• bedel ödeyecekler.
    they would pay.
    bedel ödeyecekler.
    they would pay.
    bedel ödeyecekler.
    they will fucking pay for this.
    .
    .
    .
    her ne kadar 'they would pay' başka başka şeylere çevrilebilse de benim aklımda her zaman 'bedel ödeyecekler' olarak kalacak. Ne yazık ki.

    Ben bu serinin bir yerinden girsem, çıkacak bir yer bulamam. Lanetlemeye kalksam lanetlerimi yazmaktan düşüncelerimi yazamam. Cut, Daniel ve Bonnie'nin nasıl gebermesini istediğimi yazsam yanlış tarafımı ortaya çıkarmış olurum... En iyisi sessiz kalmak ve her zamanki gibi normal şeylerden bahsetmek -ama pardon, bu kitapta normal hiçbir şey yoktu...

    4.kitabın yani Üçüncü Borç kitabının sonunda Jethro ve Kestrel vurulmuştu. Nila'yı Daniel'a vermişlerdi.. İşte ben bu sondan sonra seriye bayağı ara verdim.

    Geri döndüğümde aynı sahneden devam ediyordu, Nila Daniel'ın olacakken.. Jasmine ortaya atlayıp 'Jethro'dan sonra ben doğdum, Jethro öldüğüne göre İlk Doğan benim' diyor. Yani Nila artık Jasmine'in. eheheh. Bayağı şaşırmıştım ama şaşırmamalıydım çünkü ben artık 'burada bitti işi, bitti, kesin bitti, nasıl kurtulabilir ki?' dediğim an bir kurtuluş yolu çıkıyor.

    Yani böyle olmasını istemediğimden değil de.. neyse...

    Jethro ve Nila kitabın yarısından fazlasında ayrı gayrı. Nila işkence üstüne işkence çekiyor. Yani işkence dediğim de basit bir şey gibi algılanmasın. Bildiğimiz işkence aletleriyle yapılan işkenceler. Artık işkence aletlerini dakika başı aratmak zorunda kalıyordum.. Ben artık bu adi şerefsizlere küfür etmekten yoruldum.

    Jasmine ve Flaw olmasa Jethro ve Kestrel domuzlara yem olmuştu. Jethro uynadı, iyileşti. Kestrel komada...

    Ben, her ne kadar Jethro onu sevse de Third Debt'ten sonra Kestrel'i sevmiyorum. Sevemem de yani. Üzgünüm. Ama uyanıp savaşa katılması güzel olurdu, o ayrı.

    Bonnie, Nila'yı yanına çağırıp eski fotoğrafları gösteriyor. Aynı Nila ve Jethro'ya benzeyen iki kişi Owen ve Elisa. Tek aşık olanlar Nila ve Jethro değilmiş yani. Yıllar önce de bu borç lanetinde birbirine aşık olanlar olmuş. Ve bu iki kişi Nila ve Jethro'nun ikizi gibi.

    Tabii ki, aşık olduklarını öğrenmişler. Owen'ı öldürüp, Elisa'ya işkence etmeye devam etmişler. Cut ve Bonnie, yine aynı şeyin yaşandığını düşünüyor... yanılıyorlar eheheh Jethro ölmedi.

    Neredeyse 3 hafta Jethro hastanede, iyileşiyor.. Bu sırada Nila'yı merak ettiği, ne durumda olduğunu bilmek istiyor. Delirecek durumda. Kurşun yarasını unutup, hastaneden kaçar ama doktor bırakmıyor. En sonunda oradaki görevli bir kadına telefon nereden alabileceğini soruyor. Görevli kadın gitmesine izin veremeyeceğini söylüyor. Bir kaç kat aşağı inmesi gerekiyor çünkü... En sonunda kendi telefonunu Jethro'ya veriyor. Jethro, yaşadığını söylemesi gereken biri olduğunu söylüyor. Yani ben olsam bu kadar uzatmazdım bile flkjdg direkt, telefonumu verirdim. Kadın da öyle yaptı. Ertesi gün Jethro'ya yeni bir telefon ve hat getirdi.

    Ayyy, ya o kadar ayrılıktan sonra mesajlaşmaları iyi hoştu ama ilk telefon görüşmesi beni bitirdi... kalbimi orada unuttum sanırım. Konuşma aynen şöyle;
    Nila: Hello?
    Jethro: Fuck!

    Haftalar sonra sesini ilk defa duyuyor ve tepki bu. Of Jethro ya... İkinizi çok özledim ben :'(

    Artık şu üç büyük zehirli yılanın katledilmesini görmem lazım. Yeter. Yeter. Yeter.

