• EDEBİYAT

    Victor Hugo hakkında az bilinen 10 şey


    Romantik akıma bağlı şair, romancı ve oyun yazarı, aynı zamanda Fransa'nın en büyük yazarı olarak görülen Victor Hugo kimdir? Peki, edebiyat tarihinin en önemli isimlerinden olan Victor Hugo'yu gerçekte ne kadar tanıyoruz? İşte Victor Hugo hakkında az bilinenler...

    ''Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın!''

    1.Victor Hugo'nun en önemli başyapıtlarından biri olan ve sayfaları ile göz dolduran Sefiller'i yazmak Victor Hugo'nun epeyce zamanını aldı. Victor Hugo Sefiller'i tamamladığında takvimler 1862 yılını gösteriyordu. Hugo'nun Sefiller üzerinde tam 17 yıl çalıştığı düşünülüyor.


    ''Yarınlar hep güzel olacak denir. Oysa bugünler, dünün yarınları değil midir?''

    2. Hugo yazı yazarken, ilham gelmediğini hissettiğinde tüm kıyafetlerini çıkarıp hizmetlisine verir ve yanında yalnızca kalem ve kâğıt ile kendini bir odaya kapatırdı. Yaşlılıktan bir o kadar korkan Victor Hugo, sağlığına her zaman dikkat ederdi. Ve yazarken dikkatinin dağıtmamak için ya da dışarı çıkamamak için salı günü hariç bütün kıyafetlerini bir dolaba kilitlerdi.



    ''Öldürmek için silah, hançer mi olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?''

    3. 1868 yılında eşi Adeleyi kaybeden yazar, Fransız-Alman savaşının bitmesi ve cumhuriyetin kurulmasının ardından Paris'e döndü. Kıtlık yüzünden hayvanat bahçesindeki hayvanların kesilip yendiği dönemleri günlüğünde "bilmediğimiz şeyleri yiyorduk" gibi ifadelerle anlattı. Bu dönemde ayrıca Korkunç Yıl isimli şiirini yazdı ve ulusal bir kahraman olarak nitelendirilmeye başladı.



    ''Dürüstlük cesaret. Eğer zekân yetmiyorsa yalan söyleme, cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene.''

    4.Victor Hugo sadece bir yazar değil, aynı zamanda resmi bir azizdir. Hugo ölümünün kırkıncı yılında Budizm, Hıristiyanlık, İslam ve diğer dinleri bir araya getiren bir Vietnam dinince aziz ilan edildi. Cao Dai olarak adlandırılan bu inanış 1926 yılında sistematikleşti ve inanışın ilk azizlerinden biri de Victor Hugo'ydu. Bu inanışın kutsal kabul ettiği kişiler arasında Buddha, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Jeanne d'Arc, Julius Ceaser ve Konfüçyüs de bulunuyor.



    ''Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur.''

    5. Romantizm akımının en tanınmış yazarlarından olan Victor Hugo, ilk romanı Notre Dame'ın Kamburu ile edebiyat alanındaki başarısını ortaya koydu. 1843 yılında Victor Hugo'nun başından onu çok etkileyen bir olay geçti. Kızının bir kaza sonucu boğularak ölmesi sebebiyle, ünlü sanatçının 1852 yılına kadar herhangi bir eser vermedi.



    "14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada tam 6 ay bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur."

    6. Fransız Devrimi ve Louis Napoleon'un 1851'deki zaferinden sonra Victor Hugo kendiniFransa'nın düşmanı ilan etti ve gönüllü bir sürgüne gitti. 1870'te Fransa'ya dönüşüne kadar Brüksel, Jersey ve Guernsey gibi yerlerde yaşayan Victor Hugo eşi Adele Foucher'in 1868'de vefat etmesi üzerine düzenlenen cenaze törenine de sürgünde olması sebebiyle katılamadı.



    "İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.''

    7. Victor Hugo 80. yaşına girişini Fransa tarihinin en gösterişli törenlerinden biriyle kutladı. Yazarın 80. yaşına girişi şerefine yaklaşık yarım milyon kişi yazarın evinin önünde bir geçit töreni düzenledi. Bu sırada Victor Hugo evinin önünde, torunlarıyla birlikte oturuyordu. 5000 müzisyenden oluşan bir ekip bu tören sırasında yazarın onuruna Fransa'nın ulusal marşını çaldı.



