• 912 syf.
    ·10 günde·10/10
    Eco’ya Dair

    Umberto Eco’nun ikinci romanı olan Foucault Sarkacı, bilinen roman türlerinden hiçbirine benzemez. Onu aslında bir “Tarih ve Bilim Romanı” ya da “ECO-Romanı” diye adlandırabiliriz. Foucault Sarkacı, birbirinin içine geçmiş çok-katmanlı, birçok farklı ortamla ve bilim dalıyla paralellik kurularak okunabilecek, usdışı düşüncenin neredeyse altı asırlık tarihinin 912 sayfalık bir macerası. Pozitif bilimlerin yanında, paydaşları günümüze dek ulaşmış gizemciliğin, Ortaçağı da içine alan uzun soluklu, içinde bilim ile büyünün melezlendiği, casusluk ve gerilim tadında bilimsel bir hafiyelik öyküsü. İncelediğim kitap, 2003’te yayınlanan ve 648 sayfa olan 7. baskıydı (çok küçük puntolu). Günümüzdeki ise; Can Yayınlarından 912 sayfalık, göz dostu, 2013 baskısıdır.

    Umberto Eco’yu hemen hepiniz tanıyorsunuz. O, akademik dünyada, hala yaşayan gerçek bir ilahtır. Semiyoloji –göstergebilim- üzerine yüzlerce makalesi, onlarca kitabı, öğrencilerine verdiği binlerce saatlik dersleri malumunuzdur. O bir akademisyen, gazeteci, filozof, çevirmen, yazar, radyocu ve televizyon programcısıdır. Gizemcilik üzerine çok fazla okuduğu da aşikârdır. Romanı yazması tam sekiz sene sürmüş. Gizemcilik üzerine bu kadar fazla şey bilmesine rağmen aslında, gizemcilikle uğraşan, bu konuda hayatını heba edenlere karşı aslında bir gizli alay, dokundurma, kısaca yergide bulunmuştur romanıyla. Kanımca Eco, tüm bu safsataların düpedüz insan ömrünü boşa tüketmekten uzağa gidemeyeceğini düşünmüş ve bunu da bu detaylı çalışmasıyla okuyucularına ispat etmiştir adeta.

    Shakespeare ve Francis Bacon Meselesi

    Romanın hikâyesine geçmeden önce, romanda sıkça zikredildiği şekilde, aslında Shakespeare’in yaşamadığına, Shakespeare imzasıyla yayınlanmış eserlerin tümünün (“Yeni Atlantis” in yazarı) Francis Bacon’ın yazdığına dair bir takım göndermeler vardır romanda. Eco’nun bu varsayımını (romandaki “Plan” aslında Shakespeare’in tüm oyunlarında gizlidir) destekleyenlerin hiç de küçümsenmeyecek delilleri de var biliyorsunuz. Bacon, yazdıklarını yaşadığı dönemde İngiltere’de bunların hor görülen, küçümsenen türde eserler olması dolayısıyla William Shakespeare imzasıyla yazmış olabilir. Shakespeare; bilindiği üzere bir kasap çırağıdır, hiçbir eğitim almamıştır. Ne anne-babasının ne de kendi çocuklarının-eşinin okuma-yazma bilmemesi manidardır. Yine Shakespeare’in elinden çıkma herhangi bir mektubun, belgenin olmaması, ayrıca ona yazılmış bir borç mektubu dışında bu kadar önemli bir şairin ilgi alaka gördüğünün herhangi bir eşyanın bile olmaması, onu hayali bir kahraman durumuna düşürmektedir. Aslında, Rönesans ve 18. yy. Aydınlanmasına böylesine etki etmiş sanatçı kişiliklerden ikisinin aslında tek kişi olup olmadığının bir önemi de yoktur. Bu arada Bacon’ın eserlerinde, Eco’nun bu romanındaki gibi, Masonlukla ilgili pek çok sembolik ayrıntı da hakkıyla işlenmiştir. Peki, tüm o oyunların yazarı Shakespeare değilse, kimdir? Bu sorunun cevabı olarak birçok kişi öne sürülmüştür. Aralarında en tanınmışı ünlü filozofumuz Francis Bacon’du. Ama geçtiğimiz yıllarda eldeki kanıtların artması, bu kişinin 17. Oxford Kontu Edward de Vere olduğu görüşünü de güçlendirmektedir.

