Aycan, Third Debt'i inceledi.
 21 May 15:18 · Kitabı okudu · 5 günde · 10/10 puan

*go to hell. Cut.*
*go to hell. Daniel.*
*go to hell. Bonnie.*
*
*
*
Üzülerek söylemek zorundayım ki bu incelemede bütün içimi dökeceğim ve bol bol spoi yerine geçecek şeyler yazacağım. Third Debt’i okuduktan sonra okursan senin için daha iyi olur. Ama yok ben merak ediyorum diyorsan >

*
*
*

Second Debt’in sonunda V sayesinde polisler Nila’yı almaya gelmişti.

Tam Jethro ve Nila arasındaki buzlar çözüldü dedikten sonra Nila’yı götürmeye geldiler.

Third Debt, İki ay sonrasını anlatarak başladı. Sonra iki ay önce diyerek Nila gittikten sonra neler olduğunu anlatmak için geçiş yaptı.

Nila, babası ve ikizinin yanına geri götürüldü.

Jethro ise Nila gittiği için ceza çekmek zorunda kaldı.

Ölmediği için sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim.
Jethro’nun bir hastalığı var fark ettiysen eğer. Cut bunu her zaman Jethro’nun üstünde kullandı. Bu kitapta dehşet verici bir şekilde kullanmaya devam etti.

Benim aşkım ilaçlarla kendini kaybetti. Nila’ya olan aşkını, zaafını bir kutuya koyup kaldırdı sanki.

23 bölüm ölüm gibiydi.

Bu arada Nila, hamile olduğundan şüphelendi. Onlardan çok ben heyecanlandım. Çocuk olursa bütün bu borç falan ortadan kalkardı. Ve işte sırf bu yüzden çocuk falan yok. Olsaydı çok kolay olurdu. Daha zaman var neyse.

Cut ve Jethro ittifak yaptıkları için Nila’nın hamile kalma planlarını suya düşürdüler.
Jethro o kadar kendinden geçmiş durumda ki, Cut Nila’nın dudağından öptüğünden hiç-bir-şey-hissetmiyor. Çok sinir oldum. Bu kadar duygusuz olduğu için resmen kafayı yiyecektim.

*Where was my strength? My conviction?*

Bir de ortaya çıkan şu medya ayaklanmasını durdurmak için ropörtaja katılıyorlar Nila ve Jethro.

Orada Nila çok güzel oynuyor ya, ‘kız arkadaşı değilim, nişanlıyız, yakında evleniyoruz.’ Dediğinde o kaybolmuş Jethro nasıl şok oluyor..

Zaten orada da hamilelikten bahsediyor.. Of ya çok güzel oynadılar orada.

Çekilen fotoğrafları görebilseydim keşke. Hala onları merak ediyorum. İşte Pepper tam olarak bunu yapıyor bana. Hiç çekilmemiş olan, yaşanmamış olan bir şeyi bile görmek istiyorum. O fotoğrafları bana GETİRİN!!

*”True love is a curse, don’t you think?”
“I agree. Falling in love can be the most dangerous thing anyone can do.”*

Ropörtajdan sonra Diamond Alley’e gittiler. Bu kitapta ilk defa dışarı çıktılar birlikte. Diğer kitaplardan böyle bir şey olmamıştı. Bu kitap ilklerin kitabı yani.

Diamond Alley’de Jethro tam çözülecek kıvama gelmişti ki içeri Killian girdi. Of.

Çok. Merak. Ediyorum.

Pure Corruption serisinin gizemli yakışıklısı Kill. Gay değil ama gay değil yani. Gay değilse ilişkilerindeki sorunları çözebiliriz değil mi? Benim için hiç sorun değil. Kill. Bekle beni. Elder. Sende bekle beni. Hepiniz bekleyin.

*I was a brittle leaf about to turn to dust in the wind.*

Şu an hissettiklerimi geri plana atıp yazmaya çalışıyorum.

Bu kitabı okurken yaşadıklarımı, daha önce hiç yaşamamıştım.

Second Debt ne ki? Onun sonu ne ki? Third Debt komple kalbimi söküp aldı.

23 bölüm ölüm gibiydi demiştim.

23.bölümü bitirdikten sonra artık ağlayacak durumdaydım. Yeter artık dedim Jethro kendine gel. Hülya ablaya sordum, spoi istedim resmen. ‘Jethro kendine gelecek mi?’ Dedim. ‘Evet, gelecek merak etme, hatta 24.bölümde olacak.’ Dedi.
Bende olacak işmiş gibi 23.bölümde bırakmışım…

Neyse işte, keşke her şey Jethro’nun kendine gelmesiyle bitseydi.

Nila önce Jasmine’in odasına gidiyor. Jethro’nun odasının yerini öğrenmek için. Jasmine söylemiyor. Ondan uzak dur falan filan diyor. Nila vazgeçmiyor tabii. BULUYOR JETHRO’NUN ODASINI.

Bu arada Jethro’da daha yeni üç tane adamı öldürmüş. Her yeri yaralı bereli, çürük dolu. Kendine krem falan sürüyor. Kapıyı kilitlemeyi unutmuş. NEYSE.

Bundan sonrası benim yazabileceğim bir şey değil. Jethro, sürekli çıkıp gitmesini söylemesine rağmen Nila oralı olmuyor. Jethro, kafayı yiyecek :>> Nila kapının yanından ayrılıp koşarak yatağa çıkıyor.
Bunlar beni kalpten götürecek ya.

Demek istediğim 24.bölüm güzeldi. Güzel şeyler kısa sürermiş. Tadını çıkarmak gerekirmiş. Bu kitap bize bunu öğretiyor.

*arıyorum gerçek aşkı masallarda, arıyorum hayal gibi uzaklarda –Serdar Ortaç* +evet Serdar Ortaç severim demiş miydim?

Jethro, ‘trust me’ dedikten sonra yine eski rolünü oynamaya devam ediyor. Ama kendine geldi artık tabii. ‘kill my motherfucking father’ dedikten sonra gerçekleşen ironi dolu sondan bahsetmek istemiyorum. Kalpten gideceğim bahsedersem.

Bir gece Nila, ‘yanıma gel’ dedi. Tabii bu kadar kısacık yazmamıştı, romantik bir mesajdı.

Allahım! Lanet pislik sanki mesajları okuyormuş gibi, tam Jethro Nila’nın mesajını okurken, Jethro’nun odasına geliyor.

ÜÇÜNCÜ BORÇ BU GECE ÖDENECEK! Diyor. Cut geberirsin umarım. Bırak artık ya bırak kızın annesini öldürmüşsün, yapacağını yapmışsın şimdi de gelip annesini hallettiğin kızı mı becereceksin! Ay ben orada bir ağlıyorum, bir ağlıyorum… Diyorum ki tamam bitti. Bitti bu sefer. Nila bitti gitti. Tess’in kendini kapattığı o kule ne ki. Nila ruhunu kaybedecek diyorum. ALLAHIN BELASI RESMEN DİYOR Kİ ÜÇ ADAM, ÜÇ FARKLI SEÇECEK!! Daniel g*ötü diyor ki ben ağzını alırım. P*iç resmen üç kitap boyunca bunu beklemiş. S**rtük babasıyla birbirlerine bakıp gülüyorlar.

Geberin. Lütfen. Pepper öldürecek misin şunları ya?

Kestrel var bir de. Sev-mi-yo-rum! Sevmiyorum seni ya!

Moth’u Nila’ya vermeler, ata binmeyi öğretmeler falan. Ne bu yani şimdi. Ben okuduğum süre boyunca sürekli Jethro’nun Nila’ya ata binmeyi öğretmesini bekledim. Kestrel gelip o ilki elimden -Jethro’nun elinden aldı.

