• 127 syf.
    ·3 günde·9/10
    Hangi çağda yaşarsak yaşayalım ;çözüm odaklı olamayacağımız, kadınların mağduriyetine tanık olacağız. Virgina hayatı boyunca talihsizlikleri yaşamasına rağmen güçlü kalmayı tercih etmiştir hep...

    Annesinin grip nedeniyle 1895’te ani ölümü sırasında Woolf sadece 13 yaşındaydı. ‘’Olabilecek en büyük felaket.’’annesi Julia Stephen öldüğünde bunu söylemişti. Annesine duyduğu özlemi, bilinç akışı tekniği ile yazdığı ‘’Deniz Feneri’’ adlı eserinde sergilemiştir.

    1904 yılında babasının vefatının ardından Woolf ve kardeşleri değişiklik için Bloomsbury semtine taşınmıştır.Bu değişiklik sürekli sinir krizi geçiren Woolf’a iyi gelmiş, özgürlükçü Bloomsbury ortamlarına girerek burada sanat dünyasından farklı kişilerle tanışma fırsatı bulmuştur.

    Feminist duruşunu ‘’ Para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın. Yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın! ‘’ şeklinde özetleyen Woolf, sadece edebiyat dünyasında değil Feminizm Akımı içinde de yadsınamaz bir yere sahiptir.


    Bu denli bir yaşamı sürdürmeye mahkum olan Virgina evlenir. Eşi yayın evi sahibi olduğu için yazdıklarını özgürce yayınlanmasına fırsat yaratmıştır. Fakat istese de farkında olsa da yaşadığı ruhsal bunalımlar onu yine intihara sürüklemiştir. Ceplerine taşlar doldurarak kendini suyun derinliklerine bırakmıştır. Dramın bu denlisi... O taşlar Virgina 'nın yaşadıkları olsa gerek küçük taşlar büyük ruhun kaybı...son olarak sevdiği adama yazdığı intihar mektubunu bırakıyorum buraya... Okur kalın...


    Sevgilim;

    Yeniden delirmekte olduğumdan şüphem yok: Böyle korkunç bir dönemi bir kez daha kaldıramayacağımızı hissediyorum. Aynı zamanda, bu kez toparlanmayı başaramayacağımı da seziyorum. Yeniden sesler işitmeye başladım ve dikkatimi toplayamıyorum.

    Bu durumda bana en doğru görünen şeyi yapıyorum. Bana olabilecek en büyük mutluluğu yaşattın. Benim için başka kimsenin olamayacağı insan oldun. İki varlığın bu korkunç hastalık gelene kadar olduğumuzdan daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Daha fazla mücadele edemeyeceğim. Senin hayatını da ziyan ettiğimi biliyorum. Ben olmasam çalışabilirdin. Çalışacaksın da, biliyorum.

    Görüyorsun, doğru dürüst yazmayı bile başaramıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim, hayattaki tüm mutluluğumu sana borçlu olduğum. Bana karşı her zaman tam bir sabır timsali oldun ve inanılmaz iyiydin. Sana bunları söylememe gerek yok — herkes biliyor zaten.
  • Esmâ bint-i EbûBekir radiyallâhu anhâ Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem efendimizin baldızı!.. Hazreti Âişe annemizle baba bir kardeş!
    Hicret esnasında hizmetten firâseti, becerisi ve iş bilirliği ile meşhur bir hanım sahâbî! "Zâtunnıtakayn" lakabı ile tanınan, dünyada iken cennet kuşağı giyebilme müjdesine nâil olan bir iman eri!..Ilk müslümanlardan.. Hz. Ebû Bekir'in en büyük kızı.. Eli açık, gönlü zengin cömert bir Islâm hanımefendisi..

    O, hicretten yirmi yedi yıl önce 595m. Senede Mekke'de doğdu. Babası Hz. Ebû Bekir radiyallâhu anh'dır. Annesi Cahiliye karanlığında kalan Kuteyle'dir. Babası vasıtasıyla İslamla şereflenen Esmâ ilk onsekiz müslüman arasında zikredilmistir.
    Hz.Esmâ (r.a) baba ocağında Islamın güzellikleriyle yetişti. Gür bir imana sahipti. Edep, hizmet ve firaset gibi güzel ahlakı hayatı boyunca ona kılavuz oldu. Akıllı, iş bilir ve becerikliydi.
    O hicret esnasında gösterdiği firasetli hareketiyle tanındı. Bir gün Rasûl-i Ekrem (sav) efendimizin öğle sıcağında evlerine geldiğini gördü. Derhal kapıya koştu ve babasına: ' Işte Rasûlullâh (sav) geliyor!' Dedi.
    Hz. Ebû Bekir (ra) da: ' Babam anam ona fedâ olsun. O önemli bir hadise olmadıkça bu saatte gelmezdi.' Dedi ve hemen karşılamaya çıktı. Içeri buyur etti. Efendimiz eve girdi ve : ' Yanındaki kimselere dışarı çıksa!' Buyurdu. EbûBekir (ra) da: ' Yâ Rasûlullâh! Onlar iki kızımdır. Sır saklamasını bilirler. Bizi gözetleyen yabancı kimse yok.'dedi. Bunun üzerine Efendimiz: ' Allah Teâlâ'nın hicrete izin verdiğini birlikte Medine'ye gideceklerini' söyledi.
    Hz.Ebû Bekir ( ra) kendisini refikliğe kabul ettiği için sevincinden gözyaşlarını tutamadı. Derhal hazırlığa başladı. Kızları Hz. Âişe ile Hz. Esmâ da babalarına yol azığı hazırlamada yardımcı oldular. Esmâ (ra) babacığının işareti üzere belindeki kemeri çıkardı iki parçaya böldü. Ikı cihan efendimiz, Esmâ'nın bu candan alâkasını ve samimi davranışı seyrediyor. Son derece memnun oldu ve : ' Ey Esmâ! Allah bu kuşağın karşılığında sana cennette iki kuşak versin.' diye dua buyurdu.
    Efendimizin bu iltifatından sonra Esmâ (ra) " Zatünnıtakayn = iki kuşaklı " lakabıyla anıldı.

    Esmâ ( ra) firâset sahibiydi. Insanları idare etmeyi ve işin akışına göre hareket etmeyi bilirdi. Herkese anlayacağı tarzda davranır, gönül almayı da bilirdi. Asla kimsenin gönlünü kırmazdı.
    Dedesi Ebû Kuhâfe henüz müslüman olmamıştı. Bundan dolayı oğlu Ebû Bekir (ra)'ın Islam davası uğrunda yaptığı fedakarlığı bir türlü anlayamıyordu ve bunu dert yapıp kendine kendine söyleniyordu. Hz. Esmâ (ra) dedesinin bu sıkıntısını gidermek için babasının para sakladığı yere küçük taşlar koydu ve dedesinin ellerini o taşların üzerinde gezdirerek ' Dedeciğim! Babam bizlere bunları bıraktı' dedi. Gözleri görmeyen dedesi: ' Eğer size bunları bırakmışsa mesele yok' diyerek sesini çıkarmamıştır.


    Rasul-i Ekrem (sav) efendimiz hicret yurdunda Esmâ (ra) ile havarim dediği en yakın sahabisi ve halazâdesi Zübeyir Ibni Avvam (ra)'ın noktalarını kıydı. Her ikiside birbirine denktir. Ikisi de Islam'a gönül vermiş gençlerdi. Hz. Zübeyr dünyada iken Cennetle kümelenmiş bir iman yeriydi. Hz. Esmâ'da dünyada iken 'Cennet kuşağı ' giyebilmek müjdesine nail olmuş bir hanımefendiydi. Esmâ (ra) hicretren sonra muhacirlerin Medine'de dünyaya gelen ilk çocuğu Abdullah Ibni Zübeyr'e anne oldu. Bu ilk çocuk müslümanları çok sevindirdi. Zira yahudiler muhabirlere büyü yaptıklarını ve bir daha çocuklarının olmayacağını, nesillerinin kesileceğine dair dedikodular yaparak müslümanları tedirgin etmişlerdi . Abdullah'ın doğumu bunların doğru olmadığını ortaya çıkardı. Bu evlilikten Esmâ (ra)'nin beş oğlan üç kız çocuğu oldu. Oğulları Abdullah , Urve, Münzer, Âşık ve Muhâcir'dir. Kızları ise Haticetü'l-Kübrâ, Ümmü Hasan ve Âişe'dir.

    Esmâ (ra) evliliğinin ilk zamanlarında maddi sıkıntıları vardı. Kendisi o zamanlarını şöyle anlatmaktadır....
    "Zübeyr beni aldığında ne parası nede kölesi vardı. Hicbir şeyi yoktu. Onun sadece bir atı bir de tarlası vardı. Atınayem verir, bakımını yapardım. Ev ve bahçe işlerini görürdüm. Hurma çekirdeklerini öğütür yem haline getirirdim. İhtiyaçların temini için elimden gelen her işi yapardım. Uzak yerlerden su taşırdım. Bir gün Rasûlullâh (sav)'in Zübeyr'e hediye ettiği bahçeden toplamış olduğum vurmaları başımın üzerine koyup getiriyordum. Rasûl-i Ekrem (sav) Efendimiz de birkaç ashâbıyla birlikte oradan geçiyordu. Beni görünce devesini çöktürüp arkasına binmemi söyledi. Utancımdan deveye binmek istemediğimi anlayınca oradan ayrıldı. Eve gidince durumu Zübeyr'e anlattım ve şöyle söyledim: Başımın üzerinde hurma taşırken Rasûlullâh ile karşılaştım. Yanında ashâbtan bazı kimseler vardı. Devesini çöktürüp binmemi söyledi. Fakat ben utandım binmedim. Bir de senin kıskançlığını hatırladım. Dedim . Kocası Zübeyr:
    ' Ey Esmâ! Senin başının üzerinde hurma taşınan, Allah'a yemin ederim ki , bana daha ağır gelir.' Diye cevap verdi.
    Zübeyr hassas bir yüreğe sahipti. Onun gönlü hanımının çektiği sıkıntılara aslar râzı gelmiyordu. Fakat hayat müsterekti.Allah için olan sevgi her sıkıntıyı gönderirdi.

    O, bir Islam hanımefendisi olarak kanaatkârlığı ve mütevâziliği ile hayatın çilelerine sabretmesini biliyordu. Çektiği sıkıntıları yeri geldiğinde babasına anlatıyordu. Hz. Ebû Bekir (ra) kızının her işe koştuğunu ve çok yorulduğunu görünce ona bir yardımcı gönderdi.
    Esmâ (ra) buna çok sevindi ve ' Babam hizmetçi göndermekle beni kölelikten hürriyetime kavuşturmuşcasına memnun etti' diyerek sevincini ve şükran hislerini dile getirdi.

    O, eli açık, gönlü zengin cömert bir hanımdı. Kendisinin rivâyey ettiği bir hadîs-i şerifte Iki Cihan Güneşi Efendimiz ona: ' Ey Esmâ! Elini bağlama. Aksi halde Allah da sana olan ihsanını bağlar.' Buyurdu.
    Riyâzus Sâlihîn'de geçen 560 nolu bu hadîs-i şerif şöyle nakledilir:
    "Esmâ binti Ebû Bekir (ra)'dan rivâyet edildiğine göre Esmâ, Rasûlullâh (sav) bana şöyle buyurdu demiştir:
    "Kesenin ağzını sıkma! Allah da sana sıkarak verir! "
    Başka bir rivâyette de :
    " Infak et sayıp durma. Allah da sana karşı nimetini sayıp esirger. Paranı çömlekte saklama , Allah da senden saklar." (Buhâri, Zekat 21: Müslim , Zekat 88)
    Esmâ (ra) bu peygamber tavsiyesini bütün ömrü boyunca kendine hayat ölçüsü yaptı. Hepsini fakire fukara dağıttı. Çocuklarına da aynısını tavsiye etti. Oğlu Abdullah annesi Esmâ ile teyzesi Âişe (ra) kadar cömert bir kimse görmediğini söyler ve teyzesinin eline geçen şeyleri biriktirip belli bir miktara ulaştıktan sonra dağıttığını, annesinin ise eline geçeni ertesi güne bırakmadan hemen verdiğini nakleder.

    Esmâ (ra) sabırda da örnek bir kişiliğe sahipti. Halini insanlara şikayet etmezdi. Hastalandığı zaman ah, of demezdi. Cenâb-ı Hakk'tan geldiğine inanır ve sabrederdi. Çektikleri acı ve sızıların günahlara keffaret veya terfi derecâta vesile olduğunu bilirdi. Bu sebepten sıkıntıları duâ etmeye vesile sayar sabır ve tevekkülle karşılardı.

    O, dini bütün, imani vecde sahip bir hanımdı.Allah ve Rasulüne tam bağlıydı. Kafasına takıldığı hususlarda hemen Efendimize müracat ederdi.
    Birgün annesi Kuteyle ziyaretine geldi. Cahiliye devrinde babasından boşanmış ve henüz Islamiyete gelememişti. Yıllar sonra yanına kuru üzüm, yağ gibi birkaç parça hediyeler alarak Medine'ye Hz.Esmâ (ra) onun müslüman olmadığını düşünerek evine almakta tereddüt edince Efendimiz bu durumu sordu. Efendimiz: ' Annesini içeri alsın ve hediyelerini de kabul etsin.' Buyurdu. Bu hadise üzerine şu ayet-i kerime inzal buyurdu. Meâlen: " Allah , sizinle din uğrunda savaşamayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Doğrusu Allah adil olanları sever." (Mümtehine Sûresi/8)

    Esmâ (ra) Fahr-i Kâinat (sav)'in huzurunda bulunup feyz alan sayılı sahabilerdendir. Baldızı olması sebebiyle sık sık huzurunda bulunurdu. Bir defasında üzerinde ince bir elbiseyle Efendimizin hânesine geldi. Efendimiz onuo halde görünce yüzünü çevirip şöyle demiş:
    " Ey Esmâ! Bir kadın âdet görmeye başladığı zaman (eline ve yüzüne işaret ederek) şu ve şu uzvu dışında başka yerini göstermesi hâlâ değildir. ' Buyurdu . Hz. Esmâ bu hatırlatmadan sonra hayatının sonuna kadar tesettürü bir Islam hanımefendisi için en büyük nimet bildi.
    O, kendisine güvenli, kararlı, sabırlı , metaneti ve iman dolu bir kalbe sahipti. Yüz yaşına ulaşmasına rağmen cihad aşkıyla yanan bir yüreği vardı. Haccâc-ı Zâlime karşı Mekke'de yiğitçe çarpışan oğlu Abdullah Ibni Zübeyr'e yaptığı örgütler onun iman gücünü gösteriyordu. O, tarihi ve edebi bir vesika kabul edilen konuşmasında oğluna şöyle seslenmişti:
    " Ey oğlum! Şerefinle yaşa, izzetinle öl, fakat kesinlikle esir düşme!..
    Sen kendini daha iyi bilirsin. Eğer doğru yolda olduğuna ve Hakk'a davet ettiğine inanıyorsan yolunda devam et. Senin bütün adamların, arkadaşların bu yolda öldü.
    Boynunu Benî Ümeyye oğlanlarının ellerine teslim edip oynatma!
    Eğer bunu dünyalık kazanmak için yapacaksan, sen ne kötü bir kulmuşsun! Böylece hem kendini hem de senin yanında yer alanları mahvetmiş oldun demektir.
    Eğer 'Ben doğru yoldaydım . Fakat arkadaşlarıma bezginlik gelince gucumu kaybettim ' diyorsan, bu, yiğitlerin yapacağı iş değildir. Dünyada daha ne kadar yaşayacaksın? Ölmek daha iyidir." Dedi ve oğlu ile vedalaştı. Gözlerini kaybettiği için elleriyle oğlunu sıvazlarken üzerinde zırh olduğunu anladı ve Abdullah'a:
    "Yavrum! Bu şehitlik isteyenlerin yapacağı iş değildir " diyerek zırhını çıkarmasını istedi ve kendisine şöyle dua etti:
    "Allah'ım ! Onu sana havale ettim. Onun için takdir ettiğine râzı oldum. Bana ondan dolayı sabredenler sevabı ver." dedi.
    Yüz küsür sene yaşadığı rivâyet olunan Hz. Esmâ (ra) oğlunun şehâdetinden bir kaç gün sonra Mekke'de 73. Hicri senesinde vefat etti. Kendisinden seksen beş hadiş rivâyet edildiği nakledilir.
    Cenâb-ı Hâk'tan onun ibret dolu hayatından dersler alabilmeyi ve şefaatine edebilmeyi niyaz ederiz. Âmin.
  • Peygamberimiz`in Mübarek Nesebleri

    Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Kureyş kabilesindendir. Haşim ailesinden gelmiştir. Muhterem babasının adı Abdullah, dedesinin adı Abdülmutalib ve annesinin adı "Amine"dir.