    ''İnsan insanın canavarıdır.''

    8. Yazarın görkemli doğum gününden birkaç yıl sonra gerçekleştirilen cenaze töreni de doğum gününden aşağı kalmıyordu. Hugo'nun cenazesine öyle çok kişi katılmıştı ki geçit töreninin tamamlanması tam altı saat sürdü. Yazarın naaşı Paris'te bulunan ünlü Zafer Takı'nın altına yerleştirildi ve Hugo'ya saygılarını sunmak için gelenlerin sayısı iki milyonu buldu. Victor Hugo'nun naaşı Alexandre Dumas ve Emile Zola ile aynı mahzende gömülüdür.



    ''Seyahat etmek, her an doğup ölmek gibidir. Belki de yolcu bu değişen ufuklarla insan yaşamı arasında bir yakınlaşma yapıyordu.''

    9. Victor Hugo'nun sefiller romanındaki 800 kelimelik cümle, aslında Fransız edebiyatındaki en uzun cümledir: Tarihin mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu, ama bu baba, ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı, özel erdemlerinin hepsine, kamuyu ilgilendiren erdemlerin de birçoğuna sahipti; sağlığına, servetine, şahsına, işlerine büyük özen gösterir, bir dakikanın bile değerini bilirdi, ama bir yılın değerini her zaman bilmezdi; itidalli, sakin, uysal, sabırlıydı; babacan adam, iyi bir prensti; eşiyle yatardı ve sarayında evlilik yatağını burjuvalara göstermekle görevli uşaklan vardı, çünkü eskiden ailenin büyük kardeş kolunun gayrimeşru ilişkilerini açıkça sergilemelerinden sonra, düzenli kan koca yatağının iftiharla teşhiri faydalı olmuştu; bütün Avrupa dillerini bilirdi, daha ender görülmüş bir durumdur bütün imtiyaz ve çıkarlann dillerini bilir, konuşurdu; orta sınıfın olağanüstü bir temsilcisiydi, ama onu aşardı ve sonuçta ondan daha büyüktü; kanının değerini takdir etmekle birlikte, özellikle kendi özdeğerine güvenmek ve kendi soyu sorununda, bu çok özel sorunda Bourbonlar'dan değil, Orleanslar'dan olduğunu ilan etmek dirayetini göstermişti; ancak Zat-ı Sani-leri iken soyunun en birinci prensiydi, ama majeste olduğu gün gerçek bir burjuva oldu; toplum içinde uzun ve dağınık, özel hayatında kısa ve özlü konuşurdu; cimri olduğu söylenirdi, ama bunun kanıtı yoktu; aslında kendi fantezileri ya da görevleri söz konusuysa, müsrifliğe karşı pek duyarlı değildi; asilzadeydi, ama şövalye değildi; sade, sakin ve güçlüydü, ailesi ve saray halkı tarafından çok sevilirdi, hoşsohbetti, doğru yolda bir devlet adamıydı, içten soğuktu, o an ilgi duyduğu konuya kendisini tamamen verirdi, daima mümkün olduğu kadar yakından idare ederdi, kin duymak da, minnet duymak da elinden gelmezdi, üstünleri sıradan olanlara karşı merhametsizce kullanırdı, tahtların altında sağır bir uğultuyla homurdanan o esrarlı ittifakları parlamento çoğunluklanyla oyuna getirmekte ustaydı, açıkyürekliydi, bazen açılmakta ihtiyatsızlığa kadar vardı, ama bu ihtiyatsızlık içinde bile fevkalade becerikliydi; tedbiri, çehresi, maskesi boldu; Fransa'yı Avrupa'yla, Avrupa'yı da Fransa'yla korkuturdu, ülkesini sevdiği kesindi, ama ailesini tercih ederdi; otoriteden çok, hakimiyete ve kibirden çok otoriteye değer verirdi, ki böyle bir tutumun şu felaket yanı vardır: Her şeyi başarıya çevirdiğinden hileyi kabul eder ve alçaklığı kesinlikle reddetmez, buna karşılık şu faydalı yanı da vardır: Siyaseti şiddetli çatışmalardan, devleti kopmalardan, toplumu bela ve sıkıntıdan korur, titiz, dürüst, uyanık, dikkatli, nüfuzlu, yorulmak bilmezdi, bazen kendi kendini yok saydığı, yalanladığı olurdu; az önce Avusturya'ya karşı cesur, İspanya'da İngiltere'ye karşı sebatkârdı, Anvers'i bombaladı, Pritchard'a tazminat ödedi; Marseillaise'i tam bir inançla söylerdi; yorgunluğa, bitkinliğe, güzellik ve ideal zevkine, cüretkârca cömertliklere, ütopyaya, ham hayale, öfkeye, boş gurura, korkuya yabancıydı; gözü pekliğin her türlüsüne sahipti; Valmy'de General, Jemmapes'da askerdi; sekiz defa suikaste uğradı ve hepsinden gülümseyerek çıktı; bir humbaracı kadar sert, bir düşünür kadar cesurdu; sadece Avrupa'nın sarsıntıya uğraması ihtimalleri karşısında endişelenirdi, büyük siyasi maceralara göre değildi; hayatını