Ahmet, bir alıntı ekledi.
 22 May 23:14 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Hz. Peygamber (sav) - Veda Hutbesi'nden
" Her birinizin ayırt edici özellikleri var; bu nimetlere erişmek için çabalayınız. Her birinizin güç yetirebilecekleri var; onları başarabilmek için gayret ediniz.
Kul(insan), iki korku arasındadır: (ilki) geçip giden ömrüdür ki Allah'ın (bu geçmişi) hakkında ne yapacağını bilemez; (ikincisi) geriye kalan ömrüdür ki Allah'ın (bu geleceği) hakkında ne hüküm verdiğini bilemez.
O halde kul, özünden (nefsinden) özüne lazım olanı alsın; dünyasından ahireti için lazım olanı alsın; yaşlılıktan önce gençliğinden lazım olanı alsın; ölümden önce hayatından lazım olanı alsın!
Muhammed'in özünü/canını kudretinde tutana (Yüce Allah'a) and ile (bildiririm ki), öldükten sonra hoşnut edilecek yer yok! Dünyadan sonra gidilecek mesken yok! Sadece cennet ve cehennem (var) ! "

Bisiklet Dersleri, A. Ali Ural (Sayfa 141)Bisiklet Dersleri, A. Ali Ural (Sayfa 141)
Burak, bir alıntı ekledi.
22 May 21:03

Ama nasıl bir utanç...
İnancın yarısı utanç. Ama nasıl utanç? Kalbden ansızın firlayarak kızartısını yüze vuran kanın utancından, Peygamber neslinin duvarları önünde kendi duvarını yükseltmeyip yıkmaktan, Peygamber karşısında sesini yükseltmeyip indirmekten, kul olma şuuru içinde, her saniye «mutlak bir göz» tarafindan, her kımıldanışının gözlendiğine inanmaya ve ona göre davranmaya kadar ulaşan bir utanç, yani hayâ.

Kıyamet Aşısı, Sezai Karakoç (Sayfa 43)Kıyamet Aşısı, Sezai Karakoç (Sayfa 43)
《Mizgine_İslâm / ميزگينه اسلام》Ӝ̵, bir alıntı ekledi.
22 May 15:10 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Meryem Süresi :
Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd.
2. Bu, Rabbinin, Zekeriya kuluna olan merhametinin anılmasıdır.
3. Hani o, Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı.
4. O, şöyle demişti: “Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım.”
5,6. “Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankâr olmaların)dan korkuyorum. Karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl!”
7. (Allah, şöyle dedi:) “Ey Zekeriyya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik.”
8. Zekeriyya, “Rabbim!” “Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?” dedi.
9. (Vahiy meleği) dedi ki: Evet, öyle. (Ancak) Rabbin diyor ki: “Bu, bana göre kolaydır. Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım.”
10. Zekeriyya, “Rabbim, öyleyse bana (çocuğumun olacağına) bir işaret ver”, dedi. Allah da, “Senin işaretin, sapasağlam olduğun hâlde insanlarla (üç gün) üç gece konuşamamandır” dedi.
11. Derken Zekeriya ibadet yerinden halkının karşısına çıktı. (Konuşmak istedi, konuşamadı) ve onlara “Sabah akşam Allah’ı tespih edin” diye işaret etti.
12,13,14. (Yahya, dünyaya gelip büyüyünce onu peygamber yaptık ve kendisine) “Ey Yahya, kitaba sımsıkı sarıl” dedik. Biz, ona daha çocuk iken hikmet ve katımızdan kalp yumuşaklığı ve ruh temizliği vermiştik. O, Allah’tan sakınan, anne babasına iyi davranan bir kimse idi. İsyancı bir zorba değildi.
15. Doğduğu gün, öleceği gün ve diriltileceği gün ona selâm olsun!
16,17. (Ey Muhammed!) Kitap’ta (Kur’an’da) Meryem’i de an. Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz, ona Cebrail’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü.
18. Meryem, “Senden, Rahmân’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen biri isen (bana kötülük etme)” dedi.
19. Cebrail, “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim” dedi.
20. Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım hâlde, benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.
21. Cebrail, “Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu, zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir” dedi.
22. Böylece Meryem, çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.
23. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!” dedi.
24. Bunun üzerine (Cebrail) ağacın altından ona şöyle seslendi: “Üzülme, Rabbin senin alt tarafında bir dere akıttı.”
25. “Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün.”
26. “Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, “Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım” de.
27. Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!”
28. “Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.”
29. Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) ona işaret etti. “Beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?” dediler.
30. Bebek şöyle konuştu: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil’i) verdi ve beni bir peygamber yaptı.”
31. “Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti.”
32. “Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı.”
33. “Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir).”
34. Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur.
35. Allah’ın çocuk edinmesi düşünülemez. O, bundan yücedir, uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece “ol!” der ve o da oluverir.
36. Şüphesiz, Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse (yalnız) O’na kulluk edin. Bu, dosdoğru bir yoldur.
37. (Fakat hıristiyan) gruplar, aralarında ayrılığa düştüler. Büyük bir günü görüp yaşayacakları için vay kâfirlerin hâline!
38. Bize gelecekleri gün (gerçekleri) ne iyi işitip ne iyi görecekler! Ama zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.
39. Onları, gaflet içinde bulunup iman etmezlerken işin bitirileceği o pişmanlık günüyle uyar.
40. Şüphesiz yeryüzüne ve onun üzerindekilere biz varis olacağız, biz! Ancak bize döndürülecekler.
41. Kitap’ta İbrahim’i de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi.
42. Hani babasına şöyle demişti: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?”
43. “Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy ki seni doğru yola ileteyim.”
44. “Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahmân’a isyankâr olmuştur.”
45. “Babacığım! Doğrusu ben, sana, çok esirgeyici Rahmân tarafından bir azabın dokunmasından, böylece şeytana bir dost olmandan korkuyorum.”
46. Babası, “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, mutlaka seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş!” dedi.
47. İbrahim, şöyle dedi: “Esen kal! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır.”
48. “Sizi ve Allah’tan başka taptıklarınızı terk ediyor ve Rabb’ime ibadet ediyorum. Rabbime ibadet etmekle de mutsuz olmayacağımı umuyorum.”
49. İbrahim, onları da onların taptıklarını da terk edince, ona İshak ile Yakub’u bağışladık ve her birini peygamber yaptık.
50. Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk. Onlar için yüce bir doğruluk dili var ettik (güzel bir söz ile anılmalarını temin ettik).
51. Kitap’ta, Mûsâ’yı da an. Şüphesiz o seçkin bir insan idi. Bir resûl, bir nebî idi.
52. Ona, Tûr dağının sağ tarafından seslendik ve kendisi ile gizlice konuşmak için kendimize yaklaştırdık.
53. Rahmetimiz sonucu kardeşi Hârûn’u bir nebî olarak kendisine bahşettik.
54. Kitap’ta İsmail’i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi. Bir resûl, bir nebî idi.
55. Ailesine namaz ve zekâtı emrederdi. Rabb’inin katında da hoşnutluğa ulaşmıştı.
56. Kitap’ta İdris’i de an. Şüphesiz o, doğru sözlü bir kimse, bir nebî idi.
57. Onu yüce bir makama yükselttik.
58. İşte bunlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.
59. Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.
60,61. Ancak tövbe edip inanan ve salih amel işleyenler başka. Onlar cennete, Rahmân’ın, kullarına gıyaben vaad ettiği “Adn” cennetlerine girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun va’di kesinlikle gerçekleşir.
62. Orada boş söz işitmezler. Yalnızca (meleklerin) “selâm!” (deyişini) işitirler. Orada sabah akşam rızıkları da vardır.
63. İşte bu, kullarımızdan Allah’a karşı gelmekten sakınanlara miras kılacağımız cennettir.
64. (Cebrail, şöyle dedi:) “Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzdekiler, arkamızdakiler ve bunlar arasındakiler hep O’nundur. Rabbin unutkan değildir.”
65. (Allah) göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu hâlde, O’na ibadet et ve O’na ibadet etmede sabırlı ol. Hiç, O’nun adını taşıyan bir başkasını biliyor musun?
66. İnsan, “Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?” der.
67. İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?
68. Rabbine andolsun, onları şeytanlarla beraber mutlaka haşredeceğiz. Sonra onları kesinlikle cehennemin çevresinde diz üstü hazır edeceğiz.
69. Sonra her bir topluluktan, Rahman’a karşı en isyankâr olanları mutlaka çekip çıkaracağız.
70. Sonra, oraya girmeye en lâyık olanları muhakkak ki en iyi biz biliriz.
71. (Ey insanlar!) Sizden cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur. Rabbin için bu, kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir.
72. Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız da zalimleri orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.
73. Âyetlerimiz kendilerine apaçık bir şekilde okunduğu zaman, inkâr edenler, inananlara, “İki topluluktan hangisinin bulunduğu yer daha hayırlı meclis ve mahfili daha güzeldir?” dediler.
74. Biz onlardan önce, mal-mülk ve görünümü daha güzel olan nice nesilleri helâk ettik.
75. (Ey Muhammed!) De ki: “Kim sapıklık içinde ise Rahmân onlara, istenildiği kadar süre versin! Nihayet kendilerine vaad olunan azabı, ya da kıyameti gördüklerinde kimin yeri daha kötüymüş, kimin taraftarları daha zayıfmış bilecekler.
76. Allah, doğruya erenlerin hidayetini artırır. Kalıcı salih ameller, Rabbinin katında sevap bakımından da daha hayırlıdır, sonuç itibari ile de.
77. Âyetlerimizi inkâr edip “Bana elbette mal ve evlat verilecek!” diyen kimseyi gördün mü?
78. Gaybı mı görüp bilmiş, yoksa Rahmân’dan bir söz mü almış?
79. Hayır! (İş onun dediği gibi değil). Biz, onun söylediklerini yazacağız ve azabını arttırdıkça arttıracağız!
80. Onun (ahirette sahip olacağını) söylediği şeylere biz varis olacağız ve o bize tek başına gelecek.
81. Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref (kaynağı) olsunlar diye, Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
82. Hayır! İlâhları, onların ibadetlerini inkâr edecekler ve kendilerine düşman olacaklar.
83. Kâfirlerin başına, onları durmadan (günaha ve azgınlığa) tahrik eden şeytanları gönderdiğimizi görmedin mi?
84. Ey Muhammed! Şu hâlde, onların azaba uğramalarını istemekte acele etme. Biz onlar için ancak (takdir ettiğimiz günleri) sayıp durmaktayız.
85,86. Allah’a karşı gelmekten sakınanları Rahmân’ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevk edeceğimiz günü düşün!
87. Rahmân’ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır.
88. Onlar, “Rahmân, bir çocuk edindi” dediler.
89. Andolsun, siz çok çirkin bir şey ortaya attınız.
90,91. Rahman’a çocuk isnat etmelerinden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecektir!
92. Hâlbuki Rahmân’a bir çocuk edinmek yakışmaz.
93. Göklerdeki ve yerdeki herkes Rahman’a kul olarak gelecektir.
94. Andolsun, Allah onları ilmiyle kuşatmış ve tek tek saymıştır.
95. Onlar(ın her biri) kıyamet günü O’na tek başına gelecektir.
96. İnanıp salih ameller işleyenler için Rahmân, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.
97. Ey Muhammed! Biz, Allah’a karşı gelmekten sakınanları Kur’an ile müjdeleyesin, inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilin ile (indirip) kolaylaştırdık.
98. Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlardan hiçbirini hissediyor yahut onların bir fısıltısını olsun işitiyor musun?