    Peygamber Efendimizin baba tarafından mübarek nesebleri şöyledir:

    Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) İbni Abdullah, İbni Abdülmuttalib, Haşim, Abdi Menaf, Kusey, Hakim, Mürre, Kâ`b, Lüey, Galib, Fihr, Malik, Nadir, Kinane, Hüzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar, Nizar, Mead, Adnan. Adnan da İsmail aleyhisselâm`ın oğlu "Kıyzar"ın neslindendir. Adlarını yazdığımız bu zatlardan her birinin evlâdı birçok kabilelere ayrılmıştır. Malik`in oğlu Fihr`in evlâdından da Kureyş kabilesi meydana gelmiştir.

    Peygamber Efendimizin anne tarafından yüksek nesebleri de şöyledir:

    Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) İbni Amine, binti Vehb, İbni Abdi Menaf, İbni Zühre, İbni Hakim.

    Buna göre, Peygamber Efendimizin babası tarafından mübarek nesebleriyle ana tarafından nesebleri Mürre oğlu Hakim`de birleşiyor.

    Kureyş kabilesinin Reisi bulunan Abdülmuttalib, Peygamber Efendimizin hem dedesi, hem de Kabe`nin Mütevellisi idi (Kabe`nin idare ve ihtiyaçlarını görüyordu). Bunun, Ebû Talib, Ebû Leheb, Haris, Zübeyr, Hamza, Abbas, Abdullah ve diğerleri olmak üzere on üç oğlu vardı. Fakat bunlardan en ziyade Abdullah`ı severdi. Çünkü onda başka bir güzellik, başka bir nüraniyet vardı. Abdulmuttalib bu sevgili oğluna Beni Zühre Reisi Vehb`in kızı olan ve Kureyş kızları içinde her yönden seçkin bulunan Hazret-i Amine`yi nikahladı. İşte bu iki kutsal varlıktan Peygamber Efendimiz dünyaya şeref vermiştir.

    Abdullah Hazretleri, Peygamber Efendimizin doğuşundan iki ay önce bir ticaret kafilesi ile Medine-i Münevvere`ye gidip orada vefat etti. O zaman yirmi beş yaşındaydı. Böylece Peygamber Efendimiz yetim kalmıştı.

    Hazret-i Peygamberin Çocukluğu ve İlk Evlenmeleri

    Peygamber Efendimizin çocukluk çağı, pek kutsal bir halde geçti. Daha doğar doğmaz birtakım mucizeler belirmiş, kavim ve kabilesi arasında bir bolluk ve bereket meydana gelmişti. Kâbe-i Muazzama içinde bulunan müşriklere ait putlar, yüzleri üzere yere düşmüş, ateşe tapanların ateşleri sönmüş, acaib rüyalar görülmüştü.

    Peygamber Efendimizin dedeleri arasında evlâddan evlâda geçen bir nur vardı. Bu nur sonunda Peygamber Efendimize geçti ve onun mübarek yüzünde parlamaya başladı.

    Mekke-i Mükerreme halkı, yeni doğan çocukları, havası hoş olan yerlerde yaşayan ve dilleri pek açık olan aşiretlerden birer süt anneye verirlerdi. Hazret-i Muhammed`i de, Beni Sa`d kabilesinden Haris adındaki adamın karısı Halime`ye verdiler. Halime, bu meleklerden daha güzel ve daha pak olan çocuğu bağrına bastı, yurduna alıp götürdü. Onu dört yıl besledi. Bu süre içinde Hazret-i Muhammed`de gördüğü üstün hallere ve yurdunda beliren berekete nihayet yoktu. Artık onu getirip annesi Amine`ye teslim etti. Hazret-i Amine de bu masum yavrusunu alıp dayı çocukları bulunan Neccar oğullarını ziyaret için Medine-i Münevvere`ye götürdü. Bir süre orada kaldılar. Sonra Mekke`ye dönerken, Hazret-i Amine Ebva denilen yerde daha yirmi yaşında iken vefat etti. Peygamber Efendimiz henüz altı yaşında iken annesini de kaybederek öksüz kalmış oldu. Ümmü Eymen adındaki dadısı, kendisini alıp Mekke`ye getirdi ve dedesi Abdulmuttalib`e teslim etti. İki yıl sonra da Abdulmuttalib vefat etti. Ondan sonra Peygamber Efendimiz, amcası Ebû Talib`in yanında kaldı.

    Ebû Talib, kardeşinin oğlu Hazret-i Muhammed`i pek çok sever, pek ziyade korurdu. Ebû Talib bazen ticaret için kafile ile Şam tarafına gidiyordu. Henüz on iki yaşında bulunan Hazret-i Muhammed`i de beraber götürdü. Busra denilen yere kadar gittiler. Alış-verişi bitirip birkaç gün sonra geri döndüler.

    Peygamber Efendimiz on yedi yaşında iken de, diğer amcası Zübeyr ile Yemen`e gidip az sonra dönmüşlerdi.

    Hazret-i Peygamber Efendimiz artık Kureyş arasında büyük bir şeref ve şan sahibi olmuştu. Kendisine Muhamme-dü`l-Emîn deniliyordu. Kureyş kabilesinin pek şerefli ailesinden Huveylid kızı Hadice adında çok muhterem ve zengin bir hanım vardı. Daha genç iken dul kalmıştı. Bazı adamlara sermaye vererek ticaret yaptırıyordu.

    Peygamber Efendimize de sermaye verdi. Kölesi Meysere`yi de beraberine verip Şam tarafına gitmelerini istedi. Peygamber Efendimiz bu teklifi kabul ederek Busra`ya kadar gitti. Orada işlerini görüp birkaç gün içinde geri döndüler.

    İşte Peygamber Efendimizin gençliğindeki seyahetleri bundan ibarettir. Bu seyahatler süresince kendisinden bazı mucizeler çıkmış, kendisinin büyüklüğünü bazı kimseler görüp anlamışlardı. Fakat yazdığımız gibi, bu yolculuklar uzun bir zaman devam etmediği için, Peygamber Efendimiz birtakım şahıslarla görüşme imkânını bulamamıştı.

    Peygamber Efendimiz henüz yirmi beş yaşında idi. Hazret-i Hadice de, kırk yaşını geçmişti. Pek yüksek bir ruha sahib olan ve çok şerefli bir aileye mensub bulunan Hazret-i Hadice, Peygamber Efendimizin muhterem zevcesi olmak şerefine her yönden lâyıktı. Onun için Peygamber Efendimiz Hazret-i Hadice ile evlenmiş, o mübarek annemiz de ilk zevcesi olmak şerefine kavuşmuştur.

    Peygamber Efendimizin, cariyesi Mariye`den doğan İbrahim adındaki oğlundan başka, bütün erkek ve kız evlâdı Haticetü`l-Kübra validemizden dünyaya gelmiştir. Önce Kasım adındaki oğlu doğmuş, bunun üzerine Hazret-i Peygambere künye olarak Ebû`l-Kasım (Kasım`ın Babası) denilmiştir. Sonra oğlu Abdullah ile Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatımetü`z-Zehra adındaki kızları dünyaya gelmiştir. Kasım, İbrahim ve Abdullah Hazretleri daha çocuk iken vefat etmişlerdir. Peygamber Efendimizden sonra yalnız Fatma kaldı. O da altı ay geçmeden Peygamber Efendimizden sonra vefat etmiştir. Böylece iki oğlu Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin`i öksüz bırakmıştır. Yüce Allah hepsinden razı olsun.

    Peygamber Efendimiz`in Allah`ın Vahyine ve Elçiliğine Kavuşması

    Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, çocukluğundan beri üstün bir fazilet ve çok güzel bir ahlâk içinde yaşamıştı. Kavminin cahilce yaptıkları işlerden ve âdetlerden tamamen uzaktı. Kimseden bir şey okumamış, bir şey yazmamıştı. Kimse ile dini konulara ait bir şey konuşmamıştı. Onun üzerinde kimsenin hocalık hakkı olamazdı. O, bütün cihanın en büyük hocası ve en yüksek mürşidi olmaya adaydı. Onu, Yüce Allah bir mucize olarak yaratmıştı. Onun kalbine bütün ilim ve hikmetleri doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk bırakacaktı. O, tam bir masumiyet içinde kırk yaşına yaklaşmıştı. O sırada mübarek gözlerine melekler görünür, "Ya Muhammed!" diye ortalıktan seslenilirdi. Kendisine taşlardan ve ağaçlardan selâm sesleri gelirdi. Aklı, zekâsı, maddî manevî sağlığı üstün bir şekilde mükemmeldi.

    Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz tam kırk yaşına girince, peygamberlik şerefine kavuştu. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz, Mekke halkından bazı büyüklerin âdetleri üzere kırk yaşlarına yakın yılda bir ay kadar gider, Hira dağında bir mağarada bekleyip Yüce Allah`ın kudret ve azametini düşünür, oradan geçen yolculara yiyecek ve içecek verirdi. Tam kırk yaşına girince, önce altı ay kadar rüyasında gördüğü şeyler sabah aydınlığı gibi açık olarak meydana çıkmaya başladı. Bu, Peygamberliğin bir başlangıcı idi. Yüce Allah`ın vahy suretiyle vereceği hükümleri ve indireceği Kur`ân âyetlerini kavrayabilmesi için bir alıştırma demekti. Bu altı aydan sonra, yine Hira`da iken bir gün Melek Cibrîl-i Emîn geldi. "İkra" sûresinin ilk âyetini getirdi. Kendisini peygamberlikle müjdeledi.

    Peygamber Efendimiz, Kur`ân-ı Kerîm`in inmeye başlaması dehşetinden titremiş, kim bilir ne büyük manevî haz ve heyecan içinde kalmıştı. Hemen muhterem zevcesi Hadice`nin yanına giderek durumu anlatmış, böylece peygamberliğe kavuştuğu gerçekleşmişti.

    Bundan sonra bir süre İlâhî vahy kesildi. Kur`ân-ı Kerîm`in âyetleri inmedi. Çok şiddetli olan Allah`ın vahyine güç kazanabilmek için ve tam bir istek kazanmak için böyle bir süre beklemeye gerek vardı. Rivayete göre bu süre üç yıldır. Bundan sonra tekrar Cibrîl-i Emîn göründü. Kur`ân-ı Kerîm`in âyetlerini getirmeye başladı. Peygamber Efendimiz de, gerek kendi kavmini ve gerekse diğer bütün insanları hak dine (İslama) çağırmaya görevlendirilmiş oldu.

    Peygamber Efendimiz Allah tarafından aldığı göreve, Nübüvvet, Risalet denildiği gibi, Bi`set ve Meb`usiyet de denir. Onun için Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Yüce Allah`ın bir Nebîsidir, bir Resulüdür, Bir Meb`usudur (elçisi ve peygamberidir). O bütün peygamberlerin sonuncusu ve en faziletlisidir.

    Peygamber Efendimize Allah tarafından Kur`ân âyetlerinin gelmesine "Nüzul-i Kur`ân" denir. Bu âyetleri Cibrîl-i Emîn`in getirmesine de: "İnzal, Tenzil" denilir. Bu yönden Kur`ân-ı Kerîm`e "`Kitab-ı Münzel" denilmektedir.

    İslâm`ın Çıkışında Arabistan`ın Dinî ve İçtimaî Durumu

    Peygamber Efendimizin doğduğu ve daha sonra peygamberliğe kavuşmakla İslâm dinini her tarafa yaymaya başladığı zaman, bütün dünya gibi, Arabistan`da büyük bir cehalet ve sapıklık içinde bulunuyordu. Arablar o zaman değişik batıl din ve mezheblere bağlı idiler. Birçoğu yıldızlara, ağaçlara, taşlara ve heykellere tapmaktaydı. Hepsi de cahil idi. Aralarında okuryazar kimseler çok azdı. Medeniyetten yoksundular. Dağınık bir halde yaşarlardı. Bazı kabileler yeni doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömer de bundan acı bile duymazlardı.

    Arabistan, önceleri böyle acıklı bir cehalet ve gaflet içinde yaşamakla beraber, Bedevîlik sayesinde asıl geleneklerini bir dereceye kadar koruyabilmişlerdi. Yaratılış bakımından zevki ve cesur idiler. Misafire hürmet eder, emaneti gözetirlerdi. Yalan söylemekten kaçınırlardı. Özellikle aralarında güzel söz söylemek ve şiir okumak san`atı ileriye bir düzeyde idi. Çok şairler ortaya çıkmış, pek parlak kaside ve manzumeler söylenmiş ve yazılmıştı. Artık bunlar da, bütün insanlık âlemi gibi, İlâhî bir dine muhtaçtılar. Gerçek bir din sayesinde yüksek ve temiz bir hayata kavuşmaya muhtaç idiler. Yüce Allah onlara lütfetti, İslâm dini sayesinde bu ihtiyaçtan kurtuldular.

    Cihanda misli görülmemiş bir yükselişe kavuştular. Az bir zaman içinde dünyanın doğusuna ve batısına hakim kesilerek bütün beşeriyeti uyandırmaya çalıştılar. Hak ve hakikati, fazilet ve medeniyeti öğretmeye koyuldular ve başarı sağladılar. İslâmiyetin yüksek esaslarına ve prensiplerine sarıldıkça yükselişten yükselişe, başarıdan başarıya kavuştular.

