• 'Georges de La Tour'un 1600’lü yıllarda yaptığı iddia edilen bu tablodaki insanların kıyafetleri sanki 1600'lere değil de 1700 lere ait gibi.' Ve gerçekten araştırmaya başladı. Adamın tam üç yıl boyunca o tablodaki bir kıyafetin tek bir düğmesini araştırdığı söyleniyor. Özel bir düğme tipi. Üzerinde küçük kareler olan ve tablodaki erkeğin pelerininin yakasını iliklediği bir düğme. O düğmenin üreticisini buluyor bu adam Düşünsene, üç yıl bir düğmeyi araştırıyor, nihayet üreticisini buluyor, Paris'te 1800'lerde kapanmış bir düğme imalathanesi olduğunu tespit ediyor. Paris ticaret sicil kayıtlarında araştırma yapıyor ve görüyor ki, o üreticiye patentli olan bu düğmenin üretildiği imalathanenin kuruluş tarihi 1710. Yani Georges de La Tour öldükten 100 yıl sonra! Tablonun sahte olduğuna dair ilk şüphe böyle başlıyor. Gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Tablonun sonraki yıllarda yapılmış sahte bir Georges de La Tour olduğu ortaya çıkıyor. Işte buna 'merak' diyoruz. Bir sanat eksperi aynen cinayet araştıran bir dedektif gibi iyi koku alan bir buruna içini sürekli olarak kemiren bir meraka sahip değilse ne tecrübesi ne bilgisi ne de kullandığı teknoloji bir işe yarar."
    Arif Ergin
    Sayfa 140
  • 104 syf.
    Numquam sine
    phantasmate intelligit anima.
    (Kimse imge olmadan anlayamaz)
    -Aristoteles


    Bir öykü yazarı güzel kareler yaratabilir kağıt üzerinde. Bir fotoğraf sanatçısı çok güzel pozlar toplayabilir kara kutusuna. Peki bir fotoğraf sanatçısı ve yazar neler yapabilir?

    İşte, siyah beyaz kadrajdan bir öykü kitabı.

    İlk baskısı 1997 de yapılan kitap günümüzde YKY tarafından yayınlanıyor. Yazar ayrıca kendi çektiği bir fotoğrafı kapak olarak kullanmış. İşte buradan başlıyor siyah beyaz kareler.

    Kitap toplam yedi öyküden oluşmakta. Bu öyküler dünyanın farklı yerlerinden, farklı insanlar ve farklı hayatlardan oluşan bir apartmanın yedi dairesi gibi. Yedi kapı da birbiriyle komşu. Yazar anlatımı ile bizi her öyküde bir eve buyur ediyor. Daha doğrusu o apartmana taşınan sekizinci bir sakin olarak hazırlıyor bizi. Öyle davranıyor ve öyle yaşatıyor. Zaten yazar da dokuzuncu dairede oturuyor sanırım.

    Öykülerinde gündelik olayları işlemiş ve bunları fotoğraf sanatçısı olmanın verdiğini düşündüğüm betimleme yeteneği ile aktarmış. Anlatırken her sahne istemsizce gözünüzde canlanıyor. Kah Meksika’da bir kadınla tanışıp aşık oluyoruz, kah alzheimer olup her şeyi bulamaç ediyoruz zihnimizde. Yeri geliyor arkada bir noktürn eşlik ediyor geceye, bazen Dvorak bazen de Brahms.

    Farklı kültürlerden geleneklerden esintiler görmemizin temelinde, yazarın farklı şehirlerde yaşaması, farklı işlerde bulunmuş olması ve çeviriler yapmış olması olduğunu düşünüyorum. Çünkü farklı kültürleri harmanlarken sanki oralara ait biri gibi hissettim kendimi. Her tarafa da yeterince hakim olduğu izlenimi bırakıyor yazar.

    Kurgu olarak bakacak olursak, öykülerin genelinde şu durum hakim; önce finali işaret eden bir giriş, daha sonra geçmişe gidip anlatmak-göstermek, daha sonra da final. Finaller de öyle vurucu veya sarsıcı değil. Zaten beklenen sonlar dışında noktalanmıyor öyküler. Göle sihrini sıradan şeyleri bizim farkına varmamızı sağlamaya yönelik anlatımı ile sağlıyor. Abisinin ölümünden sonra onun hafızasında yer eden olayları açan anahtar, üzerinde kesik sakal parçaları olan bir tıraş bıçağı oluyor mesela. En olmadık sahneler en olmadık kapıları aralıyor.

    Anlatımda ara sıra topuzun ayarını kaçırsa da devrik cümlelerin kullanımı hoşuma gitti. Ama öykülerde tek tarz bir anlatımın hakim olması bazen sıkıcı olabiliyor. Bazen beylik laflar yazıp kafa yormaya da çalışıyor. Bazı önermelerin ise altı boş kalabiliyor. Bu eksilere rağmen akışkan bir şekilde okudum kitabı. Az önce bahsettiğim beylik laflardan alıntılar da aldım.

    Başlıca üzerinde durduğu konular gayet sıradan; kadın-erkek ilişkileri, yolculuklar, adetler, aile-birey ve aşklar. Bunları yaparken de Türk kültüründen, geleneklerinden örnekler sunarak farklı kültürlerdeki durumlar ile mukayese ediyor. Özellikle kadın-erkek ilişkileri ve cinsellik üzerinde durduğu kısımlarda bu çok belirgin.

    “Kirli olduğunu sandığımız şeyler, tiksintiyi haklı çıkartan şeyler, evlilik öncesi birbirimizde göremediğimiz şeyler, büyük bir doğallıkla gelip birer birer aramıza yerleşiyor” -syf 26

    Yer yer toplumumuzdaki yargıları yeriyor, sosyal bağlarının zayıflıkları üzerinde duruyor ve bir eleştiri yapıyor.