tehlikeye atmaya daima hazırdı, ama eserini asla, kendisine bir kral olarak değil, bir zekâ olarak itaat edilmesini sağlamak için iradesini etki kılığına sokardı; gözlem yeteneği vardı, ama kehanet yeteneği yoktu; düşüncelere pek önem vermezdi, ama insanları değerlendirmesini bilirdi, yani hüküm vermek için görmesi gerekirdi; süratli ve keskin bir sağduyusu, pratik bir zekâsı vardı, kolay konuşurdu, belleği çok güçlüydü; Sezar, İskender ve Napoleon'la tek benzer noktası olan bu güçlü bellekten daima yararlanırdı; olayları, ayrıntıları, tarihleri, özel isimleri bilir, kitlenin eğilimlerini, tutkularını, dehalarını, ruhların iç özdeyişlerini, gizli ve karanlık isyanlarını, tek kelimeyle, bilincin görünmez akımları diyebileceğimiz şeylerin hiçbirini bilmezdi; Fransa'nın üst tabakasında kabul görüyordu, ama alt tabakalarıyla pek uyuşmuş değildi; incelikle her işin içinden sıyrılırdı, fazla hükümet eder, yeterince saltanat sürmezdi; kendi kendisinin başbakanıydı; büyük fikirlerin karşısına küçük gerçeklerden engel çıkarmakta pek ustaydı; uygarlık, düzen ve organizasyon konusunda ki yaratıcılığını bir melekeyi, bir çeşit formalite ve çekişme esprisiyle birleştirirdi, bir hanedanın kurucusu ve hakkın savunucusuydu; biraz Charlemagne'e, biraz da bir avukata benzerdi, kısaca yüksek ve orijinal bir kişilikti; Fransa'nın kaygılanmasına rağmen güçlü devlet olmayı bilen bir hükümdardı, – Louis-Philippe yüzyılın en seçkin kişileri arasında yer alacaktır ve şan ve ünü biraz sevseydi, yararlılık duygusuna sahip olduğu kadar azamet duygusu da taşısaydı, tarihin en ünlü yöneticileri sırasına geçerdi.

    "Ben bile kendimi tanıyamıyorum; kendi kendime yabancıyım, kim olduğumu ve adımın ne olduğunu, yalnızca Allah bilir."



    "Mahomet başlıklı şiir..
    Hugo'nun, 1855 yılında sürgündeyken yazmaya başladığı ve hâlâ Fransa'nın gerçek anlamdaki tek destanı olarak kabul edilen "La Légende des Siécles" (Yüzyılların Efsanesi) adlı eserinde yer alıyor."

    MAHOMET (HZ. MUHAMMED)

    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu

    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu

    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu

    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada

    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.

    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi

    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi

    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.

    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi

    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı

    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.

    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı

    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı

    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı

    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu

    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.

    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi

    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.

    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,

    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu

    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici

    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur

    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur

    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona : "Ey müminlerin gerçek Sultanı!

    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne

    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne

    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;

    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde

    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;

    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.

    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte

    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.