    Romana Dair

    İncelediğim baskıda, 601 sayfa olan romanın diğer 47 sayfası “Dipnotlar, Sözlükçe ve Kaynakça” için ayrılmıştır. Romanda; sağ-sol çatışmaları, öğrenci hareketleri, yeniden hortlayan Faşizm, Bahia ve Voodoo gibi üçüncü dünya dinlerinin ayinleri, 2. Dünya Savaşındaki anılarla ilgili geçmişe dönüş sahneleri, gizemli Albay Ardenti, İtalyan Polis Müfettişi Agliè, Tapınakçılar, BGKY (Basın Giderlerini Karşılayan Yazarlar) kavramını yaratan Garamond Yayınevi, Kabbala, Musé des Arts et Métiers (Paris’teki Teknik Bilimler Müzesi), Agarttha, Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Gül-Haç, Ölümsüz Saint-Germain, UFO’lar, Naziler, Haçlılar, Hermes Trimegistes (üç kere ulu Hermes), elbette Foucault Sarkacının sahibi Fransız Fizikçi Léon Foucault vb. bir sürü topluluk, insan ve gizemli öğeler var. Eco, belki bu yazdıklarımın yüz katı daha fazlası ansiklopedik düzeyde bilimsel bilgiyi ve kültür repertuvarını, romanı vasıtasıyla bizlere aktarıyor.

    Roman, Giovanni Scognamillo’nun Türkçe çeviriye yazdığı önsözle başlıyor. Usta işi bir çeviri yapan Şadan Karadeniz hanımefendinin çeviri sürecini ve romanı anlatan “Öndeyiş”i ile devam ediyor. Eco’nun “Instruzioni ai traduttori del Pendolo” ile “Nuovi Instruzioni” yani “Çevirmene Notlar” bölümleri, Karadeniz’e çeviride rehberlik ederken, kendisi, bunların tamamını Türkçeye çevirip dipnotlara eklemiştir. Romanın sonunda A’dan Z’ye, biz gizemşörler için aydınlatıcı bir “Sözlükçe” ve yine Karadeniz’in tüm romandaki “Dipnotlar”ıyla (328 adet) beraber bir de Kaynakça bulunuyor.

    Romanın Hikâyesi

    Romanın merkezinde yer alan “PLAN”ı ortaya çıkarmaya çalışan Belbo, Diotallevi ve Casaubon, kısaca “Üç Gizemşör”, başlarından geçenler ve deneyimleri ile öğrendikleri tüm gizem dolu belgeleri aktardıkları süper Bilgisayar Abulafia, romanımızın dört ana kahramanıdır. Edebiyat çevresinde, aslında Abulafia olmasaydı bu kitapta olmazdı denir. Zira bu bir bilgisayarın romanıdır. Hemen her şey birbiriyle hem ilintili hem de ilintisizdir. Eco bir dil cambazı olduğunu, uydurukçuların en kralı olduğunu bu romanda bize de kendisine de tekrar kanıtlamıştır.

    Kitapseverlere iç rahatlığıyla şunu söyleyebiliriz ki; romanın kurgusu da, hikâyesi de, kahramanların kişilik analizleri ve hikâyedeki konumları da, romanın üstüne serilmiş o sihirli örtü de, aynen Gustave Flaubert’in fotoğraf tekniğindeki gibi, Eco’nun çevreden merkeze doğru bir dantel gibi dokumuş olduğu olay örgüsü ve kurgusu takdire şayandır. Elinizden bırakamıyorsunuz bu tuğla gibi romanı. Tuğla diyorum zira 912 sayfa. Her okumamdan sonra saatlerce hatta günlerce olay örgüsünü, anlatılanları hazmedip zihnimde kendimce senaryolar yazdım. Geçmiş bilgilerimle romandakileri mukayese edip durdum. Eco, sizi İtalya’dan alıp Fransa’ya Paris’e, oradan alıp Brezilya’ya, oradan tekrar alıp Kudüs’e ve Arap çöllerine, durmadan dolaştırıyor. Kitabın içinde paylaştığı fotoğraf şeklindeki el yazmaları, gizemli parşömenler ve bilgisayar veri tabanı çıktıları gibi şeylerle heyecanımızı perçinliyor adeta. Bu arada Karadeniz’in harika çevirisinde: “Erk susuzluğu; iç ezinci duymak; erdenlik andı; eşkin gidişlerini; usasığmaz; denegeldiği” gibi Türkçe kavramlarla dil hazinemiz de basamak atlıyor.