    “Ayrıklığımız, ayrıcalığımız, farklılıklarımız benzerliğimizin, aynılığımızın sonucudur sanki. Aynı elbiselerin içinde davranışlarımıza dikkat eder, rahatsız oluruz; buruşmaması, yağ sıçramaması, tabağın içine girmemesi için özen gösteririz. Dış’tır önemli olan, tüm yoğunluğumuzu dış’a verir, içimize dönmekten kurtuluruz” diyor “Yanılsama” adlı öyküsünde. Kendi toplumundaki bir erkek profili üzerinde duruyor ve devam eden satırlarda güzel bir tespitte bulunuyor:
    “... uzak ülkelerdeki insanların ergenlik çağında yaşadıklarını, ben saat kuleli çirkin kentimde, yetişkinliğimin ileri bir döneminde keşfetmeye başlamıştım” -syf 29

    Daha sonra biraz daha aile içine girip kardeşler ve ebeveynlerin ilişkileri üzerinde duruyor. Başarılı, uslu, sakin “edepli” küçük kardeş ile hoyrat, yaramaz, gamsız ve serseri büyük kardeş profili üzerinden çocuklara aileleri ve toplum tarafından biçilen rolleri ve karakterleri çiziyor okuyucuya. Abisinin dayak yemesinden sonra küçük kardeşin ağzından şöyle itirafta bulunuyor:
    “Bense yine seyirci kalmıştım, içim gitse de yanına gidip avutamamıştım; babamın gazabını üzerime çekmekten kaçındığım için, annemin azarlamaması için… Ben yolumu seçmiştim, daha erkenden, çocuk yaştayken; ben örnek evlat, babamın gözbebeği olacaktım, o benimle gurur duysun diye çalışıp çabalayacaktım, bilge kişi oydu, onun gösterdiği hedefe doğru ilerleyecektim” -syf 40

    “Kan Bağı” öyküsünde yasak aşk olarak tanımladığımız bir ilişkiye ve sürecine tanıklık ediyoruz. Yine bizim toplumumuzdaki kadın tanımı ile aşk yaşadığı kadının yaşayışındaki “kadın”ı kıyaslıyor. Artık uzunca zamandır sıradanlaştırılmaya çalışılan kadın cinayetleri ve kadına şiddetin altında yatan bir kaç tespitte bulunuyor:

    “Kadının arılığını değeriyle orantılı gören benim kültürüm, ihanet ettiğine karar verdiği bir kadını en ağır cezaya çarptırır, katledilmesine bile göz yumar, ses çıkarmaz. Kadının zenginliği, çoğulluğunu yaşama hakkından yoksun bırakmıştır doğduğu andan itibaren. Dişiliği yaşamboyu taşıyacağı bir lekedir alnında; sadakatiyle, anneliğiyle, uyum sağlamasıyla değerlenir, gövdesinin gereklerinden koparılır, yaşamın tadına varması engellenir ya da sosyal yabancılaşmaya itilir, dışlanır. Annelikle dişilik bir arada yürümez artık, kadın çocukları üzerine titrer, ana olur, yaşanmamış dişilik pahasına.” -syf 86

    “Arayış” adlı öyküde ise bir aşk, bir yanılsama, arayış ve nihayet bekleyiş var. Hint okyanusundaki bir adada muson yağmurlarından etkilenmeyen bir sıcakta buluyoruz kendimizi. Oradan farklı şehirlerde aşk yaşıyor ve her anı bir anımsama olarak belleğimize hapsediyoruz. Sevişiyor ve yolculuk ediyoruz. Bu sefer kadın-erkek ilişkisinde cinsellikten öte bir boyutu işaret ediyor yazar: altı çizili kitapları gözden geçiren, çekinmeden, korkmadan kendi olabilen kadını usulca izleyen, kokusunu harmanlayıp içine çeken bir kahraman. Burada ise bizim toplumumuzda yaygın olarak görülen kadın ve erkek cinsel deneyimleri arasındaki temel farka değiniyor ve sebebini gösteriyor:

    “Cinsellik kazanılan zaferler değil miydi? Erkeğin kadınla yaşayabileceği o derin yakınlığı, birçok iktidar sözcüğüyle aşağılayan, yaptırımla tanımlayan bir toplumun bireyi bu kirlilikten sıyırabilir miydi yakasını? Sevginin küçük görüldüğü, gücün göklere çıkarıldığı ve yakınlaşmayı tanımayan bir kültürdü benimki.” -syf 98

    Kitapta altını çizebileceğimiz, yer imi yapıştırabileceğimiz pek çok cümle bizleri bekliyor.
    “Unutmak istedi isteminin var gücüyle. Ve unutma geldi yardımına.” -syf 72

    Sonlara doğru bir sis bulutu geliyor “Noktürn” adlı öyküye başlayınca. Öyle bir sis ki hatırladığımız ne varsa yakın zamana dair, teker teker yutuyor. En eski ve en derin anılara gömüyor bizi. Bir alzheimer hastası kadınla tanışıyor ve onun anılarına ortak oluyoruz. Bize aşkı nasıl bulduğunu, nasıl kaybettiğini, neleri sevdiğini, neleri dinlediğini, babasını ve babasının bir tanesi olduğunu anlatıyor. Geçmişe doğru uzunca bir yola çıkarıyor bizi yazar, yani dokuz numarada oturan kişi. Sonra sis etrafı kaplayınca kapıyı çekip çıkıyoruz bu daireden.

    Bizi kendi evimize uğurluyor yazar.

    Kitabı özetleyen söz, içinde en sevdiğim öykü olan “Noktürn” adlı öykünün epigrafı olsa gerek:

    Her şey zamanla silinir,
    ama anımsama, zamanı
    silinmez ve ölümsüz kılar.

