldü. Fakat hiç değişmemiş; son gördüğüm gibi, gözleri bile açık. Yalnız, gözlerin bu canlılığında bir başkalık var: Her şeyi bildiği halde duygulanamayan bir ifade. Görünüşüme bakma, içim öldü artık diye korkuturdu beni. İnanmazdım. Öyle şeyler bulup söylerdi ki öldüğü halde. Belki beni izliyor yine. Yerini değiştirdi. Benimle ilgili değilsin diyerek üzerdim onu. Hayır bakmıyor bana. Belki de düşünüyor. Birden konuşmaya başlardı. Bütün bunları ne zaman düşünüyorsun diye sorardım ona.

    Ne zaman düşündüğünü bir türlü göremiyorum. Hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum ama sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim. Nasıl olursan ol, var olduğunu bilmek bana yeter demiştim. Bunu kavgadan çok önce söylemiştim ama çalışmamızın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu. Sonra onu bir süre görmek istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, tavan arasına bir türlü çıkamadığım halde onu düşündüğümü, onsuz yaşayamayacağımı biliyordu. Sonra neden aramadım? Bür türlü fırsat olmadı; her an onu düşündüğüm halde hep bir engel çıktı. Aşağıda yeni sesler, yeni gürültüler duyduğu için inmedi bir süre herhalde. Oysa biliyordu: Aramızda, hiçbir yeni varlığın önemi yoktu; konuşmuştuk bütün bunları. Ben de onun inmesini beklemiş olmalıyım. Beni üzmek için inmediğini düşündüm önceleri. Sonra… Bir türlü olmadı işte. Çıkamadım: Gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği ‘onun’ bakımı (çocuk gibiydi, kendisine bakmasını bilmiyordu), babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde hep yapılması gereken işlerin yığılması. Orada tavan arasında olduğunu unuttum sonunda. (Onu unutmadım tabii). Ne bileyim, daha mutsuz insanlar vardı; onlarla uğraştım. Tavan arasında bu kadar kalacağını da düşünemedim herhalde. Bir yolunu bulup gitmiştir diye düşündüm. Başka nasıl düşünebilirdim? Yaşamam için, onun her an var olması gerekliydi. Başka türlü hissetseydim, ölmüştüm şimdi. Ayrıca, kaç kere tavan arasına çıkmayı içimden geçirdim. Hele kendini öldürdüğünü duysaydım, muhakkak çıkardım. Dargın olduğumuza filan bakmazdım.
    Duydum mu yoksa? Bir keresinde yukarıda bir gürültü olmuştu galiba, rüzgar bir kapıyı çarptı sanmıştım. Fakat nasıl olur? Onun tavan arasına çıkmasından günlerce sonra duymuştum bu sesi. Ve ben günlerce bir köşeye büzülüp kalmıştım. Hiçbir yere çıkamamıştım. Ateş etmişti demek. Yoksa kalbine… Titreyerek eğildi: Kalbine bakmalıyım. Elbisesinin sol yanı çürümüştü; elinin hafif bir dokunuşuyla dağıldı. İçinden bir sürü hamamböceği çıkarak ortalığa yayıldı. Onun bakımıyla ilgilenmedim, elbiselerini hiç gözden geçirmedim; belki de dikmediğim bir sökükten yemeye başladılar hamamböcekleri onu. Deliği büyüttüler sonunda. Eliyle elbisenin altını yokladı. Neyse iç çamaşırlarından öteye geçememişler. Derisi olduğu gibi duruyor. Teni çok sıcak sayılmaz ama kalbi yerindedir herhalde. Korkarak göğsünün sol yanına dokundu: İşte orada biliyorum. Başka türlü yaşayamazdım çünkü. (Çünkü’yü cümlenin başında söylemeliydim, şimdi kızacak. Evet, her an onun sözlerini düşünürek yaşadım, şimdi acaba ne der diye düşündüm.) Yalnız bu kadarı çürümüş. İyi. Şimdi onu nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onun unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme?Anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz. Başkasına rastladığım için, bu yeni ilişkinin her şeyi unutturduğunu düşünür.Oysa her şeyi hatırlıyorum; tavan arasına çıktığı gün bu elbiseyi giydiğini bile. El fenerini ölünün üzerinde dolaştırdı: Örümcek ağlarının gerisinde sesli bir görünüşü var.