Zaten o ikisi aşağıda ata binerken Jethro balkondan görüyor ikisini. Ya siz benim aşkımı hangi hakka hizmet üzersiniz. Adam üzüldü ya resmen, kalbi kırıldı. Second Debt’te, Polo maçında ‘ona daha önce hiç sahip olmadığı bir şey vermeliyim’ diye düşünen kişi Jethro. Ben böyle düşünen birini nasıl sevmem de gidip Kestrel’i severim?

ÜÇÜNCÜ BORÇ demiştim,
Nila odasında Jethro’yu beklerken hizmetçinin teki geliyor. ‘bir saat içinde hazır olun’ diyor. E tabii Nila Jethro çağırıyor sanıyor. ‘Bir saate ihtiyacım yok diyor’ bu arada nereye gideceklerini falan soruyor, hizmetçi bir şey söylemiyor.
Nila, banyo yapıyor tam kıyafetlerini giyecekken.. Hizmetçi ‘Kıyafetiniz hazır’ diyor. Allahın belaları. Kıyafet tülden bir gömlek. Kızın her yeri ortada… Ben ağlıyorum. Ben orada ağlamaya başladım ve kendime inanamıyorum. Bu daha hiçbir şeymiş. Borç hakkında hiçbir fikrim yoktu çünkü. Öğrendiğim zaman bir elimi ağzıma kapattım, diğer elimle saçımı yolmaya başladım. GERÇEKTEN bu kitap psikolojik olarak YIKICI. İlk üç kitap… O ilk kitaptaki yemek sahnesi falan boş… İlk borçtaki o ‘whip’ falan masal…

Allah kahretsin ya. Neymiş; işte Hawk’lar ve Weaver’lar kumar oynuyorlarmış, Weaver’lar her şeylerini kaybetmişler –yoksa Hawk’lar mı kaybetmiş?? -Yanlış yazıyorsam düzeltin.- Verecek bir şeyleri kalmamış. En sonunda 13 yaşındaki hizmetçiyi vermişler. Gece saat 1’den, ertesi günün sabah 1’ine kadar hizmetçi kız Hawk’ların yanında kalmış. Kız yaşamış ama bir hafta yürüyememiş. P*iç bide bunu gülerek söylüyor. Varya şu Cut’ı elime verseler asla yapmam dediğim şeyleri yaparım.
Berbattı. Bu borç berbattı.

Berbattı.
Mükemmeldi.
İğrençti.
Çok güzeldi.
Rezaletti.
Harikaydı.
Ağladım.
Güldüm.
Sinirlendim.
Mutlu oldum.
Nefret ettim.
Aşık oldum.
Her duyguyu yaşadım.
Geleceğimi lanetledim.
Pepper ve erkekleri beni lanetliyor.


Pepper’ı düşün; en önde duruyor.. Arkasında da erkek karakterleri.. Erkek karakterlerinin yanında da kadın karakterleri duruyor. ALLAHIM NASIL MÜKEMMEL BİR GÖRÜNTÜ OLURDU!!
Jethro'nun yanında Nila...(Jethro siyah tişört siyah pantolon giymiş. Nila'nın boynunda elmastan kolyesi var.)
Q'nun yanında Tess ( bu arada Q gri takım elbisesinin altına patlıcan moru gömleğini giymiş.)
Galloway'in yanında Estelle. (Unseen Messages)
Ren'in yanında Della. (The Boy and His Ribbon)
Roan'ın yanında Hazel. (Destroyed)
Penn'in yanında Noelle (Crown of Lies)
Kill'in yanında Cleo (Ruin & Rule)
Elder'ın yanında Pim (Pennies)
Ve 2018'de bu topluluğa katılacak olan diğer kitap karakterleri... Aşırı iyi. HARİKA.
Hepsiyle tanışmak istiyorum.
Ben bu tabloyu kitapları okudukça yenilerim. Bir gönderi olarak paylaşırım. Okudukça karakterleri giydiririm falan. dflgjdlj Bu arada Q ve Tess, Pepper'ın sağında. Nila ve Jethro solunda duruyor. BEN BU TABLOYU ÇOK SEVDİM.!!

Kestrel, ne olursa olsun ben SENİ SEVMİYORUM. Bunu hiçbir şey değiştirmeyecek. Küfür ediyorum dünden beri varya.

Jethro’nun bir sırrı vardı. Bu kitapta onu öğrendim. Her şey yerine oturdu. Jethro, sen mükemmelsin.

7 kitabın ortanca kitabı olduğu için aslında bilmeliydim böyle bir bombanın patlayacağını. Ya bu kitap bombaydı bildiğin. İÇİMİ YERLE BİR ETTİ.

Kahroldum okurken. Gözyaşlarımdan bahsetmiyorum bile. Ağlamaktan öldüm. Etkisinden hala çıkamadım. Çıkabileceğimi sanmıyorum. Bu kitap, diğer kitapları ezdi geçti. Kilitli bir rafta hakimiyetinin tadını çıkarıyor.

Pepper. Bana bu kadar duyguyu bir anda yaşatabildiğin için mi, yarattığın bu kurgular yüzünden mi bilmiyorum ama seni seviyorum.

Her zaman favorim olacaksın.

Subhanallah!
Hasan gibi sevmek

Burada yazdığım hadise gerçek bir olaydır ethem cebecioğlu hocanın bir konuşmasından alıntıdır ses kaydı mevcuttur. İnanıp yada saçma bulmak tamamen size bağlı beni son zamanlarda en etkileyen hadiselerden biri olduğu için sizlerle de paylaşmak istedim uzun ama okumanızı tavsiye ederim;

''bizim ankara'da hasan diye delikanlı çocuk ya 25 sene oldu yada 30 seneye yakın ama 30 sene falan oldu öyle hatırlıyorum. Yaşadığımız hatıramız. Hasan güzel bir çocuktu. yaşı 11-12 o civarda daha buluğa ermemiş. O sıralarda çağrı filmi vardı ve yaygındı. ilk ingilizce sonra arapça sonra türkçe 
versiyonlarını izledik insan etkileniyor Kaddafi tarafından çektirilmiş Antony quin başrol de oynadığı kaliteli bir yapım. Hz hamzayı anlatıyor Hz. Hamza'nın merkezinden yola çıkarak peygamber efendimizin hayatını kesit olarak sunmaya çalışıyor. İşte bu film çıktığında, Hasan'ın babası bana demişti ki; tabi hasan o zaman vefat etmiş babası bir hatıra olarak bana anlatıyor. Ailecek oturup çağrı filmini dvd koyduk ve izledik 3 saat falan sürdü hepimiz hüzünlendik, duygulandık bi heyecanlandık peygamberimizin hayatı mücadelesi, hz. Hamzan'ın vahşi tarafından şehit edilmesi  uhud , peygamberimizin çektiği çileler vs.
ondan sonra oğlum Hasan okuldan gelince her gün o videoyu koyuyor her gün izliyor cumartesi pazar günleri de sabah izliyor , akşam izliyor. ''Oğlum usanmıyor musun?'' diyoruz ''baba, peygamberimizi ben sevdim'' diyor. ''oğlum nasıl oldu?'' peygamber sevgisi o babacığım diyor anlatılmaz yaşanır'' izliyor ama her gün izliyor bıkmadan usanmadan.
ve sonrasında namaza başladı diyor babası izledi ve namaza başladı.. namaz kılarken annesine ''annecim başörtünü tak sende namaz kıl'' annesine de sürekli böyle söylüyor. ''anne namaz kıl, anne namaz kıl..'' Hasan'ın halleri değişti namazı öğreniyor, süreleri ezberliyor, bize anlatmaya çalışıyor ve her gün peygamberimizin hayatını bıkmadan izliyor.
bir gün baktık üstü başı toz içinde elbisesi yırtılmış efendime söyleyeyim halinden belli ki kavga etmiş birisiyle. sordum ''oğlum Hasan ne oldu sana'' baba dedi ''sınıfımızda bir arkadaşımızın vardı peygamberimize küfretti küfredince dayanamadım onu dövdüm o bana vurdu ben ona vurdum.'' ''oğlum sana ne dedim'' Hasan ''ben peygamberimize küfredilmesine tahammül edemem baba'' dedi.
ondan sonra ertesi gün hademe geldi '' Hasanın öğretmeni sizi istiyor ''dedi. okula gittik hanımla beraber ''Hasan arkadaşlarıyla kavga ediyor çocuğunuza sahip çıkın deyince üzülerek eve geldik Hasanın kulağını tuttum çektim. ''Hasan bir daha kavga etme oğlum öğretmenin bizi azarladı mahçup olduk.'' ama baba dedi '' peygamberimize küfrediliyor küfredilirse ben dayanamam ki ne yapayım'' diye ağlamaya başladı.
yine bu arada Hasan sürekli namaz kılıyor anneye babaya namazı teşvik ediyor. filmi de kesintisiz izlemeye devam ediyor. bir ara baktık, burnundan kan akıyor kafası yarılmış üstü başı toz içinde yine dayak yemiş halde eve geldi ''oğlum bu ne hal dedik'' bu sefer '' baba arkadaşlarımızdan bir tanesi Allah'a küfür etti dayanamadım onu dövdüm'' diyor. o da beni dövdü diyor bunun üzerine çok kızdım kalkıp vuracaktım kaçtı bunun üzerine 2 gece halasında kaldı sinirlerim geçince de halası getirdi anlaşma yaptık bundan sonra bir şey duymayacağım dedim ''baba ama daha öncekinde peygamberimize küfür etti dövdüm ayrı bir şey ama şimdi Allah'a küfür etti ben dayanamadım baba olursa bir daha döverim ben'' bunu bir çocuk diyor.