    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi

    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!

    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun

    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim

    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.

    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi

    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu

    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.

    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim

    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;

    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;

    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı

    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;

    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli

    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı

    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli

    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini

    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir

    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım

    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim

    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir

    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;

    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!

    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete

    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini

    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde

    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;

    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi

    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi

    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim

    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim

    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum

    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum

    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki

    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi

    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla

    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta

    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım

    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım

    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım

    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.

    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi

    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni

    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak

    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak

    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan

    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla

    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi

    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri

    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri

    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki

    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere

    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar

    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;

    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için

    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,

    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar

    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli

    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!

    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak

    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi

    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti

    Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum

    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum

    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin

    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin

    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi

    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı

    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi

    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.

    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri

    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona

    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi

    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince

    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e

    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."

    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı

    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu

    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu

    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru

    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi

    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi

    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,

    Ve, Melek ona : "Allah seni bekliyor" dedi

    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi

    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti
  • Muhammed, İsa, Musa.. Tanrı'da defans sağlam. Ah keşke bir de forvet Lucifer başka takıma kaptırılmasaydı..
  • Hz. Ömer anlatıyor, diyor ki:
    “Bir gün hanımlarım beni çok kızdırdı. Artık dayanılmaz bir noktaya gelince dedim ki: Gideyim bunları Resûlullah’a (sas) şikâyet  edeyim.  Bunlar  Mekke’de  iken  bize  karşı  hiç  konuşamazlardı.  Ama  geldiler Medine’ye, ensarın hanımlarına uydular, bize karşı seslerini yükseltiyor, sözlerimizi dinlemiyorlar.” Bu düşünce ile çıkıp geldim hücre-i saâdetin kapısına bir de ne göreyim, içeriden Resûlullah’ın (sas) hanımlarının sesleri geliyor, öyle bağrışmalar, öyle kavgalar… Kendi kendime dedim ki:  ‘Ömer!  Resûlullah’ın hali senden daha farklı değil; dön geri ve bir şey deme!”

    Hz. Peygamber’den bu örnekliği gören Hz. Ömer, ondan sonraki hayatını hep sünnet üzere yaşamıştır.  Küçük  bir  örnek: 
    “Hz.  Ömer’in  hilâfeti  zamanında  bir  adam,  davranışlarını  beğenmediği  karısını şikâyet  etmek  üzere  halifenin  evine gelir.  Kapının  önüne  oturur ve  Hz.  Ömer’in  çıkmasını  bekler. Derken içeriden bir gürültü kopar. Hz. Ömer’in hanımı koca halifeye bağırıp çağırmakta ve fakat Hz. Ömer ağzını açıp da hanımına tek bir kelime söylememektedir.
    Bu hâli gören kapıdaki adam, boynunu bükerek: “Bütün şiddetine ve sertliğine rağmen, üstelik müminlerin emîri iken Ömer’in hâli böyle olursa, benim derdime nasıl çâre bulabilir” diye düşünür ve gider.”

    Zehebî, el-Kebâir, s. 179.
    Suffa Meclisleri Sahabe Dersleri
    Muhammed Emin Yıldırım
    Sayfa 278 - Siyer Yayınları
  • ≪ Ey Allah’ım. Sen, ümmi, Arabi, Kureyşi ve Haşim soyundan, Tihame bölgesindeki Ebtehi çölünde bulunan Mekkeli peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine salat ve selam eyle.

    O Nebî-i Zişan sallallahu aleyhi ve sellem taç ve keramet sahibidir. O Nebî-i Zişan sallallahu aleyhi ve sellem gaza ve cihad sahibidir. O Nebî-i Zişan sallallahu aleyhi ve sellem ganimetler sahibi ve taksim edicisidir.
    Ey hacetleri kabul eden, ey dualara icabet eden Allah’ım! Sen, Efendimiz, şefaatçimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine ve onun ailesinin üzerine salat eyle.

    Öyle bir salat eyle ki, Sen o salat sebebiyle bizlere kurtuluş bahşet. Bizi cümle gamdan, kederden, rencide olmaktan, felaketlerden, hasetten, kinden, gizli düşmanlık gibi hallerden kurtar. Bu salat sebebiyle bizlere selamet ver. Bütün fitnelerden, üzüntülerden, belalardan, hastalıklardan halas eyle.