    “Plan”, üç gizemşörün zihninde –hayal ile gerçeği ayırt edemedikleri o anda- ilk kez oluşmaya başladığında, hiçbir biçimi olmayan yaşantılarına ne olursa olsun bir biçim verme, bazılarının gerçek olmasını istediği bu düşü, düşselleştirilmiş gerçeğe dönüştürme isteği doğmuştu içlerinde. Hatta Belbo bu düşü savlamak adına: “Düzmece bir metni uğraşa uğraşa yeniden kurarak gerçeğe varmak” der romanın bir noktasında. Garamond Yayınevinin üç gizemşörü Belbo, Diotallevi ve Casaubon’u merkeze alan gizemli bir öykü. Sizin de bu olağanüstü güzel romanı okumanız dileğiyle…

    Süha DEMİREL, 24 Şubat 2014.


    Kitabın Künyesi:

    Foucault Sarkacı
    Yazar: Umberto Eco
    Çeviri: Şadan Karadeniz
    Yayınevi: CAN Yayınları
    Yayın Yılı: 2013
    912 Sayfa
  • 640 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    İncelemenin tamamı blog sayfamda: https://allahagrisi.blogspot.com/...arsnz-suara-113.html

    Tarihi, ansiklopedilerin kronoloji sayfalarındaki başlıklara ve izahatlere bakarak öğrenmek mümkündür. Daha somut verilere dayandığı için, gerçekliğine dair sorgulama yapmaya da daha az ihtiyaç duyulur. Ancak bir trajediyi anlamak için, muhakkak edebiyata ihtiyaç vardır. Çünkü korkunun, açıkça beyan edilmesiyle satır aralarında hissedilmesi arasındaki anlam çok büyüktür. Anlamak çözmeye yetmez; ancak insan bir kez hissettiğini ömrünce unutmaz. Bu yüzden, Kudüs üzerine yazılmış kronolojik verilerden ya da makalelerden ziyade, edebi bir anlatıma ihtiyacım olduğunu düşündüm.



    Kudüs hakkında yazılan kitapları araştırdığımda, maalesef eli yüzü düzgün bir Türkçe kaynağa rastlayamadım. Aslında bu yalnızca Kudüs’e özgü bir durum değil. Müslümanlık tarihine dair bir film sorgulaması yapılacak olsa, Çağrı filminden başka elle tutulur bir film akla gelmiyor. Kudüs özelinde bakıldığında ise, Türkçe başvuru kaynakları çok az. Aslında, konuya dair şuurun neden genişlemediğinin bir sebebi olarak da bu gösterilebilir. Yapılan çalışmaların pek çoğu başka dillerde. Kudüs… Ey Kudüs romanı özelinde konuşacak olursam; Amerikalı Larry Collins ve Fransız arkadaşı Dominique Lapiere’in, yaklaşık beş yıl süren araştırmaları ve 250’den fazla referans kaynağıyla derlenen “O Jerusalem” kitabı, Türkçeye 1973 yılında Aydın Emeç tarafından kazandırılmış. 4 bölümden oluşan kitap, esas itibariyle 29 Kasım 1947 yılında BM Genel Kurulu’nda oy birliğine varılan Kutsal Toprakların Paylaştırılması kararından, 17 Temmuz 1948’de anlaşılan ateşkese kadar süren iç savaşı ele alıyor. Bu süreç içerisinde meydana gelen olayların sebeplerine de, tarihsel süreçteki önemlerine atıf yapılarak vurgu yapılıyor.