    Yalnız ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz karanlık. Rüya gibi bir resim. Birlikte hiç resim çektirmemiştik. Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. Bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma… Neden koşuyorduk, acelemiz neydi? Tavan arasına çıktığı güne kadar, bir şeyin arkasından hep başka bir şey yaptık, hiç durmadık, hiç tekrarlamadık. Sonra köşemde kaldım günlerce; ne yedim ne düşündüm. Sigara içtim durmadan. Evi yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. Bir savaş sonu kargaşalığı sardı her yanı. Düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. Belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. Sokağa fırlamak, ‘ona’ gitmek için, öldürücü bi ümitsizliğe düşmek istedim. Kim bilir? Belki de, kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. Fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. Uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin.

    Işığın altından kaçmaya çabalyan bir hamamböceği takıldı gözüne, kendine geldi. El feneriyle izledi böceği: Çirkin yaratık, yukarı çıkmaya çalışıyordu ağlara takılarak. Böceğin ayakları, elbiseyi parçalar diye korktu. Yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa dayanamazdı, kim bilir? İşte, boynundan yukarı doğru çıkıyor, yanağında biraz sendeledi: Sakalı biraz uzamış da ondan; zaten her gün tıraş olmayı sevmezdi. Yanaktan yukarı çıkan böcek, şakağa doğru gözden kayboldu. El fenerini oraya tutsam mı? Hayır. Korktu; fakat yarı karanlıkta kurşunun deliğini gördü. Titreyerek geri çekildiği sırada, aynı delikten çıktı hamamböceği: Bacaklarının arasında küçük, pürüzlü bir parça taşıyordu. Dehşete kapılarak feneri deliğin içine tuttu: Işınlar, kafatasının iç duvarlarında yansıdı. Eyvah! Böcekler beynini yemişlerdi, en yumuşak tarafını. Belki de hamamböceği son parçayı taşıyordu. Kendini tutamadı: “Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?” dedi. Aşağıdan, başka bir deliğin içinden sevgilisinin sesini duydu.

    “Bir şey mi söyledin canım?”

    Elini telaşla kitap sandığına soktu. “Hiç” diye karşılık verdi aceleyle. “Kendi kendime konuşuyordum.”

    KORKUYU BEKLERKEN// OĞUZ ATAY
  • #kitapincelemesi #kitapyorum #hervemabajoli #buyuksirustadi #magnumopus
    Yazar: Hervé M. Abajoli
    Kitap: Büyük Sır Üstadı-Magnum Opus
    Türü: Bilimsel, ezoterik, tarihi, psikolojik roman.
    372 sayfa, Gnosti Books, 2017
    Sipariş için: http://www.buyuksirustadi.com

    “Keşke notlarımı size ulaştırabilmiş olsaydım… ”
    Her şey böyle başladı. Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Aylardır bu romanla yaşıyorum. Aylardır bu benim yaşadığım, ama anlatamadığım roman. İçinde daha başka ne sırlar barındırdığı hala meçhul olan, Büyük Sır Üstadı- Magnum Opus.

    Yazar L’nin severek okuduğum, içinde yapılması gereken düzeltmeleri not almış olduğum güzel romanının “ikinci baskı”sının çıkmış olduğunu öğrenmiştim. Okuduğum ilk romanı için daha önce el yazımla bir not defteri hazırlayıp kendisine götürmüştüm. O gün bu romanı da ondan imzalı olarak almıştım. Yine ulaştırabileceğimi düşünürek(ten) -bu ‘-ten’ önemli-, hevesle ikinci el yazısı not defterimi hazırladım. Kapağını bile romana uygun bir temadan seçtim. Yazarla irtibat kurduğumda ne yazık ki yeni kitabı için şehir dışında kampta olduğunu öğrendim ve bir türlü not defterimi ona ulaştıramadım. İşte şimdi kendisinin Facebook sayfasında, bu romanın ikinci baskısının çıkmış olduğunu öğrenmiştim. Benim gördüğüm hataları biri görüp düzeltmiş miydi acaba? (Bunu hala bilmiyorum.) Gönderi altındaki yoruma biraz mahzun, “Keşke notlarımı size ulaştırabilmiş olsaydım.” yazdım. Sonra biri çıktı ortaya ve bana bir şey ulaştırdı. Büyük bir sır…

    İşte sevgili yazarım Hervé M. Abajoli’yle böyle tanıştım. O beni buldu. Yazdığım o kısacık yorumdan. Bir romanı olduğunu ve okumamı arzu ettiğini söyledi. Türünü sorduğumda bana, belli bir türe ait demek zor, diye cevap verdi. ‘Tabii öyledir, kesin, tanımlanamaz… (!)’ diye geçirdim içimden. İşte şimdi ben de belli bir türe ait diyemiyorum. Buna tarihi roman da diyebilirsiniz, psikolojik roman da diyebilirsiniz, bilimsel veya ezoterik de diyebilirsiniz. Artık size kalmış. Ben sadece çok eksantrik diyeceğim.