    İslâmiyeti İlk Kabul Edenler

    Resûl-i Ekrem Efendimiz kendisine peygamberlik gelince, ilk önce çevresinde bulunan bazı kişileri özel şekilde İslâm dinine çağırdı. Bu daveti ilk önce Hazret-i Hatice validemiz kabul edip İslâmiyet şerefine kavuştu. Sonra Kureyş`in büyüklerinden olan Ebû Bekir ile Peygamberirimizin azadlısı Zeyd İbni Harise ve peygamberimizin amcası Ebû Talip`in oğlu olan 9-10 yaşlarındaki Hazret-i Ali İslâmı kabul etmişlerdi. Az sonra da Hazret-i Ebû Bekir`in delâleti ile Osman İbnî Affan, Abdurrahman İbnî Avf, Sa`d İbni Ebû Vakkas, Zübeyr İbnî Avvam, Talha İbnî Ubeydullah hazretleri İslâmiyetle şereflendiler.

    Peygamber Efendimiz, daha sonra insanları açıkça dine çağırmaya başladı. Herkese Yüce Allah`ın birliğini, varlığını ve büyüklüğünü anlatarak ondan başka hiçbir şeye tapılmamasını söyledi. Bunun üzerine gerçeği anlayanlar müslüman olmaya can atıyorlardı. Cehaletten kurtulup mutluluğa eriyorlardı. Bir süre sonra peygamberimizin amcalarından Hazret-i Hamza İslâmiyeti kabul etti. Bundan az sonra da Ömer İbnî Hattab müslüman olarak İslâm dininin yayılmasına çalıştı. Artık müslümanların sayısı günden güne artıyordu.

    Peygamber Efendimizi görüp de ona iman edenlere çoğul olarak sahabe ve ashab denir. Bunun tekili "Sahabî`dir. Bu şerefe kavaşan hanımlara da "Sahabiyyat" denir ki, tekili "Sahabiyye"dir.

    Ashab-ı Kiramın en büyüklerinden olan Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali Hazretlerine "Hulefa-i Raşidin, Çaryar-i Güzin" denir ki, bunlar Hazret-i Peygamberden sonra sırasıyla halifelik makamına geçmişlerdir. İslâm dinine pek çok hizmetler etmişlerdir. Bu dört sahabi ile Abdurrahman İbnî Avf, Sa`d İbnî Vakkas, Zübeyr İbnî Avvam, Talha İbnî Ubeydullah, Saîd İbnî Zeyd, Ebû Ubeyde İbnî Cerrah Hazretlerine de Aşere-i Mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi) denir ki, bunlar Hazret-i Peygamber tarafından cennetle, müjdelenmişlerdir.

    Peygamber Efendimiz görüp de ona iman edenlerin hepsi de mübarek, mukaddes, her yönden saygı değerdirler. Onların değer ve şerefleri diğer bütün müslümanlardan daha yüksektir. Bu da Peygamber Efendimize kavuşma şerefine erişmelerinin ve İslâm dinine ilk hizmet etmenin bir neticesi, bir mükâfatıdır.

    Onun için biz o yüksek zatların hepsine istisnasız hürmet ve sevgi besleriz. Onların arasında meydana gelmiş bazı olaylar, birer içtihada ve hikmete dayandığından biz o olayları kurcalamayız. O olaylardan dolayı hiç birine dil uzatamayız. Peygamberin ve diğer din büyüklerinin bizlere emir ve öğütleri bu şekildedir.

    Allah`a hamd olsun ki, Sünnet ehlinden olan bütün müslümanlar bu şekilde hareket eder, bütün ashab-ı kiramdan, "radıyallahu anhüm = Allah onlardan razı olsun," diyerek hayır dua ile anarlar. Bu konuda "Ashab-ı Kiram Hakkında müslümanların Nezih İtikatları" adlı eserimizde geniş bilgi vardır. Yüce Allah Hazretleri bütün ashab-ı kiramdan razı olsun, amîn...

    İlk Müslümanların Çektikleri Eziyetler, Habeşistan`a Hicretleri ve Çember İçinde Kalmaları

    Peygamber Efendimizi doğrulayıp İslâm dinini kabul eden ashab-ı kiramdan birçokları, bu uğurda pek çok eziyetler çekmiş, birçok maddî mahrumiyetlere katlanmış, dinleri uğrunda mallarını ve canlarını vermişlerdir. Peygamber Efendimiz dahi birçok eziyetlere uğramış, hiç bir peygamberin görmediği eza ve cefaya uğrayarak bunlara sabretmiş ve metanet göstermiştir. Yüksek Peygamberlik görevini en üstün bir şekilde çalışarak yerine getirmiştir.

    Kölelerden ilk önce müslüman olan "Bilâl-i Habeşî" idi. Bu zat müslüman olunca, görmediği eziyet kalmamıştır. Müşrikler bu muhterem zatın boynuna ip takmışlar ve onu çocukların eline vererek sokaklarda ve kızgın kumların üzerinde dolandırmışlardır. Onu bayıltıncaya kadar döğmeye devam etmişlerdir. Fakat Hazret-i Bilâl: "Allah birdir, Allah birdir," diyerek dininde direniyor, bu eziyetlere katlanıyordu. Sonra onu Ebû Bekir Hazretleri satın alarak azad etmişti. Dinindeki sebat ve metanetinin mükâfatıdır ki, onun mübarek ismi asırlardan beri bütün İslâm ümmeti tarafından saygı ile anılıp durmaktadır. (Allah ondan razı olsun).

    İslâmiyeti kabul edenlerden bir kısmı da, gördükleri eziyet yüzünden vatanların terk ederek Habeşistan`a hicrete mecbur kalmışlardı. Şöyle ki: Bunlardan ilk defa on bir erkek ile dört kadın, sonra seksen iki erkek ile yirmi kadın hicret etmiştir. Peygamberimizin muhterem kızı Rukiye ile kocası Hazret-i Osman da bu ilk hicret edenlerdendir. Habeşistan hükümdarı olan Necaşî bu muhacirlere çok hürmet etmiş, onlara yer göstermiş ve sonra da İslâmiyeti kabul etmişti.

    Peygamberimize elçilik görevi verildiğinin yedinci senesi olmuştu. Mekke`deki müşrikler, müslümanların günden güne artmakta olduklarını ve güçlendiklerin görerek onlara bir kat daha şiddet kullanmaya başladılar. Peygamber Efendimizin mensub olduğu Beni Haşim (Haşim Oğulları) ile alışverişi kesmiş, onlara yararlı olan şeyleri bildirmeye karar vermişlerdi. Onların yoksulluk içinde yaşamaları için kendileriyle her türlü ilgiyi kesmek hasusunda bir sözleşme yazıp Kabe`nin bir duvarına asmışlardı. Artık Haşim Oğullarından gerek müslüman ve gerekse müslüman olmayanlar, "Şa`b-i Ebû Talib" denilen bir mahallede çember altına alınmış duruma sokulmuşlardı. Son derece sıkıntı içinde vakit geçiriyorlardı. Diğer müslümanlar da gelip bu mahallede toplanmışlardı. Fakat bu sözleşmenin başındaki "Bismikallahümme (Allah`ımızın adı ile)" yazısından başka bütün yazıların güvelerin yemiş olduğunu, Peygamber Efendimiz bir mucize olarak haber vermişti. Onlar gidip baktılar, bu gerçeği anlayınca biraz utandılar. Böylece müşrikler Haşim Oğullarına karşı olan sözleşmelerini bozdular. Haşim Oğulları da, diğer müslümanlar gibi, bu çemberden kurtulup biraz nefes aldılar.

    Ebû Talib İle Hazret-i Hadice`nin Vefatları

    Amcası Ebû Talib, Peygamberimizi çok sever, pek ziyade korurdu. Efendimizin pek muhterem ve pek doğru sözlü bir zat olduğunu bilirdi. Fakat kavminin dedikodusundan çekinerek görünüşte iman etmiş değildi. Kalben iman etmiş olduğu kendisine isnad edilen bazı şiirlerinden anlaşılmaktadır. Gerçeği ancak Yüce Allah bilir. Seksen yaşında olduğu halde, Risaletin onuncu yılında vefat etmiştir.

    Ebû Talib ölümüne yakın bir zamanda Kureyş büyüklerini yanına çağırarak onlara şöyle bir öğüt vermiş: "Ey Arab`ın seçkinleri! Kimsesizlere sevgi, fakirlere yardım ediniz. Namus ve fazileti gözetiniz. Daima birlik ve beraberlik içinde hareket ediniz. Özellikle Muhammedül`l-Emîn`e itaat edip onu gözetiniz. İyi biliniz ki, Hazret-i Muhammed her sözünde doğrudur. O, Allah`ın hidayetine başarısına kavuşmuştur. Bütün Kureyş oymakları ve bütün çevre insanları onun emrine boyun eğecek, onun çağrısına koşacaktır. Eğer daha yaşayacak olsaydım, her türlü zorluklara katlanarak ona yardıma davem ederdim."

    Ebû Talib`den üç gün sonra da "Hadicetü`l-Kübra" validemiz vefat etmiştir. Bunların ölümleri Peygamber Efendimizi çok duygulandırmıştı. Peygamber Efendimiz Hazret-i Hatice`den çok memnundu. Onun üzerine başkası ile evlenmemişti. Onun için şöyle buyurmuştur: "Bana ondan daha hayırlı bir zevce nasib olmadı. Beni kimseler doğrulamadığı bir zamanda o doğruladı. Benden herkes malını esirgerken o, mallarını bana harcadı. Benim dünyada bir dostum vardı; o da Hatice idi."

    Peygamber Efendimiz Hazret-i Hatice`nin vefatından sonra Zem`anın kızı "Sevde" validemizle, Hazret-i Ebû Bekir`in kızı "Aişe-i Sıddıka" validemizle, daha sonra Hazret-i Ömer`in kızı "Hafsa" validemizle, Hazret-i Ebû Süfyan`ın kızı "Ümmü Habibe" validemizle evlenmiştir. Yüce Allah hepsinden razı olsun.

    Peygamberimizin Kabileleri Dine Daveti ve Akabe Bey`atı

    Mekke`deki müşrikler, Ebû Talib`in öğütlerini dinlemediler. Onun ölümünden sonra Hazret-i Peygambere daha ziyade düşmanlık ettiler. Eziyet etmeğe kalkıştılar. Peygamber Efendimiz de azadlısı olan Zeyd`le beraber Mekke`den çıkıp Taife gitti. Önce civarında bulunan "Bakr ibni Vail" kabilesi ile "Kahtan" kabilelerinden birini dine davet etti; fakat bunlar daveti kabul etmediler. Sonra Taife vardılar. Orada "Benî Sakıf` kabilesini dine çağırdı; onlar da kabul etmediler, uygunsuz sözler söylediler. Hazret-i Peygamber Mekke`ye döndü, Mekke`ye bir konaklık mesafede bulunan "Batni Nahle" vadisine gelince, bir gece orada kalıp ibadetle meşgul oldu. "Errahman" sûresini okurken cinlerden bir bölük gelip okunan âyetleri dinlediler ve Peygamber Efendimize iman ettiler. Duyduklarını gidip diğer cinlere de anlattılar. Bu bir gerçektir. Bunu Kur`ân-ı Kerîm bildirmektedir.

    Peygamber Efendimiz yalnız insanlara değil, cinlere de peygamber gönderilmiş bulunmaktadır. Bunun içindir ki, kendisine Resulü`s Sakaleyn (insanların ve cinlerin peygamberi) denilmiştir. Meleklere de peygamber olarak gönderilmiş bulunduğunu söyleyenler vardır. Gerçek şu ki, onun varlığı bütün âlemler ve yaratıklar için Allah tarafından bir rahmet olmuştur.

    Peygamber Efendimiz Taif`den Mekke`ye dönünce, yine her türlü eziyetlere katlanarak halkı İslâm dinine çağırmaya devam etti. Her sene hac mevsiminde civardan Mekke`ye gelen ve "Suk-ı Ukaz" denilen panayırda toplanan kabilelerle görüşüp onları İslâm dinine çağırıyordu. Bunlardan bir kısmı daveti kabul ederek müslüman olmuş ve böylece İslâmiyet yavaşça Arab yarımadasına yayılmaya başlamıştı. Mekke müşrikleri de, bu yayılmanın önüne geçmek istiyorlardı. Peygamberimize iftira ediyor, ona şair, kâhin, mecnun, sahir demek küstahlığında bulunuyorlardı.

    Ne garipdir ki, içlerinde "Velid ibni Muğire" gibi cin fikirli adamlar, Hazret-i peygamber için şöyle diyorlardı:

    "Biz Muhammed`e (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl kâhin diyebiliriz ki, onun sözleri asla kâhinin sözlerine benzemiyor. Biz ona nasıl mecnun diyelim ki, onda asla cinnet alâmeti yoktur. Biz ona şair de diyemeyiz; çünkü biz şiirin bütün kısımlarını biliriz. Onun sözleri bunlardan hiç birine benzemiyor. Ona büyücü veya sihirbaz da diyemeyiz; çünkü o ne okuyup üflüyor, ne düğüm bağlıyor. Onun neresi sihirbaza benziyor? Doğrusu bu dediklerimizin hiç biri ona yakışmıyor."

    Birtakım hayırsız kimseler, peygamberde görülen İlâhi nuları ve olgunluk hallerini anlayamayıp ondan yararlanamadıkları gibi, başkalarının da yararlanmasına engel oluyorlardı. Fakat zavallılar bilmiyorlar ki, Yüce Allah`ın güneşini hiç kimse perdeleyemez. Allah`ın nurunu kimse söndüremez. Böyle tehlikeli hareketlerde bulunanlar ve kötü kuruntu taşıyanlar yıkılıp giderler. Allah`ın nuru yine anlayış sahibi mü`minlerin gönlünü aydınlatmaya devam edip gider. Dünya tarihi buna şahiddir.

    Peygamberliğin on birinci yılı idi. Peygamber Efendimiz yine hac mevsiminde kabileleri dine davet ediyordu. Medine halkından ve Hazreç kabilesinden bir topluluğa "Akabe" denilen tepede rasgeldi. Kendilerine İslâm dinini anlattı. Kalbleri duygulandıran ve aklı düşünmeye götüren Kur`ân-ı Kerîm âyetlerinden bir mikdar okudu. O muhterem topluluk da, İslâmiyetin ne yüksek bir din olduğunu anlayarak Allah`ın peygamberini doğruladılar ve iman ettiler. Bir yıl sonra bunlardan beş kişi ile yine Medine halkından diğer yedi kişi gelip "Akabe" isimli yerde Hazret-i Peygamberle görüştüler. "Bundan sonra Yüce Allah`a ortak koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina etmeyeceklerine, hiç kimseye iftirada bulunmayacaklarına, kız çocuklarını öldürmeyeceklerine" dair Hazret-i Peygambere söz verdi, and içtiler. İşte bu şekilde yapılan sözleşme`ye (and`a), "Birinci Akabe Bey`atı" denir.

    Birinci Akabe Bey`atını yapan ashab-ı kiram Medine`ye döndüler, orada İslâmiyeti yaymaya başladılar. Peygamberliğin on üçüncü yılında, Medine`deki Evs ve Hazreç kabilelerinden yetmiş üç erkek ile iki hanım yeniden geldiler. Ebu Eyyüb El-Ensarî de bunların arasında idi. Peygamber Efendimizle Akabe denilen yerde buluştular ve İslâmiyeti kabul ettiler. Ayrıca Peygamber Efendimizi Medine`ye davet ettiler. Medine`ye şeref verdikleri zaman da kendisini canları gibi koruyacaklarını ve emirlerine uyacaklarını, müslümanların fakirlerine ve zayıflarına yardım edeceklerine yemin ederek kabullendiler ve buna söz verdi, and içtiler. İşte bununla "İkinci Akabe Bey`atı" meydana gelmiştir.