    -Philostrates

    Genel hatlarıyla hoşuma giden bir kitap oldu. Tekdüze anlatımın hakim olması en büyük eksisi idi benim için. Ama anlatımı ile bunu kotardığı belki de hile yaptığını düşünüyorum. Dikkatleri olağan dışı olana değil olağan olana çekmek belki de Göle'nin sihri.

    Okuyacak arkadaşlara keyifli okumalar dilerim.
  • Yaşamında ilk kez okula giden, okulun eşiğini aşarak eğitim yaşamına adım atan her çocuk, sınıfa Luria’nın köylülerinin bir minyatürü olarak, beraberinde sözellik dünyasının büyülü heyecanını sürükleyerek girer. Bu çocuk okula yalnızca henüz tam olarak anlaşılamayan bazı niteliklerini getirmekle kalmaz, aynı zamanda dünyayı öğretmenine ve okula tümüyle yabancı bir şekilde algılatmaktadır. Bu algılama biçimi öylesine farklıdır ki, koca bir öğretmen ve idareci ordusu bile çocuğun önündeki en az sekiz yıllık öğrenim yaşamında nasıl bir başarı göstereceğini testlerle ölçemez. Çocuğun sözellikle arasındaki sıkı bağ, onu tıpkı Luria’nın köylülerinde olduğu gibi, böyle zamansız psikometrik girişimlerden korur. Kimse çocuğun zekâsını ölçemez çünkü tüm ölçüm araçları okuryazarlar için tasarlanmıştır. O durumda bir çocuk ancak gözlemlenebilir, davranışları ancak tartışma yoluyla değerlendirilebilir. Arkadaşlarıyla oynuyor mu? Paylaşmayı biliyor mu? Yalnız bir çocuk mu? Bütün bu sorular çocuğun içinde bulunduğu grupla arasındaki ilişkileri tanımlamaya yöneliktir çünkü çocuk hâlâ kendini bir kabilenin üyesi gibi hisseder. Küçük çocuklar Luria’nın köylüleri gibi düşünür, sorulan her soruyu, söylenen her sözü somut anlamıyla algılarlar. Şekilleri ve biçimleri yakın çevrelerindeki nesneler olarak tanımlarlar. Daireler aydır, kareler ise oyuncak küp.
  • “Gogol dedik çıktık yola
    Don Kişot’la kurduk oba
    Palto’suyla Burun’uyla
    Sen ne büyük adamsın Gogol Amca”
    Merih B.

    “Burnumuzun ucunu görecek durumda değilken, burnumuzun dikine giderek, Rus edebiyatına burnumuzu sokalım dedik. 'Büyük Burnu', pardon Nikolay Vasilyeviç Gogol’ü seçtik . Peki bu üç günü burnumuz kaf dağında mı gezdik? Ne gezer… Gogol, hepimizin burnunu sürtmeyi başardı. Ama biz yılmadık. Hiçbir bilgiye burun kıvırmadan hatta canımız burnumuza gelerek burnumuzun dikine gittik. Sonuç mu ne? Hık deyip Gogol’ün burnundan düşmesek de Gogol’ün dünyasıyla burun buruna gelmeyi başardık.
    Evet, herkesin burnu yerindeyse bu yolculuğu burnu kanamadan hallettik demektir, o zaman başlıyoruz.”

    Rusya’dan gelen soğuk hava dalgasını Gogol’la yumuşatarak yazı bitirmeye karar verdik. Üç gün süren bu kutlu görevde tam manasıyla Gogollendik diyebiliriz.
    Peki, bu üç gün nasıl mı geçti?
    Çaylar kahveler hazırlansın, hazır mıyız?
    Şu müziği de iliştirelim de başlayalım yolculuğumuza…
    https://www.youtube.com/watch?v=6LuREkiF_Hs

    Efenim kimimiz başkentten düştü yollara, kimimiz Kocaeli, kimimiz Aydın, kimimiz kadim şehir İstanbul ve tabii merkezimiz tarihi şehir Bursa’dan. Şehre ayak basınca “Cağnımız organizatöremiz Kevser” aracılığıyla özel aracımız bize merhaba dedi. Herkesi toplaya toplaya pek bir rahat geldik obamıza. Bu yolda son dakika rahatsızlanan arkadaşlarımıza geçmiş olsun der haklarını bir sonraki kampa saklarız.

    Ve obaya varış!
    Yemyeşil doğası, binbir çiçekli bahçesiyle nehir kenarında konuşlanmış kampçı dostu “Dostum Doğa Sporları ve Turizm Merkezi” tam bize göreymiş. Söğüt ağacının altında enfes nehir manzarasına karşı kurduk obamızı. Gogol’ün bayrağını göndere çekerek ilk demiri günahsıza da çaktırdık ya artık sırtımız yere gelmez :)

    Bayrağımızın büyüklüğü bizi sarıp sarmalamak isteyen Gogol’un gözlerinden piksel piksel anlaşılıyordu.