    Aslında yazarın dili gayet güzel kullanmış olmasına rağmen, okurken bazı yerlerde küçük yazım yanlışları gördüm. Zaten kitabı bana göndermeden önce edisyon açısından kusursuz olmadığından bahsetmişti. Gerçi okuduğumuz hangi kitapta ufak tefek hatalar olmuyor ki... Boş verin, olsun ki editörlere de yapacak bir iş olsun. Ben de yazarımız gibi biraz mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğumdan, romanı okurken ruh hastası gibi, adama yüzlerce mesaj attım. Yüzlerce dediğim sizi yanıltmasın, ‘virgül şurada değil burada olsun’a kadar, düşünün… Şurası şöyle yazılmalı, burası böyle olacak. Sonunda mesajlarımdan kurtulmak için beni editörü yapmaya karar verdi. Birinci sırrımız bu. Daha önce de çok sevdiğim bir yazar abimin çalışmalarına yardım etmiştim. Yani ilk editörlük deneyimim sayılmaz. Ancak çok yakında resmen bir kitabın ikinci baskısının (evet bu da ikinci baskı) editörü olarak, bir kitabın künyesinde ilk kez yer alacağımı siz sevgili grup arkadaşlarımla paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Umarım kitabı alanlarınız ikinci baskıda fazla bir kusur bulmaz. Çünkü gözümden kaçan bir şey olmasın, en azından sayıca çok olmasın diye canla başla çalışmaktayım şu aralar.

    Size önce yazarımızı sonra da kitabımızı tanıtmak isterim. Yazarımız Hervé Bey bence çok şey bilen, çok okuyan ve öğrendiklerini başkalarına da aktarabilmek için kurgusal romanlar yazmaya başlayan bir insan. Bir o kadar da mütevazı bir insandır. Onun edebiyata olan sevgisinde, yazma tutkusunda biraz kendi ruhumu görüyorum. Bir gün onun gibi olabilmek isterim. Ama çok samimi söylüyorum, sakın kitabın editörü olduğum için bunu söylediğimi düşünmeyin; onun gibi yazabileceğimden de çok emin değilim, çünkü kendisi çok yetenekli. Kitabın dili, yazarın üslubu, kurgusu, seçtiği kelimeler, cümleler gerçekten ustalıkla işlenmiş. Ama romanın en çok öne çıkan özelliği edebi yönü değil. Bu kitap tam bir bilgi hazinesi. İçinde fizikten kuantuma, psikolojiden felsefeye, mitolojiden simyaya, tasavvuftan tarihe (hem de az bilinen tarihe) kadar yüzlerce bilgi bulacaksınız. Hatta siz sevgili kitap kurtlarına küçük bir sır daha vereyim, sırf bir sayfa boyunca yazdığı yazar önerilerini görmek için bile bu kitabı okumak isteyebilirsiniz.

    Romandaki dipnotlar çok derin bir bilgi kaynağı, ama bununla kalmıyor. Kurgusal hikayenin içindeki karakterler de karşımıza, kâh bir fizik öğretmeni, kâh bir psikoloji öğretmeni, kâh bir tarih anlatıcısı edasıyla çıkıyor. Hele bir Marius var, akıllara zarar… İlber Hoca ile oturup konuşsa, İlber Hoca’nın hayran hayran dinleyebileceği bir şahsiyet. Sonradan bu Marius’ün kim olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım, ama size bu sırrı vermeyeceğim. (Bunu kitapta da bulamazsınız. Ancak biraz beyin egzersizi ile bulma ihtimaliniz mevcut.)

    Konudan kısaca bahsedeyim sizlere. Romanımız boyunca dünyanın çok çeşitli yerlerinde yolculuk yapacaksınız, ana mekanlardan biri de İstanbul. Babasının ani ölümü ile bir boşluğa ardından derin bir depresyona düşen kızımız Sofia, ismi gibi hikmet sahibi biridir. Bütün çocukluğu evlerinin ana salonu olan devasa kütüphanenin içindeki binlerce nadir bulunan kitabı okuyarak geçmiştir. Bütün edebiyat ve felsefe tarihini yalayıp yutmuş, mitolojiden tarihe kadar her bir haltı bilen ayaklı kütüphanemiz meslek olarak kendisine psikologluğu seçmiştir. Bu depresyondan kurtulmanın da yolunu yine ruhunda saklanmış olan bilinçdışı güçte ve geçmiş bilgilerinde bulur. Bu günlerde hayatına ani bir giriş yapan eski dostu ve daimi platonik aşkı fizik profesörümüz Gabriel (ki romanda bilimsel düşünceyi temsil eden karakter olduğundan benim kendime en yakın bulduğum karakter oldu) ile birlikte karşılarına çıkan bazı gizemleri çözmeye çalışırlar. Bu süreçte, Avrupa’da hatta Hindistan’da keşişlik yapan çok ilginç yaşlı adamları, dünyanın sayılı bir para babasını, enteresan zekâya ve doğaüstü yeteneklere sahip genç insanları karşılarında, dahası bazılarını evlerinin salonunda bulurlar. Bütün bunlar Büyük Sır Üstadı diye andıkları, binlerce yıldan beri süregelen bir gizli örgütün merhum başkanıyla ilgilidir. Büyük Sır Üstadı kimdir? Bu örgüt ne menem bir örgüttür? Cevapları kitapta. Ancak peşin söyleyeyim öyle illüminati millüminati hayal edenler umduklarını bulamayacak.