    Ayın Bölünmesi ve Miraç Mucizeleri

    Ayın iki parçaya ayrılması, peygamberliğin sekizinci yılında olmuştur. Şöyle ki: Müşriklerden bir kısım kimseler, mehtaplı bir gecede, ayın ikiye ayrılıp sonra birleşmesini Peygamber Efendimizden istediler. Böyle bir mucize gösterilmedikçe, iman etmeyeceklerini söylediler. Hazret-i Peygamber de Yüce Allah`a dua etti. Ay da, Yüce Allah`ın kudreti ile iki parçaya ayrıldı. Bir parçası Nur (Hira) dağının bir tarafında, diğer parçası da öbür tarafında yüksekten göründü. Sonra birleşip eski halini aldı. Bu mucizeyi, o gece bazı yolcular da görmüştü. Mekke`ye geldikleri zaman bu olayı anlattılar. Ne yazık ki, müşrikler yine iman etmediler. Bu olayı bir sihir sandılar. Oysa ki, Yüce Allah`ın kudreti her şeye yeterlidir. Bir peygamber için mucize olmak üzere böyle bir olayı meydana getirmesine ne engel vardır? Gökyüzünde nur saçan birçok yıldızların veya diğer varlıkların güneşten ayrılarak onun çevresinde bir düzen kurduklarını bugünkü alimler iddia edip duruyorlar. Artık bu üstün âlemleri yaratıp düzene sokan Yüce Allah böyle bir mucizeyi yaratamaz mı?..

    Çok yazıktır ki, inkarcı ve gafil insanlar, Yüce Allah`ın sonsuz kudretini hudutlandırmış oluyorlar da, bundan haberleri olmuyor. Doğrusu böyle tabiatla ilgili mucizeleri inkâr etmeye veya başka türlü yorumlamaya asla ihtiyaç yoktur. Yazıklar olsun buna aykırı bir düşünceye sahib olanlara!..

    Peygamberliğin on üçüncü senesinde de "Miraç" mucizesi olmuştur. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri, Medine`ye hicretlerinden sekiz ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi idi. Cibril-i Emin geldi ve "Burak"adında bi binit getirdi. Peygamberimizi alıp Kudüs`deki "Mescid-i Aksa"ya götürdü. Oradan göklere çıkardı. Peygamber Efendimiz nice âlemler gördü. Diğer peygamberlerin ruhları ile görüştü. "Sidretü`l-Münteha" denilen makama kadar vardı. Yüce Allah`ın birçok tecellisine kavuştu. Peygamberin kendisine ve ümmetine beş vakit namaz farz kılındı. Aynı gece ve kısa bir zaman içinde evine geri getirildi. Sabahleyin bu olağanüstü olayı insanlara haber verince, mü`minler onu tebrik ettiler. Müşrikler ise, "Böyle bir şey olamaz" diyerek inkârda bulundular.

    O bilgisiz ve düşüncesiz insanlar hayvanlara, taşlara ve ağaçlara tapıyorlardı. Yüce Allah`ın kudretini de, bu taptıkları şeylerin kudretine ve kuvvetine benzeterek böyle üstün bir olayın meydana gelmesine imkân göremiyorlardı. Eğer bunlar, bu kâinatı yaratanın nasıl büyük bir yaratıcı olduğunu biraz bilseler ve eğer o hikmet sahibi Allah`ın şu üstümüzdeki sonsuz boşlukta milyonlarca büyük küçük küreleri tutup büyük bir hızla hareket ettirmekte olduğunu düşünselerdi, böyle bir mucizeyi inkâra gerek görmezlerdi. Zavallı insanlar!.. Kendi yapacakları taşıtlarla, füzelerle Merih`lere ve Zühre`lere yükselip çıkabileceklerini düşündükleri halde, Miraç olayının sadece Allah`ın kudreti ile olmasını nasıl uzak görebilirler?..

    Şüphe yok ki, Yüce Allah`ın gücü her şeye yeter.

    İslâmiyetin Medine`de Yayılması ve Müslümanların Oraya Hicreti

    Medine`nin eski adı "Yesrib" idi. Oraya Yemen`in Ezd kabilesinden bir toplum gelip yerleşmişlerdi. Bu toplumun başkanı olan Haris ölünce, Evs ve Hazreç adlarındaki iki oğlunu bırakmıştı. O toplum da ikiye ayrıldı. Bir kısım Evs, diğer bir kısmı da Hazreç`e bağlandı. Böylece Medine`de Evs ve Hazreç adında iki kabile türemiş oldu. Daha sonra bunların arasına şiddetli düşmanlık girdi. Daima birbirleriyle çarpışıp dururlardı. Dünyayı verseler aralarını bulmak ve kalblerini birleştirmek mümkün değildi. Fakat ne zaman ki İslâmiyet nurları parlamaya başladı, hemen o eski düşmanlığı unuttular. Bu düşmanlık yerine bir sevgi ve bir kardeşlik meydana geldi. Birbirine din bağı ile bağlandılar ve birbirinin selâmetine,mutluluğuna çalıştılar. Böylece ortak düşmanları olan Yahudilere üstün geldiler.

    İşte İslâmiyet Medine`de bu iki kabile arasında günden güne hızla yayılıyordu. Ashab-ı kiramdan ``Umeyr oğlu Mus`ab" bunlara Kur`ân-ı Kerîm ve İslâm ahlâkını öğretmek için Medine`ye gönderilmişti. Sonra Başkanları olan "Sa`d ibni Muaz ve Üseyyid ibni Hudayr" de müslüman olunca, bu iki kabile arasında İslâm olma nimetine kavuşmayan kalmamış gibiydi.

    Mekke`deki müslümanlar, müşriklerden çekilemeyecek derecede eziyet görüyorlardı. İkinci Akabe Bey`atından sonra, azar azar gizlice Medine`ye hicrete başladılar. Yalnız Hazret-i Ömer Mekke`den çıkacağı zaman Kabe`yi ziyaret edip orada toplanmış bulunan müşriklere açıkça şöyle söyledi: "Siz ne akılsız kimselersiniz ki, taştan ve ağaçtan yapılmış şeyleri mabud tanıyorsunuz!.. İşte ben gidiyorum... Babasını evlâdsız, evlâdını babasız, karısını kocasız bırakmak isteyenler varsa, beni izlesin." Bu konuşmayı açıktan yaparak çıkıp gitmişti.

    Medine-i münevvere`ye hicret eden ashab-ı kirama, Muhacirin (göç edenler) denir. Medine halkından olan ashab-ı kirama da Ensar (yardım edenler) denir. Bu zatlar muhacirlere çok büyük yardımlarda bulundukları için kendilerine "Ensar" unvanı verilmiştir. Yüce Allah hepsinden razı olsun.

    Peygamberimizin Medine`ye Hicretleri ve Oradaki Bazı Çalışmaları

    Peygamberliğin on dördüncü yılı idi. Mekke`deki müslümanlar Medine`ye hicret etmişlerdi. Mekke şehrinde yalnız Hazret-i Peygamber ile aile halkı ve Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ali kalmışlardı.

    Müslümanların böyle Medine`ye gidip orada bir kuvvet meydana getirmeleri, Mekke`deki gayrimüslimleri düşündürüyordu. Darü`n-Nedve denilen bir binada toplandılar. Müslümanların en büyük düşmanı olan Ebû Cehil adındaki şahsın sözüne uydular. Hazret-i Peygamberi öldürmeye karar verdiler. Her kabileden bir şahıs ayrılarak geceleyin Hazret-i Peygamberin evini kuşattılar. Uyumasını bekliyorlardı, onu öldüreceklerdi.

    İşte o gece, Cibril-i Emîn geldi, durumu Hazret-i Peygambere bildirdi ve Medine`ye hicret için kendisine izin verildiğini söyledi. Hazret-i Peygamber kendi yatağına Hazret-i Ali`yi yatırdı. Yerden bir avuç toprak alıp dışarda bekleyen müşriklerin üzerlerine saçtı. Hiç birisi görmeksizin aralarından çıkıp gitti. O gece bir yerde kaldı. Gündüzün öğle vakti Hazret-i Ebû Bekir`in evine gitti ve beraberce hicret edeceklerini müjdeledi.

    Rebiülevvel ayının ilk günleri idi. Peygamber Efendimiz Hazret-i Ebû Bekir ile geceleyin Mekke`den çıktılar. Mekke`ye bir saatlik uzaklıkta bulunan "Sevr" dağına gittiler. Orada "Athal" denilen bir mağarada saklandılar. O gece orada kaldılar. Mekke müşrikleri durumu öğrenince, Hazret-i Peygamberin peşine düştüler. Her tarafı yokladılar. Öyle ki, bu mağaranın yanına bile geldiler. Fakat mağaranın kapısına örümcekler hemen ağlarını örmüş, güvercinler de oracıkta yuva kurmuşlardı. Orada kimsenin bulunamayacağını anlayarak geri döndüler. Bu bir mucize idi.

    Sonra Peygamber Efendimiz muhterem arkadaşı ile mağaradan çıktı. Daha önce, Abdullah ibni Ureykıt adında biri aracılığı ile hazırlanmış oldukları iki deveden birine Hazret-i Peygamber ile Hazret-i Ebû Bekir, diğerine de Hazret-i Ebû Bekir`in oğlu Abdullah ile "Âmir ibni Füheyre" binerek Medine tarafına yöneldiler. Yolda birçok üstün haller meydana geldi.

    Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin Mekke`den çıkmış olduğunu öğrenen müşrikler, Peygamberi ve arkadaşı Ebû Bekir`i yakalayıp getirecek kimselere yüz deve vereceklerini ilân etmişlerdi. Bunu almak için Benî Müdliç aşiretinden "Süraka" adında birisi Peygamberimizin arkasına düştü. Kudeyd denilen yerde Peygamberimize yetişti. Fakat atının ayakları dizlerine kadar yere battı. Bundan davranışının kötü olduğunu anladı. Peygamberimizden güvenlik sözü istedi ve onu peygamberden aldı, bu şekilde kurtuldu. Mekke`nin Fethinde de İslâmiyeti kabul etti.

    Benî Eslem kabilesinde "Büreydetü`bnü`l-Huseyb" adındaki biri de, yetmiş kadar atlı ile Hazret-i Peygamberi yakalatmak sevdasına düştü. Fakat Hazret-i Peygambere yetişince, fikrini değiştirdi. Kalbinde iman parlamaya başladı, beyaz sarığını çözdü: "Ey Allah`ın Resulü! Sizin böyle bayraksız yürümenize gönlüm razı olmuyor; izin veriniz de, alemdarınız (sancaktarınız) olmak şerefine kavuşayım," dedi ve aldığı izin üzerine, sarığını kargısının ucuna bağladı. Medine`ye bir saat uzaklıkta olan "Kuba" köyüne kadar Peygamberin yanından ayrılmadı. İslâmın ilk bayrağı bu mübarek sarıktır.

    Peygamberimizin Medine`ye varacağını Medineliler işitmişti. Her sabah Medine dışına çıkar, sıcaklar basıncaya kadar beklerlerdi. Bir pazartesi günü, Hazret-i Peygamber ile mağara arkadaşı Ebû Bekir`in gelmekte oldukları görüldü. Hemen karşılamaya koştular ve Kuba köyünde onlarla buluştular.

    Peygamber Efendimiz Kuba`da üç gün kaldı ve meşhur Kuba mescidini yaptırdı. İslâmda yapılan ilk mescid budur. Sonra Hazret-i Ali arkadan yetişip Kuba`da Hazret-i Peygamberle buluştu. Ashab-ı kiramdan meşhur "Selman-ı Farisî" de Kuba`ya gelip İslâm dinini kabul etti.

    Peygamber Efendimiz, Rebiülevvel ayının on altısına raslayan bir cuma günü idi ki, sabahleyin müslümanlardan yüz kişi ile Kuba`dan ayrılıp medine`ye yürüdüler. Yolda "Ranuna" denilen derenin üst tarafına indiler. Peygamber Efendimiz orada çok açık ve güzel hutbe okuyup cuma namazını kıldırdı. Hazret-i Peygamberin ilk kıldırdığı cuma namazı budur.

    Peygamber Efendimiz, o gün Medine`ye şeref verdiler. O gün müslümanlar için bayram olmuştu. Her ağızdan: "Ya Resûlallah" Hoş geldiniz," sesleri yükseliyordu. Her yüzde bir neşe ve sevinç parlıyordu. Güzel şiirler okunuyordu. Ensar-ı kiramdan her biri: "Ya Resûlallah! Benim evimi şereflendir," diye yalvarıyordu. Fakat Peygamber Efendimiz, hiç birinin gönlü kalmasın diye: "Devemi bırakınız, Yüce Allah tarafından görevlendirildiği tarafa gidiyor. Bakalım nerede duracak!" buyurdu. Deve de önce "Malik ibni Neccar"ın evi önündeki boş arsada çöktü. Sonra kalkıp Beni Neccar`dan "Halid Ebû Eyyüb El-Ensarî`nin evinin önünde çöktü. Oradan da kalkıp yine eski yerine dönerek orada durdu. Peygamber Efendimiz: "İnşallah konağımız burasıdır," diyerek Hazret-i Halid`in evine şereflendirdi. Yedi ay o evde oturdu.

    Ensar-ı kiram (Medineli ashab), her gün peygamberi ziyaret ederek nöbetle yemek getirir ve hizmette bulunurlardı. O süre içinde, adı geçen boş arsa on miskal altına satın alınarak üzerinde bir mescid bina edildi. Bugün imarına pek büyük önem verilerek yapılmış olan Mescid-i Nebevi (Peygamberin Mescidi) işte aslen bu mübarek mesciddir. Bunun çevresinde yapılmış olan hücreler (odalar) tamamlanınca Peygamber Efendimiz bunlara taşındı. Mekke`de kalmış olan mü`minlerin annesi Hazret-i Sevde ile Peygamberimizin diğer aileleri Medine`ye getirildi. Artık Medine-i Münevvere bu mübarek mü`minlerin ikinci yurdu olmuştu.

    Müslümanlar tarafından kubul edilen "Hicrî Tarih", Peygamber Efendimizin Medine`ye hicret ettikleri yılın Muharrem ayından başlar. Bu tarihten itibaren müslümanlar için pek parlak bir ilerleme ve açılma devresi başlamış oldu.

    Mescid-i Nebevi (Peygamberin Mescidi) yapıldıktan sonra, ashab-ı kiram toplanıp beş vakit namazı cemaatla kılmaya başlamışlardı. Fakat namaz vakitlerini ilân edip bildirmek gerekiyordu. Başka milletlerin ibadete çağrı için boru öttürmek, çan çalmak, yüksek bir yerde ateş yakmak gibi kabul etmiş oldukları anlamsız işaretler İslâmiyete yakışmazdı. Bir aralık Hazret-i Ömer`in teklifi ile: "Essalâte Camiaten (topluca namaza)" diye seslenildi. Sonra Ensar-ı kiramdan Abdullah ibni Zeyd`e rüyasında bildiğimiz şekilde ezan öğretildi. Hazret-i Ömer de böyle bir rüya gördü. Peygamber Efendimiz bunu işitince: "İnşaallah bu rüya hakdır, namaza böyle çağrılmalıdır," diye emretti. Sonra bu rüya, Allah`ın vahyi ile de sağlamlaştırıldı. Artık namaz vakitleri bu şekilde ilân edilir oldu.