    Bu salat sebebiyle bizleri mağfiret ve affına mazhar kıl. Büyük ve küçük, aşikâr ve gizli bütün ayıplarımızdan ve günahlarımızdan bizi arındır; pak ve tertemiz eyle. AMİN≫
  • belki inanmazsınız ama
    ben birini çok sevdiğim zaman
    onu öldürmemi gerektiren delilleri ortadan kaldırıyorum
    ve evet inanmazsınız, bunu o kadar çok sık yapıyorum ki,
    bu delillerin günün birinde beni öldürme ihtimali var.
    ama bir defa sevdi mi insan, delillerin gerçekliği yitiriyor anlamını
    insan bir delil olmadan sevemiyorsa, gün olur bir delille sevmekten cayar.her şey ve herkes bekletiyor kendini.
    sen… bekletiyorsun kendini.
    o kadar bekletiyorsun ki, artık senin gelmeyeceğine inansam da, seninle ilgili beklemekten gayrı bir iş bilmiyorum ben.
    artık bekletilmekten yapma bir adamım, bundan gocunmuyorum da.
    bu benim çünkü, sana inanmanın memuru.ama yağmurun sana yağmayacağı belliydi göğe bakışından.
    berraktı, bulutsuzdu, silme maviydi gök…
    bana öyle baksan, yüzünün ortasına tükürmek Tahrir’de mübarek’i taşlamak gibi olurdu.
    çok belliydi boynun…bir açı bile kuramadı yaşadıklarına.
    kötümserlik başa bela! bence insan kuramadığı hayallere de inanmalı!
    insan…
    başka insanlar için hayaller kuran bir bardak sudur
    bir gün ümidini kaybedersen bil ki kaybedeceğin başka bir şey kalmadı!
    çünkü bütün kazandıkların kaybettiğin ümidine sıkı sıkıya bağlıydı.şimdi git bütün tanıdıklarına söyle amerikadan bu kadar korkmasınlar.
    baksınlar ben onu küçük harfle başlarken nasıl da geniş bir ağızla esniyorum.
    ve onun kellesini gövdesinden ayırmak için apostrof biriktiriyorum.
    git onlara de ki, dünyada bir dakika sonra ne olacağını hiç kimseler bilmiyor.
    elli sene sonrasını hesaplıyor sandığınız israil
    mütemadiyen sürprizlerle yaşıyor.
    bunca yalan dolan arasından çıplak olduğu kadar yakıcı bir gerçek mi…
    cayır cayır bir gerçek mi… hesaplanamaz bir gerçek mi diliyorsun?
    Allahım, Muhammed Buazizi’yi affet!
    onun yangını dünyaya ne kaybettiğini hatırlattı
    yani en az günahlarımız kadar tekrarlanan başka neyimiz var…
    başka neyimiz var senin merhametinden gayrı!
    Alper Gencer
    Sayfa 385 - dergah yayınları/1. baskı ekim 2017
  • Soru: "Ne için yaşıyorum?"
    Cevap: "Sonsuz büyük mekanda, sonsuz zaman içinde, sonsuz küçük parçacıklar, sonsuz küçük bileşimler içinde değişirler ve sen eğer bu değişimlerin yasalarını kavrayamamışsan, yeryüzünde niçin yaşadığını da kavrayamamışsındır."
  • Vicdanlı gördüğümüz ünlü insanları Müslüman yapmaya olan merakımız gerçekten araştırılmaya değer ilgi çekici bir konu. Kimleri Müslüman yapmadık ki şu zamana kadar? Che Guevara, Karl Marx ve Lev Tolstoy bunlardan sadece birkaçı...

    İşin iç yüzünü mü merak etmedik, araştırmaya mı üşendik, güçsüzlüğümüze güç mü katmaya çalıştık tam olarak belli değil. Burada salih olan niyetimiz, yayınevleri ve haberciler tarafından, satış ve tık oranlarını artırmak uğruna şoklanıyor da olabilir; çünkü ünlü isimlerin Müslüman olduğu ilk bu mecralardan yayılıyor.

