Amerikan kasabasında yaşayan sıradan insanların hayatlarının, kuduz bir köpeğin saldırısıyla nasıl kâbusa dönüştüğüne konuk oluyoruz. Saint Bernard cinsi olan Kujo, bir yarasa tarafından ısırıldıktan sonra kuduz olur. Hastalık ilerledikçe sevecen ve uysal bir köpek, ölümcül bir tehdide dönüşür.
Kujo eseri King’in korkuyu en gerçekçi ve saf haliyle bence bu eserinde de bize yansıtmış. Bu romanda karşımızda ne şeytani bir varlık ne de mistik bir lanet var; yalnızca kuduz olmuş bir köpek ve yanlış zamanda yanlış yerde bulunan insanlar.
Romanın en güçlü yanlarından biri de sıradan hayatların yavaş yavaş felakete sürüklenişini adım adım hissettirmesi. Donna Trenton’ın evlilik problemleri, vicdan azabı ve içsel çatışmaları; Vic’in iş stresi ve iletişim kopukluğu… King, büyük trajediden önce bize oldukça normal bir hayat portresi sunuyor. Bu sıradanlık "herkesin başına gelebilir" i gözler önüne seriyor.
Kujo bu hikayenin trajik bir kurbanı.. Sevecen bir Saint Bernard’ın, kontrolü dışında gelişen (ve gerekli önlem alınmayan) bir hastalık yüzünden ölümcül bir tehdide dönüşmesi, hikâyeye acı bir boyut katıyor. Kötülüğü bilinçli bir tercih olarak değil, doğanın acımasızlığını ele alıyor. Özellikle Brett ile arasındaki o bağ..
Hayvan sever biri olarak gerçek anlamda beni etkileyen bir eserdi. King'i hayvanlar üzerinden ne zaman bir bölüm veya karakter oluştursa derin bir nefes alarak devam ediyorum.
Tabii ki de herkesin etkilendiği o son sahne.. Araba, çaresizlik ve olmazsa olmaz umut.
Psikolojik gerilim isteyenlere kesinlikle çerezlik niyetine önerimdir.