aradan 15 gün geçti Hasan grip gibi  bir rahatsızlığa yakalandı. Doktora götürdük ilaç verdi kullandık ama Hasan günden güne zayıfladı hastalığı arttı ve güçten  kuvvetten düştü. Tekrar doktora götürdük birde kan tahlili alalım dedi kan tahlillerinden sonra doktor dedi ki; şüphelendiğimiz bazı konular var daha ince bir tahlil yapacağız. daha sonra kan ölçümleri geldi. doktor; oğlunuz ileri düzeyde kan kanseri maalesef tedavisi mümkün değil. dedi
üzüldük yine de çare aramaya koyulduk kemoterapi oluyor ilaç kullanıyor vs o şu bu.. derken Hasan artık yatağa düştü. Arkadaşları, öğretmenleri ziyaret ediyor. Gözümüzün önünde oğlumuz eriyor yemek yemiyor, zayıflıyor, saçları dökülüyor. Kanser ilerliyor. O süreçte kitaplar okuyor annesine sürekli ''anne çorap giy bacağını açıkta bırakma, bileklerin açıkta gezme, başını ört, anne namazını kıl, baba sende kıl'' çocuk hasta, bizde hanımla beraber namaz kılmaya başladık ki gönlü olsun.
sürekli o süreçte peygamberimize salavat getiriyor bize de sürekli sizde salavat getirin onu sevin, Allah'ı sevin, Kuranı sevin diyor.

geceleri sabah namazına kalkıyor ışık uzun bir süre açık aklıyor  yatak odasından da anahtarın deliğinden ne yapıyor çocuk diye bakıyoruz hanımla. Sabah namazını kılıyor, kıldıktan sonra pencereyi açıyor elini  karanlığa doğru bir süre sallıyor bir şeyler söylüyor birisiyle konuşuyor gibi sanki ama biz duymuyoruz ne olduğunu ne yaptığını bilmiyoruz.
biz takip ediyoruz. bir gün iki gün üç gün böyle. Acaba çocuk ölecek, ölümü kaldıramaz aklını mı yitiriyor diye düşünmeye başladık. Yine o gece pencereden elini sallayıp bir şeyler söylerken içeri girdik '' Hasan ne yapıyorsun oğlum'' Hasan ''hiç baba '' diye inkar etti tekrar tekrar sorunca ''baba dedi sabahleyin sabah rüzgarı esiyor ya o esen sabah rüzgarına diyorum ki; ey sabah rüzgarı lütfen benim selamımı medine'ye yolun düşerse peygamberimize iletir misin? diyerek peygamberimize selam yolluyorum'' (Ethem hoca; hasanın babası nadir bey bana bunu anlattığında bende bir nokta olarak bu kaldı bende şimdi 30 seneden bu yana teheccüd namazında  penceremi açıp rüzgarla efendimize selam yolluyorum. kimi gülebilir, kimi tuhaf karşılayabilir benim hoşuma giden bu kıssadan bu oldu ben tasavvuf pr. ama öğretmenim 11 yaşında ki Hasan oldu benim)

ve Gasan artık ne yiyor ne içiyor içtiğini yediğini kusuyor kalkamıyor.
Bir gün sabahleyin Hasan yanımıza gelip dedi ki; babacım bu gece  çok ilginç bir olay yaşadım ama rüya değil çünkü rüya başımı yastığa koyarım uykum gelir uyurum gözümü de yumarım dalar giderim ve  rüyada bir şeyler görürüm. Ama bu öyle değil gözüm var ya bu iki gözümle gördüm bu olayı, belki inanmayacaksın ama babacım şu evimizin çatısı çatır çatır dökülüp ikiye ayrıldı gümbür gümbür sesler geldi ben deprem oluyor zannettim zar zor oturdum baktım yukarıdan iki kişi iniyor bembeyaz giyinmiş, başlarında sarık var ve sakalları da simsiyah gülerek yanıma geldiler. dediler ki; Hasan, biz melekleriz beni kucakladılar öptüler biri saçımı okşuyor biri sırtımı okşuyor çok mutlu oluyorum bana dediler ki; çok yoruldun Hasan seni bir gezmeye çıkaralım 3-4 aydır hep evdesin kendini iyi hissedersin. olur dedim biri bir elimden diğeri bir elimden tuttu göğe yükseldik.
sonra yukarı çıktık güzel yeşillik bir yere geldik burası neresi dedim burası cennet Hasan dediler hadi gezelim. Gezerken çok büyük  bir köşk gördüm önünde durduk bu ne dedim Hasan bu köşk, senin dediler. Hadi gel beraber gezelim. baba köşke girdim benimmiş o kadar büyük ki ucu bucağı yok orada oyuncaklar,arkadaşlar, hizmetkarlar, yiyecekler, içecekler her şey var çok mutlu oldum bana dediler ki; Hasan aşağıya inme burada kal bak şu inek senin (sembolik dilde deve nefs-i Merziye, inek nefs-i raziye, nefs-i mutmainne ise koyun olarak gözükür tabi çocuk o manaya geldiğini bilmiyor sığır görmüş demek raziye makamında) izin ver de ineğini keselim sen de ebedi olarak burada kal.
ben dedim ki olmaz ben annemi babamı özlerim onları isterim olmaz. Ama Hasan biz seni seviyoruz aşağıda hastalıktan acı çekiyorsun sana yazık oluyor burada kal diye ısrar ettiler. inek kesilecekmiş orada kalacakmışım anlayamadım baba ( nefsin ölümüne işaret ediyor)
ben istemedim o yüzden ineğimi kesmeyin dedim onlar da beni aşağı indirdiler. alnımdan öptüler ve gittiler çatı yine aynı gürültüyle kapandı.( ethem hoca; yakaza halinde görülen bir olay diye düşünüyorum ama anlatırken anne babasına canlı canlı her detaydan bahsediyor ve rüya olmadığı konusunda diretiyor). anne baba olarak anlamlandıramadık tamam oğlum dedik..

hasan yine yorgun ama sürekli efendimize salavat getiriyor misafirler geldiği zaman sürekli '' aman bakın namaz mühim namaz kılın ibadetlere önem verin, kavga etmeyin, dedikodu yapmayın bol bol sadaka ,zekat vermeyi Allah'ı peygamberi sevmeyi öğütlüyor.
sadece çorba mama türü besinlerle beslenecek hale düştü namazlarını yattığı yerden kılıyor durmadan dua ediyor. hep böyle uzun uzun aklımıza gelmeyecek güzel güzel dualar yapıyor.