    Jethro Hawksridge Hall'a Nila'nın Cut, Bonni ve Daniel tarafından yine yanlarına alınıp, Jasmine'in geri planda bırakılması sayesinde geliyor. Yani artık sınıra geliyor Jethro. Nila'nın acı çekmesini istemiyor. Bütün bunları ödeteceğini söylüyor. Doğal olarak.

    Nila, işkenceden yeni kurtulmuş. Odasına yıkılmış bir şekilde dönmüş. Tamamen yıkıldığının farkında, yapılan o son şey onu mahvetti. Evet, bana yapılsaydı bende öyle hissederdim. Gerçekten bunu sadece yaşayan bilir. Daniel şerefsizi o kırmızı-siyah zar atmalarının en sonuncusunda 'ya Vaughn'ın parmakları ya da saçın' diyor..

    ya neymiş yüzyıllar önce Weaver'lar Hawk kadınların işkence etmiş.. şunu bunu yapmış. Yemin ederim hepsini parçalamak istiyorum. Bir insan bir insana bunu neden yapar? Yaparken ne zevk alır? Nasıl zevk alır?

    O Heretic's Fork zaten beni öldürecekti. 10 saniye bile boynumu o şekilde tutamadım ben, bu adi piçler odanın etrafında 3 tur dön diyor. Bir de şerefsiz Cut, tam Nila turu bitirecekken ayağını önüne koyuyor. Kız yere düşüyor. Elleri de arkadan bağlı.

    Neyse.. En son Nila tabii ki saçlarının kesilmesini seçiyor. Kardeşinin zarar görmemesi ve oyunu doğru oynamak için. Oyunu doğru oynarsa Vaughn'ı göndereceklerini söylediler çünkü. Elinden olmadan onlara güvenmek zorunda kalıyor. Başka ne yapabilir ki benim tatlı, minnoş, güçlü, savaşçı kadınım.

    Jethro, ben karar verdim. Gelip Nila'yı senden çalacağım.

    P*iç Daniel, Nila'nın saçlarını makasla kesiyor. Nila orada parçalara ayrılıyor. Odasına geldiğinde kendisine bakası bile gelmiyor. Bütün umutları sönmüş, yaşamak istemiyor daha fazla.

    O sırada penceredeki tıklama seslerini duyuyor. O soğukta pencereyi açıyor, kuşu görüyor. Kuş dediğim de ya şahin ya da kartal olması lazım.. tam bilmiyorum onun türünü.

    Kuşun üstünde bir mesaj var..
    JETHRO'DAN.. eheheh
    Nila bi' kendine geliyor.
    Bende bi' kendime geliyorum artık.
    Kağıtta 'ahıra gel' yazıyor.
    Kamera izlemeyen tek yer orası.

    Orada ne oluyor.. Aycan kalp krizi geçiriyor.
    Jethro, Nila'nın kafasındaki başlığı çıkarmasını istiyor.
    Nila çıkarmak istemiyor.
    En sonunda açtığında Jethro kesilmiş, eğri büğrü saçları görüyor.
    Şimdi en CAN ALICI kısmı yazıyorum...
    Nila'yı çekiyor, bir makas buluyor. Oturuyor. Yamuk olan, birbiriyle uyuşmayan o uzunlukları düzeltmeye başlıyor. Saçını kesiyor, düzeltiyor.
    Bir duygulanmışım, anlatamam.
    Yani bir insan böyle bir sahne okuduktan sonra başka romantik sahne okuyamam herhalde diyor.

    Final sahnesi zaten diğer kitapların sonu gibi dehşet vericiydi. Yani yine diyorum 'bundan nasıl kurtulacak? kurtulmasına imkan yok!'

    Hadi bakalım Nila, bu sefer kim alacak seni Daniel'ın ahtapot kollarından..

    Ya aşkım, umarım kimse sana bir şey yapmadan kurtarılırsın.
    Bak Jethro, Kill'den bile yardım istedi. Ben Kill'i sevmem, ama seni kurtarmaya yardım edecekse ayrı..
  • Ey büyüklüğün yaratıcısı Allahım! Sana “Yok!” diyenleri bir tarafa bırak; “Var!” diyenler bile beni incitiyor. Zira varlık zatiyle ve her şeyiyle senin kulun ve oyuncağın... Sen o kadar varsın ki, sana “Var!” demek, seni kuluna ve oyuncağına tasdik ettirmek gibi geliyor bana...
    Ah, imanın öyle bir derecesini seziyorum ki, o derecede, konuşmak yok mu, konuşmak bile küfür... İşte ben bu yüzden dilsizim...
  • Gitmek dediğin şey, sen bir tren ya da bir otobüs camından dışarı bakarken bir kaç ev bir kaç ağaç ve bir kaç elektrik direğinin kalkıp yürümesi değil mi ? Bir kaç ağaç yürüyor yanım sıra. Bir ev yürüyor. Balkonunda bir kadın sabah güneşine karşı bebeğini emziriyor. Sol omzundan bebeğin beline kadar uzanan bir yazma örtmüş. Biz yazma deriz ince başörtülerine. İnce bir yazmanın altında hayat emiyor velhasıl bir bebek. Biraz durup bakabilsem bu tabloya. Ama geçip gidiyorlar ağır ağır. Bir otobüs durağı, bir köprü geçiyor yanımdan. Birazdan hastanenin önünde duracak araba. Her şeyin burda berraklaşacağını biliyorum. Çünkü bulanıklık boğuyor insanı.