    Yeryüzünda namaz vakitleri değişik saat ve zamanlara rast geldiği için, hiç bir saat yoktur ki, orada, Muhammedi Ezan okunmasın. Bu şekilde Yüce Allah`ın birliği ve büyüklüğü, Peygamberimizin elçiliği, namazın kurtuluşa sebeb olduğu bütün insanlık âlemine yüksek bir sesle ilân edilmiş oluyor.

    Peygamber Efendimiz ilk müezzini Bilâl Habeşî`dir. Ebu Mahzure Samure İle Amr ibni Ümmi Mektüm ve Sa`dü`l-Karaz da Peygamberimizin müezzinlerindendir. (Radıyallahu Teâlâ anhüm).

    Peygamberimizin Cihada Mezuniyeti ve Başlıca Düşmanları

    Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz, bütün âlemlere rahmettir. O, insanlık âlemini bir kardeşlik düzeni üzere yaşatmak ve yükseltmek isterdi. Cehalet karanlıkları içinde kalmış insanları hidayet nurları ile aydınlatmaya çalışırdı. Bunun için kavmine çok güzel öğütler verdi. On üç senede çok yumuşaklık ve tatlılık gösterdi. Ne yazık ki, onlardan birçokları bu mutlu hayatın kıymetini bilemediler. Müslümanların canlarına saldırmaktan geri durmadılar. Sonunda onları yurdlarından çıkmaya da mecbur bıraktılar. Fakat bununla da yetinmediler. Diğer Arab kabilelerini de müslümanların aleyhine kışkırttılar. Bazı şairleri alet kullanarak müslümanların şereflerine dil uzatmaktan çekinmediler. Artık öğüt ve tatlılıkla hareket etmek zamanı geçmiş, müslümanlar kuvvet bulmuş, İslâm fazilet ve medeniyetini bütün dünyaya yaymak zamanı gelmişti.

    Hicretin birinci yılı idi. Yüce Allah tarafından cihad için müslümanlara izin verildi. İslâm dinini söndürmek isteyenlere karşı kuvvet kullanılmasına müsaade edildi. Bunun üzerine birçok savaşlar yapıldı, düşmanlara karşı birlikler gönderildi. Bütün bunlar, İslâm varlığını koruma yolunda yapılmıştır.

    Peygamber Efendimizin bizzat bulunduğu savaşlara "Gazve" denilmiştir ki, bunun çoğulu "Gazevat`dır. Ashab-ı kiramdan bir zatın kumandası altında savaşa giden az bir kuvvete de "Seriyye" adı verilmiştir. Bir Seriyye, beş kişiden dört yüz kişiye kadar olan seçkin askeri bir birlik demektir.

    Peygamberimizin gazveleri (savaşları) sayı olarak yirmi yedidir. Seriyyelerin sayısı da kırk dört veya elli altıdır. Biz bunların önemleri hakkında biraz bilgi vereceğiz.

    Peygamber Efendimizin karşısında bulunan başlıca düşmanlara (gayrimüslimlere) gelince, bunlar üç sınıf idiler. Şöyle ki:

    Birinci sınıf: Mekke`de bulunup da henüz iman etmemiş olan Kureyş kabilesi idi. Bunlar baştan beri müslümanların en büyük düşmanı kesilmişlerdi. Peygamber Efendimiz Mekke`de bulunduğu süre içinde onları tatlılıkla ve hoş bir şekilde öğütlerle yola getirmeğe çalıştı. Fakat bunların düşmanlık ve saldırıları hicretten sonra da devam ettiğinden, artık onlara karşı silâh kullanılmasına mecburiyet görülmüştür.

    İkinci sınıf: Tarafsızlar idi. Bunlar, işin sonunu gözlüyorlardı. Bunların bir kısmı müslümanları severdi. Benî Hüzaa gibi... Diğer bir kısmı da müslümanların ilerlemesini istemezdi. Benî Bekr kabilesi gibi...

    Üçüncü sınıf: Bunlar müslümanlara sulh ve anlaşma yapan Yahudi kabileleri idi. Benî Kurayza, Benî Nadir, Benî Kaynuka kabileleri gibi.

    Bunlar hicretin birinci yılında Hazret-i Peygamberle sözleşme yapmışlardı. Müslümanlara asla saldırmayacaklardı. Buna karşılık da, kendileri dinî ayinlerini serbestçe yapabilecekler, mal ve canları korunmuş olacaktı. Fakat bunlar verdikleri sözde durmadılar. Müslümanların aleyhinde bulunmuşlardır.

    Yukardaki üç sınıftan başka bir de "Münafıklar Topluluğu" meydana çıkmıştı. Bunlar görünüşte müslüman idiler; fakat içerden müslümanlığın aleyhinde bulunuyorlardı, bozgunculuk çıkarıyorlardı. Hazreç kabilesinden "Abdullah ibni Ubeyy ibni Selül" ve Evs kabilesinden "Haris ibni Süheyl" gibi...

    Bir de, bazı şairler vardı. Bunlar önceden kabilelerinin en büyük adamları sayılıyordu. Yazdıkları şiirlerle insanların fikirlerine hakim bulunurlardı. Bunlar cahiliyet duygusu ile müslümanların aleyhine şiirler söylerler, putperestliği överlerdi. "Übeyyetü`bnü Ebi Salt" bunlardandı.

    Bu gayrimüslim şairlere karşı, müslümanların da pek seçkin şairleri vardı. Bunlar İslâm dinini savunurlar, gayrimüslim şairlere cevab verirlerdi. Ensar`dan "Hassan ibni Sabit, Kâ`b İbni Malik, Abdullah ibni Revahe" gibi...

    Müslümanların İlk Sancaktarı ve İlk Seriyyesi

    Mekke`de bulunan gayrimüslimler, müslümanları bu mübarek yurdlarından çıkarmışlar, mallarını ellerinden almışlar, canlarına da düşman kesilmişlerdi. Yüce Allah buna karşılık cihada izin vererek bunların mallarını, canlarını ve yurdlarını müslümanlara helâl kılmıştır.

    Bunun için hicretin ikinci yılında, Mekkelilerin ticaret için Şam`a gönderdikleri bir ticaret kervanına taaruz edilmesine karar verildi. Böyle yapılmakla, düşmanların müslümanlar aleyhindeki tecavüz hareketleri son bulacak, kuvvet ve cesaretleri de kırılacaktı.

    Peygamber Efendimiz altmış süvari ile bu kafileyi izlemeye çıktı. "Benî Damre" kabilesinin yurduna kadar vardı. Fakat kafileye raslanamadı. Beni Damre kabilesi ile karşılıklı yardımlaşma esası üzerine bir sözleşme yapıldı ve Medine`ye dönüldü.

    Bu sefer esnasında Peygamber Efendimizin amcası Hazret-i Hamza sancaktar tayin edilmiştir. Kendisine beyaz bir sancak verilmişti. İşte müslümanların ilk sancaktarı Hazret-i Hamza`dır. İlk sancağı da bu sancaktır.

    Yine hicretin ikinci yılı idi. Ebu Cehil`in idaresi altında Şam`dan Mekke`ye bir Kureyş kervanı dönmüş bulunuyordu. Bunu vurmak üzere Hazret-i Hamza`nın kumandası altında otuz kişilik bir kuvvet hazırlandı. Bu kuvvet, üç yüz kişiden ibaret olan Kureyş kabilesine ansızın rastgeldi. Aralarında savaş çıkacağı sırada, iki tarafla da barışık bulunan "Cüheyne" kabilesinden Amr oğlu Mecdi ortaya çıktı; yatıştırıcı sözlerle bunların arasını buldu ve anlaştırdı. İslâm birliği bir ganimet sağlayamadı. Fakat kendisinden sayıca on kat fazla olan bir düşmanı korkutup anlaşmaya mecbur etti. Bu bakımdan maneviyat yönünden büyük bir başarı kazanmış oldular.

    İşte ilk İslâm seriyyesi de bu otuz kişilik kuvvettir.

    Birinci ve İkinci Bedir Savaşları

    Kureyş kabilesinden bir seriyye (çete), Medine ve civarına kadar sokulup müslümanların hayvanlarını vurmuşlardı. Peygamber Efendimiz bunu öğrenince, Hazret-i Ali`yi sancaktar tayin ederek Muhacirlerden bir birlik ile bu çeteyi izlemeye çıktı. Bedir denilen yere kadar gittiler. Fakat çete savuşup gittiğinden, geri döndüler. İşte buna Birinci Bedir Savaşı denmiştir.

    İkinci Bedir savaşına gelince, bu da hicretin yine ikinci yılı Ramazan ayında olmuştur. Buna "Bedr-i Kübra" da denilir. Şöyle ki:

    Peygamber Efendimiz, Mekkelilere ait olup Şam`dan geri dönmüş bulunan bir ticaret kafilesini elde etmek için üç yüz beş kişi ile Medine`den "Revha" denilen yere çıkmıştı. Bu askerlerin altmış dördü muhacirlerdendi. Geri kalanı da Ensar`dandı.

    Müslümanların ilk ordusunu bunlar teşkil ediyordu. Ticaret kafilesi bunu öğrenince, başka bir yola saparak Mekkelilere haber göndermişlerdi. Mekkeliler dokuz yüz elli kişilik bir ordu ile kafileyi kurtarmaya koştular. Kafilenin Bedir`den savuşup kurtulduğunu öğrendikleri halde, sadece Ebu Cehil`in ısrarı üzerine geri dönmediler. Bedir`e kadar geldiler. Müslümanlarla savaşmak istiyorlardı.

    Peygamber Efendimiz, düşmanın bu hareketini öğrendi. Ashabı ile müşavere (danışma) yaptı. Kafileyi mi izleyelim, Kureyş ordusuna karşı mı çıkalım? Yüce Allah bunlardan birini bana va`d etmiştir, buyurdu. Ashabdan bazıları, biz böyle bir kuvvetle savaşacağımızı bilmiyorduk, yoksa daha hazırlıklı olurduk, diyerek kafileyi izlemek istediler. Fakat Hazret-i Peygamberin savaş etmeye meyilli olduğunu anlayınca: "Ya Resûlallah! Biz sana bağlıyız; sen ne tarafa yürürsen, biz de seninle beraberiz. Denizlere atılacak olsan, biz de beraber atılırız," şeklindeki sözleri ile dinlerindeki sağlamlığı ve Hazret-i Peygambere olan bağlılıklarını isbat ettiler.

    Böylece İslâm ordusu Bedir`e doğru yürüdü. Peygamber Efendimiz mübarek elleri ile: "Burası Kureyş`ten falanın, şurası da falanın ve falanın öldürüleceği yerdir," diyerek işaret etti. Sonra hep öyle oldu.

    Düşman ordusu önceden Bedir suyunu tutmuş olduğundan İslâm ordusu susuz kalmıştı. Yüce Allah o gece müslümanlara tatlı bir uyku verdi. Karşılarında düşman yokmuş gibi, korkusuzca uyuyup yorgunluklarını giderdiler. Ertesi gün de yağmurlar yağdı, dereler aktı. Müslümanlar su sıkıntısından kurtuldular. Bulundukları yer savaşa elverişli bir hale geldi. Nihayet savaş başladı. Düşman tarafından atılan bir ok ile Hazret-i Ömer`in azadlısı olan "Mihca" şehid düştü. Peygamber Efendimiz, "Mihca şehidlerin seyyididir," buyurmuştur. Müslümanlardan savaş meydanında ilk şehid budur. Allah ondan ve diğerlerinden razı olsun...

    Peygamber Efendimiz:"Allah`ım! Müslümanlara zafer ver. Eğer bugün bu İslâm topluluğunu helak edersen, yeryüzünde sana ibadet edecek kimse bulunmayacaktır," anlamında dua etti ve yerden bir avuç ufacık taşlar alarak,` Yüzleri kara olsun" deyip düşmanların üzerine saçtı. Bu taşlardan her biri bir mucize olarak müşriklerden birinin gözüne veya kulağına isabet etti. Sonunda düşman ordusu fena bir halde bozuldu. Hain Ebu Cehil iki müslüman genç tarafından öldürüldü. Düşmandan yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kişi kadar da esir alınmıştı. Müslümanlar ise, on dört şehid vermişlerdi.

    Düşmandan alınan esirlerin bir kısmı para karşılığında, bir kısmı da parasız azad edilmişti. Bazıları da, Ensar`dan on çocuğa yazı öğretmek şartı ile azad edilmişti. Esirleri öldürmeye Peygamber Efendimiz razı olmamıştı.

    Bedir savaşının İslâm tarihinde önemi pek büyüktür. Bu savaşa birçok melekler katılmış, müslümanların kuvvetini artırmışlardı.

    Bedir savaşında düşman ordusu, İslâm kuvvetinin üç mislinden fazla idi. Fakat yine de İslâm ordusuna yenildiler. Çünkü düşmanların arasında kavmiyet (ırkçılık) duygusundan, cahilce bir gururdan başka bir bağ yoktu. Müslümanlar ise dine ve insanlığa hizmet etmek arzusunda idiler. Aralarında din bağlılığı vardı. Manevî kuvvetleri çok yüksek idi. Şehidlik rütbesinin çok yüksek olduğuna inanmışlardı. Baş kumandanları olan Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin her emrine itaat ediyorlardı. Din uğrunda can vermeyi mutluluk biliyorlardı. İşte bu duygularla parlak bir zafere ulaştılar. Müslümanlar kuvvet buldu. Birçok kimseler gelip İslâmı kabul etti.

    Bedir savaşında bulunan ashab-ı kiram ile özürlerinden dolayı bulunamayan sekiz kişiye "Ashab-ı Bedir" denir ki, bunların hepsi üç yüz on üç sahabidir. Seçkin ashab arasında bunların dereceleri pek yüksektir. Yüce Allah onların hepsinden razı olsun.

    Beni Kaynuka ve Uhud Savaşları

    Peygamber Efendimiz, Medine`nin "Aliye" denilen bölgesinde oturmakta olan Beni Kaynuka Yahudileri ile sözleşme yapmıştı. Sonra bir müslümanı haksız yere öldürerek verdikleri sözü bozdular. İslâmiyetin ilerlemesinden telâşa düşmüşlerdi. Müslümanlar arasında gizlice bozgunculuk yapıyorlardı.

    Peygamber Efendimiz onların reislerini çağırarak ona şöyle dedi: "Ey Kaynuka Oğulları! Benim gerçek bir peygamber olduğumu biliyorsunuz. Bana iman ediniz ki, Kureyş`in (Bedir`de) uğradığı felâkete uğramıyasınız." Onlar da şu cevabı vermişlerdi: "Sen bizi Kureyş gibi savaş bilmez mi sanıyorsun? Biz savaşa hazırız."

    Bunun üzerine İslâm ordusu, hicretin ikinci yılında onların çok sağlam olan kalelerini on beş gün kuşattı. Teslime mecbur oldular ve aldıkları izin üzerine yedi yüz kişi oldukları halde Şam tarafına çıkıp gittiler. Kendilerinden alınan ganimet mallarının beşte biri ilk olarak Devlet Hazinesine yatırıldı. Geri kalanı da gaziler arasında bölüşüldü.