derken bir sabah mamasını yedireceğiz baba anne dedi; bu gece de aynı o geçen sefer ki yaşadığım olayın aynısı yaşadım. Yine evimizin çatısı ayrıldı o iki melek aynı şekilde geldi beni sevip okşadılar epeyi sıkıntı çekiyorsun seni cennete götürelim mi dediler. onlara ama orada kalmak yok tamam mı dedim. onlar da seni zorla orada tutmayız dediler. Yine göğe yükseldik bu sefer daha yukarı çıktık o alan da ziyaret ettiğim köşk var bide baktım bu sefer onun yanında daha güzel daha büyük bir köşk daha var öbür ucunu göremedim süslü, parlak bambaşka bir şey hayret ettim bu kimin dedim? Hasan buda sana verildi dediler. Yine içini gezmek için girdik ama burada kalmam anneme babama gideceğim tamam mı dedim tamam dediler. içeride havuzlar, sular , şerbetler, benim gibi çocuklar var. Onlarla oynadım dünya da görmediğim yemekler vardı hepsinden yedim bisiklete bindim dolaştım, gezdim her taraf altın, gümüş, yakut ışıl ışıl epey bir gezdikten sonra melekler bana ; Hasan rahatladın mı dediler evet dedim yine ineğimi gösterdiler keselim mi dediler bende hayır annemden babamdan ayrılmak istemiyorum dedim tamam dediler yürümeye başladık köşkün dışına çıkmadan önce köşkün içinde kocaman bir kapı gördüm o kadar süslü ki merak ettim ; bu kapı kapalı nereye açılıyor diye sordum. bana dediler ki bu kapının arkasında çok büyük bir zat var ziyaret etmemizi ister misin evet dedim kapının üzerinde kulp yok, anahtar yok nasıl açılacak diye sordum onlar; bismillahirrahmanirrahim lailaheilallah  muhammedun rasulullah diyeceksin kapı açılacak dediler söyledim gerçekten de kapı açıldı. kapı açılırken içeriden bir ışık geliyor ama o kadar kuvvetli ki gözümü tuttum gözüm ağrımaya başladı bide mis gibi kokular geliyor her tarafım nur ışık içinde kaldı. Bir iki adım attım ışık biraz azaldı baktım büyük bir taht kralların oturduğuna benziyordu  biri oturuyor orada eli yüzü düzgün, tatlı, güzel, siyah sakallı muhterem bir zat. Bana tebessüm ediyor Hasan gel dedi o kadar güzel ki baba hayran kaldım içim ısındı hemen gidip yanına oturdum çenemi dizine dayadım sürekli yüzüne baktım gözümü ondan alamıyordum pırıl pırıl parlıyor hayran kaldım o ne güzellik.. o ne güzellik.. o bana bakıyor saçımı okşuyor bana Hasanım Hasanım diye sesleniyor. yüzüne bakmaya doyamadım bir süre o bana ben ona uzun uzun baktım ellerini tuttum pamuk gibi mis gibi kokuyor o kadar güzel bir insan ki hayatımda hiç öyle bir insan görmedim. En sonunda aklım başıma geldi efendim siz kimsiniz diye sordum; saçımı okşadı ah Hasanım dedi ben seni çok seviyorum her sabah namazını kıldıktan sonra pencereyi açıyorsun elini sallayıp sabah rüzgarıyla selam gönderdiğin biri var ya o selam gönderdiğin kişi benim.. sav..
aaa ya Rasulullah  sen misin deyip atladım boynuna sıkı sıkı kucakladım o da beni kucakladı sarmaş dolmaş olduk ah evladım Hasanım diye beni sevmeye başladı. bende ona sıkı sıkı sarıldım mis gibi kokuyordu kokusunu içime çektim anne kucağı gibi merhametli dönüp bana dedi ki; Hasan beni seviyor musun? dedim ki canım sana feda olsun ya Rasulallah seni seviyorum. o dedi ki; Hasan beni annenden babandan çok seviyor musun bende dedim ki; annem babam sana feda olsun seni annemden de babamdan da çok seviyorum. peygamberimiz; peki Hasan aşağıya annenin babanın yanına inmesen de benim yanımda kalsan hoşuna gider mi? gider ya Rasulallah kalırım. sav; ama anneni babanı özlüyorsun emin misin ? dedim ki; senin yanındayken annemi babamı kimseyi özlemem. bunun üzerine efendimizin bak ineğin burada duruyor izin ver onu keselim hep benim yanımda kal. olur dedim o iki melek ineğimi kestiler. Sonra peygamberimiz şimdi aşağıya in bugün öğlen ezanı okununca seni almaya geleceğiz dediler ve beni yanından ayırmayacağını söylediler. sonra aşağı indirdiler. Böyle bir olay yaşadım babacım ben bundan sonra peygamberimizin yanında yaşayacağım.

O gün anladım çocuk öğlen namazında vefat edecek rüya mı görüyor vaka mı yaşıyor bilmiyoruz ama yaşamış kendisine sorarsan rüya değil. Üzüldük ağladık... öğle ezanı okundu o sırada işte olmam gerekiyordu hanım telefon etti; Hasan ağırlaştı vaktim geldi diye sayıklıyor bize yatağımı kıble istikametine çevirin sırtıma yastık koyup beni biraz dikleştirin ayağı kalkamıyorum ama hiç olmazsa yatar vaziyette olmayayım diyor ve seni çağırıyor. koşarak gittim kucakladım ağladım baba dedi niye üzülüyorsun ben peygamberimizin yanına gideceğim. Bütün akrabalar toplandılar 40-50 kişi sürekli peygamberimiz gelecek beni alacak götürecek diyor. etrafındakilere sürekli birbirinizi kırmayın, gönül kırmayın,  peygamberi sevin namaza dikkat edin Müslüman gibi yaşayın,dine hizmet edin, evinizde yemek yedirin diye yaşından büyük biri gibi nasihat ediyor. birden baba diye bağırdı baba peygamberimizi gördüm bak geliyor beyaz bir ata binmiş görüyorum yanında 20 kişilik bir grup var geliyorlar görüyorum Elhamdulillah ben Rasulullaha kavuşacağım biz baktık kıble tarafına bir şey göremiyoruz Hasan birden hareketlendi yüzüne can geldi halbuki elini kolunu zor kaldırıyor bi dirilik geldi elini kaldırdı heyecanla elini uzattı geldi diyor yaklaştı.. şimdi  peygamberimiz ve arkadaşları eve girdi anne baba evimize geldiler dediği an ev zangır zangır sallandı biz deprem oldu zannettik bide baktık evin içerisi mis gibi bir kokuyla doldu o koku dünya kokusu değildi.. orada peygamberimize salavat getirdi hoş geldin ya rasulullah elini açtı ne olduğunu bilmiyoruz ama birden bire başı yavaşça arkaya gitti ve ruhunu teslim etti. vefatından sonra o koku 7 gün evden çıkmadı elbisemize dahi sindi taziyeye gelenler kokuyu sorup durdu.

işte rasulullah sevgisi.. bu olay beni çok etkiledi umarım size de dokunmuştur rabbim hasanın sevgisinden zerreler almayı ve bir an olsun oturup düşünmeyi nasip etsin... onu hakkıyla sevenlerden olmayı cümlemize bahşetsin ramazan-ı şerifiniz şimdiden mübarek olsun...

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 6
Yazar: https://1000kitap.com/lebowski
Hikaye Adı : Yıllanmış Kekremsi Sevda
Link: #29377160

-Merhaba kolay gelsin. Bir kemıl soft alabilir miyim?
-Kemıl mı?... Haa camel..
-Aynen abi camel..