    Bu kitabın hayatıma en önemli katkısı, bilmediğim ve bilimin henüz açıklama getiremediği şeyler karşısında biraz daha temkinli yaklaşmayı öğrenmek oldu. Beni bilenler bilir. Son yıllarda iyice zıvanadan çıktım. Gözümle görmediğim hiçbir şeye inanmaz oldum. Tamamen rasyonalist bir bakış açısı geliştirdim. Bu yüzden romanın başlarında, ezoterik bilgilerden, mitolojiden, bilinçdışı güçlerden bahsedildiğini gördüğümde yazarımıza böyle şeylere pek inanmadığımı söyledim. O da bana sadece oku dedi. Bugün geldiğim noktada artık söylemlerimi değiştirdiğimi şaşırarak fark ediyorum. Çünkü biliyorum ki dünyada hala aklımızın ve bilgimizin açıklamaya yetersiz kaldığı çok şey var. Bu kitabı okumadan önce bütün önyargılarınızı kenara bırakın.

    Son bilgiler kitabın nesne olarak yolculuğu ile ilgili. Şu anda Hervé M. Abajoli devam romanı olan Büyük Sır Üstadı-Unus Mundus’u yazmakla meşgul. Sizlere tanıtmış olduğum Büyük Sır Üstadı-Magnum Opus’un ise çok yakında ikinci baskısı çıkacak. Bir İsviçre yayınevinden, Gnosti Books’tan çıkmış kitabımız. Türkiye’de kitabevlerinde satışı yok. Ancak Amazon üzerinden veya kitabın internet sitesinden sipariş verilebiliyor. Sitenin linkini en yukarıda ve aşağıda bulabilirsiniz. Kargoyu açar açmaz kitap kapağının büyüsüne kapıldığımı, hatta kapağı uzun uzun okşadığımı söyleyebilirim. Baskı kaliteli, kapak, özellikle kapağın iki farklı dokusu çok güzel. Bu saçma bilgiyi de verdikten sonra içimde bir şey kalmadı, ne var ne yok söyledim.

    Son söz; gruplarda bu kitapla ilgili yorumlar göreceksiniz. Çok yakında. (Arkadaşlar, sırf önünüze geçmemek için yorumu fazla muhteşem yazmamaya çalıştım. (!))
    İkinci baskı sevgili Hervé Bey’e, ilk editörlük de bana hayırlı olsun. Umarım birbirimize uğur getiririz. Ve Hervé Bey (kendisi grubumuzun üyesidir), size bana böyle önemli bir görevi layık gördüğünüz için çok teşekkür ederim. Eğer kitap bu kadar iyi olmasaydı asla bu kadar mutlu olmazdım.

    Sevgiyle kalın dostlar.