Kuran-ı Kerim Türkçe Meali, Elmalılı Muhammed Hamdi YazırKuran-ı Kerim Türkçe Meali, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır
Krmz, bir alıntı ekledi.
21 May 00:03 · Kitabı okuyor

"Resulullah (s.a.v) ki: "Mu'min -veya musluman- bir kul abdest aldi mi yuzunu yikayinca, gozuyle bakarak isledigi butun gunahlar su ile -veya suyun son damlasiyla- yuzunden dokulur iner, ellerini yikayinca elleriyle isledigi hatalar su ile birlikte -veya suyun son damlasiyla- ellerinden dokulur iner. Ayaklarini yikayinca da ayaklariyla giderek isledigi butun gunahlari su ile -veya suyun son damlasiyla- dokulur iner. (Oyle ki abdest tamamlaninca) gunahlarindan arinmis olarak tertemiz cikar."

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) İle 1 Saat Konuşmak, Ahmet Gürbüz (Sayfa 45)Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) İle 1 Saat Konuşmak, Ahmet Gürbüz (Sayfa 45)

Antik Mısır Tanrısı
Antik Mısır Tanrısı Aton (Aten, Zentuk) ve Aton Dini Hazırlayan: Akhenaton "Aton, uludur, birdir, tektir.
O'ndan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O'dur her varlığı yaratan
Bir ruhtur Aton, görünmeyen bir ruh.
Ta başlangıçta vardı Aton,
Tek varlıktı o.
Hiçbir şey yokken o vardı.
Her şeyi o yarattı
Ezelden beri süregelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir Aton, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman." Akhenaton [1] Aten ya da Aton ya da Zentuk, 4. Amenhotep (Akhenaton, Akhenaten, 4.Amenofis) tarafından ortaya çıkarılan [2] dinî inanışın tek ve yarı-soyut tanrısıdır. Tıpkı günümüzde büyük kitlelere ulaşmış olan kutsal kitaplı dinlerde olduğu gibi tek yaratıcı olarak kabûl edilmiştir. [3] Firavunlar arasında en az bilgiye sahip olunan gizemli Akhenaton, çeşitli Mısır tapınaklarını kapatarak, belirsiz ve sûretsiz Tanrı Aton için tapınaklar yapmıştır. [4] Firavunların saltanatı, 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde, 18'inci sülaleden Ameophis IV (Akheneton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar, başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı. [5] Akhenaton, babası gibi bir asker değil, her şeyden önce bir düşünürdü. Zamanının büyük bölümünü Amarna'da, karısı Nefertiti ile birlikte yeni bir dinin "gerçeklerini" bulmaya çalışarak geçiriyordu. [6] Yusuf Peygamber'den yaklaşık 300 yıl sonra Mısır'ın tahtına oturacak olan Akhenaton, tahta çıkışından beş yıl sonra kendisi 41 yaşındayken Mısır'ın çok tanrılı inanç sistemini temelinden yıkacak icraatlarda bulunmaya başladı. [7] Moneist (tek tanrılı) bir temeli olan ve yaratıcı ilah Aton'un dışında tüm tanrıları reddeden yeni bir dini kurdu [11] Halkına, ilâh'ın tek ve bir olduğunu, isminin de ATON olduğunu ilân etti. Adını, Aton'un hizmetkârı anlamına gelen AKH-EN-ATON şeklinde değiştirdi. [7] Bu dönüşüm, kısmen güncel muhâlefetin etkisinden ve özellikle Amon rahiplerinin girişimleriyle ayaklanan alt sınıfların baskısından kaçma amacını taşıyor olabilir. Yeni başkent, Teb'in 500 kilometre kuzeyindedir ve daha önce hiçbir Tanrı ya da Tanrıça'ya adanmamış bâkir topraklardan kurulmuştur. Aton'un Ufku anlamını taşıyan "Akh-et-Aton" şehri, Amon rahiplerine karşı girişilen mücâdelenin merkezî rolünü üstlenecektir. [8] Yeni başkente taşınılır taşınılmaz; Teb, başkent niteliğini kaybetmiştir. Akhenaton, mücâdelesinde bir adım dâhî geri adım atmayarak, Aton dışındaki Mısır ilâhlarının isimlerini âbidelerin üzerinden sildirmeye girişir ki, babası Amen-hotep'in de bu politikalardan kaçamadığı gözükür. [6] Teb, Uzun süre sonra bu dönemde ilk kez önemini yitirmiştir. Çünkü Akhenaton, aynı zamanda Amon'un şehrinden de nefret etmekte, onu Tağut'un / kâfirliğin sembolü olarak görmektedir. [9] Akhenaton, Mısır'ın geleneksel dinini kaldırıp yerine Aton olarak bilinen bir tek güneş tanrısına tapınmayı getirdiği için "Sapkın Firavun" olarak bilinir. Odanın çevresine dört koruyucu tılsım (sihirli tuğla) yerleştirilmiştir ve bunların birinde de firavunun adı yazılıdır. Odanın kuzey duvarındaki bir nişte, kapaklı dört küp Akhenaton'un küçük eşi Kiye'nın iç organlarının saklanması için konulmuş; ama üzerlerindeki yazılar silinmiştir. Mezarın döşemesi üzerinde bulunan kil mühür izlerinde Akhenaton'un halefi Tutankhamon'un (M.Ö. 1333-1323) adı yazılıdır. [10] Akhenaton, tahta geçtiğinde râhip sınıfının gücünün krallıktan fazla olduğunu ve yönetimi ellerinde tuttuklarını fark etmiş ve bundan kurtulmak istemişti. Bir başka kaynağa göre ise Firavun, bir güneş râhibi olan amcasının etkisindeydi. [11] Başkenti Teb'den, şimdiki adıyla el-Amarna'ya taşıdı. [12]. Amarna'ya "Aton'un Ufku" anlamına gelen "Akn-et-Aton" adı verildi, sonra "Amon'un Büyük Râhipliği" makamını kaldırdı. [11] Akhenaton'un tek bir tanrıya inanması, halkını tedirgin etmişti. Özellikle Akhenaton'un düşmanları, onun eski firavunlar kadar güçlü olmayı amaçladığına ve artık büyük ölçüde râhiplerin eline geçmiş olan dinsel gücü yeniden kazanmaya çalıştığına inanıyorlardı. Onlara göre tek bir tanrıya tapmak çok, yanlıştı. [6] Teb'de bir isyân çıktı; ama ordu, bastırdı. Akhenaton, kararlıydı. Yeni dinin esaslarını belirledi ve mistik şiirler yazdırdı. İnancının temelinde yalana karsı gelerek gerçeğe ulaşma düstûru vardı ve Tek Tanrı'ya olan sevgi, derin duygularla anlatılıyordu; mezar taşlarında "Ey. Biricik Allah, senden başkası (ve senden başka bir ilâh) yoktur." yazıları bulunmuştur. [11] Kralın eylemlerinin meşrûiyeti, mitoslarla desteklenmiştir. Anlatılardan çıkardığımız ölçüde; Aton kültü, henüz Akhenaton'un doğuşundan önce, ailesi tarafından tertip edilen bir ritüelle gerçekleşmiştir. Babası, Akhenaton henüz doğmadan yaptırmış olduğu sun'î bir göl içinde, altın ile yaldızlanmış bir kayığı dolaştırmış, bu kayığın ismine de Teye, "Aton" ismini vermişti. Spekülasyonu biraz daha ileriye götürecek olursak, anne ve babanın, Amon-Re rahiplerinin nüfuzundaki güçlenmeden rahatsızlık duyarak, iktidârı "kendilerinin mutlak hâkimiyetine" dönüştürebilme gayretlerinden dolayı oğullarını genç yaşta güçlü bir eğitime tabi tuttukları söylenebilir. [8] Firavunların halka benimsettirdiği resmî din, eski ve geleneksel olan her şeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa Akhenaton, resmî dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich, şöyle yazıyor:
"Eski geleneğin kutsadığı bir çok alışkanlığı kaldırıp, halkının, garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton'du. Aton'a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların râhiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna'ya taşıdı" [13] Putperestlikle mücâdelesinde çok kararlı olan Akhenaton, Karnak'taki Amon tapınağını kapattı. Yerine GEMATON (Aton'u bulduk) adında başka bir mâbed inşâ ettirdi. Akhenaton'un kendisinin iman ettiği ve halkının da iman etmesini istediği ilâh, yalnızca Mısır halkının ilâhı değil, bütün insanlığın ilâhıydı. Bütün evrenin yaratıcısıydı Güneş'i ve Ay'ı da O yaratmıştı. [11] İlâh'ın Bir, isminin ise Aton olduğunu halkına ilan etti. Tapınaklardaki bütün putların kırılmasını, duvarlardaki tanrı (!) isimlerinin kazınmasını emretti. Ameophis (İmparatorluk tanrısı Amus razı olsun) olan adını Akheneton (- İslamiyet'teki Abdullah adı gibi - Aton'un hadîmi, yâni hizmetkârı) olarak değiştirdi. Akheneton'un inandığı ve halkının da inanmasını istediği İlah, kendi ifâdesine göre, yalnız Mısırlıların değil, bütün insanların, bütün kainatın Yaratıcı'sıydı. Güneş'i, Ay'ı, yıldızları yaratan "O" idi. Akhenaton, bir şiirinde Rabbine şöyle sesleniyordu: “Aton. Gündüz gibi ışıklı Aton.
Gözlerimiz sana bakıyor. Seni görüyor sana karşı.
Sen, benim kalbimdesin.
Fakat [onlar,] seni tanımak istemiyorlar.
Sadece ben, senin kulun Akhenaton, Seni tanıyorum.
Onlara araştırma gücü ver!
Senin gücün, senin planın, sonsuzdur.
Dünya Sana ait ve Senin.
Çünkü onu Sen yarattın.” Bir başka şiirinde de şöyle der: “Senin nûrunla bütün yollar açılır.
Balığın suda zıplaması, Sen'dendir.
Senin nûrun, rûhların kalbine nüfûz eder.” Halkın, krallara ulûhiyet verme fikrini de yıkmak isteyen Akhenaton, dînî törenlere tüm halkının gözü önünde eşi ve çocuklarıyla birlikte katıldı. [11] Kraliçe Nefertiti, o dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Kocası Akhenaton'la aynı eşit haklara sahipti. Bazı kararları kocasının yerine verebiliyordu. Bir kraliçenin firavunla aynı yetkiye sahip olması da Mısır'da alışılmış bir durum değildi. Bundan halk ve din adamları, rahatsızdı. Çok tanrılı dinden Tek tanrılı dine geçişte eşine verdiği destek yüzünden düşmanları artmıştı. Akhenaton, bu dini reformu başaramamıştı; ama yine de Akhenaton, dünyanın ilk tek tanrılı dine inanan insanı olarak anılır. [14] Şurası bir gerçektir ki, bir firavunun bir anda tüm tanrıları - özellikle de Amon'u - reddedip Aton'u yüceltmesi, Mısır için gerçekten gerek gündelik hayatta, gerek siyâsî açıdan büyük bir şok olmuştur. Bu, aynı zamanda cesaretli bir harekettir. Çünkü Akhenaton, inancını kabul ettirirken o dönemde büyük güç sahibi Amon rahiplerini boyun eğdirebilmiştir. [9] Ancak Akhenaton, tüm diğer tanrılara gösterdiği tepkiyi Thot'tan esirgemiş gözükmektedir. Bu, kısmen Hermopolis'te kurulan yeni başkentinin ulaştığı başarı sonrasında "şehrin koruyucu tanrısına duyduğu" minnet borcunun ürünü olabilir. Akhenaton'un sarayından çıkan heykellerden bir tanesinde Thoth, "şebek" tasviriyle gösterilmekte, bu figürün hemen önünde bulunan bir yazıcı ise koruyucu Tanrısı'ndan aldığı güçle kaydetmektedir. Akhenaton, bilgeliğin ve her türlü kültürel verinin yaratıcı Tanrısı'nı reddetmeyi göze alamamış olmalıdır. Tam aksine düzülen övgü sözleriyle kutsallığı kabul edilen Thoth'a: "sırlara vâkıf" pâyesi verilmesi sürdürülmüştür. [15] Zamanın kaynakları, Aton dinini getirdikleri için ilâhların (!) onlara ceza verip erkek çocuğu vermediğini firavunun da ilâhları simgeleyen putları yıktırıp hepsinin yerine Aton kültürünü getirdiğini belirtirler. Yani ilâhların (!) verdiği cezaya isyân eden firavun, onların varlıklarını da reddediyor. Sonuçta Nefertiti'ye verilen cezâ, onu çok derin bir üzüntüye ve mutsuzluğa sevk etmiştir. [14] Güneş Tanrı Aton'a tek tanrı olarak tapılmasını devlet dini yapmaya uğraşan, bu uğurda başkenti ve kendi adını bile değiştiren (Amenhotep adı Güneş Tanrı'nın hizmetkârı anlamına gelen Akhenaton'a dönüşmüştür) bu firavun, sanatçıları gerçekçiliğe yöneltti. İnsanları oldukları gibi, yürürken, oynarken, konuşurken yani kısaca doğal halleriyle göstermelerini istedi. Bu dönemde geleneksel fantastik Mısır sanatı, daha gerçekçi ürünler vermeye başladı. Edebiyatta hiciv ve mizâh gelişti. Hatta şiirlerde açık-saçıklık dönemi başladı. Adını bilmediğimiz Mısırlı kadın şairler, son derece kışkırtıcı şiirler yazdı. [16] Akhenaton'a ilk karşı çıkanlar Mısır'ın çok kudretli bir tabakası olan râhiplerdi demiştik. Ancak Akhenaton, onların ve o güne kadar firavunların yaşadığı Teb şehrinden ayrılarak kendisine Amorna (El-Amarna) şehrini kurdu. Ölünceye kadar da burada yaşadı. [11] Akhenaton, büyü ve sihri yasakladı. Ölümden sonra da tek hâkimin Aton olduğuna inanıldı. Yeni dine inanan, Aton'un büyüklüğü ve tebliğine iman eden kişi, öte dünyada da mutlu olacaktı. Buna rağmen. Akhenaton, tanrı oğulluğu sıfatını dareddetmedi ve yüzyıllar sonraki Hz. İsa'yı anımsatan bir tür peygamberlik yaklaşımı içindeydi. Ama önemli bir yön daha vardı, kişi Tanrı'ya asla bir ihtiyâcını karşılamak için hitap etmezdi. Aksine, doğanın güzelliğine ve Yaratıcı'nın iyiliğine heyecân ve aşk duyan biri olmalıydı. Gökten akan ve yaşamın kaynağı olan Nûr'a tapılırdı. Eşit olarak yayılan aydınlık, adalet kavramını simgelerdi ve bu Nûr, Gerçeklik Ülkesi'ne bağlıydı, burada da Anadolu Tasavvufu'nun bâzı çizgileri ister istemez akla geliyor. Bir yazıtta söyle denir; "Ey yaşamın başlangıcı olan Aton, yeryüzünü güzellikle doldurursun, ışığın yarattığın her şeyi aydınlatır ve her şey senin aşkının bağlarıyla bağlanır, her göz kendi üstünde seni görür, Ey Sen ki, tek ilahsın ve hiçbir benzerin yoktur, sen dünyayı kalbinin istediği gibi yarattın." Anlaşılıyor ki; Akhenaton,Tek tanrı düşüncesinin simgesi olarak güneşi ve ışınlarını seçmişti. Tapılan bir heykel ya da put yoktu. Bu yeni din, yuvarlak kırmızı bir güneş ve ondan çıkarak yere inen ve uçlarında el şekilleri bulunan ışınlar olarak simgelendi. [11] Aton'un da sembolü, - tıpkı Ra gibi - güneş kursuydu. [17] Ancak Teb'in önde gelenleri, O'nun bu dini tebliğ etmesine müsaade etmediler. Akhenaton ve ahâlisi, Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-en-Aton" adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis; yani "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen adını, Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah'ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. [13] Aton, İbranilerin Adon (Adonay) dediği tanrıyla da aynıdır. Adon, daha sonra İbrânîler tarafından "Öyle Olsun" anlamına gelen "Amen" kelimesine dönüştürülmüştür. Kelime kökü olarak Sümer'in Mutlak tanrısı Anu'dan türediği düşünülür. [4] Bu tanrının somut bir betimlemesi yoktu. Duvarlarla çevrili, üstü açık bir tapınakta tapınılırdı. [2] Sanatkârlara tâlimat vererek, eserlerinde gerçekçi bir yaklaşım izlemelerini emretti. Böylece abartılı resimler ve kabartmalar yapılamayacaktı. Her şey, sade ve olduğu gibi resmedilecekti. [11] Resmi Tanrı'nın yalnızca ismi değil, sembolik yapısı da değişir, şahin başının yerine güneş diski konumlanır. Bu bir tarafa, eski inanışların aksine Akhenaton, Aton adına put yapılmasını yasaklar. Yani herhangi bir yerde Aton'a ait bir heykel gözükmemekte, buna karşın "büyüğünden küçüğüne" çeşitli derecelerde yer alan memurların, Kral'dan aldıkları güçle, başta Amon olmak üzere eski Tanrıların isim ve putları üzerinde önüne geçilmez bir yıkım eylemi uyguladıkları saptanmaktadır. Dokuz senenin sonunda Amon rahiplerinin elindeki tüm nüfuz ve maddi birikim yok olmuştur. Elbette henüz 13 yaşında iktidara gelen bir hükümdarın böylesi bir kararlılık göstermesi şaşırtıcıdır. Bununla birlikte, böylesine büyük bir sorumluluğun arkasında ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun 13 yaşında bir çocuğun bulunduğunu düşünmek, aynı oranda yanıltıcıdır. Kendisini tüm tebasının "babası ve annesi" olarak tanımlayan Kral, yeni Tanrı'nın dişil niteliğine daha önce görülmedik düzeyde önem vermiştir. [8]
Akhenaton devrimi, Mısır'ın seçkin dininin, iç savaşlar ve dış istilalardan sonraki en önemli yıpranış durağını simgelemektedir. Amon-Ra dini iktidarına karşı tepkili bir halkın, saraya sızmak suretiyle gerçekleştirdiği bir komplo şeklinde tasarlanabilecek bir devrim, elbette eninde sonunda spekülasyondur. Ancak şu bir gerçektir ki, olan bitenden hoşnut olmayan kesimin başında, Mısır inanç sistematiğinin gördüğü zararı saptayan ve alt sınıfların yağmasının doruğunu hisseden din adamları sınıfı gelecektir. Amon-Ra iktidarının, halk içindeki konumlanması ve gösterilen tepki, bizi kaçınılmaz biçimde, sınıf savaşımının önemli bir dönemecine götürür. Çok sayıda tasvirin doğruladığı ölçüde, Akhenaton devrimi, halk ile kraliyet ailesi arasındaki kaynaşmayı vurgulamaktaydı. Eskinin birleşmez parçaları, sınıf gerçeği, yöneten ve yönetilen odakları, Aton'un öncülüğünde eşsiz bir hoşgörü ile bir araya gelmişti. Bu kesin propagantif nitelikli yorumlar, halkın içinden çıkmasına karşın, iktidara geldiğinde hala halk için düşünebilmeyi ve halk içindeki ideallerini yaşatmayı başaran bir kadının soyut-gerçekdışı tablosunu bir tarafa bırakmamızı zorunlu kılar. Tarihsel deliller, Akhenaton'un toplumdaki huzursuzluklara, paralı askerlerle müdahale ettiğini gösterir. [8] Aton, her işinin ucunda bir el olan bir Güneş olarak çizilirdi. [2] Diğer tanrıların aksine, tek tanrı Aton'un insânî tasviri yoktur. Bu da semâvî dinler ile paralellik gösterir. [9] Ama uzun soluklu bir inanış olmamıştır. [2] Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulunduğu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton, zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altında kaldılar. [13] Tarihte ilk soyut tek tanrı inanışını yerleştirmeye çalışan Akhenaton'un ölümünden (M.Ö. 1352) sonra, Amon rahipleri yeniden etkinlik sağlayarak, bu inanışı yok ettiler ve Mısır'ı eski inanışına döndürdüler. [3] Akhenaton "sapkın firavun" olarak ilan edilmiş ve bu inanış Tutankhamon tarafından ortadan kaldırılmıştır. Eski tanrılara geri dönülmüştür. Ayrıca Akhenaton ve Aten hakkındaki tüm belgeleri yakılmış, Aten tapınakları yıkılmış ve Amarna şehri talan edilmiştir. [2] Akhenaton'un ölümü sonrası, Aton inancı da son bulmuştur. İktidar boşluğunu fırsat bilen Amon rahipleri, Smenkhare ve Ay'ın ölümünden sonra çocuk yaştaki Tutankhaton ve karısı Ankhesenpaaton'u tahta çıkarmışlardır. Burada çok ilginç bir olayla karşılaşıyoruz. Aton döneminde doğmuş olan bu kişinin adları, sırf "lanetli tanrı'nın adını taşıdığı ve halka kötü bir izlenim bıraktığı için Amon rahipleri tarafından değiştirilmiş ve Tutankhaton / Tutankhamon adını almış, Ankhesenpaaton ise Ankhesenamon adını almıştır. [9] Akhenaton'un ölümünün ardından kral olan Smenkhare'nin kısa sürede ölmesinin ardından, olasılıkla Amon rahiplerinin desteğiyle başa geçen Tutankhamon, "Restorasyon Fermanı'nı yayınlamıştır. Bu fermana göre, Aton yasaklanmasa bile, tarihin derinliklerinde yok olup gitmeye mahkum edilmiştir. Kralın yeni naipliği Aya isminde, eski kralın danışmanlarından birisi tarafından üstlenilir. Tutankhamon'un ölümü de, Akhen-aton gibi, kuşkuludur. Genç yaştaki ölümünün, tam da Amon karşı devriminin gereklerinin ardından gelişi dikkat çekicidir. Bu bir tarafa, Firavun'un mezarının Teb'deki Kral mezarlarının dışında, gizlenme amacıyla kazılmış olması, tarihsel sürecin doğal işlemediğini göstermektedir. Ancak tarihsel gerçeklerden çok, popüler kültürün ilgisini çeken, gizemli öykülerdir ve 20. yüzyılın hemen başında Eski Mısır'a duyulan korku, Tutankhamon aracılığıyla ete kemiğe bürünmüştür. Bu 20. yüzyılın korku endüstrisinin en önemli başvuru kaynaklarından birisi olarak gözükmektedir Firavun. 