    Bayrağımızı açarken :)

    https://www.youtube.com/watch?v=U7lN0BPLDrw

    Ve artık başlasın kampımız…
    Geleneksel tanışma etkinliği ile hem kaynaştık hem de gelecek üç günün sinyallerini aldık: Çok eğleneceğiz :)

    Kaynaşan grubu aldı bir ürperti, dedik Novodeviçi mezarlığından haber geldi, artık vaktidir Gogol’u selamlamanın, var mısınız onu daha iyi tanımaya?
    Kızımızı Gogol’u en iyi tanıyan tüccara mı yoksa burun sahibi 9. Dereceden memur Çiçikov’a mı versek kararsızlığını gidermek için bir yarışma yapmak şart oldu. Çay ve simidin sponsorluğunda kıran kırana geçen yarışmanın gruplarına bir bakalım

    merih Bozdemir ve fotoğraf karesinde olmayan Özlem (Yaz) :)

    Bengü ve Nesrin

    Samet Ö. ve A.Rahim Kara

    Jüri ve moderatörler
    Selman(Selman Ç.) - Elif(Roquentin) - Kevser(NigRa)

    Neler öğrenmedik ki, Gogol Bordello'yu, Novodeviçi mezarlığında ülkemizi temsilen yatan mezar arkadaşı Nazım’ı, peygamberimiz Puşkin’i, tiyatrolarını, filmlerini ve daha neler neler…

    Ve kazanan... and the Gogol awards goes to…
    "Eşit Ağırlık" grubu
    Bu da ödül törenimiz…
    https://youtu.be/G3JkGTe0xg8

    Bilgi yarışmasında çok çaba sarf ettiğimiz için enerji toplamaya doğru mangal başına. Efenim grubumuzun her bir üyesinin on parmağında on marifet olduğu için dört koldan çalışarak bu enfes sofrayı hazırladık.

    Her kampımız bir yenilikle kendini geliştiriyor efenim
    Ülkemizde iyi şeyler de oluyor dedirten bir bilgi vermek isteriz. 2010 yılında TRT Türk'te yayınlanan, “Kentler ve Gölgeler” kentlerin ruhunu yansıtan sembol isimlerini, yaşamlarından örneklerle; Türkiye’nin başarılı isimlerinin eşliğinde, yaşadıkları ülkelerin atmosferinden ekranlara getiriyor. Türkiye’den alanlarında uzman sanatçılar, Avrupa’daki meslektaşlarının peşine düşüyorlar. Sanatlarıyla damgalarını vurdukları şehirlerde, onların izlerini sürüyorlar.
    Biz de Gogol’u daha iyi anlamak için, doğduğu ve edebiyatının beslendiği topraklarda Kiev’de dinledik. Film aralarında yaptığımız sohbetler de ayrı bir hava kattı, muhteşem bir paylaşım yaptık.

    https://www.youtube.com/...7_cPzE314&t=757s

    İlk günü kapatırken olmazsa olmazımız ateş başında şiirli şarkılı eğlencemiz…

    Bengü arkadaşımızın ukulelesi ile Gogol başlığında çıktığımız yola, müzikle beslenip Nazım Hikmet Ran’a Cem Karaca’ya Can Yücel’den Ahmed Arif’e tüm kalplere dokunarak uçtuk dünyanın tüm topraklarına…
    Gece bizi devirmedi, biz devrildik de döküldük yollandık çadırlara ertesi güne umut ve heyecanla.
    https://youtu.be/epNvAT0lK5o

    2. gün

    Sabah güneşini selamladık hep beraber, geleneksel uyanma marşımızla, hangisi mi?
    https://www.youtube.com/...zSadTJ5LL-8&t=7s

    Yoğundu bugün programımız, dört koldan hazırlıklar tamam, bir takipçimizin de deyişiyle "Yığışıp Gogol danışılacak." Evvela bir ısınma oyunu lazım bize, kitabı konuşmadan kendimizi konuştuk ki iletişim dilimizi öğrenelim. Dinliyoruz konuşuyoruz ya hazırız artık Gogollenmeye.
    Don Kişot Kampçıları'nın kitap atölyeleri başkadır, hem çok renkli hem bol kaynaklı hem de yaratıcı drama etkinlikleriyle desteklenir.
    Yazarın eserin her adımını anlamaya ant içmiş çıkarız yola, durur muyuz?
    Durmayız.

    Atölyeye başlamadan önce tüm katılımcılarımıza bir hediyemiz vardı.
    Erdal Öz’ün 1956-1998 yılları arasında, aralıklarla tuttuğu günlükleri: Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın?
    Erdal Öz, 50’li yılların ortalarında, yirmili yaşlarının başlarında tutkulu bir gençtir; durmadan okur, kendi kuşağından arkadaşlarıyla birlikte “yeni” bir edebiyat dilinin peşine düşer. 70’lerde edebiyat tutkusuna devrimci düşünceler eklenir, sahibi olduğu Sergi Kitabevi’nin paket kâğıtlarına yazdığı alıntılar gerekçe gösterilerek tutuklanır, günlüklerini küçük kâğıtlara yazar. 90’lı yıllarda artık ünlü bir yazar ve yayıncıdır. Ülkesinin sorunlarıyla ilgilenmekten de, edebiyat tutkusundan da hiç taviz vermemiş bir yazar…

    İşte Atölyemiz;
    (Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton)

    Önce Rusya dolaylarından ezgilerimizle yola çıktık, Neva Bulvarı boyunca dizilmiş tablolarını sergileyen ressamımız Çartkov’un tablolarının önünde Piskarev’le bir soluk aldık, Akakiy’in soyulduğu Kalinkin köprüsünde dolaştık, ah burda olsak kaptırır mıydık Palto’yu, bindiğimiz gibi faytonumuza uzaklaşırdık İspanya Kraliyet Sarayı’mıza doğru, bir de kaptırmamaya çalışarak burnumuzu…
    https://www.youtube.com/watch?v=yPpfDUgVnmU

    Bunlar da atölyemizden kareler

    Saatlerce süren Gogollenmeden neler neler çıkardık.
    Dinleyelim arkadaşları;