    Siparişler için: http://www.buyuksirustadi.com
  • Molly, Gracie ve Daisy'nin cesaret ve inanç dolu hikâyesi anlatılıyor. Yarı melez oldukları için küçük yaşta ailelerinden koparılıp alınıyorlar. Beyazlara hizmet etmek üzere bir yere götürülüyorlar ama gittikleri yer içler acısı. Kurtlu yemekler, asma kilitler, pencerelerdeki parmaklıklar adeta hapishane gibi. Oradan kaçmanın plânını yapıyorlar ve tam dokuz hafta süren yolculuğa çıkıyorlar. Iki bin kilometrelik çit boyunca yalın ayak gidiyorlar.
    .
    .
    Gerçekten cesaretlerine hayran kaldım. Üç küçük kızın böyle bir yolculuğa çıkması, hem de tehlikeli bir yolculuk. Kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum arkadaşlar. Tavşan Çiti olarak da filme uyarlanmış. En kısa sürede filmini de izleyeceğim. #parlakmeltemkitapligi
  • Yaşadığı birçok olayı çocukluğu ile bağdaştıran baba korkusunu iliklerinde hisseden -benim mutsuz çocukluğum- diyen şair Şükrü Erbaş o kadar ruha dokunur, o kadar naif,o kadar sade kullanıyor ki kelimeleri hüzünlenmemek elde değil. Elbette solcu kimliğini şiirlerinde hissedebiliyor olmak da ayrı bir hoşnutluk veriyor kişiye. Ömür hanımla güz konuşmaları şiiri ile daha çok tanınıyor olsa da bu şiirden eksik kalır yanı olmayan birçok şiiri daha var bu kitapta.genelev mektupları şiiri şiirden öte genel evde çalışan kadınlar için bir destan gibidir benim nazarımda.bununla beraber sinema kapıları ve yolculuk şiiri sanki bir tür otobiyografi şeklinde yazılmış şiirleri.Türkiye'nin şiir tarihinde kirpik kelimesini bu kadar çok kullanabilen başka bir şair gelmiş midir zannetmiyorum. Şükrü Erbaş'ı bu kadar çok övdükten sonra küçük de bir eleştiri ile bu inceleme yazısını bitirebiliriz.Köylüleri niçin öldürmeliyiz adlı şiirin çok gerçekçi,samimi ve bir okadar isyankar olsada köylüleri incitebileceginden ve çok nahoş olmayan ithamlarda bulunduğundan köylüler hakkında keşke olmasaydı bu şiir diyebiliriz ,olmamış yani Şükrü Erbaş...
  • MEVLANA HAKKINDA YANLIŞ BİLDİKLERİMİZ