    Tolstoy da ölümünden yüz yıl geçtikten sonra Müslüman yaptığımız önemli isimlerden biri. Dikkat edilirse biz önümüze gelen her ünlüyü Müslüman yapmaya meraklı değiliz. Eğer birini Müslüman yapıyorsak, bunun bazı nedenleri oluyor. Kimini vicdanlı gördüğümüzden, kimini haksızlıklara karşı çıktığı için, kimini de mazlumların yanında durduğu için kendimizden bulup Müslüman yapıyoruz.

    Dünyanın en büyük yazarlarından biri olan, Hıristiyan ve Rus kökenli olduğu bilinen Lev Tolstoy, gerçekten Müslüman olmuş muydu? Tolstoy’un onu meşhur eden dünya ve insanlar üzerine fikirleri var mıydı? Yoksa o sadece edebi ürünler ortaya koymuş bir yazar mıydı? Tolstoy’un “bizler” hakkında bir düşüncesi var mıydı?

    Hayatı okumak ve yazmakla geçen bir insanın fikirleri, bizimle olan ilişkisi küçük bir yazıya nasıl sığdırılabilir bilemiyorum. Bildiğim onun fikirlerinin ve bizi ilgilendiren taraflarının hâlâ bilinmiyor olduğu gerçeği. Küçük yaşlardan itibaren gerek okullarda gerek farklı mecralarda Tolstoy gerçeğiyle karşılaşan bizler, Tolstoy’dan gerçekten haberdar mıyız?

    Roman yazarı Tolstoy

    Tolstoy’u anlamak için ilk önce onu şekillendiren ailesine bakmak gerekiyor. Tolstoy, toprakları ve emirlerine her daim hazır köylüleri olan, maddi refah düzeyi yüksek, soylu bir aileye mensuptur. Tolstoy’a ailesinden miras olarak -adeta başına bela olacak olan- yüzlerce köylü ve geniş tarım arazileri kalmıştır.

    Tolstoy, yerinde olan maddi durumu dolayısıyla çalışma mecburiyeti duymuyordu, bu yüzden serbest okumalar yapar, özel dersler alır, çeşitli okullarda eğitim görmeye fırsat bulur. Fakat o özgür ruhuna ters şehir hayatı ve bürokrasinin resmiyetinden kaçarak üniversite eğitimini yarıda bırakır. Bunalıma girdiği bu sırada, herhangi bir mecburiyeti olmamasına rağmen, adeta intihar etmek istercesine Rus ordusuna katılır, Kafkasya ve Kırım gibi yerlerde, bazen cephede bazense cephe gerisinde görevler alır. Gelecekte yazacağı “Kazaklar”, “Savaş ve Barış” ve “Hacı Murat” romanları ile alakalı izlenimlerini hep bu zamanda edinir.

    Batı ve Doğu dillerine hakim olan yazar uzun Avrupa seyahatlerine çıkar, Batı’daki sanat ve fikir eserlerini yakından takip eder, fakat bu onun modernizm ve pozitivizme olan tepkisinin artmasına neden olur. Normalde kendisinin de bulunması gereken, Rus soylularının bulunduğu şatafatlı ortamlardan kaçmıştır. Çevresinin teşvikiyle yazı yazmaya başlamış, denemelerine dönemin ünlü yazarları olumlu tepkiler vermeye başlayınca bu alana, özellikle roman yazmaya yoğunlaşmıştır.

    Buraya kadar her şey yolunda, yani bildiğimiz anlamda edebiyatçı Tolstoy sahnede gibi gözükse de, mesele bununla kalmaz. Ailenin çoğu -özellikle eşi- onu sadece roman yazmaya ikna etmeye çalışsa da, o yaşadığı çevredeki problemlerden yola çıkarak, bütün dünyada geçerliliği olan fikirler geliştirmeyi tercih eder.