1923 yılında Tutankhamon'un mezarının Lord Carnarvon ve ekibi tarafından açılışının ardından yaşananlar çok sayıda spekülasyonun konusu olmuştur. Henüz başlangıçta, Tutankhamon'un cenaze salonunu giriş kapısının üzerindeki yazı, tüyleri diken diken eder niteliktedir: "Burada dinlenen firavunu ebediyeti içinde rahatsız edecek kişiye ölüm kanatlarıyla dokunacaktır." [8] Akhenaton'dan sonra başa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık bir yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu 2. Ramses başa geçti. Hz. Musa gelene kadar da batılın hükmü Mısır'da sürdü. Ramses, birçok tarihçiye göre İsrailoğulları'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu. [13] Akhenaton, kendisi ve ailesi için yaptırdığı mezarda yapılan bütün incelemeler herhangi bir mumyalama işleminin gerçekleşmediğini göstermektedir. Onun ölümünden sonra, güçlü ruhban sınıfı eski çok tanrılı dinlerini canlandırdılar ve kendilerinden alınan iktidar gücünü geri kazandılar. Çok geçmeden eski tanrıların yeni heykellerini yaptırarak tapınaklara yerleştirdiler. Başkent yeniden Teb'e nakledildi ve bu şekilde bir muvahhidin çabaları yok oldu gitti. [11] Ancak Mısır'da indirilen tevhid bayrağı, yaklaşık bir asır sonra gelecek güçlü bir el tarafından yeniden dalgalandırılacaktı. Bu, Hz. Musa'nın eliydi. [7] Teoloji ve Aton Dini Felsefesi Aton teolojisinin özü, Aton'a hitaben yazılmış ve günümüze dek korunan ilahilerde yer almaktadır. Aton, hayatın kaynağı olarak nitelenirken, güzelliğin, ihtişamın, parlaklığın ve büyüklüğün özü ona atfedilmektedir. Aton'un çekip gitmesi ve dinlenmesi anlamına gelen batım anından sonra ise, dünya tehlikelerle, aslanlar, yılanlar ve hırsızlıklarla tehdit altındadır. Ancak hepsinden önemlisi Aton'un yaşam veren gücü, bir Mısırlı'yı ayakta tutan geçim kaynaklarına sunduğu destektir:
"Bütün davarlar otlarla yaşar.
Bütün ağaçlar ve nebatlar gelişir.
Bütün kuşlar sazlıklarda kanat çırpar/Kanatlarını seni takdis için açarlar.
BÜtün koyunlar ayak üstü oynar.
Kanatlı her şey uçar/Ve hepsi, senin aydınlığın sayesinde yaşar. "
Aton, yalnızca insanın yaşamsal öğelerinin değil, bizzat insan yaşamının da yaratıcısıdır. Kadının içindeki yavruyu, yani insanı yaratan Aton, çocuğa anne karnında dahi, göz kulak olan varlıktır. Aton çok uzakta, yaptıklarının çoğu insanın anlayışına kapalı bir şekilde yaşar.
"Ey biricik ilah ki, kuvvetine bir kimse malik değil.
Sen bu arzı istediğine göre yarattın.
Ve sen yalnızdın/İnsanlar; büyük, küçük bütün davarlar.
Yeryüzündeki herşey ki
Ayakları üzerinde yürür
Ve yüksekle olan herşey ki
Kanatlarıyla uçar.
Suriye ve Nubiye memleketlerinde
Mısır diyarında
Herkese layık olduğu yeri seçersin
Bütün ihtiyaçları verirsin."
Aton, yalnızca milletlerin değil, tüm yaşamın kaynağı Nil'in de yaratıcısıdır. Nil ki halkı diri tutandır ve onu yeraltında yaratan Aton'dur. Kabile Tanrılarından sıyrılan ve evrensel bir Tanrı tasavvurundaki bu ilk nokta Aton'a adanmış şiirde açık bir şekilde gözükmektedir. O, tüm milletleri yaratıcısı olarak, onlara hayat veren olarak değerlidir. Mevsimleri de yaratan Aton'un diğer Tanrılar karşısındaki üstünlüğü de çeşitli vesilelerle açıklanmaktadır.
Belki de Zerdüşt'ten çok daha önce, Tanrı'la doğrudan diyalog yöntemi gözükür. Akhen-aton, kendisini Tanrı'nın oğlu olarak nitelerken ondan birtakım dileklerde bulunmakta, başarı için onun rızasını dilemektedir.
"Oğlun Akhen-aton'un koru
Sen ona, tedbirinle ve kudretinle akıl verdin
Cihan senin elindedir, yarattığından beri"
İlerleyen bölümlerde ise bu yakarış, çok daha açık bir şekilde gözükmektedir:
"Sen bunları oğlun için
Senden gelen oğlun için
Doğruluk içinde yaşayan hükümdar için/Ömrü uzun olsun Akhen-aton için
Onun sevgili kral kızı karısı, İki yurdum kraliçesi Nefertiti için yarattın
Ve bunlar refah içinde devam eden bir ömür sürüyor."
Akhenaton'un iç siyasetteki kararlılığı dış siyasetteki baskılarla sarsıldı. Barışçıl bir öğretiye sahip olan bu Firavun zamanında Mısır, Asya topraklarını kaybetti. Doğu'nun kralları iç siyasetteki hareketliliği ve rahiplerin hoşnutsuzluğundan beslenen iç huzursuzluğu kendilerine destek bilerek Mısır ülkesine seferler düzenledi. Ordudaki güçsüzlüğün ve dış istilalara karşı başarısızlığın kökeninde, saltık olarak Kral'ın barışsever politikalarını görmek hatalıdır. Özellikle, bir din devriminin gerektirdiği maddi masrafların Kral'ın orduya yönelik harcamalarını kısıtladığı gerçektir. Yeni bir din, yeni bir başkent, yeni yükümlülükler ve dini organizasyonun baştan aşağıya yenilenmesi. Akhenaton, tüm dünyanın ağzını sulandıran askeri güçsüzlüğünün üzerine gidemeyecek kadar meşgul gözükmektedir.
Karanlık bir komplonun sonucunda güçlü bir devrim girişiminin sona erişi, kaçınılmazcasına eskinin ani geri dönüşünü doğurdu. Sonraki Firavun, Amon'a iade-i itibar yapan Tutankhamon zamanında Teb'e geriye dönüldü ve Amon rahibi ile ilişkiler düzeldi. Akhen-aton'un ölümü çok sayıda edebi metni destekleyen spekülasyonlara açıktır. Kral'ın genç yaşta ölüşü, kendine naib olarak belirlediği damadı Smenhkara'nın çok kısa bir zaman içinde devrilişi ve yerine Tutankh-Amon'un gelişinin ardından Amon rahiplerine nüfuzlarının geriye verilişi, spekülatif tarihçiler için olduğu kadar, edebiyatçılar açısından da önemli fırsatlar içermekteydi. Böylesi bir edebi metine yakışır trajedi ise, Amon rahiplerinin eski Kral'a "o cani" lakabını uygun görerek, mumyasını horlamaları oldu. Kral, mezarından çıkarılarak, annesinin mezarına fırlatıldı. 1907 yılında, burada bulunan Akhenaton'un ayaklarının dibinde, bir tablet bulundu.
"Senin ağzından gelen tatlı nefesi kokluyorum
Senin güzelliğini her gün görüyorum
Bütün hazzım, şimal rüzgarıyla da gelen senin tatlı sesini işitmek" [8] Eski Mısır'a yaşlı bir adam gençlerin bulunduğu bir yere gelince gençler oturdukları yerden kalkmak zorundaydılar. Erkekler sünnet oluyorlardı. Domuz eti yemek günahtı. Tapınağa girmeden önce el ve ayaklarla yüz belirli bir ritüele uygun olarak yıkanıyor, yani abdest alınıyordu. Cinsel ilişkiden sonra da mutlaka yıkanmak lüzumu vardı (gusül abdesti). Mısırlıların ahiret hakkındaki bu inanışlarının tevhid inancıyla ve hak dinle bir paralellik gösterdiğini fark etmemek mümkün değildir. Sadece ölümden sonraki hayata inanç bile eski Mısır medeniyetine de hak dinin ve tebliğin ulaşmış olduğunu fakat bu dinin sonradan bozulmaya uğradığını, tek tanrı inancının da bu bozulmayla birlikte çok tanrı inancına döndüğünü ispatlar niteliktedir. Nitekim dönem dönem insanları Allah'ın birliğine ve O'na kul olmaya çağıran uyarıcıların eski Mısır'a da gönderildiği bilinmektedir. Bunlardan biri, hayatı Kuran'da detaylıca anlatılan Hz. Yusuf'tur. Hz. Yusuf'un tarihi, İsrailoğulları'nın Mısır'a gelmeleri ve burada yerleşik düzene geçmelerinin başlangıcını teşkil etmesi açısından da son derece önemlidir. [13] Hz. Yusuf'un Akheneton'dan önce Mısır'da yaşadığını biliyoruz. Demek ki Akheneton'un ortaya çıkmasını, Hz. Adem'den beri süregelen ve Hz. İbrahim'le devam eden ve son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar uzanan Allah'ın vahyettiği Hak Dine bağlamak uygun olacaktır. [