    Uhud Savaşına gelince: Bu savaş hicretin üçüncü yılında olmuştur. Şöyle ki: Mekke`de bulunan gayrimüslimler toplanmışlar. Üç bin kişiden ibaret bir oldu ile Medine`ye yakın Uhud dağının civarına kadar gelmiş ve yerleşmişler. Bedir savaşının acısını çıkarmak istemişlerdi. Yanlarında on beş kadın da vardı.

    Peygamber Efendimiz bu sırada bir rüya görmüştü. Bu rüyasında bir sığırın boğazlandığını, Zülfikar adındaki kılıcının ucu kırılıp bir gedik açıldığını ve arkasına sağlam bir zırh giyip elini o zırhın yakasına soktuğunu gördü. Bu rüyayı tabir ederek: "Boğazlanan sığır, ashabdan bazılarının şehid olacağına, kılıcımdaki gedik de Ehl-i Beytimden birinin şehid olacağına, sağlam zırh da Medine`ye işarettir." buyurdu. "Bunun için Medine`den çıkmayalım. Düşman saldırırsa, savunma yapalım," diye öğütledi.

    Medine`nin her tarafı bina ve duvarlarla çevrilmiş bir kale halinde bulunduğundan bu şekilde hareket pek uygun olacaktı. Fakat Bedir savaşında bulunmamış gençler, bu defa düşmanla çarpışarak cihad şerefine kavuşmak istediler. Yüce Allah`ın aslanı olan Hazret-i Hamza`nın da Medine`de kapanıp kalmaya gönlü yatmıyordu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Medine dışına çıkmaya karar verdi ve üstüste iki zırh giydi. Kılıcını kuşandı.

    Hazret-i Peygamberin tavsiyesine aykırı olarak fikir yürütenler pişman olup: "Ya Resûlallah! Biz senin emrine bağlıyız, nasıl uygun görürseniz öyle yapalım," dediler. Fakat Hazreti Peygamber:

    "Silâhını kuşandıktan sonra savaş yapmadan geri dönmek, bir peygambere yakışmaz," buyurdu ve bin kişiden ibaret bir kuvvetle şehir dışına çıktı.

    Münafıkların başı olan Ubeyy İbni Selül`ün oğlu Abdullah: "Resûlüllah gençlerin sözüne uydu da şehir dışına çıktı," diyerek başlarında bulunduğu üçyüz münafıkla geri döndü. İslâm ordusundaki kuvvetin sayısı yedi yüze indi.

    Nihayet iki ordu karşılamıştı. Peygamber Efendimiz, ashabdan Cübeyr oğlu Abdullah`ı elli ok atıcı ile bir derenin ağzında görevlendirdi. Onlara şu talimatı verdi: "Buradan düşmanın saldırısı beklenir. Sakın benden emir almadıkça ayrılmayınız." Savaş sonunda düşman fena bir şekilde bozularak kaçmaya yüz tutmuştu. Abdullah`ın kumandası altındaki erler, düşmanın tamamen bozulmuş olduğunu sanarak arkalarına düşmek ve ganimet malı almak istediler. Komutanlarının emrini dinlemeyerek dağıldılar. Düşman bunu görünce, o dereden İslâm ordusunun sol yanına saldırdı. İslâm ordusunda ansızın bir yenilgi baş gösterdi. Bu esnada Hazret-i Hamza ile daha birçok sahabi şehid olmuştu.

    Peygamber Efendimiz savaş meydanında yalnız kalmıştı. Yanlarında birkaç kişi bulunuyordu Mübarek dudağı yarılmış, bir dişi kırılmış, zırhının iki halkası kırılmış ve güllerden daha nazik olan vücuduna saplanmıştı. Bir ara Peygamberimizin şehid düştüğüne dair bir haber yayılmıştı. Bu esnada Hazret-i Ali, Peygamberimize saldıran düşman kuvvetlerini geri püskürtüyordu. Sa`d ibni Ebi Vakkas da düşmana ok atıp duruyordu. Ummü Ümare denilen "Nesibe" adındaki muhterem kadın da vücudu kanlar içinde kaldığı halde savaşa devam ediyordu. Hazret-i Peygamberi düşmanlardan koruyordu.

    Peygamber Efendimizin şehid edildiğine dair yayılan haberden dolayı, müslümanlar büsbütün perişan olmuş, her biri kendi başının çaresine düşmüş, merkezlerini kaybetmiş yıldızlar gibi hareketlerini şaşırarak dağılmışlardı. Oysa ki, Peygamber Efendimiz savaş meydanında Yüce Allah`ın koruması ile ayak diretiyordu. Bu durumu ilk önce ashabdan Kâ`b ibni Malik görmüştü. "İşte Resûlullah! Hamd olsun sağ ve selâmette!" diye seslenmişti. Bunun üzerine müslümanlar tekrar toplanmaya başladılar. Düşmanın saldırısını kırdılar.

    Düşman daha fazla savaşmaya cesaret edemeyip geri döndü. Yirmi iki kadar ölü vermişlerdi. Müslümanların şehidleri ise, yetmiş iki kadardı. Bu mübarek şehidler, birer, ikişer ve üçer olarak gömüldü. Yüce Allah hepsinden razı olsun.

    Müslümanlar Uhud savaşında yenilgiye uğrayarak üzgün bir şekilde Medine`ye dönmüşlerdi. Fakat bu savaş onlar için bir uyarı olmuştu. Çünkü içlerinden bir kısmı, Hazret-i Peygamberin arzusuna aykırı olarak şehirden dışarı çıkmak istemişti. Bir kısmıda korumakla görevlendirildikleri yeri bırakıp ganimet peşine düşmüştü. Böylece savaşın sonunda, Hazret-i Peygambere uymamanın ve verilen görevi yerine getirmemenin ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu gösterdi. Gelecekte müslümanlar için bir ibret levhası ve bir uyanma dersi oldu. Bir de savaş sonunda gerçek müslümanlar seçilmiş oldu, münafık olanlar anlaşıldı. Dost düşman belirlendi.

    Beni Nadir, Hendek ve Beni Kurayza Savaşları

    Benî Nadir Yahudileri, Medine`ye iki saat uzakta olan "Zühre" köyünde otururlardı. Müslümanların aleyhinde çalışmamak üzere verdikleri sözü bozmaya başladılar. Uhud savaşında da, fikirlerini büsbütün bozdular. Yayılan uyarmaları dinlemediler. Hicretin dördüncü yılı Rebiülevvel ayında, Hazret-i Peygamber tarafından kaleleri on beş gün kuşatıldı. Aldıkları izin üzerine, bir kısmı Hayber`e, bir kısmı da Şam ve Filistine gittiler.

    Hendek savaşına gelince, bu da hicretin beşinci yılında olmuştur. Şöyle ki: Yahudilerin teşvikiyle, Kureyş topluluğu diğer birtakım kabileleri birlikleri içine alarak on bin kişiden fazla bir ordu ile Medine`ye doğru yürüdüler.

    Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ashab-ı kiramla istişarede bulundu. Selman-ı Farisî`nin tavsiyesi üzerine Medine şehrinin düşman gelecek yönüne hendek kazdılar ve savunma durumuna geçtiler. Hendek kazma işinde Peygamberimiz de arkadaşları ile çalışıyordu. O sırada büyük bir kaya çıkmış, çalışmaya engel olmuştu. Durumu Peygamber Efendimize bildirdiler. Hazret-i Peygamber mübarek eline aldığı bir balyozu, "Bismillah" diyerek kayaya indirdi. Kayanın üçte birini kopardı. Kayadan bir kıvılcım çıkıp Yemen tarafına sıçradı. Peygamber Efendimiz: "Allahu Ekber, bana Yemen`in anahtarları verildi. Şu anda San`anın kapılarını görüyorum," dedi. Sonra "Bismillah" diyerek bir daha vurdu. Kayanın bir parçası daha koptu. Bu defa da çıkan kıvılcım, Şam tarafına sıçradı. Hazret-i Peygamber: "Allahü Ekber, bana Şam`ın anahtarları verildi. Şam`ın kırmızı köşklerini görüyorum." dedi. Bir daha vurunca, kaya büsbütün parçalandı. Bu defa da çıkan kıvılcım İran tarafına sıçradı. Peygamber Efendimiz: "Allahü Ekber, bana Fars bölgesinin anahtarları verildi. Medayin`de Kisra`nın beyaz köşklerini görüyorum," dedi. Sonra Selma-ı Farisî Hazretlerine şöyle buyurdu: "Ey Selman! Bu fetihler benden sonra ümmetime nasib olacaktır." Doğrusu bu müjdeyi verdiği gibi oldu.

    Diğer taraftan münafıklar da: "Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) bize, Kayser`in ve Kisra`nın hazinelerini va`d ediyor. Biz ise, Medine`nin dışına çıkamayıp hendek kazmakla uğraşıyoruz," diye mırıldanıyorlardı.

    İki hafta içinde Hendek işleri bitmişti. Düşman da görünmeye başladı. Fakat önlerine çıkan hendeği görünce şaşırdılar. O zamana kadar Arabistan`da böyle bir savaş usulü görülmemişti. Hendeği geçmek isteyenler, beri taraftan ok ve taşlarla engelleniyorlardı. Hendeği atlayarak beri tarafa geçen ve bir bölük süvariye denk tutulan Amr İbni Abdi Vud adında bir düşman eri, müslümanlara meydan okumaya başladı. Benimle çarpışacak er varsa, karşıma çıksın, dedi. Karşısına çıkan Hazret-i Ali (kerremellahu vechehu) tarafından çatışma sonunda öldürüldü.

    Kuşatma on beş gün kadar uzadı. Mevsim soğuktu. Düşmana usanç gelmeye başlamıştı. Bir gece çıkan şiddetli bir fırtına ile çadırları alt-üst oldu. Artık ertesi gün dağılıp gittiler. Bıraktıkları yiyecekleri ve develeri müslümanlar elde ederek kıtlık sıkıntısından kurtuldular. Bu Hendek savaşında müslümanlar beş şehid vermişlerdi. Düşmanın da dört eri ölmüştü.

    Hendek savaşında, Necd diyarında bulunan Gatfan ve Beni Eslem gibi birçok kabileler düşmanla birlikte olmuşlardı. Bunun için bu savaşa "Ahzâb Savaşı" da denilmişti. Bundan sonra meydan artık müslümanlara kalmıştı.

    Benî Kurayza savaşına gelince: Bu da Yahudilerin hiyanetinden ileri gelmişti. Şöyle ki: Medine`ye yakın bir köyde oturan "Benî Kurayza" Yahudileri, Hendek savaşında düşmanlarla birleşmiş, önceden Hazret-i Peygamberle yapmış oldukları sözleşmeyi bozmuşlardı. Müslümanları zor bir duruma sokmuşlardı. Hazret-i Peygamber henüz Hendek savaşından dönerek mü`minler silâhlarını bırakmıştı ki, Cibrîl-Emîn geldi. Benî Kurayza üzerine yürümesi için Yüce Allah`dan emir getirdi. Peygamber Efendimiz tekrar silâh kuşandı. Üç bin kişilik bir ordu ile Benî Kurayza kalesini on beş gün kuşattı. Kalede bulunanlar, Ashabdan Sa`d İbnî Muaz (radıyallahu anh) Hazretlerinin vereceği hükme razı olacaklarını bildirdiler. O da hüküm verdi: Eli silâh tutan erkekler öldürüldü. Toprakları Ensar`ın rızası üzere muhacirlere verildi. Artık Benî Kurayza`nın haince olan sözleşmeyi bozma olayı da böyle uygun bir ceza ile son buldu. Tarihin ibretli sayfalarına karıştı.

    Hudeybiye Andlaşması ve Hayber Savaşı

    Hicretin altıncı yılı idi. Peygamber Efendimiz Beytullah`ı ziyaret için Zilkade ayının başında bin beş yüz kadar ashabla Medine`den çıktı, Mekke`ye yöneldi. Maksadları savaş olmadığı için, müslümanlar yanlarına mükemmel savaş aletleri almayıp yalnız birer kılıç kuşanmışlardı.

    Mekke müşrikleri, Hazret-i Peygamberin Medine`den Mekke`ye doğru yola çıktığını haber alınca, bir ordu halinde Mekke`den çıkmış ve engel olmaya karar vermişlerdi. Hazret-i Peygamber onlara Hazret-i Osman`ı gönderdi. Maksadlarının savaş değil bir Umre ziyareti olduğunu bildirdi. Fakat onlar yine razı olmadılar.

    Mes`ud Sakafî`nin oğlu Urve, yolda Peygamber Efendimize rast gelerek müslümanların davranışlarına dikkat etmişti. Müslümanların Hazret-i Peygamber etrafında pervane gibi dolaştıklarını, bütün emirlerini hemen yerine getirdiklerini, huzurlarında son derece edeble hareket ederek yavaşça konuştuklarını, peygamber abdest alırken serpilen damlaları alıp yüzlerine ve gözlerine sürdüklerini görmüştü.

    Urve Mekkelilerin yanına gidince; "Ey cemaat! Ben Kayserin, Kisra ile Necaşî`nin divanlarında bulundum. Birçok hükümdarlarla görüştüm. Vallahi ben, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında arkadaşlarının yaptığı hürmet ve itaatin bir benzerini görmedim. Bunlar öyle kolay kolay dağılacak bir toplum değil!" diyerek kendilerini uzlaşmaya götürmek istedi. Mekkeliler, Arabların en güzel söz söyleyeni olan Amr oğlu "Süheyl"i Peygamberin huzuruna gönderdiler. Sonunda on sene müddetle sulh karar verildi. Buna "Hudeybiye Musalahası (Barış Andlaşması)" denir.

    Hudeybiye Barış Andlaşması sırasında, Hazret-i Osman`ın Mekke`de şehid edildiğine dair bir heber yayıldı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz bir ağacın altına oturdu. Bütün müslümanlar toplandı. Ölünceye kadar direnip savaştan kaçmayacaklarına dair Peygambere söz verdiler. Buna "Bey`atü`l-Rıdvan" denilmiştir. Çünkü böyle söz verip, bey`at eden müslümanlardan Yüce Allah razı olduğunu Kur`ân-ı Kerîm`de bildirmiştir.

    Fakat Hazret-i Osman hakkındaki bu haberin doğru olmadığı anlaşıldı. Düşmanlar, müslümanların bu kararını duyunca korktular. Hazret-i Osman`ı serbest bıraktılar. Sulh andlaşması imzalandı. Hazret-i Peygamber ile ashab-ı kiram kurbanlarını keserek Medine`ye döndüler.

    Hudeybiye Musalahasının (Barış Andlaşmasının) başlıca şartları şunlardır:

    1) Müslümanlarla karşı taraf arasında on sene savaş olmayacak iki tarafın hiç biri diğerinin malına ve canına el atmayacak.

    2) Müslümanlar bu yıl Beytullah`ı ziyaret etmeksizin geri dönecekler. Gelecek yıl üç günden fazla olmamak üzere Mekke`ye gelip Beytullah`ı ziyaret edecekler. Bu üç gün içinde Mekkeliler şehir dışına çıkacaklar.