    İlk öykümüz;
    Neva Bulvarı

    Neva Bulvarı’nda yürüyen insanlar tıpkı bir podyumda yürür gibi bulvara çıkmadan önce özenle hazırlanıp kendilerini gösterme derdindeydi. Bu bulvarda her şey bir maskenin ardına gizlenmişçesine sunilik barındırıyordu. Sanki burada zaman ikiye bölünüyordu. Öğleden önce insanların yaşam telaşıyla hızla akan caddede, öğleden sonra adeta ağır ve gösterişli bir şölen düzenleniyordu.
    Neva Bulvarı'nın tasvirini okuduğumuzda adeta bir sosyal medya çağrışımı geliyor aklımıza. Çünkü "Neva Bulvarı, insanoğlunun yarattığı en iyi şeylerin sergi alanı niteliğindedir. Herkes bir şeylerini göstermeye çalışır." ayrıca Gogol "Düşlerimizde gördüğümüz şeylerle gerçek dünya arasında ne kadar uyum varsa, onunla Petersburg halkı arasında da o kadar uyum vardı." diye tanımlıyor Neva Bulvarı'nı. Baktığımızda da aslında sosyal medyada gördüğümüz ve gerçek olan arasında da benzer bir ilişki var diyebiliriz.
    İşte tam burada iki arkadaşın, ressam Piskarev ve teğmen Pirogov’un öyküsü vuku bulur. Caddede yürüyen iki güzele meyleden bu arkadaşlardan Piskarev yani, sanatın, duyguların ve hayallerin insanı, yani bir ressam, bir kadına vurulur, peşinden gider.
    Neva Bulvarı’nın ışıltıları altında güzelliği, giyim kuşamı ile kendine yücelik katmış kadının iffetsiz olmasını kaldıramaz ve düşler âleminde kaybolup gider öyle ki; ”Sonunda tüm yaşamı düşler oldu, bu değişimle birlikte de gerçek âlemle düşler âlemi yer değiştirdi sanki ve şöyle bir terslikle yüz yüze kaldı: Uyanıkken uyuyordu, uykudayken ise uyanıktı.”
    Bir çöküşün öyküsüdür Piskarev’inki.
    Dönemin insanlarını, kadını ve erkeği, şehrin aldatan ışıltısını çok güzel işlemiştir Gogol. 200 yıl geçmesine karşın pek de bir şey değişmemiş sanırım. Günümüzün Neva Bulvarı da instagramdır, facebooktur, onbeş kameralı telefonlardan çekilen filtrelenmiş bir dünyadır Neva Bulvarı.
    O yüzden biz biz olalım, Neva Bulvarı’na inanmayalım!

    Burun
    Bir sabah uyandığınızda yatağınızda böceğe dönüşmüş olarak uyanabilir; kahvaltı masanızda ekmeğinizin içinden bir başkasına ait burun çıktığına veya kendi burnunuzun dikine giderek gezintiye çıktığına şahit olabilirsiniz. Yaşamın size ne sürprizler hazırladığını bilemezsiniz öyle değil mi? Gogol’un Burun öyküsünü okuduğunuzda büyüsel ama bir o kadar da gerçek bir dünyaya gideceksiniz. Gideceğiniz bu dünyada burun öyle yükseklerde görür ki kendini üçüncü dereceden bir memurmuşçasına dolaşır sokaklarda. Zaten gerçek hayatta da insanın makamı yükseldikçe “burnunun büyüdüğüne” şahit olmuyor muyuz?
    Burnunu kaybeden, sekizinci dereceden bir memur olan Kovalev’in burnunu araması, burnun bir kişiliğe bürünmesi, kabullendiği anda geri gelmesini anlatır. Fakat nasıl bir anlatım! Bu burun Kovalev’in karakteri midir? Kibri mi?, Hayalleri midir? Yoksa alelade bir burun mu? Ya da her şey bir rüyadan mı ibaret?
    Bütün bunları anlatırken bir taraftan da dönemin bürokrasisini eleştirir Gogol. Burnunu bulmak için gittiği gazete çalışanının, zengin bir kadının kayıp köpeğinin ilanını yazarken Kovalev’in burnu için çaba sarf etmemesi, emniyet müdürünün onunla alay etmesi, insanların kayıtsızlığı… Sonunda büyü gibi nedenlere bağlaması da çaresiz kalan insanın nelere sığınabileceğini gösteriyor.
    Hikayede alt zümreden olan bir berberin bir şey yapmamasına karşın suçlu bulunması, burnun onun ekmeğinden çıkmış olması da ayrıca güzel bir iğnelemedir. Ekmek emeği temsil eder, burunu da sümük, yapışkan gibi düşünürsek pisliği çağrıştırdığını görebiliriz. Rusya'daki o dönem memurlar arasındaki yolsuzluk, rüşvet gibi durumlar da halkın emeğinin sömürülmesi ya da haksız kazanç gibi yorumlanabilir.
    Rusça “HOC” olarak yazılan burun tersten okunduğunda “COH”, yani hayal anlamında kullanılır. Karakterimiz burnunu kaybettiğinde aslında hayallerini de kaybediyor.
    Peki, burunla ilgili deyimleri hiç düşündünüz mü bu hikayede?
    Burnu havada olmak
    Burnunu sokmak
    Burnu düşse almamak
    Burnu büyük olmak
    Burnu Kaf Dağı’nda olmak
    Burnunda tütmek
    Burnundan fitil fitil getirmek
    Burnunun dikine gitmek
    Burun kıvırmak…
    Burun ile ilgili Nabokov "Onun yaratıcı çalışmalarını incelerken Leitmotiv olarak burun ile hep karşılaşacağız; kokuları, hapşırıkları ve horultuları onun kadar büyük bir hazla betimleyen yazar bulmak zordur. Şu ya da bu kahraman, sanki burnu bir el arabasına konmuşçasına, yuvarlanaraktan konuya dalar;" yazmış ki Gogol'un hangi öyküsünü okusak gerçekten de dediği gibi burunlarla karşılaşırız. Adeta ayrı bir karakter gibi önemli burunlar Gogol için. Kendi burnu çirkin diye mi böyle yoksa Freudsal bir anlam mı aramalıyız (burun – penis ilişkisi/kastrasyon karmaşası) bilemeyiz.
    Ama okurken çoğu kez tebessüm ettirdiği ve hikayelere sıcak bir hava kattığı aşikar.