    Mevlana hakkında ne biliyoruz?
    Önce defalarca düzeltilmesine rağmen ‘galat-ı meşhur’ haline gelen bir yanlış bilgiyle başlayalım.
    “Gene gel, gene gel!
    Her ne olursan ol, gene gel!
    Kâfir isen de, Mecûsî isen de, putperest isen de gene gel.
    Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil;
    Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!”
    Bu dizeler Mevlana Celaleddin Rumi’ye atfedilir, ama bu doğru değildir.
    Ziya Paşa’nın topladığı Harabat adlı antolojide bu rubai, Orta Asyalı Sufî şair Ebu Said Fazlullah bin Ebu’l-Hayr’a ait olarak kaydedilmiş. Üstelik Ebu’l Hayr’ın daveti İslam’a değilmiş. Yanlış bilgi, Konya Mevlana Dergâhı’nın kütüphane memuru Necati Bey’in, bu rubaiyi araştırmadan ‘Mevlana rubaisi’ diye etrafa yaymasından kaynaklanmış.
    Söz edebi kimliğinden açılmışken birkaç başka yanlışı daha düzeltelim. 1258-1273 yılları arasında iki yıl bir duraklama hariç 13 yılda yazılan 25.618 beyitlik Mesnevi’nin sadece ilk 18 mısraını (‘Mesnevi’nin Fatihası’ denilen bölümü) Mevlana yazmış, geri kalanı o söylemiş, son halifesi Çelebi Hüsameddin ve diğer dostları yazmıştır.
    Mevlana’nın pek ünlü sözlerinin yer aldığı Divan-ı Kebir adlı eser de tümüyle Mevlana’ya ait değildir. Bazı basımlarında 60 bin, bazı basımlarında 15 bin kadar dizeden oluşan, konunun uzmanı Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre ise aslı 43.561 beyit olan ve 18 veya 21 ayrı şair tarafından yazılan rubailerin toplandığı bir şiir antolojisi olan Divan-ı Kebir’de Mevlana’ya atfedilen gazeller, eserin en fazla üçte birini oluşturur.
    1.753 rubaiyi içeren Rubailer’in de sadece bazılarının Mevlana’ya ait olduğu kabul edilir ama bunların kalitesi uzmanlarca Mesnevi’dekilere uzak bulunur.
    Mevlana’nın dost ve akrabalarına, özellikle de Selçuklu emir ve vezirlerine nasihat için yazdığı (dördü Arapça, diğerleri Farsça) 147 adet mektuptan oluşan Mektubat da sonraki dönemlerde toplanmıştır. Bu mektupların hepsinin otantikliği henüz tam tespit edilememiştir.
    MEVLANA ‘DEHRİ’ MİYDİ?
    İslam düşünürleri, girişte sözünü ettiğim yanlış atıftan dolayı Mevlana’nın ‘dehri’ (materyalist, dinsiz) ya da İslamiyet’ten başka bir meşrepte bir kişi olarak algılanmasından dolayı rahatsızlar.
    Gerçekten de Mevlana Sünni itikadına bağlıdır. Hanefi mezhebindendir. Dahası Mesnevi’nin (kelime anlamı ‘bir şeyi bir şeye katmak, bükmek’ demektir) I. cildinin dibacesinde de bu eserinin ‘Kessaf’ül-Kur’an’ yani Kuran’ın sırlarını açtığından bahseder. Nitekim çağdaş Mevlana uzmanlarından Muhammed Taki Caferi’nin hesaplarına göre Mesnevi’de 2.200’den fazla atıf, alıntı veya açıklama Kuran’la ilgilidir. Hadi Hairi adlı bir başka araştırmacı bu sayıyı 6 bine çıkarır. Öyle ki, 19. yüzyılda basılmış Hindistan taşbaskısında Mesnevi için ‘Farsça Kuran’ tanımı yapılmıştır.
    Sünni-Hanefi vurgusunu yaptım çünkü Mesnevi’de (VI: 777-805) Halep’teki Şiilere ve 680’deki Kerbela olayının yasını tutanlara ise müsamahalı olmayacağını söyler: “Kendi harap dinine, harap gönlüne ağla” (802), “Şia’ya Ömer’den bahsedilebilir mi? Sağırın yanında kopuz çalınabilir mi?” (III: 3201).
    Buna karşılık, Mevlana, 1244’te Şems-i Tebrizi ile tanışmasından sonra büyük bir değişiklik geçirmiştir. Bu karşılaşmadan önce binlerce insanın izlediği örnek bir Hanefi imam olan Mevlana, Şems’le karşılaştıktan sonra sıra dışı ve geleneklere meydan okuyan biri olmuştur.
    Bazı kaynaklara göre 40 gün, bazılarına göre üç ay, bazılarına göre altı ay süren bir halvet döneminden sonra Mevlana’nın artık tüm zamanını Şems’le geçirmesi, ders ve vaaz vermeyi kesmesi, Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi külah giymeye, sema ve raksa başlaması hem Sünni ulemayı, hem ailesini, hem öğrencilerini hem de halkı rahatsız etmeye başlar. Bu rahatsızlık giderek Şems’e kine dönüşür. Öyle ki, Şems 1 Mart 1246’da (yani karşılaşmalarından 15 ay 20 gün sonra) Konya’dan ayrılıp Şam’a gitmek zorunda kalır. Ancak Mevlana bu ayrılığa dayanamaz. Şems’e durmadan mektuplar yazar. Sonunda babasının haline dayanamayan oğlu Mehmed Bahaeddin (Sultan Veled) Şam’a gidip Şems’i bulur ve Konya’ya getirir. Yıl 1247’dir. Ancak tepkiler