    Ne hissediyorum ? Bir hastanın ağrıyan yerini dinlemesi gibi kendimi dinliyorum. Korkuyor muyum ? Bazı insanlar korkudan yaratılmıştır bazıları cesaretten. Korkudan mı yaratıldım yoksa ben ? Bazıları merhametten yaratılmıştır bazıları şerden. “Nar ve nurdan bir zehir” de diyordu biri, bir başkası için. Ya ben ? Ben neyden yapıldım ? Bilmiyorum. Benimde herkes kadar var mayamda cesaretten, korkudan, nardan, nurdan (Hallac’ın “en-el Hak” deyişini anımsa) bir parça. Korkudan o parça büyüyerek sanki her yanımı sarmakta. Bana mı öyle geliyor yoksa ? İçimde birde bir merhamet hissi. Acıma değil ama merhamet. Kendime sarılasım sırtımı sıvazlayıp kendi omzuma dokunasım var.

    Bekliyoruz. Bu kapı ne zaman açılacak ? Ne zaman alacaklar bizi içeri. Beklemeyi sevmem. Hastaneleri sevmem. Hastanelerde beklemeyi hele hiç sevmem. Sedyede sarsılarak birini geçiriyorlar önümüzden. Hastane koridorlarında tıpkı o sedye gibi sarsıntılı geçer zaman. Belki sadece hastane koridorlarında ya da beklerken değil her zaman sarsıntılı geçiyordur zaman. Belki biz farkında değiliz sadece. Belki zaman depremdir herkesin sonumda kendi enkazı altında kaldığı. Ferid Edgü’nün Giden Bir Kedinin Ardından kitabından bir pasaj okurken düşünüyorum bunları. “... eline bir kitap al oku. Göreceksin korkuların geçecek.” diyordu. Evet böyle net sözlere ihtiyacım vardı. Burdan çıkınca gidip o kitabı alacağım. Ve korkularım geçecek. Bu dünyada ardımda bırakacağım belki de tek miras olan kitaplarıma bir yenisini eklemiş olmanın mutluluğunu yaşayacağım hiç değilse.

    Kapı açılıp güler yüzlü hemşire içeri girmemizi söyleyince tüm vücudumun soğuduğunu hatırlıyorum. Birde bunların sevecen tavırları işte. Onlar böyle yapınca ben hep bir sorun olduğunu düşünüyorum. Çoğunlukla gergin ve sinirli olmasına alışmışız hastane personelinin. Biraz güler yüzlü davranınca kesin bir sorun var diyorum. Oldum olası soğuktur ellerim. Yaz kış pek fark etmez. Ama şimdi ellerimden başlayıp tüm vücuduma yayıldığını hissediyorum bu soğukluğun. Sanki damarlarımda buz gibi bir kan dolanıyor. Besbelli ben korkudan yaratılmışım..

    Dün bana maille ilettikleri çıktısını sabah alabildiğim raporu ve CD’yi doktora uzattım. Oturduk sonra üçümüzde doktorun odasındaki serin koltuklara. Hay Allah. Zaten üşüyorum. Birde bu soğuk koltuklar.. Ayakta beklesem tuhaf karşılanacak. Zaten adam neden böyle cümbür cemaat geldiniz der gibi yüzümüze bakıyor. Sabahtadır benimde okuyup hiç bir şey anlamadığım ama her birini ezberlediğim tıbbi terimleri mırıldanıp, her birinden sonra biraz susup, sonra yeni bir tanesini mırıldanmayı bıraksa da bizimde anlayacağımız şeyler söylese keşke. Susup kağıtlara bakıyor şimdi de gözleriyle her iki sayfayı da taradı. İlkokul öğretmenimde böyle yapardı sınav sonuçlarını okurken. O zamanlar kendimden emindim. Elinde tuttuğu kağıtta yazan her şeye hakimdim. Şimdi bilmediğim bir dersin görmediğim bir konusundan sınav olmuşumda bu yüzden kağıtta ne saçmaladığımı bende hatırlamıyor gibi heyecanlıyım. Doktor yeniden bilmediğim ama ezberlediğim kelimeleri mırıldanmaya başladı. Bu sefer hızlı hızlı ama. Yüzü, bakışları gölgeli ama rahattı. Tekrarladı “ hipermetabolik özellikte... hmmm primer akciğer malignitesi..” o mırıldanırken ben saatime baktım. Kaç dakikadır bu adamın konuşmasını bekliyoruz diye. Daha 5 dakika olmamış içeri gireli. Peki ben niye öyle hissetmiyorum. Neden zaman bir çocuğun elinde uzatarak oynadığı sakız gibi uzun ve yapışkan..