Uzun zamandır sigara içmemiştim. Paketim bitmişti. Gece vardiyasında dışarı da çıkamadım. Kimseler de sigara içmiyor ki! Otlanacak kimsem dahi yok. İnsan bu kadar yalnız olmamalı. Tabiri caiz ise yakamdan paçamdan yalnızlık fışkırıyor. Aslında buna alıştım diyebilirim.

Hemen alelacele paketi açtım, her zaman gittiğim rıhtıma doğru yollandım aheste aheste. İlk nefesi ile bütün huzursuzluğum gitmişti. Belki de sigarayı sevmem yalnızlıktan ileri geliyordur, kim bilir?
Rıhtıma giderken, oradaki banklarda bir ihtiyar hareketsiz oturuyordu. Durdum, bir vakit onu izledim. İzlediğim süre boyunca tüyü bile hareket etmedi. Gittim yanına oturdum. Yüzüne baktım, beni görmüyordu. Mavi gözleri adeta gökyüzünü hasetinden çatım çatım çatlatıyordu. Ömrümde böyle mavi göz görmemiştim. Benimkiler bal rengi. Bizde mavi olmaz. Ya kara ya bal.İhtiyar denize bakıyordu. Bir hayli adama baktım aval aval. Beni görmediğini düşündüm tam kalkıyordum ki yorgun sesi ile kelimeler döküldü ağzından:
-Sen hiç sevdin mi?
Oturdum geri. Sigaram bitmek üzereydi, derin bir nefes çekip söndürdüm.
-Hem de kaç defa amca! Ama uzun sürmüyor. Ben sevilmeyi de beceremiyorum. Sevmeyi desen... o zaten benim harcım değil. Ya sen?
Uzun bir sessizlik oldu. Az ötede seyyar çay-kahve satan delikanlıya ses ettim.
-Hey delikanlı! İki çay ver bize.
-Geldim ağbii..
-Al amca çayın benden olsun. Sigara içer misin?
-Çok içtim, merak ediyorsan yalnızlığa ve ya acıya çare olmuyor. Hiçbir şey dindiremez sendeki bu hüznü!
-Beni nereden tanı.....
Sözümü bitiremeden kesti.
-Ben bir kere sevdim. Başka da onun gibi sevemedim. Ordan bi sigara da bana versene.
İhtiyarın sigarasını yaktım ve anlatmaya başladı
-------------------------------------------------------------------------
On yedi yaşındayım. Köyün en güzel kızına gönlümü kaptırdım. Onunkini de çaldım elbet. Ama askerlik geldi çattı. “Seni almadan ölürsem, ölemem. Sensiz ölemem bile” dedim ona. Askere gittim. Askerlik uzun. Şimdiki gibi değil ki! Neyse gel zaman git zaman askerlik bitti. Kuş gibi geldim köye. Evimize bile yönelmeden doğru Kumru’nun evine gittim. Adı Kumru. Bir kumru kadar zarif, ürkek, gözleri kapkara. Ayağını sürdüğü yere, sanırsın bahar iniyor. Kokusundan yapraklar açılıyor, güller fışkın veriyor.
Evlerine vardım. Ev sanki suskun. Ölü gibi ev. Kimsecikler yok. Koştum evimize, anamı buldum. Ne anamı gördü gözüm ne başkasını.
-Nerde ana Kumru nerde!
-Oğlum. Hoşgeldin. Nasıls..
-Ana Kumru nerede!!
-”Oğlum...Seyit’im.. Kumru’yu ilçeden bi çavuşa verdiler.” dedi ve daha bir sıkı sıkı sarıldı bana. Sanki gitme dur der gibiydi.
Olan eşyamı attım yere, koşa koşa barabellimi aldım, belime taktım. İlk günkü gibi pırıl pırıldı. Kimdi bu çavuş? Evdekiler avluya toplandı. Arkamdan sesler geliyor ama hiçbirini kulağım işitmiyor ki!
Koşa koşa şehre indim. O kadar uzun yol ki neredeyse akşam ezanı okunacak. Bizim köylülerin kahvesine vardım. Cemal orada pişpirik oynuyor çorbasına. Daldım kahveye yapıştım yakasına.
-Cemal! Gözünü seveyim kurbanın olayım... Kim bu çavuş? De bana hele.
-Seyit Hoş geldin otur az. Bi soluklan iki laf edelim.
-”Başlatma lafına lan! Kim bu, evi nerede!” diye bağırdım. Canım gibi sevdiğim Cemal’e. Daha sonra belimdekini çıkardım.”Ya evini tarif edersin ya da ...”
Cemal korkudan titreyerek “istasyonun yanında sarı ev var o o orası...” diyebildi sadece. Koşa Koşa çıktım. İstasyonu nasıl buldum bilmiyorum. Bağırdım:
-İn aşağı lan! İn lan!
Perde aralandı. Öyle bir aralıktı ki, sanki cehennemde cennete açılan bir pencere gibiydi. Tüm öfkem sanki uçup gitmişti Kumru’nun ürkek yüzünü görünce. Çok sürmeden perde daha fazla aralandı ve o uzatmalı çavuş iti belirdi. Yine Delirdim ben. Küfür ediyorum bağırıp çağırıyorum..ağlıyorum sinirden.
-Lan in aşağı uzatmalı ..... çocuğu.. lan in ...lan ne olur in !!!
Aşağı inse vuracağım onu. Gözüm döndü. Hiçbir şeyi düşünmedim o an. Sadece aklımda Kumru'm vardı.
Çavuş perdeyi kapadı bir hışımla. Gözümün ferinde, Kumru’nun gözünden düşen iki üç damla yaş belirdi. Ağladım, yere çöktüm. Dizlerim..dizlerim çözüldü, olduğum yere yığıldım kaldım.
Şaşkınlığı atlatan Cemal ardımdan yetişmiş olsa gerek, yapıştı koluma. Ayağa kaldırdı beni. Sarıldım Cemal’e. O ağlar ben ağlarım... O ağlar ben ağlarım.. O ağlar..
“Böyle işte delikanlı. Böyle sevdim. Bir daha da kimseyi sevemedim.” dedi ihtiyar. Hafiften bir melodi yükseliyordu ötelerden. Ardımızdaki evde, piyano başında duran ufak kız, “Mendilimin Yeşili” türküsünü çalıyordu.
"Mendilim benek benek
Ortası çarkıfelek
Yazı beraber geçirdik
Kışın ayırdı felek "

Yıllanmış Kekremsi Sevda
-Merhaba kolay gelsin. Bir kemıl soft alabilir miyim?
-Kemıl mı?... Haa camel..
-Aynen abi camel..

Uzun zamandır sigara içmemiştim. Paketim bitmişti. Gece vardiyasında dışarı da çıkamadım. Kimseler de sigara içmiyor ki! Otlanacak kimsem dahi yok. İnsan bu kadar yalnız olmamalı. Tabiri caiz ise yakamdan paçamdan yalnızlık fışkırıyor. Aslında buna alıştım diyebilirim.