devam eder çünkü Mevlana sema ve raksa devam etmekte, bu sefer de yas tutanlara has siyah giysilerle gezmektedir. Üstüne üstlük testilerle şarap içmektedir. İddialara göre bu işret âlemlerine karısı ve oğlunu da katmaktadır. Sonunda olan olur. Şems 1247 yılının sonunda ortadan kaybolur. (Ahmet Eflaki’ye göre, Mevlana’nın oğlu Alaeddin ve arkadaşları tarafından öldürülmüştür. Bazı kaynaklara göre uzun yıllar İran’da yaşamış, doğal yollardan ölmüştür.) Şems’in kayboluşunun 40. gününde başına duman rengi bir sarık saran ve Yemen ve Hint kumaşından bir ferace giyen Mevlana, bu giysileri ölünceye kadar üzerinden çıkarmaz. Büyük kaybının acısıyla yaptığı semalar öylesine cezbedicidir ki birçok kişi onun semasının arkasından gitmeye başlayınca Sünni ulema iyice kızmaya başlar. Sema bidat sayılmaya başlar.
    Son olarak, Mesnevi ve Fihi Ma Fih (‘onun içindeki içindedir’ ya da ‘ne varsa içindedir’ diye çevrilebilir) adlı eserlerinde ise onun İslamcı yanına vurgu yapanların yüzünü kızartacak kadar müstehcen hikâyeler bulunur. Sadece Mesnevi’dekiler biraz daha ince bir dille, ikincisinde ise halk diliyle yazılmıştır. Bunların Hint, Yunan ve Roma edebiyatındaki hayvan hikâyelerinden (fabl) alındığı ve kıssalar çıkarmak için yazıldığı ileri sürülür. Bir fikir vermesi için bir tanesinin başlığını vereyim: “Bir eşekle cariyenin ilişkisine imrenen bir sahibenin durumu.”
    Özetle Mevlana, İslam düşünürlerinin iddia ettiği gibi ne heterodoks mezheplere hoşgörülü, ne ‘ortodoks’ Sünni biri ne de ‘dehri’dir… Belki de zaman zaman hepsidir.
    MEVLANA NEREDE DOĞDU?
    Mevlana ile ilgili bir diğer yanlış bilgi doğum yılı ve yeri ile ilgilidir. Mevlana’nın 6 Rebiü’l-evvel 604 (30 Eylül 1207) yılında, bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’daki Belh şehrinde doğduğu söylenir. Nitekim bazı yazarlar kendisine Mevlana Celaleddin-i Belhi derler. TİKA (Türkiye İşbirliği ve Kalkınma Ajansı) da sırf bu nedenle Belh şehrinde büyük restorasyonlar yapmayı düşünmektedir.
    İlk olarak Abdülbaki Gölpınarlı’nın üzerinde durduğu gibi biyografisindeki bazı tutarsızlıklar yüzünden Mevlana’nın bu tarihten 5-10 yıl önce doğmuş olması muhtemeldir. Bu şüpheyi bir yana bırakarak devam edersek, doğum yeri Belh değil, babası Bahaeddin Veled’in 1204-1210 yılları arasında yaşadığı Tacikistan’ın Vahş kasabasıdır. Nitekim Bahaeddin Veled, Maarif adlı risalesinde “biz Vahş’ta iken…” şeklinde cümleler kurmuş, Mevlana da Mesnevi’nin IV. cildinde bir yerde Vahş’a duyduğu özlemi dile getirmiştir. Ama ilginçtir, bunun dışında bir atıf yoktur. Babası, Mevlana 5 yaşında iken (yani 1212’de) Semerkand’a göç eder. Semerkand’ın dört yıl Harzemşahların kuşatması altında kalması üzerine aile 1216 veya 1217’de Horasan’ı terk eder.
    MEVLANA FARS MI, TÜRK MÜ, RUM MU?
    Mevlana, doğduğu yer Horasan Fars ülkesi olduğu ve şiirlerini, mektuplarını Farsça yazdığı için Fars (İranlı), Rubailer’deki (günümüz Türkçesiyle) şu dizelerinden dolayı Türk kabul edilir: “Beni yabancı yerine koymayın ben bu mahalledenim/Ben sizin mahallenizde kendimi arıyorum/Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim/Hintçe konuşuyorsam da aslım Türk’tür.”
    Bazılarına göre bu beyitteki ‘Hintçe’ sözcüğünün aslı ‘Farsça’dır. Ancak bu doğru olmasa gerek çünkü o devirde kimse kimseyi Farsça konuştuğu için kınamazdı, Selçuklu devletinin resmi diliydi. Ancak o dönemde Türk kelimesi ‘güzel, talep edilen, âşık olunan’ anlamına geldiği ve Hindu terimi siyah, karanlık, çirkin anlamına geldiği için acaba “Çirkin göründüğüme bakmayın aslım güzeldir” mi demek istiyordu? Örneğin Şirazlı Hafız’ın şu dizelerindeki gibi: “Eğer o Şirazlı türk (güzel), gönlümüzü hoşnud ederse/Onun hindu (siyah) benine Semerkand ve Buhara’yı bağışlarım…”
    Peki, Mevlana Türk ise Celaleddin-i Rumi’deki Rumi nereden gelir? 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud ya da 13. yüzyıl yazarı Yunus Emre için de, 15. yüzyıl yazarı Nizameddin Şami için de, 16. yüzyıl yazarı Gelibolulu Mustafa Ali için de Anadolu ‘Rum ili’, ‘Rum diyarı’dır. Dolayısıyla Mevlana’yı Anadolu’ya mal etmek isteyen eski yazarların taktığı addır bu.