    Başını kaldırıp bize baktı. Hangimize bakacağını şaşırıyor gibiydi. “Raporlar ve film sonuçları gösteriyor ki kötü huylu kanserli hücrelerin tes.....” Tamda anladığım dilden konuşurken bu kulak uğultusu da nerden çıktı. Kanserli falan bir şeyler dedi sanki. “Ya sen ne diyorsun ? O benim en iyi arkadaşım.” demek istedim ama bir şey beni boğmaya çalışıyor gibiydi. Hızla yoğun kıvamlı bir şeyin içine batarken göremiyor duyamıyordum artık. Kulaklarımda tiz sesli bir uğultu.. Hemşire kapıyı açınca çıktım sanki. Yüzeye doğru hızla yükseldim. Kulaklarımdaki tiz ses boğuklaşarak son buldu. Doktor susmuştu artık. Duyamadığım dakikalar içerisinde kim bilir daha neler söyledi. “Doğru mu anladım kanser mi dediniz ? Ama o benim en iyi arkadaşım ? “ dedim. Ben bunları söylerken o gülüyordu. Yanlış bir şey mi söyledim diye düşünürken. “Kayınpederim demiştiniz dün. Yanlış mı hatırlıyorum hanım efendi ?” dedi. “Hayır doğru hatırlıyorsunuz. Ayrıca çocuklarının ve eşininde en yakın arkadaşıdır “ dedim. Sonra içimden devam ettim. Kendi sesimi bile duymaya tahammülüm kalmamıştı. Biraz tanısanız sizinde en iyi arkadaşınız olabilirdi. Evet sinirlidir. Esip gürler bazen ama çok ince düşüncelidir. Odanın kapısından çıkarken hala içimden doktorla konuşuyordum. O bana dışından neler dedi hatırlamıyorum. Ara ara kulaklarımdaki uğultu yükselip alçalıyordu. Kesik kesik bazı kelimeler duyduğumu hatırlıyorum yalnızca. “Ameliyat..” “erken teşhis..” “korkulacak pek..”

    O önümüzde biz oğluyla arkasında el ele arabaya yürüdük. Normalde olsa babasının yanında elimi tuttu diye kıyameti koparırdım. Şimdi bir yere tutunmaya ihtiyacım vardı ama. Eli elimde yüzüme bakarken onun tutunmaya benden daha çok ihtiyacı olduğunu anladım. Hakkı vardı.

    Arabada yine bir kaç ev ve ağaç ayaklanıp yanımız sıra giderken, çocuğunu emziren annenin olduğu balkona baktım. Tek başına oturmuş sigara içiyordu kadın balkonda. Bir anda hüzünlendim. Mutsuz bir kadın olmalı. Yoksa bir anne emzirdiği bir çocuğu varken neden sigara içsin dedim. Ben mesela sigarayı bu kadar sevmeme rağmen anne olsam içmezdim. Yanımızdan geçen bahçeli evin avlusunda bir kediyle oynuyordu bir çocuk. Bir böceğin ya da başka bir şeyin peşinden koşuyorlardı. Çocuk sendeledi. Kedi gözlerini kocaman açıp çocuğa baktı. Çocuk yere düşünce yerinden sıçradı kedi. Kedinin sıçramasına duyamadığım kahkahalarla güldü çocuk. “Ne bu böyle ağzınızı bıçak açmıyor. Keşke tek başıma gelseydim.” diyerek bozdu sessizliği. “Eski güreşçilerdenim ben sırtımı yere getiren olmadı daha. Öyle kolay yenilmem ben” dedi aynadan bana bakıp göz kırparken. Umarım içinde dilinin söylediğini söylüyordur dedim içimden. Seri hareketlerini gülümseyerek konuşmasını izlerken. Bir anda önümüzden bir araba geçti hızla kırmızı ışığı dinlemeden. Kallavi bir küfür savurdu sinirle. Aynadan bana baktı sonra. “Hastalıktan falan ölmemde ben bunlar öldürür beni sinirden. Kusura bakma artık sende” dedi yine gülümserken. Sadece gülümsedim bende karşılık olarak. Bütün kelimelerim kopmuş bir tesbihin taneleri gibi dağılıp kaybolmuşlardı sanki. Bu yüzden gülümsedim sadece aynadan. Her şeye rağmen gülümseyebilmek ne güzel diye düşündüm. Böyle gülse yeter. Kim sırtını yere getirebilir.. “Kitapçıda biraz duralım mı?” dedim. “Siz inmeyin ben hemen alıp geleyim.” Biraz sonra arabaya döndüğümde daha güvenli hissettim kendimi. Sım sıkı tuttum elimde kitabı. İnsanlar korkudan yaratılsa ne olur ? Kitaplar cesaretten yaratıldıktan sonra, derken kendime aynadan bana baktığını gördüm. Gülüyordu yine, söylediklerimi duymuş gibi bakarak ama.. Dışımdan mi söyledim ben biraz öncekini içimden mi ?
  • Ben bir pasifistim. Anarşist değil, liberteryen pasifistim. Bu seçtiğim varoluş fikrimi siz değerli okur dostlarımla paylaştığım, paylaşabildiğim için de mutluyum. Stefan Zweig gibi düşünürüm bu konuda.

