• 16. yüzyılda üstün bir yetenekle doğan herhangi bir kadın hiç kuşkusuz çıldırır, kendini vurur ya da yaşamını köyün dışında bir kulübede, korkulan ve alaya alınan bir yarı cadı, yarı büyücü olarak geçirirdi. Çünkü üstün yeteneğini şiire dökmeyi denemiş bir kızın başkalarınca önüne çıkarılmış engellerin ve zorlukların altında ne kadar ezildiğini, öte taraftan kendi çelişik güdülerinin etkisinde bir o yana bir bu yana çekilip acı duyduğunu, bu yüzden beden ve akıl sağlığını bir ölçüde yitirdiğini bilmek için ruhbilimden bir parça anlamak yeterlidir.
    Virginia Woolf
    Sayfa 56 - İletişim Yayınları
  • On altıncı yüzyılda büyük yetenekle doğan herhangi bir kadın mutlaka delirmiş, kendini vurmuş ya da hayatını kasabanın dışındaki bir kulübede, korkulan ve dalga geçilen bir yarı cadı, yarı büyücü olarak sona erdirmiştir. Çünkü çok yetenekli bir kızın bu yeteneğini şiir yazmak için kullanmayı denediğinde başkaları tarafından önlendiğine ve engellendiğine, birbiriyle çelişen içgüdüleri nedeniyle çok acı çektiğine ve bir o yana bir bu yana çekildiğine, bu yüzden beden ve akıl sağlığını muhakkak yitirdiğine emin olmak için psikolojiden azıcık anlamak yeterli.
  • Katlanacağı acılar az buz
    olmayacak, yüreğinde bir gurur ve soğukluk
    var, pek çok acı çekmekten yakayı kurtaramaz
    böyleleri, pek çok yanılır, pek çok uygunsuz iş
    yapar, pek çok günahın yükünü yüklenir. Söyler
    misin bana, sevgili dostum, oğlunu terbiye
    ediyor musun? Zorla bir şey yaptırıyor musun
    ona? Onu dövüyor, onu cezalandırıyor musun?”
    “Hayır, Vasudeva, hiçbirini yaptığım yok
    bunların.”
    “Farkındayım, yapmıyorsun. Onu zorlamıyor,
    onu dövmüyor, ona emirle bir şey
    yaptırmıyorsun. Biliyorsun çünkü, yumuşak
    sertten güçlüdür, su kayadan güçlü, sevgi
    zorbalıktan güçlüdür. Çok iyi bir insan, övgüye
    layık birisin. Peki, onu zorlayıp
    cezalandırmadığını sanmakla yanılmıyor musun
    acaba? Sevgi bağınla onu bağlamıyor musun?
    Onu her gün utandırmıyor, iyi yürekli ve sabırla
    davranarak onun işini daha da güçleştirmiyor
    musun? Onu, bu kendini beğenmiş ve şımarık
    çocuğu, bir kulübede muzla karınlarını doyuran,
    pirinç bile kendileri için lüks bir yiyecek sayılan,
    düşünceleri onunkine hiç benzemeyen, kocayıp
    sessizliğe gömülmüş yürekleri onunkinde başka
    türlü çarpan iki ihtiyarın yanında yaşamaya
    zorlamıyor musun? Bütün bunlarla oğlan
    zorlanmış ve cezalandırılmış olmuyor mu?”
    Siddhartha, ne diyeceğini bilemeyerek
    gözlerini yere indirdi. Usulcacık sordu: Peki, ne
    yapmalıyım sence?”
    Vasudeva şöyle dedi: “Kente al götür onu,
    annesinin evine götür, uşaklar, hizmetçiler
    evdedir henüz, onlara götür. Baktın ki evde
    kimseleri bulamadın, bir öğretmene götür onu,
    bir şeyler öğrenmesi için değil, başka oğlanların,
    kızların arasına karışması, kendi dünyasının
    içinde yaşaması için. Hiç düşünmedin mi bunu
    yapmayı?”
    “Benim içimi okuyorsun,” dedi Siddhartha
    üzgün. “Sık sık düşündüm. Ama söyle, zaten
    katı kalpli böyle bir çocuğu nasıl bu dünyanın
    içine salabilirim? Şehvet düşkünü biri olup
    çıkmayacak mı bu dünyada? Haz ve güç
    uğrunda kendini harcamayacak mı? Babasının
    tüm hatalarını kendisi de tekrarlamayacak, belki
    büsbütün Sansara’ya dalıp mahvolmayacak mı?”