    3) Müslümanlardan Kureyş`e sığınacak olursa, geri döndürülmeyecek, fakat onlardan müslümanlara sığınanlar geri döndürülecek

    4) Müslümanlardan Hac, Umre ve ticaret için Mekke`ye gideceklerin canları ve malları güven altında olacak. Kureyş tarafından Mısır`a ve Şam`a gidenlerle ticarette bulunmak üzere Medine`ye gelenlerin de canları ve malları güven altında bulunacak.

    5) Kureyş`den başka diğer kabileler isterlerse müslümanların, isterlerse Kureyş`in koruması altına girebilecek.

    Bu anlaşma üzerine, Huza`a kabilesi müslümanların ve Beni Bekr kabilesi de Kureyş`in koruması altına girdiler.

    Hudeybiye Andlaşmasının önemi İslâm tarihinde pek büyüktür. Bunun çok yararları görülmüştür. Bu, büyük bir başarı demekti. Fakat önceden bunu bilen sadece Peygamber Efendimiz olmuştur.

    Bu yararların bir kısmı şunlardır:

    1) Ashab-ı kiram savaş için hazırlanmışlardı, silâhları noksandı. Düşman ise son derece hazırlıklı idi. Bu durumda âdete göre savaş yapılması uygun değildi. Bu andlaşma ile böyle bir savaş önlenmiş oldu.

    2) Müslümanlar çok iyi bir şekilde eğitilmiş oldukları için, belki de düşmanlarına üstün geleceklerdi; fakat kesin bir gerek olmadığı halde savaş ile Mekke`ye girmek, Kabe`ye saygısızlık olacaktı. Bununla beraber Mekke`de kalıp da İslâm olduklarını saklayan bazı müslümanlar da çiğnenmiş olabilirdi. Bu anlaşma böyle işlere engel olmuştu.

    3) Mekkeliler, Medine`de kurulan İslâm hükümetini o zamana kadar tanımıyorlardı. Bu andlaşma ile müslümanlar kendi devletlerini onlara tanıtmış oldular.

    4) Müslümanlar bu andlaşma sebebiyle Kureyş`in saldırısından emin olarak başka düşmanları ile uğraşmaya zaman kazandılar. Başka yerlerde fetihlerde bulundular.

    5) Bu andlaşma ile birçok kabile müslümanlarla serbestçe görüşerek İslâmın yüksekliğini anlamış oldular. İslâmiyeti kabul edenlerin sayısı birden bire çoğaldı. Sonuç bakımından Hudeybiye Andlaşması açık bir zaferdi.

    Hayber Savaşına gelince: Bu da hicretin yedinci yılında olmuştur. Şöyle ki: Hayber, Medine`nin Şam yönünde dört günlük uzaklıkta bulunan bir şehirdi. Çevresinde birçok kaleler, hurmalıklar ve tarlalar vardı. Bu ülkede Yahudi`ler oturuyordu. Birçok İslâm düşmanları da bunlara katılıyordu
  • Kutsal sözcüklerin tohumunu ektim yeryüzüne.
    Çok geçmeden kötülükler silinecek
    Savaşçılar ölecek
    Taşlar toprak olacak;
    Çok geçmeden anlı şanlı kralar Kuru güz yaprakları gibi savrulacak: Her tufanda, binlerce Nuh gemisi şu sözlerimi yankılatacak: Ekilen tohumlar Ürün verecek.
  • Bir kartal, tavuk yumurtaları üzerine kuluçkaya yatsa ne olur, biliyor musun Küçük Adam? Başlangıçta kartal, yumurtalardan kartal yavruları çıkacağını, bunları büyütüp büyük kartallar yetiştireceğini sanır. Bir de bakar ki, yumurtalardan civciv çıkıyor. Çaresizlik içinde bulunan kartal, civcivlerin büyüyüp kartal olacağını umar gene de. Bir kez daha kuluçkaya yatar, sonuç aynı. Kartal bu durumda, gıdaklayan tavuklarla civcivleri yeme itkisini bastırmak için çok uğraşmıştır. Onu yemekten alıkoyan tek şey küçük bir umuttur. Yani bu civcivlerden birinin, bir gün küçük bir kartal olabileceği, büyüyüp kendisi gibi yetenekli, kendisi gibi çook çok yükseklerdeki yuvasından bakıp uzaklıkları görebilecek, böylece yeni dünyalar, yeni düşünceler ve yeni yaşama biçimleri bulunduğunu anlayıp bunları arayabilecek büyük bir kartal olabileceği umudu.      
     Üzgün ve yalnız kartalı yumurtalardan çıkan tavuk ve civcivleri yemekten alıkoyan şey yalnızca bu küçücük umuttur. Tavuklara ve yavrulara gelince, onlar bir kartalın kuluçkaya yatması sonucu dünyaya geldiklerinden habersizdirler. Nemli, karanlık vadilerde çook çok yükseklerde sarp kayaların üzerinde yaşadıklarından habersizdirler. Tek başına kalmış kartal gibi uzaklara bakmazlar. Kartalın kendilerine getirdiği yiyecekleri tıkınıp durmaktadırlar boyuna, durmadan gagalamakta ve karınlarını doyurmaktadırlar. Yağmur yağdığında ya da fırtına koptuğunda onun güçlü kanatlan altında ısınmakta, korunmaktadırlar. Kartalsa kendi gövdesini fırtınaya siper etmekte, herhangi bir korumadan yoksun bulunmaktadır.    
       Daha da kötüsü, bu tavuklar ona tuzaklar kurmakta, siperler ardına gizlenerek ona ucu sivri kaya parçalan, taşlar atmaktadırlar. Onların kendisine kötülük yaptığını anlayan kartal ilkin bu tavukları parçalama isteği duyar. Ama düşünür, onlara acımaya başlar. Belki, diye umar, gün gelir, bu yalnız önünü gören ve gıdaklamaktan, yalayıp yutmaktan başka bir şey bilmeyen civcivler arasından kartal gibi olma yetisine sahip bir yaratık çıkar.
           Yalnız kartal, bugün bile umudunu yitirmiş değildir. Bu yüzden kuluçkaya yatmayı, civcivler çıkarmayı sürdürmektedir.
         Sen bir kartal olmak istemiyorsun, Küçük Adam, bu yüzden de akbabalara yem oluyorsun. Kartallardan korkuyorsun, bu yüzden sürüler halinde yaşıyor, senden kalabalık olan sürüler tarafından da yutuluyorsun. Çünkü senin tavuklarından bazıları da akbaba yumurtaları üzerine kuluçkaya yattı. Ve akbabalar, kartallara, seni daha ileriye, daha iyi geleceklere götürmek isteyen kartallara karşı olan Führerler haline geldi. Akbabalar sana leş yemeyi ve birkaç buğday tanesiyle yetinmeyi öğretti. Sana bir de "Heil, Heil, Büyük Akbaba!" diye haykırmayı öğrettiler. Şimdi büyük kitleler halinde açlıktan kıvranıyor ve ölüyorsun, ama gene de senin yumurtalarına kuluçkaya yatan kartallardan korkuyorsun.    
       Yaptığın her şey eğreti, Küçük Adam: Evini bir kum tepeciğinin üzerine kurmuşsun, yaşamın, kültürün ve uygarlığın, bilimin ve tekniğin, sevgin ve çocuklarına verdiğin eğitim, hep eğreti. Bunu bilmiyorsun, bilmek de istemiyorsun; sana bunu söyleyen büyük adamı da öldürüyorsun.
  • 248 syf.
    ·Beğendi·10/10
    BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE Grigory Petrov
    TARİHTEN İBRET
    Kitaba ilgiyi üstüne çeken bir başlıkla bir bölümle başlanmış Moskova’daki Devlet Tiyatro'sunun duvarlarında oluşan çatlakların bir süre sonra temellerden çatıya uzanarak artmasını zamanında en sağlam bina temeli ahşaptan yapılmasınin ardından gevşek olan zemine kazıklar çakılarak ustüne de kalın taş duvari örülmüş.
    dayanıklık bu kadar sağlanabiliyormus fakat zamanla ahşap direkler çürümeye temel kaymaya başlamış binayı yıkmak yerine köşelerinden başlayarak temelleri açıp direkler yerine sağlam granit taşlar yerleştirmişler,binayı yenilemişler.
    Bu durum Devletlerin tarihi ve ulusların hayati ile ilişkilendirilmiş.

    KAHRAMANLAR VE MİLLET
    Bir devletin güçlü veya zayıf oluşu kitapta şu sözlerle özetlenmiş “Her ulus layık olduğu yönetime ve yöneticilere sahip olur.”ve her ulusun tarihini kim yaratır sorusuna iki büyük filozofun görüşünü eklenmiştir birincisi
    Büyük İngiliz filozofu Carlyle kahramanlar Leo Tolstoy ise halkın birer yaratici olduğunu ileri sürmüş ilgili konularda eserlerinde düşüncelerini ifade etmiştir.
    SUOMİ'NİN TARİHİ
    Yazar Finlandiya'yı anlatirken biz okuyuculari umutlandırıyor,Fin ulusunu anlatırken hayranlığını gizleyemiyordu.Ulusun kültürü her bir Fin ulusunun vatandaşının durmadan dinlenmeden çalışmaları sonucu ilerlemiş muasır medeniyetler seviyesine ulaşmıştır.Isveç egemenliği altında kaldıkları zamanlar Finler her anlamda bilim,kültür ekonomi,düşünce ve ahlakta geri kalmış ve yazar bunu yani Fin ulusunu bu süreçte küçük havasız bir mahzende yetişen zayıf bir çiçeğe benzetmiş ben eğitimden yoksun kalan bir çocuğa benzettim.
    Rusya ve İsveçliler arasinda 1808 yılında yasanan savasta Rus Çarı l. Aleksandır Finlandiya’nın yarısını ele geçirmiş ardından Fin Ulusal Meclisinin “Şeyim”i toplanmaya davet etmiş bunu ustune toplanmış ve Çar’ın rusya’ya katılmayı kabul etmiştir.
    Finlandiya isveç’in boyunduruğu olmayı bırakmasının ardından Rusyaya bağlı bir ülke olmaya başlaması kendi iç meselelerini eğitim öğretim kanununu kendi belirlemek istemesindendir.Iste burada o mahzende yetişen zayıf, fikirleri çıplak çocuk dışarı çıktı güneşi gördü.
    SNELMAN(BATAKLIK ÜLKESINI BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESINE CEVIREN BIR HALK ÖĞRETMENİ)
    Fin kültürünü yükseltmeye çalışan büyük bir bilgin,derin bir filozof ve unlu bir politikacı, Snelman bir ideal öğretmenden daha fazla şey ifade ediyor benim için, ülkenin en uç noktasındaki öğretmene öğrenciye ulaşması onlara kültürlerini hatırlatmak,yukseltmek istemesi,Finlerin ruhunu uyandirmak istemesi idealden daha öte bir öğretmene isaret ediyor.Meclisteki konuşmaları,eserleri hep daha yüksek bir uygarlığa ulaşmanın adımlarını içeriyor gittiği her yerde bilgiyi kültürü yaymaya çalışmıştır.Okuyanlarin ulusal zekayı açmaya ulusal vicdanı uyandırmayı ulusal iradeyi güçlendirmekle zorunlu olduğunu belirtmiş halkın an salt tabakalarına ulaşmayı hayatin değerinin bilincinde olmaları gerektiğini koruması gerektiğinde defalarca sonu olmayan satırlara mektuplara yazmis çizmiş anlatmış benimsetmiş bir ülkenin aydınları doktorlar,öğretmenler,avukatlar,memurlardır kısacası her kesimdir onların görevidir bu ülkenin bireylerine nasil çalışılmasını,evlerin nasil inşa edilmesi gerektiğini mutlu ailenim formülü,erkeğin kadına ce kadının erkeğe nasil davranması gerektirdiğini kısacası halkın bilgisizliğini kabalığı sarhoşluğunun tek suçlusu okumuslarindir görevini yerine getirmeyenlerindir.
    EĞİTMEN VE MEMURLAR
    Snelman'in Seym’de Isveçliler çok uygar insanlar demiştir.Onların her yönde başarı görmesini dilediğini ve aynı zamanda Isveç Devleti degil İsveç memurlarından kurtulmasının sevincini dile getirdi.Isvec hükümetinin yetiştirdiği en ıyi memurlarını merkeze,önemli ve ıyi makamlara,çoğu okumamış ailesine yük olmuş veya ortaokulun ikinci ve üçüncü sınıfından çıkmış yalancı bilgisiz,vaktinin çoğunu meyhanelerde geçiren kötü memurları Finlandiyalı yolluyorlardı.
    Yavaş yavaş kendi Fin memurlarını makamlarına yelerstirerek kanunsuzluğun önüne halka eziyet etmenin önüne geçti halkta adalet duygularını uyandırmayı gittiği her yerde memurlar arasinda sevgi ve saygıyı arttırdı imi üç nesil sonra halkın övündüğü ve hatta kutsadığı memurlar sınıfı oluştu.
    KIŞLA-HALK OKULU
    Küçük Fin ordusunu da ulusallaştırma çabaları da Isveç subayların erlere olan davranışları kabul edilir durumda değildi.Kendi kültürlerini geliştirmek için Finleri kullanırlardı.Fin ulusu güçlü aydınları ile makamlar sirayla ele geçirdiler.Erler boş zamanlarını iskambil oynayarak,içli içerek geçirirlerdi çoğunun okuması yazmadı yoktu bu davranışları onlara “kışla öküzleri”gibi aşağılayıcı sözlerle hitap eden tüm gün kağıt oyunları oynayan ve içmekten başka bir sey bilmeyen ağzından küfür eksilmeyen sosyal ve ulusal idealleri olmayan İsveç subaylardan öğrenmişlerdi
    Snelman ve Fin aydınları orduya talimlerden başlayarak el attı. Universite eğitimlerini bitiren hatta liselerin en seçme öğrencileri de askerlik eğitimine başladılar 5 hatta 10 yıl süren askerlik hizmetini başarıyla tamamladılar bu süreçte bilimsel inceleme ve araştırma da yapan bu öğrenciler düşüncelerini Snelman yolu dile getirdiler.
    Kışla bir aile ocağına döndü hijyen temizlik giyim kuşam derken eğitim icin gerekli olan her şey ile donatıldı.Genç Fin subayları büyük bir kültür gücü haline gelerek erleri her açıdan ahlak,okuma yazma,birey olma yolunda eğittiler hatta onlardan birer eğitmen subaylarda yetiştirdi.
    Ordunun önemi vatani canı pahasına koruyan askerlerin değeri bir kez daha güçlü bir şekilde ifade edildi.
    FUTBOL
    Napolyonun Ingiltereyi fethetmek için çıktığı yolda emellerini gerçekleştirmeden geri dönmesi ve Saint Helene adasına dönmesi bunun üzerine Ingilere’nin her şeyine özenen avrupa ulusları öğrenimini dahi bitirmeyen gençlerin spora sanki bir dinmiş tapmaları en kötüsüydü. onlar gibi giyinmeye konuşmaya başlamaları tamamen kusurlu taraflarının birer kopyası olmaya başladılar.O zamanlarda herhangi ciddi bir fıkra sahip olmayan Fin gençleri de kendilerini futbola kaptırdılar.Snelman ve arkadaşları güçlü zihin deyip yola çıktılar.Güçlü bir manda bacağı yerine sağlam bir kafa diyen Snelman Fin gençlerine Sokrat'tan Cervantes'e birçok örnekle gençlere sporla ilgilenmelerini görünce sevindiğini fakat yalnızca Macarları degil ingiliz ve fransızları da yenmenizi sadece topla degil bilimle de isterim dedi.
    ANNE-BABA VE ÇOCUKLAR
    Birey değişirse toplum değişir,birey bilinclenirse toplum bilinçlenir...
    Zamanlarının çoğunu kahvehanelerde geçiren babalarda ev ışlerini temizliği,yemeği üstlenen anneler çocukları ile ilgilenmiyor,konuşmazlar boş vakitlerinde ise çocukların ellerine oyuncak,şekerleme tutuşturup,uzaklaşmalarını bir köşede oynamalarını isterler.iyi eğitilmemiş her çocuk işlenmeyen bir tarladır ve o tarlada sadece diken ve ısırganlar yetişir Fin ulusunun uyanışı ailelerin Bilinçlendirilmesi ile devam etti.
    Ünlü pedagoglar ve ruhbilimciler nerde olursa olsun ailelere ulaşıp tarım uzmanlarının halka en güzel fidanların,en iyi ekinlerin nasıl yetiştirildiğini öğretmesi gibi,onlarda anne babalara çocuklarının akla uygun bir şekilde nasil eğitilmesi gerektiğini açıklamaya çalışmışlardır.
    HALK ÜNİVERSİTESİ
    Genç Fin aydınları Snelman’ın çevresinde toplanarak bir grup oluşturmuş ve bu grup üyelerinin sayısı gittikçe artmaya devam ediyordu,aralarında çoğunun Helsinfors Üniversitesi’nden genç profesörler,Finlandiyanın her köşesinden doktorlar,avukatlar,memurlar çıkar gözetmeksizin ülkenin gelişmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı.Finlandiya'nın her köyüne,her köşesine araştırdıkları kaynakları gezici kütüphaneler hâline getirerek gönderdiler,her Pazar günleri halk anlayacağı dilde edebiyat,sağlık,ekonomi ve ahlak konulari ile ilgili konferanslar kendini bu alanda gelistirmis en iyi öğretmenler ve konferansçılari seçerek her bölgeye konferanslar vermek uzere gönderdiler.
    Zenginler evlerini kütüphaneye dönüştürmek üzere devlete verdi.Eğitim için vakıflar kuruldu.
    JARVİNEN'İN SÖYLEVI
    Zamanında yoksul ve hor görülen bir satıcı olan ve Reçel Kralı olan anılan, Jarvinen Halk Üniversitesi’nin düzenlediği ulusal bayramda konuştu hayat serüvenini anlattı.
    Fin ulusu'nun en güzel köşelerinden biri Jarvinen zamanla isini büyütmüş ve geri kalan Jarvinenlerin hayatının ne kadar kötü süreçlerden geçtigini,nasıl olduğundan söz etti
    “Fin ulusu Jarvinen demektir” sozlerinj tamamladı.