    Portre
    Sanat sanat için mi sanat para için mi?
    Tüm insanlığın lanetini üzerinde taşıyan bir tefeci, onun ürkütücü gözlerini ve gizlerini betimleyen portresi... Paranın ve şöhretin gücüne yenik düşerek ideallerinden vazgeçen ve sonunda portrenin lanetine bulaşıp aklını iplerini elinden kaçıran ressamın öyküsü size kimliğimizi sorgulatacak...
    Sanat ortaya neler çıkarabilir, neyin peşindeyiz, hayat ideallerimiz neler, iç dünyamız sanatı nasıl etkiler? İki kısımda oluşan portrede bu meselelerin hepsi üzerine düşünebiliriz. Çartkov’un idealist temiz bir ressamdan bir canavara dönüşümünün öyküsünü anlatırken bizlere de düşünecek birçok mesele bırakmıştır Gogol.
    Bu öyküdeki portenin canlanıyor, ruh kazanıyor olması Oscar Wilde’in Dorian Gray'in Portresi eserini de anımsatıyor. Özellikle ikinci bölümde portrenin yapılış hikayesi anlatılırken "...bu çizgileri tuvaline aslına uygun bir biçimde aktarabilirse doğaüstü bir güçle sürüp gidecekti yaşamı, böylece de bütün bütüne yok olmaktan kurtulacaktı; bu dünyada varlığını sürdürmesi gerekiyordu onun" kısmı tamamen gençliğini hep korumak istediği için doğaüstü bir güçle anlaşan ve kendisi yerine portresi yaşlanan Dorian Gray'i. Belki de Gogol'un ressamı Çartkov da Dorian Gray gibi ruhunu şeytana yani paraya satıyor diyebiliriz.
    “Kuşkusuz abartma payı vardı bu öykülerde” diyerek ne kadar fantastik dünyalarda gezindiğini de bizlere aktarır. Öbür taraftan resim sanatı aracılığıyla sanat alanında eleştirisini yaparken edebi alanda da ne kadar özgün, kendi çizgisinde bir edebiyatçı olacağını da bizlere göstermiştir. Kitapta yer alan diğer eserlerine nazaran daha fazla açıklama gereği duyduğu bu hikayede, ilk bölüm sonu itibari ile bizlere yeterli mesajı verebilecekken, ikinci bir bölümle hikayedeki eksikleri kendisinin doldurmuş olduğu bir eserdir.

    Palto
    “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.”
    İçinde bulunduğu sistemin gaddarlığını esprili bir dille anlatmıştır Gogol kendinden sonrakilere. İhtiyaçlarını karşılamak adına büyük sıkıntılara giren Akakiy Akakiyeviç’in hikayesidir bu, doğduğunda hayatın güzel bir isim sunmadığı bir insanın öyküsüdür, dünyaya müdahale etmeyen, tek görevi yazıları temize çekmek olan bir adam. Yegane zevki işidir, eğlenmez, arkadaşlık kurmaz, yer içer ve uyur. Ellili yaşları geçkindir ve terfi alamamış çalışkan bir memurdur. Hoş terfi şansı gelmiş olsa da geri çevirmiş ve bildiği iş olan temize çekme memurluğuna devam emiştir.
    Yüzyıllar geçip coğrafyalar değişse de bazı insanların insanı insan yapan değerlerden ne denli yoksun olduklarını bir kez daha görmemizi sağlamış pek sevgili yazarımız Gogol. Öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in adı soyadı bile bu kahramanın tekdüzeliği ne kadar içselleştirdiğini kanıtlar nitelikte.
    Sistemin bu saf ve çalışkan insan karşısında ne kadar gaddarlaştığını anlatırken, bürokrasinin lüzumsuz işlerini de eleştirir Gogol. Bir palto almak için çalışırken yaktığı muma kadar tasarrufa giden Akakiy, önce insanların saldırılarıyla, sonrasında bürokrasinin tokatıyla alt üst olur. Gogol, Akakiy’in hayaleti ile intikam alır tüm bu sistemden. Gerçekten Akakiy’in hayaleti midir, yoksa vicdan muhasebesi mi yahut sistemin bir gün gelip güçlü ettiklerini yutabilecek olması mıdır tartışılır.
    Kitapta hiçbir anlatılan tesadüfi değil. Olayların gerçekliği Gogol'un sarkastik anlatımıyla muhatabının yüzünde Petersburg'un soğuk rüzgarları kıvamında bir tokat etkisi yaratıyor. Yazarımızın bu eseri yazarken, kendisine anlatılan ve etraftakileri güldüren bir hikâyeden yola çıkmış olması da onun sıradanın ardındaki acı gerçeği görme yetisi konusunda ne denli başarılı olduğunu gösteriyor.
    Eser boyunca yazar anlatıcı okuyucuyla sohbet ederek modern anlatı geleneğinin kalıplarını aşıp anlatıya farklı bir üslup özelliği katıyor. Biçem özellikleri bir yana bu kitap gerçekten kendiyle ve toplumla hesaplaşmak isteyenler için bulunmaz bir nimet...
    Uzun lafın kısası palto meselesi her çağın meselesidir, haliyle Dostoyevski Gogol’un paltosundan çıktığımızı söylerken besleneceği kaynağı da işaret etmiştir. Tolstoy’dan, Dostoyevski’den yer kalmamıştır belki o paltoda ama bizler de bir köşesinden tutabiliriz bu paltonun.