    Stefan Zweig, Yahudi olmasına karşın, tıpkı Kafka gibi Siyonizm’in açık bir destekçisi olmamıştır. Her insan doğduğunda birtakım kimliklerle gelir dünyaya. Milleti, dini gibi…Herkes kadar, kendi milletine, dinine karşı sevgi, bağlılık ve ortaklık duygusu hissetmek farklı ve kabul edersiniz ki; doğal bir şeydir. Ama problem, bu aidiyetten şiddet devşirip aidiyeti farklı olanlara hayatı zehir etmek, yani şiddettir.

    Şimdilerde askerde ya değerli Oğuz Aktürk onu hatırladım ya, ona ithaf etmek istedim bu öykümü.

    Hele şu linki bir tıklayın. Okurken dinleyin. https://www.youtube.com/watch?v=MmdzIWZbsLw


    ELLER

    Bir beş yıl sonra geldi abimin eşyaları Almanya’dan. Aynı restoranda çalışan bir Yugoslav adam getirdi. Aslında getirecek çok tanıdığımız vardı. Ama adam elinde tutmuş, imkân bulduğu ilk zamanda da getirmişti işte.

    Eşyaların hepsi daha önce hiç görmediğim bir bavula özenle yerleştirilmişti. Sanki öleceğini bilmiş, tüm eşyalarını alışıldık titizliğiyle katlamıştı. Temizlerdi bir de. Her kimse biri yıkamış olmalı. Mis gibi kokuyorlardı. Daha önce hiç almadığım bu koku abimin kokusu gibi yerleşti kafama. O koku abimi getirdi.

    Çok geçmedi, aynı kokulu deterjanlar burada da üretilmeye başlandı. Artık her şey her yerde. Tüm çamaşırlar abim gibi kokuyordu artık. Sıradanlaştı bir şeyler. Abimle koku üstünden kurduğum bağ zayıfladı. Koptu sonra. Kuruyan çamaşırları toplarken burnumu gömüp derin derin çektiğim kokuyla hüzünlenemez olmuştum. Abim gelmez oldu.

    Hayat ne garip. İnsan en yenilmez yutulmaz sandığı şeyleri gün geliyor kucağında buluveriyor.

    Annemin komşu komşu gezip ona kız aradığı zamanlara denk geldi ölümü. Trafik kazası diyorlardı. Rahmetli babam, İstanbul’dan Almanya’ya mı gidilirmiş çalışmaya, diye karşı koymuş, dinletememişti.

    Cenazesi gelmiş, eşyaları gelmemişti. Aslında kimsenin aklında yoktu eşyalar. Bizde eşyalar akla gelmez ki. Kefenle gömülür. Ölünün soykaları elde tutulmaz. Yıkanır, fakir fukaraya dağıtılır. Yugoslav adam arayıp eşyalardan söz ettiğinde şaşırmamız ondandı.

    Gülseren de geldi kocasıyla. Evlenip gitmesinin üstünden çok yıl geçti. Sık gelemese de telefonlaşır bizle. Aman ha abla, adam gelir gelmez beni ara, demişti. İyi ki de gelmiş. Olacakları bildiğimizden bavulu alıp benim odama götürdük.

    Adamcağız çok soğuk karşılandı. Ne kadar gereksiz. Sanki her şeyin suçlusu o. Ne biz ona bir şey sorduk ne de o bir şey anlattı bize. Öylece oturdu. Sessiz ve üzgün.