    Kayıkçı Vasudeva’nın gülümsemesi ışıl ışıl
    parıldadı; Siddhartha’nın kolunu hafifçe tutarak
    şöyle dedi: “Irmağa sor bunu, dostum! Onun
    nasıl buna güldüğünü dinle! Vaktiyle işlediğin
    budalalıkları, oğlunu bunlardan sakınmak için
    mi işlediğine inanıyorsun? Hem, oğlunu
    Sansara’ya karşı koruyabilir misin? Nasıl
    yapabilirsin bunu? Öğreterek mi, duayla,
    tapınmayla mı, uyararak mı? Sevgili dostum, o
    öyküyü tümüyle unuttun mu, Brahman oğlu
    Siddhartha’nın öğretici öyküsünü? Bir zaman
    burada bana anlattığın yaşamöyküsünü? Kim
    Samana Siddhartha’yı Sansara’dan korudu,
    günahtan, açgözlülükten, budalalıktan korudu
    onu? Babasının dindarlığı, öğretmenlerin
    uyarıları, kendi bilgisi, kendi arayışları
    koruyabildi mi? Hangi baba, hangi öğretmen
    yaşamını yaşamaktan, yaşamla kendini
    pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat
    o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi
    bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha’yı? Sanıyor
    musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten
    belki esirgenen biri olabilir? Sevgili oğlun
    bundan esirgenir sanıyorsun belki, çünkü onu
    seviyorsun, acı ve üzüntüden, düş
    kırıklıklarından esirgemek istiyorsun onu. Ne
    var ki, onun için tekrar tekrar ölüp dirilsen bile,
    yine de yazgısının en küçük bir paçasını koparıp
    alamazsın ondan.”
  • 16. yüzyılda üstün bir yetenekle doğan herhangi bir kadın mutlaka çıldırır, kendini vurur ya da köyün dışında bir kulübede, korkulan ve alaya alınan bir yarı cadı, yarı büyücü olarak geçirirdi. Çünkü üstün yeteneğini şiire dökmeyi denemiş bir kızın başkalarınca önüne çıkarılmış engellerin ve zorlukların altında ne kadar ezildiğini, öte taraftan kendi çelişik güdülerinin etkisinde bir o yana bir bu yana çekilip acı duyduğunu, bu yüzden beden ve akıl sağlığını bir ölçüde yitirdiğini bilmek için ruhbilimden bir parça anlamak yeterlidir.
    Virginia Woolf
    Sayfa 56 - İletişim Yayınları
  • On altıncı yüzyılda büyük bir yetenekle doğan her kadın mutlaka delirirdi, kendini vururdu, ya da köyün dışındaki ıssız bir kulübede geçirirdi hayatının son günlerini, yarı cadı yarı büyücü sanılır, korkulur ve alay edilirdi. Yeteneğini şiirde kullanmayı denemiş olan üstün yetenekli bir kızın başkaları tarafından kösteklenip engellenince, acı çektirilince, kendi çelişkili dürtülerinin arasında kalınca ruh ve beden sağlığını mutlaka kaybedeceğine emin olmak için psikoloji konusunda uzman olmak gerekmez. Şiddet görmeden; akıldışı olabilir ama acılar çekmeden hiçbir kız Londra’ya gidip bir tiyatronun sahne kapısında duramaz ve aktör-yönetmenlerin karşısına çıkamazdı – çünkü iffet bazı toplumların bilinmeyen nedenlerle uydurduğu bir fetiş olsa bile bir kadının öyle olması istenirdi.
  • On altıncı yüzyılda büyük bir yetenekle doğan her kadın mutlaka delirirdi, kendini vururdu ya da köyün dışındaki ıssız bir kulübede geçirirdi hayatının son günlerini, yarı cadı yarı büyücü sayılır, korkulur ve alay edilirdi. Yeteneğini şiirde kullanmayı denemiş olan üstün yetenekli bir kızın başkaları tarafından kösteklenip engellenince, acı çektirilince, kendi çelişkili dürtülerinin arasında kalınca ruh ve beden sağlığını mutlaka kaybedeceğine emin olmak için psikoloji konusunda uzman olmak gerekmez.