    HAYDUT KAROKEP
    Jarvinen konferansta bir zamanlar Finlandiya’nın korkulu ruyasi olan Johan Karokep’in sağ olduğunu, Italya’da bulunduğu sürede gördüğünü onunla görüştüğünü söyledi.Iflah olmaz bir hırsız olan Karokep üç oğlunu yetiştirmiş hepsinin hayata atılmasını sağladı, ıyi mevkilerde kendini geliştirmiş üç oğlu avrupanın en iyi okullarında okumuştu.
    Karokep, Jarvinen’in çocukluk arkadaşıydı.Ticarethaneleri,kiliseleri hiçbir yararı olmamasına rağmen soyarken yakalandı,ardından deli hastanesine gönderildi bu sırada ordan kaçarken peşinde olan polislerinkurşunlarından öldüğü ve arkadaşlarının cesedini sakladığı düşünüldüğü için unutulmuştu.
    Bir tüccarın yanında çalışan Karokep efendisinin güvenini kisa Sürede kazanmış hatta efendisi ona büyük bir miktar para emanet etmiş,Efendisinin mağaza sahibi ile köylüleri Kandırdığını anlayınca bütün parayı köylüler dağıtmış ardından mağaza sahibini de iyice dövmüş ve mahkemede efendisinin köylüleri sahte kantarlarla kandırdığını anlatmamış ve suçlu durumuna düşmüş çünkü köylüler efendisi ile taahhütname imzalamıştı.
    Insanlar,sevgilerinden Tanrı’ya ulaşmak için tapınaklar inşat ettiler onun yanıp tutuştular ama birbirlerini soyarlar,soyulurlar diyen,insanlar ve Tanrı’ya karsi isyan etmeye onlardan intikam almaya başladı.
    Bankalar soymaya,papazları öldürmeye başlamış.En son öldürmeye çalıştığı ama yaralı olduğunu iyileştiğini öğrenmiş onu tekrar öldürmek için evine gitmiş ve ordan ondan bir ders almis tamamen değişmiş biri olarak çıkmış.Kendini çocuklarının hayatına eğitimine adamış.
    Jarvinen’e çocukluk arkadaşının tüm hikayesini kendisinden dinlediği gibi konferansta ulusal üniversitenin profesörlerine anlatmış
    Biz hepimiz,tüm Jarvinenler,Karokepler bu ulusun evlatlarıyız kotu şeyler yaşamamız veya iyi şeyler yaşamamız bizim meziyetimiz değildir.

    JARVİNEN,OKUNEN VE GULBE
    Jarvinen ,Reçel Kralı,Küçük kulübesinde kurabiye satarken nasil birden bir dünya markası olan reçel fabrikatörü olduğunu,onu bu konuma getiren bir konferansla olduğunu anlattı.
    Robinson Cruise’den ilham alarak hayatta kalma mücadelesini canlı örneklerini ele alarak anlatan Bilgin'den etkilenmiş,o zamanlarda biri demirci,biri yumurtaci biri de kunduracı olan üç arkadaşını da konferansa götürmüş birlikte çıktıkları yolda her biri Fin ulusunun kalkınması için ve kendilerini ilgilenmekten hoşlandıkları alanda geliştirmek için durmadan çalışarak dünya çapında bilinen Ticarethaneler,Şirketler ve Fabrika zincirleri sahibi oldular,bu üç adam da Jarvinen gibi Köy okullarına,Fin bilginlerinin denizaşırı araştırmalar yapabilmeleri için her yıl 100,000 ila 300,000 mark arasında değişen yardımlarda bulunmuşlardır.
    Jarvinen’nin bu konuşmaları ve Törenin tüm ayrıntıları Fin gazetelerinde aynen basıldı.
    Bu olanlar ülkede olay oldu uzun zaman konuşuldu,Zenginler halk üniversiteleri için bina hediye ettiler,veya inşası için para verdiler.
    KÖYLÜLER,İŞÇİLER VE ESNAFLAR
    Çocukluğudan beri halk işleri,ilişkileri,dünya işlerine hep saray zihniyeti ile yaklaşımlarına,yorumlanmasına karşı tepkiliydi kalabalık halk kitlelerinin kültürden yoksun bırakılması herkesin felâketidir bu bir cinayettir demiştir,tarihi anlatan tüm ders kitaplarında,gazetelerde halktan,halkın hayatta kalma çabasını,üretkenliğini,azmini yazılmaz hatta şair ve büyük alimlerden,krallar ve bakanları,ailesinden onların kavgalarından günlerce bahsedilir.Halka yer verilmezdi..

    Bu bölümde her zaman her yerde sabırlı ve dayanıklı olmaya çalışan halkın önemi ifade edilmiştir.Halkın hem maddi hem de manevi anlamda yükseltilmesi için atılmayan adımlar tartışılarak ve halk tabakasını ormana benzeterek çok anlamlı örnekler ışığında açıklamış köylüler,işciler esnaflar en geniş halk tabakalarının her yönden aydınlatılmasını halk ile aydınlar arasındaki bu uçuruma son vermek için gerekli olan uyarıları yapmis ve halkın bu sefil durumdan çıkarılmasının herkesin borcu ve görevi olduğunu defalarca dile getirdi.
    SATILMIŞ YAZAR
    Bu bölümde Slav azınlığına mensup olan fakat Ulusunu satmış ahlaktam yoksun ve yaşadığı donemden dolayi yeteneğini içinden ciktigi ulusu yazıları ile yok etmeye çalışan yazarın hayatından söz edilmiştir.
    Kalemini satan bu yazar Almanlarin ona verdigi para karşılığı ile Slav'ları kötüleyen dürüst olmayan yazılar yazardı.Bir gün Snelman'nın yaptığı konuşmada içindeki buzlar eridi pişmanlık duygusuna büründü her hücresi ve bu konuşmadan sonra Finlandiya'ya dönen Snelman ondan gelen mektubu okuduktan sonra intihar haberlerini gazetelerden görür.Burada Vatanseverlik ve ulus bilincininbilincinin edinimine dikkat
    çekmiştir.
    HALKIN SAĞLIĞINI KORUMAYA ÇALIŞAN DOKTOR
    Bir köy doktoru hatırasını yazıyor.Köylülere şöyle sesleniyor:Efendiler!ne zamana kadar bu saklambaç oyununa devam edeceksiniz?Sürekli vatanseverlikten bahsedersiniz ama millet için vatan için,insanlık için ne yapıyorsunuz devlet büyük bir ailedir.Onun mensupları sizin küçük kardeşlerinizdir.Alt tabakanın kusurları,kısmen de üst tabakanın ihmallerinden ve duyarsızligindan kaynaklanmaktadır.Kitap sayesinde köylerdeki kötü durumu herkes görür ve anlar yardımlaşma artar olumsuzlukların çoğu ortadan kalkar. Ülkede üretime katılan eller çoğalır.Milletin sağlığı için mücadele eden büyük kahraman doktorun heykeli dikilmez çünkü onun yaşattığı bütün insanlar doktorun birer heykelidirler.
    YANSIMALARIM
    Öncelikle kitabımız yazarı Grigory Petrov’un Rusya ve Avrupa arasında yaşadığı sürgün hayatınin etkileri görülüyor ve kitaba eşssiz anlamlar katıyor.Bir zamanlar Isveç egemenliği altında olan olan ve her anlamda diger ülkelerden geri kalan Finlandiya'nın kamu,aile ,kültür,tarım,eğitim,devlet alanlarında kalkınmasını anlatıyor .
    Bu kitabı okuyup,özetledim ve Eğitim psikolojisi kapsamında değerlendirdiğimde,Snelman’ın eğitime el atmaya ülkenin psikolojik ve Sosyolojik verilerini toplayıp eğitime uygulama ile başlamış olması ciddi anlamda gözlem ve görüşme yerinde görme,adım-adım deneysel yöntemlerle ülkenin her yerinde olan her bireye ulaşması çok güzel bir strateji olmuş.Ögrenenlerin gelişim süreçleri,Bilginlerin ve aydın kesimin attığı adımları bir bir takip ederek kontrol altına alması öğretmenlerin yanlış eylemlerde bulunmasını engellemiştir ayrıca Tarihten ibret olarak açılan başlıkta geçmişte yaşanan olaylar,yapilan yanlışlardan söz edilmiştir,öğrenme psikolojisi konusunu baz alarak degerlendigimde öğrenme için geçerli olan ilkeler,kuramlar,ve öğrenme ile birlikte bireylerde görülen değişimler,öğrenmeyi kolaylaştıran ve zorlaştıran koşulları göz önüne serer her alanda görülen değişiklik diğer alanları da etkilemiş Kışlada verilen eğitim subayların davranışları ülkedeki aile yapısına da damga vurmuş eskiden çocuklarının kışlaya gidip döndükten sonra herhangi bir değişme gelişme görmeyen aileler daha sonra “çocuğum kışlaya gitse de adam olsa”gibi dileklerde bulunmaya başladı degişim çevre ve kalıtım etkiler ilkesini göz önünealdığımda çevre için güzel bir ornek olduğunu iddia edebilirim.
    Futbola olan ilgi davranışçı kişilik kuramlarına örnek verilebilir. Snelman’nın yaptığı konusmadan etkilenen Fin sporcuların alandaki kurallardan insanların davranışlarının sonucunda karşılaştıkları ödül veya cezalara bağlı olarak davranışlarında azalma veya tekrar etme olduğunu açıklamaktadır.
    Kışladaki erler ve subaylar davranış sekillerinin değişmesi sosyal sinif farki olmaksızın her bireyi etkilemiştir. sosyal sınıf faktöründe bireylerin ait olduğu sosyal sınıfın Yaşama biçimi düşünce ve eğilimleri etkisinden söz edebiliriz ayrı faktörü ailenin birey üzerindeki şekillendirici etkisi ile ilişkilledirilebilir.
    Finlandiya İsveç egemenliği altındayken memurlar işlerini keyiflerine göre yapardı ve her şey her şey rayına girip onların yerine gecen Fin memurları sırayla halk tarafından Hatta kabul görülen kanunlar çevresinde toplanarak halka hizmet etmenin bir görev olduğunu ,ahlaki anlamda bir borç olduğunun farkına varmışlar.
    Ailelerin çocuklarına sorumsuzluğu hakkında verilen bilgiler doğum öncesi dönemden başlayıp ileri yetişkinlik dönemine kadar devam eden bazi fiziksel,bilişsel ve psiko-sosyal alanlarında da etkileşimler değişen değişmeyen veya motor becerilerini geliştirememesi olabilir
    Çocuk yaşla birlikte bilinç zeka ve algılama hatta dil kullanma becerileri bilişsel gelişim anlamında edinemediği psikososyal gelişim alanında benlik duygu mizaç, ahlak ve kişilik gibi kazanamadığı, bu kavramları hayatında gösteremediği davranış eğilimleri onun eğitim hayatını ortaya çıkarır. Sonuç olarak bir ütün olarak baktığımızda eğer ebeveynler zamanlarını çocuklarına çocukluğundan başlayıp bir birey Olana Kadar ona eğitim vermesi yetiştirmesi yolu göstermesi gerekir bunların olmaması durumunda birey kendini keşfetme kendini gerçekleştirme yolunda herhangi bir hedef belirlemez ve kurduğu hayatta çevresi ile hep aynı seviyede olacaktır ebeveynler çocuklarına verdikleri öğütleri kendi davranışlarında da uygularsa aslında çocuklar bundan etkilenerek taklit yolu ile edinmiş olacaktir.
    Hicbir alanda değişim gelişim veya eğitim rastgele olmamıştir uzun bir sureci kapsayan bir çalışma sonucu olur.
    Eğitim psikolojisinde Yapılandırmacılık konusu bağlamında Sosyal ve Bilişsel yapılandırmacılık görüşlerine dayanan birçok ornek ile karşılaştım.
    Kitaptaki karakterler daha çok Vygotsky’nin sosyal Yapılandırmacılığina göre çevrelerinden ortamdan bilgi ile etkileşim halinde olmuşlar.
    Bilişsel Yapılandırmacılık ile ilgili olarak da Halk üniversitesinin kurulmasi,Kütüphanelerin kurulması kitaplarin bölgeden bölgeye gönderilmesi öğrencilerin veya bireylerin bilgiye ulaşmasını sağlamıştır bu da bilişsel yapılandırmacılığa bir örnektir.Ayrica Mustafa Kmal Atatürk bu kitabın okunmasını önermiştir.