Aleyna, bir alıntı ekledi.
18 May 23:26

İbn Ömer Peygamber(sav)’ den şöyle rivayet eder: “Kul, yalan söylediğinde melek kendisinden bir mil uzaklaşır.Uzaklaşması kişinin sözünün pis kokusu nedeniyledir.”

Dil Hastalıkları ve Korunma Yolları, İmam GazaliDil Hastalıkları ve Korunma Yolları, İmam Gazali

Kudret Tanrıları ve Onların Mankurt Havarileri
"Cengiz Han'a Küsen Bulut'tan İlhamla" İslam dünyasında siyasi ideolojiler; her geçen gün önce bağnaz bir mezhepçiliğe sonra da bağnaz bir "dine" dönüşüyor. Liderlerin Kudret Tanrısı haline getirildiği bu dinde peygamber yok, ahirete inanç yok. Sadece Kudret Tanrısı ve onun lütufları var. Adalet ise, sadece ve sadece "Güç"e dayanıyor. Kudret Tanrısının etrafında oluşan bu din, ancak ve ancak kesin inançlı havariler yetiştiriyor. Cengiz Aytmatov'un deyişiyle bu mankurt havariler, kendilerini adadıkları, taptıkları ve uğruna mücadele ettikleri Kudret Tanrısı adına her şeyi, herkesi sınır tanımaksızın kontrol etmeye başlıyorlar ve her şeyi kendilerine mübah görüyorlar. Kudret Tanrılarına yaranabilmek, ona iyi bir kul/köle olabilmek ve bu sayede rızıklanabilmek/yallanabilmek için, devamlı olarak, önce düşman icat ediyorlar, sonra da bu düşmanların bütün haklarını ellerinden alarak, mahremlerini çiğneyerek bunları Kudret-Tanrısı'na kurban sunuyorlar ve böylece, yine Aytmatov'un tabiriyle, kendilerinden olmayanları nesneleştirilmiş "yakıt insanlar" olarak görüyorlar. Anlayacağınız İslam dünyası, kötülük timsali Kudret Tanrıları ile onların mankurt havarilerinin kullukları, menfaatçilikleri ve adaletsizlikleri arasında her geçen gün bataklığa doğru gidiyor. Yüce Allah'tan, bu mübarek günlerde İslam dünyasını bu zilletten ve ideolojik dinden kurtaracak ruhi ve fikri uyanışı bahşetmesini diliyoruz.