    Bir Delinin Anı Defteri
    Algıladığımız gerçekliğin ne kadarının bize ait, ne kadarının kurgusal bir düzenin bir parçası olduğunu biliyor muyuz? Bir günlük tutsak ve orda düşlediğimiz ülkenin kralı olsak kim karşı çıkabilir bize? Umduğumuz dünya yaşadığımızdan daha güzelse böyle bir düzenin parçası olmak orda düş uykusuna yatmak güzel olmaz mı? Bir Delinin Anı defterini okurken herkes kendi ütopyasını kurgulamalı çünkü bu çirkin düzenden kaçmak için bir yerlerden başlamak gerekiyor.
    Köpekten mektuplar almak, büyük şeyler olacağını hissederken ispanya kralı olmak, görevin müdürün kalemlerini açmakken müdürün kızının senin aşkından yanıp tutuşması… Hayat böyle insanlar için çok zordur, bir taraftan krallığın tüm yükü, öbür taraftan Sofie’nin aşkı, Ivanov olmasa bu kadının, bu ülkenin hali nice olur. Dünya da garip bir yer olmaya başladı, bakkaldan çay alan inekler konuşan balıklar, nereden çıktı bunlar. Bir de köpekler var tabii bu kadar zeki canlılar konuşabildikleri halde niçin susuyorlar, dünyada bu kadar sorun varken onlar da fikirlerini söyleseler bir şeyler daha kolay çözülmez mi? Tabi İspanya kralı olarak bu problemlere çözümler üretmek Ivanov’un boynunun borcudur. Kim yaşadığı ülkede böyle bir kral istemez ki, üstelik bu İspanyolların garip tahta çıkma adetleri varken, kralı falakaya yatırmak da neymiş! Bir önceki kralı kaybetmeleri de cabası, ne acayip millet şu İspanyollar, neyse ki Ivanovic bir kadın başa geçmeden olaya el koydu da problem kalmadı.
    Biz ikna olduk İspanya Kralı’na.

    Fayton
    Bu konu hakkında konuşmak istemiyoruz :)

    Atölyemizden videolar
    https://www.youtube.com/watch?v=wHiW485_YW4
    https://www.youtube.com/watch?v=roM6HQf-J5U
    https://www.youtube.com/watch?v=8G7P5YwDvWc

    Tüm bu hikayeler başımızı döndürünce biz de kitaptan yeni bir dünya çıkardıkJ
    “Siz siz olun Neva Bulvarı’na inanmayın!” Zira bedenden koparak bağımsızlığını ilan etmiş, yüksek dereceden iki dirhem bir çekirdek memur burunlar, kıl aldırmamacasına çalımlı çalımlı kol gezerler orada. Bu önemli burunlar kendi derecelerindeki burunlarla karşılaştıklarında, soylu olmanın onlara armağan ettiği üstün bir aristokrat havayla önceki akşam izledikleri tiyatro veya konser, yahut havaların gidişatı gibi önemli konular üzerinde uzun uzun fikir mütalaalarında bulunduktan sonra akşam toplantılarında kâğıt oynamak üzere başka önemli burunlarla buluşurlar.
    Bu önemli burunlardan sıkılırsanız Petersburg’un ıssız ve tekinsiz ara sokaklarına girmek gerekir biraz. Örneğin çağın en yetenekli ressamlarından birinin dairesine çıkarken paltonuzun, çizmenizin kirlenmemesi için titizlikle tırmanmalısınız merdivenleri. Dairesine girildiğinde duvarda asılı onlarca kez yamanmış bir paltonun eşlik ettiği sefalete acınırsa üç beş ruble bırakarak, kafa karışıklığından asla tamamlanamayacak, ancak yine de sanat kıpırtılarından yoksun olmayan bir tuval satın alınmak istenilebilir. Ancak ressamla geçirilen vakit çok iyi değerlendirilmeli. Çünkü bir dahaki ziyarette dişil bir burnun sebep olduğu hayal kırıklığıyla kendini öldürmüş olan ressamın, kapıyı açamayacak olmasından sebep evde olmadığı sanılıp kapıdan dönülmek zorunda kalınabilir. Veya kapıdan dönüldükten sonra bir kadeh votka için gidilen Neva Bulvarı’nda, bir kupa arabasının içinde ressamın kendisiyle değil de burnuyla karşılaşılabilir. Ancak önemli bir kişi olan ressam burnun yanına yaklaşıp iki çift laf edebilmek ne mümkün!
    En iyisi mi Neva Bulvarı’ndan uzak durun siz.

    Konuşuyor konuşuyoruz ama bitmiyor Gogol’un büyülü dünyası. Özgürlük bu ya, dedik göl kenarına inelim de Gogol da biz de bir hava alalım.

    Derken grubumuzun faaliyetlerini uzaktan takip eden meraklı bir gruba denk geldikJ Pek bir hevesli, ilgili başlayan sohbeti enfiye çekerek yok olma arzumuzla sonlandırdık. Cenahımızın özelliklerinin şıp denilip anlaşıldığı(!) anda okumanın ne büyük bir nimet olduğunu bir kez daha anladık.

    Zihinsel doyumu yakaladıktan sonra vücut diğer açlık için sinyal vermişti. Kendimizi mangala mı atsak yoksa ekmek arası sucuk mu yapsak ikileminde kalınca iki etkeni birleştirip mangalda sucukla kendimizi şımartmayı tercih ettik, delirmedik.

    Ve sırada Türkiye’de bir ilk, kampımızın medarı iftiharı, zengin olursak patentini alacağımız, kendi kendini sürekli yenileyen, nefesleri kesen(bu gerçek), zıplayarak puan üreten, Elif’in keyfinin kahyası, adaletin aranmadığı, bulunsa da lazım olmadığı, her etapta ‘Ya bu yarışma şahane’ dedirten bol ödüllü, bol bilgili, yüksek tansiyonlu efsane yarışmamız “Bilmek Lazım Değil”

    *İçeriğini anlatamayız yalnız yarışanlar bilir.
    https://youtu.be/31O1sDOZ93U

    Ve kıyasıya geçen yarışmanın kazananı son dakika hamlesiyle Kevser oluyor. Karşınızda ödül törenimiz:)
    https://youtu.be/rkdN-B4bykk

    Ve gecenin sonuna yolculuk.