    Bugüne dek pek çok dile çevrilmiş olan kitabın akıcı bir anlatıma sahip olması, okuyucuyu sürükleyen en önemli etken. Yaşananlara bu kadar parlak bir projeksiyon tutabilmesini sağlayan en önemli unsur ise, 1948 yılında savaşı bizzat yaşayanlarla yapılan mülakatlarla beslenmesi, yer yer onların ağzından çıkan sözlerle desteklenmesi ve dönemin sosyal hayatını an be an yansıtarak okuyucuya ulaştırabilmesi. Bir yanda askerî savaşlar sürerken, diğer yanda uzun zamandır Kudüs’te birlikte yaşayan Arap ve Yahudi halklarının yaşamlarına etki eden tesirleri, korkuları, yıkıntıları çok açık şekilde okuyucuya sunuyor.
  • Kudüs’e girdiğinde Rum Patriği Atali’ye Hz. Ömer dönemindeki uygulamaların devam edileceğine kilise ve manastırlarında ol-üslûp üzere ayinlerini yapabileceklerine dair bir emanname vermiştir. (BOA. A. DVN. KLS.d 08/7.)

    Diyanet Aylık Dergi│Sayı:325│Nermin Taylan
  • Bugün Kudüs ile ilgili “ Ümmetin Direnişi Kudüs” konulu bir söyleşiye katıldım. Bugün fark ettiğim bir çok şey oldu. Konuşmacıya iletilen sorular hep aynı bakış açısına sahipti. Ben dahi biri çıkıpta “Önce kendimize bakmalıyız” soramadık. Çünkü bilmiyoruz. Kendimizden başka birşeyi düşünmüyoruz. Bizi bu kadar bencilleştiren, körelten , uyuşturan ve uyutan temel sebep neydi gerçekten ???


    Ümmet olarak bu olanlara karşı sizce ne kadar direniyoruz, ne kadar farkındayız olanların ve derin uykumuza çare nedir?
    Evet yüzeysel ve görsel olarak bir direniş ve ayaklanma gösterisi düzenleniyor. Yani toplanıp anlık bir birliktelik oluşturmak bizim derdimiz için bir çözüm mahiyeti taşımıyor. Biz ümmet olarak öyle derin bir uykuya maruz bırakılmışız ki! Yaptıklarımız ve yapmak istediklerimiz hep yüzeysel bir gösteri olarak kalıyor. Filistin’in kurtuluşuna çare olarak görünen çözüm önerisi bir bütün olarak ümmetin en büyük derdi. Ama şu var ki biz ümmet olarak sürekli kendi kendimizi eleştirmeye tahammül edemediğimizden birlik olmak, bir olmak yerine, hep benci bir düşünceye sahip olduk. Yani demek istediğim. Evet herşeyin farkındayız ama ... Sadece farkında olmakla yetiniyoruz. Açık konuşmam gerekirse kanayan bir yara olarak gördüğümüz Kudüs ‘ e karşı sadece fikir beyan ediyoruz. Çünkü bilmiyoruz. Çünkü eksiğiz. Çünkü’leri çoğaltmak mümkün. Mecazi bir benzetme ile kanayan bir yara olarak gördüğümüz Kudüs’ü kendimiz ile bütünleştiremiyoruz. Oysa kendi bedenimizde bir yara olunca direk müdahale ediyoruz! Neden? Kendi benliğimize , vücudumuza zarar veriyor! Oysa aynı duyarlılığı Kudüs için göstermeliyiz! Göstermek zorundayız! Ümmet olarak önce bireysel bir şekilde uyanmaya , bunun içinde tabiri caiz ise 3 maymun oynamaya ihtiyacımızın olduğu düşüncesindeyim. Yani dış mihraplara karşı uyuyor görünelim ama derinden uyanalım. Onların izlediği politika gibi “ Dost görünüp arkadan vurmak, yarı yolda bırakmak” gibi. Zira bireysel olarak uyanamadıktan sonra bir olup birlik olmayı sağlamak bir hayalden ibaret kalacağı kaçınılmaz bir durum. İslam dünyasını ben “kör” olarak nitelendiriyorum. Zira herşeyi duyuyoruz, herşeyin farkındayız ama müdahale edecek birlikteliği kuramıyoruz. Çünkü birbirimizi görmüyoruz!