- Prof. Dr. İbrahim Maraş.

İftar menü fiyatları
http://www.hurriyet.com.tr/...si-200-lira-40837029
Az önce bir tv kanalında 59-300 tl arası diyordu kişi başı iftar menüsü. Şu geldi aklıma.
"BİZ MÜSLÜMAN MIYIZ?"
Peygamber Efendimiz(sav) birkaç hurma ile orucunu açarken... Biz hangi dine mensubuz?
Yine Ramazan geldi. 5 yıldızlı otellerde zengin hocalarımız iftar öncesi fakirlere şükretmeyi öğretiyor. Camilere bir kamera .Canlı yayın yapılarak müslüman moduna geçiliyor. Ramazan için bir hazırlık yok. Kul hakkının dibini sıyıranlar yine "sakız orucu bozar mı" tarzı soruları soruyorlar. Ne diyeyim? Hali pür melalimiz. Benim öğrendiğim din bu değil. Ahlaki erozyon had safhada. İsraf had safhada :(

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şöyle buyurduğu nakledilmektedir:

“İsrâiloğulları arasında, biri ala tenli (abraş), biri kel, biri de kör, üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları denemek istedi ve kendilerine bir melek gönderdi.

Melek, ala tenliye gelerek:

«–En çok istediğin şey nedir?» dedi. Ala tenli:

«–Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların iğrendiği şu hâlin benden giderilmesi…» dedi. (Bu söz üzerine) melek onu sıvazladı ve vücudundaki ala tenlilik gitti, rengi güzelleşti. Melek bu defa:

«–Peki, en çok sahip olmak istediğin mal nedir?» dedi. Adam:

«–Devedir.» dedi. Ona on aylık gebe bir deve verildi. Melek:

«–Allah sana bu deveyi bereketli kılsın.» diye duâ etti (ve yanından ayrıldı).

Sonra kele giderek:

«–En çok istediğin şey nedir?» diye sordu. Kel:

«–Güzel (bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu kelliğin giderilmesi.» dedi. Melek onun (başını) sıvazladı, (bir anda) kelliği kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek devamla:

«–Peki, en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye sordu. O da:

«–Sığır…» dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:

«–Allah sana bunu bereketli kılsın!» diye duâ ettikten sonra körün yanına gitti ve:

«–En çok istediğin şey nedir?» diye sordu. Kör:

«–Allâh’ın gözlerimi bana geri vermesini ve insanları görmeyi çok istiyorum.» dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa melek:

«–Peki, en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye sordu. O da:

«–Koyun…» dedi. Bunun üzerine ona, döl veren bir gebe koyun verildi.

Deve ve sığır yavruladı, koyun da kuzuladı. Neticede birinin vadi dolusu develeri, diğerinin vadi dolusu sığırları, ötekinin de bir vadi dolusu koyun sürüsü oldu.

Daha sonra melek, ala tenliye, eski kılığında geldi ve:

«–Fakirim, yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek istediğim yere, önce Allah, sonra senin yardımın ile ulaşabilirim. Rengini ve cildini güzelleştiren Allah aşkına, senden yolculuğumu tamamlayabileceğim bir deve istiyorum.» dedi.

Adam:

«–Mal verilecek yer çoook.» dedi. Melek:

«–Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri, fakirken Allâh’ın zengin ettiği abraş (ala tenli) değil misin?» dedi. Adam:

«–Bana bu mal, atalarımdan miras kaldı.» dedi. Melek:

«–Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.» dedi ve sonra eski kılığına girip kelin yanına gitti. Ona da abraşa söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da:

«–Yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.» dedi. Daha sonra körün kılığına girip bu sefer de onun yanına gitti ve:

«–Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım kalmadı. Bugün önce Allâh’ın, sonra da senin yardımınla yoluma devam edeceğim. Sana gözlerini geri veren Allah aşkına, senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim.» dedi. Bunun üzerine (eski) kör:

«–Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. İstediğini al, istediğini bırak. Allâh’a yemin ederim ki, bugün alacağın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım.» dedi.

Melek:

«–Malın senin olsun. Bu, sizin için bir imtihandı. Allah senden râzı oldu, arkadaşlarına gazab etti.» cevabını verdi (ve oradan ayrıldı).” (Buhârî, Enbiyâ, 51; Müslim, Zühd, 10)

Nîmetleri ihsân eden Cenâb-ı Hak’tır. Kula düşen ise, kendisine lûtfedilen nîmetlerin şükrünü îfâya gayret gösterip, nâil olduğu bu ihsan ve ikrâmı, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına cömertçe tevzî edebilmektir. Zira nâil olduğu nîmet karşısında tevâzû içerisinde şükredip, karşılaştığı bütün sıkıntı ve musîbetler karşısında büyük bir metânetle sabredebilmek, murâkabe şuuruna ermiş bir kalbin sanatıdır. Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazandıran bu şuurdan mahrum bir gönül, darlık ve bolluk, felâket ve saâdet, hastalık ve sıhhat gibi farklı hâllerde dâimâ farklı davranacaktır. Bu hakikat, âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyrulmaktadır:

“İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nîmet verdiğinde; «Rabbim bana ikram etti.» der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise; «Rabbim beni önemsemedi.» der.” (el-Fecr, 15-16)

Bir imtihan yurdu olmasından dolayı dünya hayatı, dâimâ sevinç veya keder hâli üzere devam etmez. Bu sebeple, sevinç vesîlesi bir durumla karşılaşınca şımarmak, keder sebebi bir iptilâya uğradığında da ölçüsüz şekilde üzülmek, kişiyi büyük yanlışlara sürükleyebilir. İşte bu tehlikeli durumdan mü’min, ancak nîmete kavuşunca şükretmek, sıkıntıya düşünce sabır göstermekle kurtulabilir.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurmuştur:

“Senin iç dünyan bir misâfirhâne gibidir. Sevinçler de, kederler de gelip geçicidir. Ne sevinçlere aldan, ne de gamları kendine dert edin! Gamlar sürûruna mânî olursa üzülme; çünkü o gamlar, sabredersen senin için sevinç ve neşe hazırlamaktadır.”

Dolayısıyla denilebilir ki, şükür ve sabır, bütün hayatı hayır üzere geçirebilmenin yegâne yoludur. Bunu da Allah Teâlâ yalnız mü’minlere ihsan buyurmuştur. Nitekim Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Bu özellik, sadece mü’minde vardır:

Sevinecek olsa şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)

Unutulmamalıdır ki şükür, şımarıklığa, aşırılığa, dolayısıyla da nîmetin zevâline engel olma irâdesidir. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın şükür hakkındaki vaadi, âyet-i kerîmede şöyle bildirilmiştir:

“…Şükrederseniz (elbette size olan) nîmetimi artırırım…” (İbrahim, 7)

Bu hakikati, Şeyh Sâdî-i Şîrâzî Hazretleri de şöyle ifâde eder:

“İyilik bilen insanlar, nâil oldukları nîmeti, şükür çivisiyle mıhlarlar.” Yani Allâhʼa şükretmek sûretiyle o nîmetin elden gitmesine mânî olma firâsetini gösterirler.

Ayrıca Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:

“Nîmete şükretmek, nîmetten daha hoştur. Şükrü seven kimse, şükrü bırakır da nîmet tarafına gider mi? Şükretmek, nîmetin canıdır. Nîmet ise deri gibidir, kabuk gibidir. Çünkü seni Dostʼun kapısına ancak şükür götürür. Nîmet insana uyanıklığın zıddına gaflet de verebilir. Şükretmek ise, dâimâ uyanıklık getirir. Sen aklını başına al da şükür nîmeti ile gerçek nîmeti avla!”