    İnce kaşlarının altında renkli gözleri kederliydi. Güzel elleri de öyle. Onun ellerine bakarken aklıma geldi. Sen daha doğmamışken bile, ben senin yanındaydım, demişti abim. Neden söylediği değil, ama sözü hiç çıkmadı aklımdan. Acaba abim bunu da paylaşmış mıdır bu adamla.

    Almanca bilen komşu olmasa bir çay bile teklif etmeyecektik. Çayları dağıttım. Sonra da girişteki sandalyeye oturdum. Gülseren de girdi o ara odaya. İçim iyice ferahladı.

    Sonra söyledi, birkaç uygunsuz çamaşır varmış, aceleyle çıkarıp kendi çantasına tepmiş. Onları ne yapmıştır sonra bilmiyorum. Çöpe atmıştır herhalde.

    Gülseren’in gözlerine daha rahat bakabiliyorum artık. Buna da sebep insanın her şeye alışıyor olması mıdır acaba. Belki de filmlerdir. Filmlerden o kadar çok şey öğreniyorum ki. Gerçi, filmlerden öğrenilemeyecek daha ne çok şey vardır hayatta. Kim bilir. Zaten insan bacısını kıskanır mı ki. Hem de öp öz.

    Aylar öncesinde izlemiştim televizyonda. Bir diziydi. Meksika ya da Brezilya dizisi. Karıştırırım hep. Akşamın ilk saatleriydi. Mutfaktan seslenmiş, duymamışım. Odaya geldi sonra annem, “Ne o kız, içine düşmüşsün televizyonun, ne seyrediyorsun böyle gamlı gamlı,” dedi.

    “Bu kız var ya,” diye filmdeki kızı göstermiş, sonra da devam etmiştim masum masum, “ablasının kocasına aşık ne ablası ne de adam biliyor ama.”

    Annem, çehresini saran tiksintiyle televizyona doğru tükürmüş, “Bacısına düşen uçkurdan başka uçkur mu kalmamış dünyada, kanı bozuk orospu, hemen kapa bu boku, ar namus kalmadı insanlarda,” demişti. Üstüme alındım, sanki bana tükürmüştü. Kızmakta haklıydı, ama bu gerçek değildi ki. Televizyondaydı.

    İnsanın tabuları, asla kabul edemeyeceği şeyler vardır. Üstünde düşünmek bile ağır gelir. Bu abdestinde namazında kadını bile, böyle küfür sarf edecek kadar çileden çıkaran, işte o kabul edilemez şeydi. Yüz kere tövbe etti sonra.

    Annem de kabul etmiş midir. Gerçi onun kabul edip etmemesi hiçbir şeyi değiştirmiyor. Sadece içi içini yiyordur. Abimin durumunu gece gündüz düşündüğü belli. Belki de bunun için hiç açılmıyor konu. Bu evde hiç olmamış, sadece aklımızda var olmuş biri gibi.

    Son zamanlarda annemin iç sesini mi duymaya başladım acaba.

    İnsanlarda hiç susmayan bir iç sesi olurmuş. Her şeyi konuşurmuş bu iç ses. En çok da işlediği günahları, pişmanlıkları. Bir radyo programında söylemişlerdi. Bunu önceden de biliyordum ama. Daha çocukken keşfetmiştim.

    “Ah bahtsız başım benim. Meğer erkek evlat yokmuş nasibimizde. Ödenecek kefaretimiz varmış. Gencecik öldü.”

    Evet ya, iç sesiydi duyduğum. Namazdan sonra oturup dua ettiği zamanlarda söylüyordu bunları. Sonraları fark ettim, sözler dudaklarının arasından mırıltıyla çıkıyordu. Nasıl olsa benden başka duyan yok diye mi rahattı. Bilmem artık. Belki de annem iç sesini zapt edemiyor. Sözler kendiliğinden dökülüyordur. Artık evlenmemi de istemiyor. Açıkça söylemedi ama hissediyorum. Bir bekar kızı varmış gibi değil. Teklifleri tamamen rafa kaldırdı. Teklif de yok ya. Acuze olacaksın kız, da demiyor. Ömrüne ortak seçti beni. Kim bakar ki ona bu saatten sonra.

    Acaba onca yıl sonra bavulu getirmesine sebep neydi ki. Vefa mı. İçindeki sızı da yas da bitmiştir belki. Ya da ne bileyim, Yugoslav da olsa, yaşadıklarının pişmanlığı mı? Tam beş sene.