    Filozof Tolstoy

    İkinci bir Tolstoy olarak görülen filozof Tolstoy, 1874 yılında geçirdiği bir bunalım sonrası belirgin olmaya başlar. Romanlarıyla ünlenen yazar; artık din, eğitim, ahlak, sanat, özetle hayatın bütününü kapsayan konular hakkında önemli eserler üretmeye başlamıştır. Örneğin eğitim hakkında özgürlük yanlısı fikirler ortaya atmış, köyünde kendisinin geliştirdiği farklı öğrenim metotları uygulamıştır. İnsanın doğasının iyi olduğu, medeniyetin, yani kötülüğün girmediği Rus köylerindeki çocuklara, onları ileride büyük düşünürler olmalarına yarayacak tohumlar atmak istemektedir. Açtığı okulun duvarında Tolstoy’un eğitime bakış açısını özetleyen şu motto asılıydı: “Canın ne istiyorsa onu yap!”

    Tolstoy romanlarına malzeme bulmak için Rus çarlarının hayatını araştırmaya başladığında iktidar, devlet, politika ve Rusya’nın korkunç yüzüyle karşılaşmış, gençliğinde askerlik yapmış olmasına karşın silahtan ve ordudan soğumuştur. Artık o, elinde imkan olmasına rağmen, bozulmuş ve uygarlaşmış olarak gördüğü kirli şehir hayatı yerine, kendisine miras kalan Yasnaya Polyana topraklarında, temiz ve saf bulduğu köylü hayatı yaşamaya başlar.

    Sanatçıların aksine mujik (Rus köylüsü) kıyafetleri giyinir, tarlalarda çalışır, elbiselerini diker, ayakkabı yapar, yapmacık olmak yerine sıradan olmaya büyük bir aşk beslemiştir. Halk arasında gördüğü yoksullukların yanı başında soyluların lüks ve şatafatlarının hüküm sürdüğünü gördüğünde öfkesini mülke ve zenginliğe yöneltmiştir. Kendisine miras kalan toprakları köylülerine dağıtmaya kalkmış, fakat o zamanın köylülerinin zihin dünyası bunu kabul edememiştir.

    Ailesi ve yakınlarıyla birlikte sık sık oruç tutmuşlar, diyet ve rejimler uygulamışlar, aşırı yemekten kaçınmışlardır. Çevresindeki yoksullara her zaman yardım etmiştir. Rusya’da kıtlık olduğu vakit insanlarda bilinç oluşturup yakınları ve takipçileriyle toplu yardımlar organize etmiştir. Ancak zenginlerin bu tarz hayırseverliklerle vicdanlarını rahatlattıklarını, problemin kökünden düzeltilmesi gerektiğini vurgulamaktan da geri durmamıştır. Zenginler ve yoksulların birbirinden nefret ettiği bir dünyada çözüm yardım organizasyonlarında değil, bu insanların birbirlerini gerçek anlamda sevmelerinde yatmaktadır.

    Bütün bu yardım için yapılan çağrılar ve organizasyonlar Rus İmparatorluğu tarafından dış düşmanların eline malzeme verildiği gerekçesiyle problem olarak görülmüş, kır kiliseleri ise, açlıktan ölen insanlara, yapılan yardımları kabul etmemeleri gerektiği yönünde baskı yapmıştır.

    Tolstoy, Hz. İsa’nın pak yolunun kiliselerce üçüncü yüzyıldan sonra kirletildiğini düşündüğünden, çevresinde egemen olan Ortodoks kilisesine de karşı çıkar. Zaten kilise ve yönetim de onun dinden çıktığını ilan eder. Bununla kalmayan hasımları onun nihilist ve tanrıtanımaz olduğunu ilan eder, çeşitli kitaplarını yasaklarlar, o ise isteyenlerin kitaplarını çoğaltılabileceğini basın yoluyla herkese duyurur.

    Tolstoy, radikal gibi görünen fikirlerine karşın, örgüt kurup silahlı yahut silahsız bir mücadeleye girişmemiştir, zira o, şiddete de karşıdır. Sevgi ve aşkla Hz. İsa’nın yolunun sürdürülmesi gerektiğini savunmuştur. Döneminin düşünce insanlarının aksine onun hayatında ve fikirlerinde dinin vazgeçilmez bir yeri bulunmaktadır. Fakat bu din Rusya’ya ve zulümlerine hizmet etmekten başka bir işe yaramayan Ortodoksluk dini değildir.