Hemen alelacele paketi açtım, her zaman gittiğim rıhtıma doğru yollandım aheste aheste. İlk nefesi ile bütün huzursuzluğum gitmişti. Belki de sigarayı sevmem yalnızlıktan ileri geliyordur, kim bilir?
Rıhtıma giderken, oradaki banklarda bir ihtiyar hareketsiz oturuyordu. Durdum, bir vakit onu izledim. İzlediğim süre boyunca tüyü bile hareket etmedi. Gittim yanına oturdum. Yüzüne baktım, beni görmüyordu. Mavi gözleri adeta gökyüzünü hasetinden çatım çatım çatlatıyordu. Ömrümde böyle mavi göz görmemiştim. Benimkiler bal rengi. Bizde mavi olmaz. Ya kara ya bal.İhtiyar denize bakıyordu. Bir hayli adama baktım aval aval. Beni görmediğini düşündüm tam kalkıyordum ki yorgun sesi ile kelimeler döküldü ağzından:
-Sen hiç sevdin mi?
Oturdum geri. Sigaram bitmek üzereydi, derin bir nefes çekip söndürdüm.
-Hem de kaç defa amca! Ama uzun sürmüyor. Ben sevilmeyi de beceremiyorum. Sevmeyi desen... o zaten benim harcım değil. Ya sen?
Uzun bir sessizlik oldu. Az ötede seyyar çay-kahve satan delikanlıya ses ettim.
-Hey delikanlı! İki çay ver bize.
-Geldim ağbii..
-Al amca çayın benden olsun. Sigara içer misin?
-Çok içtim, merak ediyorsan yalnızlığa ve ya acıya çare olmuyor. Hiçbir şey dindiremez sendeki bu hüznü!
-Beni nereden tanı.....
Sözümü bitiremeden kesti.
-Ben bir kere sevdim. Başka da onun gibi sevemedim. Ordan bi sigara da bana versene.
İhtiyarın sigarasını yaktım ve anlatmaya başladı
-------------------------------------------------------------------------
On yedi yaşındayım. Köyün en güzel kızına gönlümü kaptırdım. Onunkini de çaldım elbet. Ama askerlik geldi çattı. “Seni almadan ölürsem, ölemem. Sensiz ölemem bile” dedim ona. Askere gittim. Askerlik uzun. Şimdiki gibi değil ki! Neyse gel zaman git zaman askerlik bitti. Kuş gibi geldim köye. Evimize bile yönelmeden doğru Kumru’nun evine gittim. Adı Kumru. Bir kumru kadar zarif, ürkek, gözleri kapkara. Ayağını sürdüğü yere, sanırsın bahar iniyor. Kokusundan yapraklar açılıyor, güller fışkın veriyor.
Evlerine vardım. Ev sanki suskun. Ölü gibi ev. Kimsecikler yok. Koştum evimize, anamı buldum. Ne anamı gördü gözüm ne başkasını.
-Nerde ana Kumru nerde!
-Oğlum. Hoşgeldin. Nasıls..
-Ana Kumru nerede!!
-”Oğlum...Seyit’im.. Kumru’yu ilçeden bi çavuşa verdiler.” dedi ve daha bir sıkı sıkı sarıldı bana. Sanki gitme dur der gibiydi.
Olan eşyamı attım yere, koşa koşa barabellimi aldım, belime taktım. İlk günkü gibi pırıl pırıldı. Kimdi bu çavuş? Evdekiler avluya toplandı. Arkamdan sesler geliyor ama hiçbirini kulağım işitmiyor ki!
Koşa koşa şehre indim. O kadar uzun yol ki neredeyse akşam ezanı okunacak. Bizim köylülerin kahvesine vardım. Cemal orada pişpirik oynuyor çorbasına. Daldım kahveye yapıştım yakasına.
-Cemal! Gözünü seveyim kurbanın olayım... Kim bu çavuş? De bana hele.
-Seyit Hoş geldin otur az. Bi soluklan iki laf edelim.
-”Başlatma lafına lan! Kim bu, evi nerede!” diye bağırdım. Canım gibi sevdiğim Cemal’e. Daha sonra belimdekini çıkardım.”Ya evini tarif edersin ya da ...”
Cemal korkudan titreyerek “istasyonun yanında sarı ev var o o orası...” diyebildi sadece. Koşa Koşa çıktım. İstasyonu nasıl buldum bilmiyorum. Bağırdım:
-İn aşağı lan! İn lan!
Perde aralandı. Öyle bir aralıktı ki, sanki cehennemde cennete açılan bir pencere gibiydi. Tüm öfkem sanki uçup gitmişti Kumru’nun ürkek yüzünü görünce. Çok sürmeden perde daha fazla aralandı ve o çavuş iti belirdi. Yine Delirdim ben. Küfür ediyorum bağırıp çağırıyorum..ağlıyorum sinirden.
-Lan in aşağı uzatmalı ..... çocuğu.. lan in ...lan ne olur in !!!
Aşağı inse vuracağım onu. Gözüm döndü. Hiçbir şeyi düşünmedim o an. Sadece aklımda Kumru'm vardı.
Çavuş perdeyi kapadı bir hışımla. Gözümün ferinde, Kumru’nun gözünden düşen iki üç damla yaş belirdi. Ağladım, yere çöktüm. Dizlerim..dizlerim çözüldü, olduğum yere yığıldım kaldım.
Şaşkınlığı atlatan Cemal ardımdan yetişmiş olsa gerek, yapıştı koluma. Ayağa kaldırdı beni. Sarıldım Cemal’e. O ağlar ben ağlarım... O ağlar ben ağlarım.. O ağlar..
“Böyle işte delikanlı. Böyle sevdim. Bir daha da kimseyi sevemedim.” dedi ihtiyar.

Hafiften bir melodi yükseliyordu ötelerden. Ardımızdaki evde, piyano başında duran ufak kız, “Mendilimin Yeşili” türküsünü çalıyordu.
"Mendilim benek benek
Ortası çarkıfelek
Yazı beraber geçirdik
Kışın ayırdı felek "

Yusuf Çorakcı, Beyoğlu Rapsodisi'yi inceledi.
23 Nis 21:38 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Ahmet Ümit'in şimdiye kadar okuduğum en sıradışı kitaplarından biri olan Beyoğlu Rapsodisi, bize cinayet romanı denen kavramı yeniden sorgulatır nitelikte. Cinayet romanı dediğimizde belli kalıplar ve dinamikler vardır, ancak bu kitap bizlere çok daha farklı yazılabileceğini düşündürtüyor. Tabi bunları okuyup bitirdikten sonra anlıyorsunuz fakat ilk sayfaları geçip ortalara doğru ilerlerken bir değişiklik olduğu hissediliyor. Dili oldukça sade ve akıcı, tasvirler iyi yapılmış ve İstanbul'a yabancı değilseniz demek isteneni anlamak kolaylaşıyor. Sürükleyeci bir anlatım var ancak merak uyandırma konusunda biraz durağan diyebilirim, bu hikaye gidişatından kaynaklı bir durum. İstanbul ve Beyoğlu'na aşık olan Ahmet Ümit bu eserinde hayranlığını fazlasıyla bağıra çağıra dünyaya ilan ediyor, hem de çok ünlü başka kentlerle kıyaslayarak. Yazar bir tur acentasında çalışsaymış yıllardır iddia edilen ve bir türlü gerçekleşmeyen "turizm patlayacak" söylentisi gerçek olurmuş belki, bilemiyorum. Hikayeye geçiş yaptığımızda; Selim, Kenan ve Nihat adında çocukluktan beri süregelen üç samimi arkadaşın başlarından geçen olayları okuyoruz. Selim hikayeyi anlatan en normal karakter olmakla birlikte down sendromlu bir çocuğa sahiptir. Nihat en garibanlarıdır ve genelde Selim ve Kenan'ın maddi yardımlarıyla ayakta duran bir beleşçidir. Kenan ise ağzında gümüş kaşıkla doğmuş maceraperestin tekidir zaten bütün hengamenin sebebi bu arkadaştır. Hikayede bir cinayet var fakat bu üç karakterden hiçbiri içinde değildir, sadece Kenan'ın çektiği bir fotoğraftan etkilenip cinayeti aydınlatma hevesi yüzünden hayatlarında değişiklikler meydana geliyor. Bir de Katya var Kenan'ın sevgilisi, kendisi Rus fakat çok uzun yıllardır İstanbul'da kalmadığı halde Türkçeyi adeta Trt spikerleri kadar düzgün ve hatasız konuşuyor. Bunu bir gözlemleme eksikliği olarak düşünüyorum, mesela 10 senedir Türkiye'de yaşayan bir Japon tanıdığım bile bazen kelime sorardı bana iyi öğrendiği halde. Yazar yabancıları çok iyi analiz edememiş bana göre, bu kitapta onu gördüm. Cinayet dışında Beyoğlu hakkında bayağı bir bilgi olduğunu söyleyebilirim, sokak sokak anlatılıyor resmen. Ahmet Ümit özellikle sonlarda şaşırtmayı seven bir yazar olduğundan bir anda simyacılık giriyor işin içine. Hatta sonraları satanistler ve black metal konularına girse de, toplumun metal müzik dinleyenlerin şeytana tapıp kedi kesmesi ve uyuşturucu kullanması hakkındaki önyargılarına cevap veriyor. Aslında kitabın kırılma anları üçte ikilik bölümden sonra başlıyor, ondan önceki sayfalar karakterlerin genel yaşamları ve günlerini nasıl geçirdikleri üzerine inceleme gibi. Çok fazla hikayesine girmek istemiyorum çünkü okumak isterseniz tadı kaçar. Sonunun şaşırtıcı olduğunu söyleyebilirim, bir de günümüze yakın bir zamanda geçen bu hikayede hala mektupla haberleşenleri görmek ilginç geldi. Ahmet Ümit çok fazla argo ve küfür kullanmaz aslında ancak Beyoğlu Rapsodisi bir yeraltı edebiyatını andırır nitelikte. Kenan ve Nihat'a gıcık oldum ancak okuması güzeldi yine de. Farklı bir polisiye ve değişik bir cinayet kitabı okumak isteyenlere tavsiye edebilirim.