    Bir radyo programında söylemişlerdi yine. Zaten, artık bildiğim her şeyi ya radyodan ya da televizyondan öğreniyorum. İnsanın sığınabileceği tek bir yer vardır, diyordu. Kendi içimizde bir yer. Kendimizden başka hiç kimsenin ulaşamayacağı ve tahrip edemeyeceği bir yer. Bu yere ulaşmanın yolu diye, bir yığın şey anlatmışlardı. Ben bu yerin içimin neresinde olduğunu bir türlü anlayamadım. Aşık olun diyordu, sevin. Karşılıksız. Yakaladığınız minicik bir güzellik bile olsa, içinizdeki o yere gönderin. Orada büyüyecek, sığmayacak oraya, taşacak. Ve bu güzellik sizi ele geçirecek. Karşı koymayın, besleyin onu. Mutluluk budur işte, diyordu. Ellerine bırakın kendinizi.

    Ben hiç âşık olmadım. Oldum da, radyoda bir sesti o. Geçti gitti. Artık televizyona daha çok bakıyoruz. Hayatımız sıkıcı. Önemsiz şeylerle dolu. Yaşadıklarımız sahte aslında. Gerçi yaşayan yaşıyor. Gece gündüz gösteriyor televizyon. Bize nasip değil. İçimdeki o yer yok olmadı belki, ama çok şeyim virane oldu.

    O gün, Yugoslav adam güzel elleriyle ayakkabılarını giymeye çalışırken kocası da Gülseren’e yardım ediyordu. Şefkatli kocaymış. Mahalledeki o kadar kız arasından Gülseren’i istemişti. Gülseren de, olmaz demedi. Üst sokaktan birine aşıktı halbuki. O ellerin güzel olduğunu fark etmemişti oysa. Ben söyledim. Ablasını bırakıp gitti. Yoksa Gülseren’e âşık olduktan sonra mı fark etmiştim ben de. Kollarını Gülseren’in boynuna doladı. Sonra o ellerle sırtını okşadı. İçimdeki teslimiyet duygusu ilk defa o gün kıskançlık duygusunun önüne geçti. Gerçi acelesi yoktu onun. On dokuzundaydı daha. Olsun, ne yapalım. Mutlu olsun, yeter bana.

    Uzun, koyu kahverengidir Gülseren’in saçları. Yüzü çok güzeldir. Yanaklarını perçemleriyle gizler. Kocası kıskanır diye yapar bunu. Gözlerinin kahve mi ela mı olduğu ilk bakışta anlaşılmaz. Menevişlidir. Dolgun kalçaları huzursuzdur her daim. Dalmışım. Allah'a ısmarladık, diyordu Gülseren’in o güzel sesi, Allah'a ısmarladık ablam. Benim sesim de böyle güzel olsaydı keşke. Belki o zaman beni de sevecek güzel eller olurdu.

    Her şeye alışıyor insan. Öyle bir zaman geliyor ki, kendine çok uzak, hatta günah bellediği şeyler sıradanlaşıyor insanda. Sıradan olmasa da, dedim ya işte, alışıyor insan. Abim ve bu Yugoslav adamın beraber yaşamış olmalarına alışmam da böyle bir şeydi.

    İyice ferahlamıştım. İçeri, televizyonun olduğu odaya geçtim. Televizyonda en sevdiğim dizi başlamıştı. Neşelendim. Gözbebeklerim büyümüş olmalıydı. Büyürmüş gözbebekler. Gönlümden haykırmak geldi. Haykırdım da, “İçinde hüzün olmayan sevinçler mutlu etmez beni,” dedim. “Amaaan, başka el mi yok.” Annem duymadı. Mırıl mırıl abimle konuşuyordu. Kanımız bozuk değil bizim.





    Not: Yahu şu göz bebek var ya, bitişik mi yazılır, ayrı mı? Neden?
  • siir gibi bir kitaptı yazarla şimdiye kadar niye tanışmadım diye düşünmeden edemedim kelime oyunlari mükemmeldi dönüp dönüp okuduğum satırlar çok oldu . dili yalındı kurgu gayet başarılıydı tadında küfür argo vardi sonunda kafam iyice karıştı şimdi hangi karakter gerçekten vardi hangisi hayal urunuydu kim gerçekti kim degil bi ara bende sizofrenmiyim acaba dedim ve bu kitabı okuyunca ülkemden umudumu kesmemeye karar verdim bir gençlik var ve gümbür gümbür geliyor
  • DİKKAT!
    Dünyanın en iğrenç kitabına bugüne kadar yapmak zorunda kaldığım en iğrenç incelemeyi yapacağım. Bu çok pis kitabı hiçbir şekilde güzelce inceleyemem.
    +18, Erotik, Cinsel içerikler bulunmakla birlikte bol bol kitap için küfür içermektedir.
    Lütfen yaşınız yetmiyorsa ya da bu iğrençliği görmek istemiyorsanız İNCELEMEYİ OKUMAYINIZ!