    Selman Bey napıyorsunuz? :))
    https://www.youtube.com/watch?v=pzuuZY4MvB4

    3. gün

    Son günün vermiş olduğu hafif buruklukla hazırlıklarımızı yaptık ama Don Kişot Kampçılarında etkinlik biter mi, tabii ki hayır.

    Tamamen kendi üretimimiz yerli ve milli Edebiyat Tabu’muz.
    Kampımız eğlendirirken bilgiyi de çaktırmadan veren, şahane etkinliklere sahip, sahi bunu daha önce söylemiş miydik?

    Dış mihraklardan uzak bu üç günümüzü böylece tamamlamış olmanın gurur ve mutluluğu içinde heybemize bolca anı, gülümseten anılar, kampa özel espri dili, instagramlık afili fotoğraflar, dolu dolu bilgiler paylaşmanın keyfi ve edebiyatın çatısı altında kurulan sağlam dostluklar doldurduk.

    Kampımıza katılan, bizlerle bu etkinliği paylaşan binbir çiçekli bahçenin her bir renkten çiçekleri;
    Doktor Samet’e
    Sağlıklı Bengü’ye
    “Yaz”ın temsilcisi Özlem’e
    Alakasız alakalı Nesrin’e
    Sıfatsız, 7. Dereceden memurumuz Rahim’e
    Nigra’mız, organizatörlerin piri Kevser’e
    Tanımsız Merih'e
    Gerçekçimiz Selman
    Ve bendeniz Big Brother/Sister Edolf’ten kucak dolusu sevgilerJ

    İyi ki geldiniz…
    Yepyeni kamplarda tekrar buluşmak üzere…

    Bizi takip etmeyi unutmayın :)

    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/
    https://www.twitter.com/donkisotkamp
  • 392 syf.
    ·8/10
    Selam :) Bu kitabı kapağında yazan “ Hayat küçük şeylerin üzerine kuruludur” cümlesi ve ismi ilgimi çektiği için almıştım. Otizmli bir çocuğa sahip babanın bakış açısından yazılmış. Severek evlendiği kadından bir oğlu olmuş fakat çocuk otizmli bir çocuğa sahip olmak Alex’e fazla gelmiş ve üstünde çok baskı hissetmesine neden olmuş. Zaten kitap tam bu noktada Alex’in evden ayrılması ve eşi Jody’nin aralarındaki ilişkiyi gözden geçirmek istemesi ile başlıyor. Alex evden ayrıldığında aslında oğlunu hiç tanımadığını ve onunla hiç iletişim kuramadığını fark ediyor. Bir babanın dünyaya farklı gözlerle bakan sekiz yaşındaki oğlunu tanıma sürecini okuyoruz yani.

    Eğer sanal oyunlara ilginiz varsa ya da içinde bilgisayar oyunları geçen kitapları okumayı seviyorsanız, bu kitabı okurken zevk alabilirsiniz. Alex oğlu Sam’in dünyaya gösterdiği ilgisizliğin aksine Minecraft oyununa ilgisi olduğunu fark ediyor. Ve onu tanıma sürecini de bu oyun üzerinden yapmaya çalışıyor. Bir nevi baba-oğul aktivitesi oluyor onlar için. Tabi yazar oyun hakkında bir sürü detay da vermiş.

    Genel anlamda yazarın anlatım tarzını sevdim. Kitap akıcı bir şekilde ilerledi ve sonunda ne olacağını da merak ettim. Ayrıca kitapta ilginizi çekecek bir diğer nokta da yazarın oğlunun otizmli olması olabilir. Yazar bu kitabı oğlundan yola çıkarak yazmış. Tıpkı Sam gibi o da Minecraft oynamayı seviyormuş ve yazar çıkış noktası olarak bunu seçmiş. Ayrıca Sam’le ailesinin yaşadığı şeylerin bir çoğunu aslında kendi oğlu ile yaşamış. Bunu bilerek okuduğunuzda kitap daha etkileyici bir hal alıyor.

    Tüm bu yazdıklarımın sonucunda, kitaba bir şans vermenizi isterim. Eminim ki okuduğunuza pişman olmazsınız.
  • Babam 66 yaşına dek annesi Bunni ile yaşıyor. Her zaman annesinin küçük oğlu o. Eve terli geldiğinde, annesi sırtını siliyor. Kuru havlu koyuyor. Üşüttüğü olursa, sırtına tentürdiyotla küçük kareler çiziyor. Ağır üşütürse, sırtına şişe çekiyor. Başından bir kaza geçmişse, onu yatırıp, üzerini çarşafla örtüp, başının üzerinde kurşun döküyor.
  • Zaman hiç varolmamış gibi bütün ihtişamı ile süzülüp geçiyor herşeyin üzerinden.
    Geriye bıraktıkları ise kişinin aradığı kadar.
    Kimbilir belki de anladığı kadar.
    Bir küçük ana sabitlenen kareler dizisi.
    Kaç kişi aynı anı bir ömre yayabilir yahut yanındakileri bir ömre taşıyabilir muamma.
    Küçükken aynı olguya ve ana gülümseyenler zamanla ayrı olgulara ve anlara tebessüm eder hale gelebiliyorlar.
    Şekiller değişebiliyor...
    Aynı zamanda ruhlar da.
    Hayaller ve arzular ise bu değişken yolcuların birer yük gemisi.
    Ayrıldığı liman mı? Ulaştığı liman mı?
    Her yolcunun kendi muhasebesinde.
    Yaşamın elde avuçta kalanları ise bu muhasebenin mizanı...