    Onun sanat anlayışında halkın anlayabileceği ürünler ortaya koymak aradığı en önemli niteliktir. Halkı üretilen sanat ürününü anlamamakla suçlamak kibir ve ahlaksız olduğu gibi, aynı zamanda bu zenginlerin uydurmasıdır. Bundan dolayı birçok sanatçıyı isim isim çok sert eleştirmiştir.

    Fikirleri kendi topraklarındaki insanları değil, İngiliz sömürüsü altında inleyen Hindistanlıları ve onların liderleri Mahatma Gandi’yi, pasif direniş felsefesi anlamında etkilemiştir. İki düşünür arasında mektuplaşmalar olmuştur.

    Tolstoy'un Türkiye ve Müslümanlarla ilişkisi

    Tolstoy’un Müslümanlarla ilk karşılaşması Kazan’da okuduğu sırada olmalıdır. Ayrıca orada bulunduğu sırada Türkçe ve Arapça dillerini öğrenerek Müslüman kültürüyle ilişkiye girmiştir. Kafkasya ve Kırım gibi bölgelerde kendisi de orduda olan Tolstoy, Osmanlı, Türkler, Kafkasyalılar, İmam Şamil ve Hacı Murat gibi insanları tanımıştır.

    Orduda olduğu zamanlarda belleğine kazıdığı hatıralar ve daha sonra yaptığı araştırmalarla “Kazaklar” ve “Hacı Murat” gibi Kafkasyalı Müslümanlarla da alakası olan romanlar yazmıştır. Yaşadığı değişimlerden sonra ise savaşa karşı bir tutum benimsemiş, Rus çarlarına yaşanan savaşları önlemek için mektuplar yazmıştır.

    93 Harbi’nde (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) esir Osmanlı askerlerinin Tula’ya geldiğinden haberdar olduğunda onları çocuklarına göstermek için beraberce yola çıkmışlardır. Tolstoy Osmanlı askerlerini gördüğünde onlara para ve sigara vermiş, hallerini hatırlarını sormuştur. Her birinin çantasında Kur'an olduğunu gördüğünde şaşkınlığını gizleyememiştir. Geri dönüş yolunda “Ne görkemli, hoş, yakışıklı yiğitler!” diyecek, Türkleri sadece Hıristiyan katili olarak gören oğullarıysa babalarına bakakalacaklardır.

    Birçok isimle mektuplaştığı gibi Mısır’ın tanınmış âlimi Muhammed Abduh’la da mektuplaşmıştır. Abduh, Tolstoy’a yazdığı mektupta onun kabiliyeti ve zekasını övmüş, Mısır’daki etkisinin gittikçe arttığından bahsetmiş, Tolstoy ise bunun üzerine minnettar kaldığını belirtmiştir.

    Tolstoy’un ölümünden yüz sene kadar sonra onun Müslüman olduğu ile alakalı iddialar ortaya atılmıştır. Onun tarafından yazıldığı ve yıllardır gizlendiği söylenen, Hz. Muhammed’in hadislerinin derlendiği bir kitap yayınlanmıştır. Bu kitabın gerçek olduğu tartışmalı olsa da Tolstoy’un Hz. Muhammed ve İslam’dan olumlu anlamda etkilendiği yazdığı mektuplarda kesindir. Kendisini anlamayan ülkesi, kilise, ailesi, yakınları ve müritlerinden kaçtığında, planı Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye geçmektir. (Bu ve yazıda bahsi geçen diğer bilgi ve olaylar hakkında daha detaylı fikir sahibi olmak isteyenler Henri Troyat'ın “Lev Tolstoy” kitabına bakabilirler. Ek olarak, “anarşizm” üzerine araştırmalar yaparsanız, Tolstoy'un fikirleriyle de karşılaşma ihtimalinizin yüksek olduğunu belirteyim.)

    Hangi amaçla Türkiye topraklarına gelmeyi düşünüyordu, İslam’ı seçecek miydi pek bilinmese dahi onun görüşleri ve yaşamak istediği hayat İslam’a oldukça yakındır. Hiç İslam’a ve Müslümanlara sempati beslemediğini varsaysak bile, fikirleri ve sofuvari hayat tarzıyla dahi günümüz Müslümanlarının Tolstoy’dan öğreneceği çok şey vardır.

    Yusuf Tunçbilek