    Ayriyeten KİTABI DA KİMSE OKUMASIN!

    Okuyacak olan kişiler için de şimdiden özür dilerim ama ağır ve küfürlü bir dil kullanıp hiçbir kelimemi sakınmayacağım...

    Öncelikle bana bu kitabı hediye eden Yogumiyeci'ye teşekkür ederim. Kendisini 1k'da bulamadım ama bulamadığım da iyi oldu. Kendisinden özür dilerim böyle bir inceleme yaptığım için.

    Hadi başlayalım o zaman; Neden dünyanın en iğrenç kitabı?
    Basitçe anlatayım:
    İlk kez bir Haruki Murakami kitabı okudum. İncelemeler falan da görüyordum ki burada onlara cidden çok teşekkür ederim ya!!!

    Gittim bir de adama dedim şu kitabı hediye eder misiniz diye ayıp lan!
    O kadar güzel kitap varken bana hediye gelsin diye bu kitabı söyledim sizin yüzünüzden!
    Affedersiniz ama cidden çok iğrenç ya bu kitabı nasıl beğenirsiniz abi??

    Neyse kitaba başladım işte fark edenler olmuştur belki 100. sayfaya geldiğimde 10 puan verdim.
    Nasıl ya???

    Japon Kültürünü severim ama buradan haykırıyorum: Bütün o sapık, abaza pislik ve sübyancı japonların kafasına sokayım!!

    Anime izlerim manga okurum ama hiç kitaplarını okumamıştım.
    İlk defa oluyordu ve çok sevmiştim. Hatta ne diyordum biliyor musunuz?
    "İnceleme yazarken dünyanın en sakinleştirici kitabı diyeyim...."
    Evet gerçekten öyle. Çok ama çok güzeldi, böyle hani çok sinirli olun ve bu kitabı okuyun direkt sakinleşmeye başlıyorsunuz. Sizi sanki güzel bir sahile götürüyor gibi kitap.

    Sonra dedim ki ya diğer kitaplarını da alayım mükemmelmiş, Ama dur daha 100. sayfadasın salak herif!

    Sonra ne oldu?
    Anlatayım: Kitabımızın ana karakteri yavşak mı yavşak bi' herif. 20 yaşında ama nasıl bi' pislik. Nasıl bi' gerizekalı!

    Gavat ayriyeten demeyi unuttum. Üç kişi takılıyor bunlar şimdi. Bu gavat! Bunun arkadaşı ve arkadaşının sevgilisi.
    E sonra bunun arkadaşı intihar ediyor. Haklı tabi abi bu abazalara kim dayanabilir.
    Sonra ne oluyor bizim oğlan kıza saplamaya başlıyor.

    Öyle böyle değil ya iğrenç resmen. Hani şöyle hayal edin:
    Güzel bi' kitap okuyorsunuz, bir kız bir erkek var. Yaaaa çok güzel diyorsunuz ama birden kızla erkek ilişkiye giriyor!

    İğrenç lannnnn!
    Bu pislikler nasıl şeyler yapıyor görmeniz lazım. Kız diyor ilişkiye hazır değilim sonra çocuğun pantolonu indirip eliyle orgazm olmasını sağlıyor.
    Sonra diyor beni hayal edersin bir daha kendin yaparken.
    Ne?????

    Sonra işte bizim yavşak herif durur mu? Eee yaş 20 abazalık zirvede...
    Önüne gelenle ilişkiye girmeye başlıyor. Bir ara kitabı nasıl okumaya başladım biliyor musunuz?

    Çocuk yürüyor karşısına kız geliyor diyelim. Direkt şunu diyorum "Aha şimdi de bunu s.kecek!"
    Ve s.kiyor...

    Böyle iğrenç bi' kitap ama ben yine iyiyim tabi 5 puana çektim kitabın puanını.
    Sonra ne oldu?

    Bu gevşeğin kız arkadaşı geberiyor. Bunların da bi' teyzesi gibi biri var 40 yaşlarında.
    O çocuğun evine geliyor.
    Durun durun lan o kadar da kötü değil kötü şeyler düşünmeyin!

    Şaka şaka :(
    Ben de dedim bunu da s.kerse yeter artık. Çünkü o anda kitaptan iğrenirdim.

    Ve ne oldu biliyor musunuz?
    Evet onu da...

    Keşke hediye gelmeseydi de okumasaydım 100. sayfada çöpe atsaydım!

    Okuyan herkese teşekkür ederim kusura bakmayınız biraz ağır konuştum, küfürlü oldu...

    BU KİTABI KİMSE OKUMASIN!

    Okumak isteyenlere de saygı gösteririm herkes için aynı etkilere neden olmuyor sonuçta :)
    Herkese iyi okumalar...