Ağlasam sesimi duyamazsınız elbet
Mısralarım yok benim
Gözyaşlarım soyut
Dokunmak namümkün
Sözcükler bayat
Yaşamak aynileşmiş
Günler silinmiş
Zaman argo jargonundan
En ağır bir küfür misali
Gelmişine geçmişine sövüyor
İnsanlara güvenmiyorum
Daha doğrusu güvenemiyorum
İyilik sıkıcı
Kötülük bulaşıcı
Yalnızlık öldürücü
Tutsaklık bulaşıcı
Hastalık bile hasta olur
Bu çarpıcı çağın rüzgarında
Cümleler bitmek bilmiyor
Tekrar bile kendini tekrara başladı
Ben de kendimi tekrar ediyorum
Birileri beni takdir ediyor
Kötü şartlar takdiri hak ediyor
İyi şartlar da herkes kötü
Anlam manasız şimdi
Çünkü şimdi de anlamsız
Gözlerin geliyor aklıma
Bu anlamsızlık diyarında
Sonra başkasına baktığını düşünüyorum
Bu kez yanılmak istiyorum
Sonra yarasalar giriyor mağarama
Fareler sanıyorum
Ters yaşayan meğer benmişim
Gözlerin çıkmıyor aklımdan
Aklım çıkıyor yitiriyorum aheste aheste
Gözlerin mahir bir ressamın
Mahur Bestesi gibi
İtalyanca bir kelime: Bella
Sana Hayat demek istiyorum
Çav Bella dökülüyor ağzımdan
Çav çav çav
Sonra bir Sezen nefesi
Gitme!
Ama sen gidiyorsun
Umrunda değil hayat
Benim de umrumda değil
Ama Bella deyince umursuyorum
Bir de Mualla diyorum sana
Muallim ve Mualla
Aslı ile Kerem gibi olmasa da
Ama sen sevmiyorsun Mualla’yı
Ben seviyorum Bella’yı Mualla’yı
Sana anlatsam kızar mısın bana
Bulutlar da Zeus’u görüyorum
Ağzında bir mikrofon
Şarkı söylüyor Zeyla’ ya
Zeus’un ile Zeyla ne hoş değil mi
Ben buldum bu akşam kafam bir hoş Mualla
Çav diyorum Çav çav Bella
Yarasalar dikkatimi dağıtıyor
Rahat bırakmıyorlar mağaramda
En son giren mağarama
Gökyüzüne ulaştığını sanıyordu
Körmüş sonra anladım
Geç oldu belki
Zararın neresinden dönersen zarar...
Kafam da poetik bir adam yok benim
Yanağı al gülücüklerini kendine sakla
Kendini bana yasakladığın gibi
Allık yüklü yanaklarda
Eğreti durur gülücük
Vişne çürüğü ruj
Güzelliğini kirletir
Ve en önemli nokta
Bunları benden başka kimse söylemez sana
Anlamını bilmediğin cümleleri açıklamak
Benim mağaramı boşaltmak demek
Yarasalar da bir parçası
Kabul etmen gerek
Erken öleceğim galiba
Söyleyecek çok şeyim var
Bu kadar sözcüğe
En uzun ömür de erken olur nitekim
Sivrisinekler kanıma susamış
Bilmiyorlar zehirlidir
Ben her gün ölüyorum
Üstelik tekrar dirilemiyorum da
Bir arkadaşım vardı samimi
İstikamet üzere ol diyordu
Altından tahtlara otur
İçinden şaraplar akan ırmaklarda yıkan
Elmas’tan Saray’ların olsun
İri gözlü hurilerle seviş
Ne Elmas ne şarap ne huri ne altın
Beni aşk tüketti biliyorsun
İstikametim en çok aşkaydı
Aşkta kayboldum ben
Anlamsızlaştım aşkın yüzünde
Dilim bozuldu anlamsızlaştı
Yıldızları kırmızı görüyorum
Uzun uzadıya anlatmak istiyorum
Anlayana
Yargılasınlar beni
Kurulsun mahkemem
Menteşenin maaşı ne kadar Baba?
En çarpıcı cümle
Bana ait değil ne yazık!

Zeynep Şimşek, Frezya'yı inceledi.
07 Nis 21:48 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Cansu nam-ı diğer Hacer, bebekken çöplüğe atılan kimsesiz bir kızdır. Hayat ona mutlu yüzünü göstermemiş, yetimhanede büyümüş ve hayallerini gerçekleştirmek uğruna çıktığı yolda hayatının en kötü günlerini yaşayıp pavyonda şarkı söyleyerek yoluna bakan bir kız. Timur'un deyimiyle pavyon bülbülü...
Timur ise kendisini tam olarak çözemediğimiz ailesi kabul ettiği insanlarla hayatını sürdüren adamımız. Hacer gibi yetim olan Timur'a en büyük destek ona annelik yapan Hikmet Sultan. Aile bildiklerine karşı merhametli ve sevgi dolu ama geri kalan insanlara karşı Cansu'nun dediği gibi mafyatik bir insan. Tabii bu mafyatik insanın kocaman bir serası ve yetiştirdiği birbirinden güzel çiçekleri var. Bu başta çok garip ve çelişkili görünmüştü ama zamanla mükemmel bir detaya dönüştü.
Cansu veTimur'un karşılaşmaları olaylı oluyor ve başlıyor hikayeleri. İlk kısımlarda Timur'a bolca küfür etmekle beraber zamanla onu ve merhametini çok sevdim.
Cansu'nun iç dünyasını yani Hacer'i o kadar detaylı ve içimizde hissederek okuyoruz ki bu hayatların varlığı kafamıza çarpıyor.
Timur ve Cansu'nun serada geçirdikleri zamanlara bayıldım. Kitabın adının Frezya olmasının yanında diğer çiçeklerin anlamları kitabı ayrı bir boyuta taşımıştı.
Asıl karakterlerimizin yanında Falaz-Beste ikilisi ve benim bir diğer favorim olan Nalân ve Hayrullah var. Onların hikayelerini çok daha ayrıntılı olarak başka bir kitapta okumak isterdim açıkçası.
Aslında daha yazacak bir sürü şeyim var ama hem anlattıkça anlatasım geliyor hem de kitabın büyüsünün kaybolmasını istemiyorum.
Kitabın sonundaki yazardan not ise en mükemmel ayrıntı
Bu büyülü hikayeye mutlaka şans vermelisiniz!

sueda reyyan, Peygamberin Bir Günü'ü inceledi.
 04 Nis 20:16 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Peygamber Efendimiz (sav) ‘in bir günü…
Uhud günleri değil, Bedir değil. Hendek, Hicret yolculuğu ya da Miraç gecesi de değil kitapta yazılan…
Efendimiz’in sıradan bir günü. Edebiyle, kulluğuyla, merhametiyle, tebessümüyle, beşeriyetiyle, tefekkürü ile sıradan bir günü.