    Ancak Mevlana kendisini sahiplenen Afgan, Tacik ve Türklere, Divan-ı Kebir’deki şu gazelle (ona aitliği kesin kabul edersek elbette) cevap vermiştir aslında: “Türk kim, Tacik kim, Rum kim, Zenci kim?/Sen, mülk sahibisin; her gizliyi, her açığı çok iyi bilirsin/ Şiirim, şiirin elbisesidir; fakat şiirin içinde kim var?/Ya elbiseyi süsleyen huri, yahut da elbiseyi soyan şeytan/Şeytanın şiirini başımızdan atalım, huriyi bağrımıza basalım.”
    BABASI KİMDİ?
    Bu noktada bir başka yanlış bilgi ile karşılaşırız. Göçün nedeni olarak, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in, Belh’te dönemin sultanına hocalık yapan ve Aristotales ve İbni Sina felsefesini reddeden felsefeci Fahreddin Razi’ye ağır eleştirilerde bulunması gösterilir. Öncelikle Bahaeddin Veled’in Fahreddin Razi ile karşılaştığına ve daha önemlisi onunla felsefi tartışmalar yapabilecek bir bilgiye sahip olduğuna dair elimizde hiçbir veri yok. Bahaeddin Veled fıkhi görüşlerini ‘Sultan’ül-Ulema’ diye imzalamasına rağmen daha önce de söylediğim Vahş gibi küçük bir kasabada vaizlik yapan biridir. Nitekim Razi’nin din ve felsefe üzerine görüşlerini topladığı Muassil Ekarü’l-Mutakaddimin ve’l-Muta’ahhirin’de Bahaeddin Veled’den söz etmez. Kaldı ki Fahreddin Razi ile çatışma iddiası doğru olsa idi bu göçün Fahreddin Razi’nin ölümünden (1209) önce olması gerekirdi. Halbuki daha önce söylediğimiz gibi aile 1216 veya 1217’de göç etmiştir. Eğer göçün tarihi doğruysa, Abdülbaki Gölpınarlı’nın önerdiği gibi Mevlana’nın doğum tarihini geriye çekmek gerekecektir.
    FERİDÜDDİN ATTAR’LA KARŞILAŞTI MI?
    Bir diğer yanlış bilgi, Mevlana’nın 10 yaşında iken yolculuk sırasında Nişabur’da babasını ziyaret eden ünlü tasavvufçu Feridüddin Attar’ın Mevlana’ya ilerde büyük bir insan olacağını söyleyerek Esrâr-nâme adlı eserini hediye etmesidir. Halbuki ne baba Bahaeddin Veled, ne Mevlana, ne oğlu Sultan Veled, ne ilerde hayatının en önemli figürü olacak Şems-i Tebrizi, ne Mevlana’dan 40 yıl sonra yazmış olan Sipehsalar ne de Mevlana’dan bir asır sonra yazmış Ahmet Eflaki’nin eserlerinde Mevlana’nın Attar ile karşılaştığından bahsedilir. Bu iddia ilk kez Mevlana’nın ölümünden iki yüzyıl sonra ortaya atılmıştır. Buluşmaya dair birincil kaynak olmadığı gibi, Moğol tehlikesinden kaçan Bahaeddin Veled ve ailesinin tehlikenin tam kalbinde olan Nişabur yoluyla Bağdat’a gitmesi mantıksızdır. Yolculuk muhtemelen Merv-Herat yoluyla Bağdat’a yapılmış olmalıdır.
    CENAZE NAMAZINI KİM KILDIRDI?
    Çok önemli olmayan yanlış ya da eksik bilgiler ise şunlar: “Ölüm günüm, düğün günüm olacaktır” diyen Mevlana’nın 17 Aralık 1273 Pazar (5 Cemaziy’el-ahir 672) günü bu âlemden göç etmesiyle cenaze namazını Sadreddin Konevî’nin kıldırdığı söylenirse de Konevî çok sevdiği Mevlana’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldığı için cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırmıştır. Her yıl Şeb-i Arus (Allah’a kavuşmasından mülhem ‘Düğün Gecesi’) bayramı olarak kutlanan gün, Mevlana’nın ölüm günüdür. Ancak Hicri takvim ile miladi takvim arasındaki farklar yüzünden, Mevlana’nın ölüm günü her yıl 17 Aralık’a rastlamaz.
    Mevlana, babasının Horasan çamurundan yapılmış kabri üzerine defnedilmiştir. Rivayetlere göre Mevlana defin için mezarına getirildiğinde, babası Bahaeddin Veled onun ilmine hürmeten ayağa kalkmış ve ona başucunda yer vermiştir. Bunu destekleyen fiziki kanıt ise sandukaların pozisyonudur. Kanuni Sultan Süleyman Mevlana’ya hayrandı. Bu yüzden Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in kabrinin üzerine bir mermer sanduka yaptırmıştı. Bunu yapmadan önce de babası Bahaeddin Veled’in ahşap sandukasını Mevlana’nın sandukası üzerine kaldırmıştı. Yani bugün halkın, babasının oğluna hürmeten ayağa kalktığını düşünmesine neden olan durum Kanuni’nin eseridir.

    Kaynakça: Franklin Lewis, Mevlana: Geçmiş ve şimdi, Doğu ve Batı: Mevlana Celaleddin Rumi’nin hayatı, öğretisi ve şiiri, Çevirenler: Gül Çağalı Güven ve Hamide Koyukan, Kabalcı, 2010, Ahmet Eflakî, Ariflerin Menkıbeleri, Çeviren: Tahsin Yazıcı, Milli Eğitim Basımevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İnkılap Kitabevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, İnkılap Kitabevi, 1953. |