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, “Şükür, îmânın yarısıdır…” (Süyûtî, I, 107) buyurmuşlar ve kendilerinde bulunan herhangi bir nîmetin başkalarında olmadığını gördüğünde de, hemen Allâh’a şükretmişlerdir. Nitekim bir defasında kötürüm bir hastanın yanına uğrayıp onun hâlini gördüğünde, hemen hayvanından inerek şükür secdesine kapanmıştır. (Heysemî, II, 289)

Bu sebeple Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de bizleri şöyle îkâz etmektedir:

“Yolu üzerindeki kuyuyu fark etmekten âciz bir kör gördüğün zaman (sana verdiği görme nîmeti için) Allâh’a şükret. Şükretmezsen, sen de kör sayılırsın.”

Yaratılışındaki izzet ve asâleti muhâfaza etmiş olan her insan, kendisine bir bardak su ikrâm edene dahî vicdânen bir teşekkür borcu hissederken, insanoğlunun, bütün nîmetlerin kaynağı ve ikrâm edeni olan Rabbine karşı alık ve abûs kalması, akıl, iz’an ve vicdan dışıdır. Bu hâl, ancak düşünce yoksulluğu ve his donukluğunun bir ifâdesidir.

Buna rağmen, maalesef pek çok kimse, Allâh’ın kendisine lûtfettiği sayısız nîmetlere karşı gaflet içindedir. İnsanların bu derin gafleti sebebiyle Rabbimiz:

“…Kullarımdan şükredenler pek azdır.” (Sebe, 13) buyurmaktadır.

Şükürsüzlüğün, kişiyi dûçâr edeceği âkıbeti göstermesi bakımından Şeyh Sâdî’nin naklettiği şu hâdise de ne kadar ibretlidir:

“Bir hükümdarın oğlu attan düşmüş ve boyun kemikleri birbirine girmişti. Öyle ki, boynu, fil boynu gibi gövdesine batmıştı. Başını çevirebilmek için bütün gövdesini döndürüyordu.

Yurdundaki bütün doktorlar tedavisinde âciz kaldılar. Yalnız komşu ülkedeki bir doktor, başını eski hâline getirebildi ve damarlarıyla kemiklerini düzeltti. O doktor olmasaydı şehzâde sakat kalacak, belki de ölüp gidecekti.

Şehzâde iyi olduktan sonra, onu tedâvi eden doktor, şehzâde ve hükümdârı ziyarete gitti. Kadirşinaslıktan zerre kadar nasibi olmayan nankör hükümdarla vefâsız şehzâde, ona hiç yüz vermediler. Doktor, hâlini onlara belli etmese de, kendisine revâ görülen bu nâhoş muâmele sebebiyle bir hayli üzüldü, incindi. Hükümdarla şehzâde utanacakları yerde doktor utanarak başını yere eğdi. Kalkıp giderken şöyle mırıldanıyordu:

«Ben onun boynunu çevirip eski hâline koymasaydım, bugün yüzünü benden çeviremezdi.»

Doktor, gördüğü bu hakâret karşısında, hükümdarla oğluna bir hikmet dersi vermek üzere şehzâdeye bir tohum gönderdi ve şu haberi yolladı:

«Şehzâde bunu buhurdana koyup yaksın. Çok güzel ve şifalı bir tütsüdür.»

Şehzâde doktorun gönderdiği o tohumu yaktıktan sonra dumanından aksırdı. Aksırınca başı eskisi gibi çarpıldı. Hükümdârın emriyle doktoru çok aradılar, fakat bir türlü bulamadılar. Kendisinden özür dileyeceklerdi. Ne çâre ki, iş işten geçmişti.”

Şeyh Sâdî bu hikâyesine şu hikmetli söz ile son noktayı koyar:

“Cenâb-ı Hakk’a şükürden yüz çevirme ki, yarın mahşer günü boynu bükük kalmayasın!..”

Velhâsıl, şükür; kulun, kendisine lûtfedilen nîmetlere ve iyiliklere karşı sevinerek, onları ihsân eden Rabbine çeşitli söz ve davranışlarla hâlisâne bir kullukta bulunmasıdır.

Lâyıkıyla şükreden bir kul olabilmek için de, sadece nâil olunan nîmetlerin Allâh’ın lûtfu olduğunu bilmek ve bunu dille ifâde etmek kâfî değildir. Rabbimize karşı îcâb eden ibâdet ve davranış güzelliklerini îfâ etmek, yâni amel-i sâlihlerde bulunmak zarûrîdir.

Yâ Rabbi, bahşettiğin nîmetlerin şükrünü lâyıkıyla îfâ etmekten âciz olduğumuzun şuur ve idrâki içerisinde, sonsuz af, merhamet, lûtuf ve ihsânına sığınıyoruz. Biz âciz kullarını sabır ve şükür yolundan hiçbir zaman ayrılmayan ve neticede rızâ-yı ilâhîne nâil olan sâlih kullarından eyle…

Âmîn…

İmran ve Hannenin kızı Hz. Meryem. İyiliğe adanmış bir kul. Hz. İsa'nın annesi. İffet ve ismet madeni.

İmran ve Hanne'nin çocukları olmamıştı. İhtiyar zamanlarında Allah'tan dilekte bulundu: 'Eğer bana bir çocuk ihsan edersen, onu Beyt-i Mukaddes'e hizmetçi olarak vereceğim'
Dualarının karşılığı olarak Hz. Meryem dünyaya geldi. Bu bir kızdı. Beyt-i Mukaddes'e yalnız erkekler hizmette bulunurdu. Bunun üzerine Hanne Meryem'i, kız kardeşinin eşi olan Zekeriyya Paygambere emanet etti.

Meryem'in günleri ibadet ve hizmet ile geçerken bir gün cebrail (as) insan kılığında çıkageldi. Ve olacak olanları haber verdi.

Hz. İsa dünyaya teşrif ettiğinde, Hz. Meryem'i iffetsizlikle suçladılar. Hz. isa o an Allah tarafından beşikteyken konuşuverdi. Ve o anda çoğu kimse inandı. Ama ne kadar mucize olursa olsun bazı kalpler karanlıklardan asla kurtulamıyordu. İnananların bir kısmı da sonradan inanmaktan vazgeçiyordu.

Hz İsa Kuran'a göre şöyle söylüyordu:
"Ben gerçekten Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni bir peygamber yaptı. Beni her nerede olsam mübarek kıldı ve yaşadığım müddetçe bana namazı, zekatı emretti." / Meryem, 30-31
Hz. İsa ne yaparsa yapsın birkaç kişi hariç inanmıyorlardı. Mucize istiyorlar ardından da bu apaçık sihirdir diyorlardı. Babasız çocuk olmaz diyorlardı. Hz. Adem'in babasız olduğunu unutuyorlardı.
Kendi peygamberlerini, Zekeriyya Peygamberi dahi katletmişlerdi. İsa Paygamberi de katletmek istiyorlardı. Ama başarılı olamadılar. Kendi tuzaklarında helak olup yok oldular. "Ve öyle bir harika-i kudretin kadrini yükseltmek isterken Halik-ı Kainat'ın ülûhiyetini, vahdaniyetini, beşeri ahvâlden mümezzeh olduğunu inkâr ediyorlardı.
İşte Kurân-ı Kerim bu mübarek ayetleriyle o sapıklar taifesinin yüzüne müthiş bir şamar vuruyordu.
Hz. İsa, Allah'ın kulu ve resulü idi. Hz, Meryem'in de oğluydu."