Eris kuyusunun kenarındaki taşların üstüne oturup, ayaklarını kuyuya sarkıtıp bahçeyi temaşa ederken;
Gece Rabbiyle hemhal olmak için kalktığında semaya bakıp Ay’ a seslenirken;
Diz bükerek tevazu ile yemeğe oturan, evinde söküğünü diken Nebi’nin devesine katran sürmekle meşgul iken geçirdiği bir günü…

İşlerini başkalarına havale edip peygamberlik görevini yaparken değil de; mescid inşası için taş taşırken, Hendek’te ashabıyla yemek hazırlamak için odun toplarken;
Kuşu ölen küçük bir çocuğa taziyeye giden bir Nebi’nin sıradan bir günü işte.

Hz. Aişe’nin kıskançlıkla kırdığı yemek tabağının parçalarını bir araya getirmeye çalışırken
Gayri Müslimlerin cenazesi geçerken dahi saygıyla ayağa kalkarken;
Bir sefer esnasında yavrularını emziren anne köpeği ürkütmemek için koca ordunun yolunu değiştirirken;
‘’ Allah’ın yeryüzündeki çiçekleridir’’ dediği çocuklarla koşu yarışlarında, güreş yaparken tezahurat yaptığı torunlarıyla beraberken;
Namazda secdede sırtına binip ‘’ Deh Deh’’ diye seslenen torunu hevesini tam alsın diye secdeyi uzatırken;
Sadakadır dediği tebesümü ve güzel sözüyle…
Kudsi Nebi’nin bir günü… Bir insan olarak; evladı ölen bir baba, sevgili eş, vefalı dost, incelikler peygamberi olarak yaşadığı sıradan günleri anlatılıyor kitapta.
…..
Artık yağmur yağarken şemsiyemı açamıyorum -ki bereketli nisan yağmurlarında, durup göğsünü yağmura açan Efendimiz(sav) geliyor aklıma.
Artık Ay’ a her baktığımda sesleniyorum O’nun gibi.. ‘’ Ey hilal senin de Rabbin benim de Rabbim Allah’ tır ‘’ diye…

Her sofra için koca kainatın çalıştığını okuduktan sonra kitapta; artık öyle kolay yutamıyorum lokmaları boş gevezelikler arasında.
Ve artık nasılsın diye soranlara gönülden O’nun gibi ‘’ Küfür ve dalalet hali hariç , her hal için Elhamdülillah ‘’ demeye çalışıyorum şimdilik dilimle, inşallah kalbimle …
Sorumlu olduğum bir işi yaparken; cenaze toprağı için kum getiren, inşaat için harç malzemesi karıştıran sahabelerine yaptığı uyarılarda, işini hakkını vererek en iyi şekilde yapana Rabbin rızasını tekrar tekrar hatırlatan Efendimiz (sav) geliyor aklıma…

Son olarak… Bir sahabe geliyor Efendimiz’e hüzünle. Soruyor O’nun gibi yaşamaya çalışsa da yapamayan sevenlerinin halini. Zira O bir Peygamber, kendi basit bir kul ya? Müjdelerin, tesellilerin en büyüğü ile cevap veriyor Alemlere Rahmet : Kişi sevdiği ile beraberdir…

İşte gönlüm tıka basa dolu iken dünya ehlinin sevdası ile; bir ağacın gölgesinde kısa bir müddet gölgelenen ve sonrasında terk eden bir yolcu gibi yaşamayı tavsiye eden Peygamberimiz (asm) geliyor aklıma…

Yazarın cümlesiyle; Yolu da yolculuğu da unutmadan …
Keyifli okumalar, saygılar, sevgiler, hürmetler….

Bir kaç saat önce yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Tabi anlatmaya başlamadan önce kendi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum:

Küçüklüğümden beri şiddetle büyüyen bir annenin evladıyım. Oldum olası kadına şiddeti hep kınadım(bazen sadece kınamayla kalmadım. Fiziksel kınama da yaptım.) Şimdii, kadına şiddet uygulayan şerefsizler,adiler, kanı bozuklar, yahudi dölleri, beyni tenekeden bile boş olan adamsızlar, size sesleniyorum siz erkeksiniz ama ADAM değilsiniz. Ayakları altında cennet olan, merhametli, vicdanlı, ne olursa olsun, evlatları için eşi için kısacası ailesi için her türlü fedakarlığı yapan kadınlara nasıl el kaldırabiliyorsunuz. Lan oğlum siz adamlığı dövmekle mi olduğunu sanıyorsunuz. Kendi karısına annesine ablasına ya da herhangi bir yakınına laf atıldığında sözde ADAM’mış gibi horozlanıyorsunuz. Sizin bu toplumda bu dünya da yaşamaya hakkınız yok, olmayacakta. Ben yaşadığım sürece nefes aldığım sürece nerede olursam olayım gördüğüm her kadına şiddeti ölümüne bile olsa müdahil olup, sadece onunla kalmayıp müdahale de edeceğim. Size bir metre kare de bile nefes aldırmayacağım. Ve en büyük şerefsizliği de etrafta olup izleyenler sizin kadar da adi kişiliksiz karaktersiz olanlar siz şiddet uygulayanlardan daha akılsız insanlarsınız. Çok öfkeliyim, edebim el vermiyor ! Vel hâsıl kelam gelelim olaya:

Limanda arkadaşımla yürürken olayla aramız da 45-50 metre falan var. O kadar isyan sesi geliyor ki bağrış çağrış. Duyar duymaz kafamızı kaldırdık arkadaşımla. Bir soysuz, yabancı olan kadına nasıl bağırıyor, tabi o sırada kadında ona bağırıyor, koşarak giderken, o şerefsiz adi kişiliksiz kadına bir vurdu (içimiz sızladı) kadın iki  üç adım geriye gitti. Sözde araya girmişler ayırmak için hey babam hey. Aptallar. Vardık ayırdık arkadaşla, ben o sırada kadını sakinleştirirken araya giren adilerden biri tekrar kadına saldırmaya başladı. Güzel bir tane yapıştırdım şerefsize. Ya abi nasıl insanlarsınız ki biz o kadar mesafeden duyuyoruz kadın bas bağırıyor telefon yok mu polisi arayacağım diye kimse çıkarıp telefonu vermiyor. Limanda da deniz polisi var 10-15 metre ilerde. Kadın, bir tane bizim yaşlarda çocuğun yanına gitti telefon istemeye, çocuk küfür etti kadına oda arkadaşımdan nasibini aldı iyi oldu şimdi böyle yazınca daha da vurasım geliyor. Biz ayırma peşindeyiz yani o yüzden aklımıza telefonlarımız gelmedi, ama o anda Allah mı yardım etti herhalde arkadaşım git surda polisi çağır dedi gittik. Arkadaşım da kadını getirdi. Bakın aralarında ne yaşandı bilmiyoruz. Ama ne olursa olsun kadına vurmak ittirmek vb. şeyler A D A M L I K değil anlayın bunu diyeceğim de , dedim ya teneken bile kötüsünüz siz. İzleyenlerinde sizden farkı yok. Şunu unutmayın bir kadın veya kadınlar gemidir, adam yada adamlar limandır. Yani erkekler; kadın limana yanaşır. Liman gemiye yanaşmaz. Ben bu olayı sadece burda bırakmayacağım gece olduğu için çalıştığı yeri ifşa edip sosyal medyada yayacağım. Gerek o iş yeri, gerek o iş yerin sahibi bunun hesabını tek tek ödeyecek. Bu kadar. Mücadeleme, mücadelemize devam edeceğiz. Ben bunu övünmek için paylaşmadım. Zaten okuyanlar da vicdan ve insanlık varsa bu yazıya o gözle bakmazlar.

Sürç-i lisan olduysa affola.