• (Hikayemiz; Ahmet isimli özel sektörde çalışan bir baba, Neriman isimli ev hanımı olan anne, Özlem ve Samet adlarında çocukları olan bir ailede geçmektedir.)

    -Canım ben geldim.

    -Hoşgeldin Ahmet. Nasıl geçti günün?

    -Hoş bulduk. Yorucu bi gündü. Şu bizim patronla yine tartıştık.

    -Sende amma çok tartışıyon patronunla. Bi gün kapı dışı edecek seni o zaman görücem ben seni.

    -Sadece ben tartışmıyorum ki, adam herkesle kavgalı, kimse beğenmiyor adamı ama işte napçan. Para onda. Neymiş efendim kârlılığımızın artmamasının sebebi bizlerin yüreklerimizi ortaya koymayışımızdan kaynaklanıyormuş. Ya sen %15 zammı bile bize çok gör. Sonra yürekten falan bahset. Eğer şirket kazansın istiyorsan önce bizlerin kazanmasını sağlaman lazım dedim. Sonra sen odama bi gel bakalım dedi. Ondan sonrası malûm. Amaaan neyse. Çocuklar napıyor?

    -Napacaklar televizyon seyrediyorlar.

    -Bu çocuklarda çok televizyon seyrediyorlar hanım. Bi gün kırdıracaklar bana televizyonu.

    -Bundan en çok sen zararlı çıkarsın bence. O yüzden hiç düşünme canım.

    -Yok yok. Bi gün parçalayacam bak görürsün.

    -Hadi bırak şimdi televizyonuda. Çocukları da al gel. Yemekler hazır.

    -Samet, Özlem hadi gelin mutfağa. Yemek hazırmış.

    Samet:
    -Ben gelmicem. Çivgi film izliom ben.

    -Ne demek çizgi film oğlum. Akşam olduğu zaman yemek yenir. Televizyon kapatılır. Hadi kızım, kardeşini al da gel.

    Özlem:
    -Yok baba. Ben getiremem.

    Baba:
    -Nedenmiş o?

    Özlem:
    -Biz kardeşimle anlaşma yaptık. Benim sevdiğim bi yarışma programı vardı. Onu izletirsen ben de sana çizgi film izlemene izin veririm demiştim. Şimdi onun zamanı. Hem sen dememişmiydin. Verdiğiniz sözleri tutun diye. Ben bi söz verdim, sözümü tutuyorum.

    Baba:
    -Ama kızım bu konu...

    Özlem:
    -Ben anneme yardım etmeye geçiyorum mutfağa.

    Baba:
    -Oğlum, Samet. Hadi kapatalım televizyonu. Bak anne mis gibi yemekler yapmış, hem birazdan haberler başlayacak, zaten kapatacam o zaman.

    Samet:
    -Bana ne, bana ne. Gelmicem. Ben aş diilim.

    Baba:
    -Oğlum yeter ama artık, verir misin kumandayı bana.

    Samet:
    -Hayıy, veymem.

    Baba:
    -Ee yeter ama artık oğlum, ver şu kumandayı.

    Samet:
    -Hayıy veymem, kumanda benim.

    Baba:
    -Oğlum o oyuncak değil. Bak kumandayı verirsen sana çikolata aldım, onu veririm.

    Samet:
    -Hani, neyde neyde?

    Baba:
    -Len oğlum rüşvetsiz sana iş yaptıramıyacak mıyız?

    Anne:
    -Bu akşam benim dizide Emelle İrfan'ın çocuklarıyla ilk karşılaşması olacak. Ayy çok merak ediyorum.

    Baba:
    -Canım nesini merak ediyon acaba? Sanki devlet sırrını açıklayacaklar. Çocuğun karnesini beklerken böyle heyecanlı değildin.

    Anne:
    -Sen hiç konuşma kocacım. Dün akşam bize selam bile vermeden televizyonda bilmem hangi iki takımın final maçı var diye heyecandan sana söylediğim onca sevgi sözlerini bile duymayan sen değildin sanki.

    Baba:
    -Dünü karıştırma o özel bi maçtı. Kesin izlemem gerekiyordu.

    Anne:
    -Bizim evlilik yıldönümümüzün daha özel olduğunu düşünmüştüm ama.

    Baba:
    -Canııım ben bu konuda sana özürlerimi bildirmiştim. Neden şimdi eski defteri açıyorsun? Hemen yemeğimizi yiyelim de haberleri kaçırmayalım.

    Özlem:
    -Yemekler çok güzel olmuş anne. Eline sağlık.

    Baba:
    -Eline sağlık karıcım, yine döktürmüşsün.

    ....

    -Baba:
    -Oğlum kumandayı nereye sakladın?

    Samet:
    -Söyleyim ama bana çivgi film açarsan.

    Baba:
    -Oğlum az önce izledik ya. Yetmedi mi?

    Samet:
    -Ama az izledim.

    Özlem:
    Baba bana Karlar Ülkesini açacaksan demi.

    Samet:
    -Çivgi film, çivgi film, ben çivgi film izlemek istiyorum.

    Baba:
    -Çocuklar bi susun ya. Sizin yüzünüzden ne konuştuklarını anlayamıyorum.

    Anne:
    -Oh sonunda bulaşıklar da bitti. Dizimi seyredebilirim.

    Baba:
    -Hayrola canım ne dizisi?

    Anne:
    -Ne demek ne dizisi? Sende balık hafızası var herhalde. Ben sana mutfakta ne dedim.

    Baba:
    -Sen mutfakta bana birşeyler söyledin ama ben onaylıyorum tamam demedim ki.

    Özlem:
    -Baba neden açmıyorsun Karlar Ülkesini?

    Samet:
    -(ağlayarak) Ben çivgi film izlemek istiyorum, çivgi film, çivgi film.

    Anne:
    Reklamlar başlamıştır, birazdan özete geçer, aç bakalım, benim dizimi, "Ben Sana Tutuldum" başlamak üzere.

    Baba:
    -Dizilere tutulduğun kadar birazda bana tutulsaydın.

    Anne:
    -Futbolcular maaşlarının primlerini sana gönderiyorlardı zaten demi. Hıhh diyene bak.

    Baba:
    -Canım zaten özet veriyorlarmış haftaya hem özeti, hem de yenisini izlersin olmaz mı?

    Anne:
    -Hayır efendim kesinlikle olmaz. Hem zaten geçen haftaki bölümü de tam izleyememiştim çocukların istekleri yüzünden. Hem sen ne izleyeceksin, haberlerde bitti. Verir misin şu kumandayı?

    Baba:
    -Hayır vermem kumandayı. Ne demek ne izleyecem, İspanya Kral kupası maçı var.

    Anne:
    -Krallık mı kaldı bey. Burada demokrasi var. Benim dediğim olacak. O dizi izlenecek. Ver şu kumandayı.

    Özlem:
    -Anne, baba benim sinemamı neden açmıyorsunuz? Ben Karlar Ülkesini izlemek istiyorum.

    Anne-Baba (ikisi birden)
    -Kızım sen bi sus.

    Özlem:
    -Neden susacakmışım, bende bi bireyim bu ailede benim de haklarım var. Verin kumandayı bana.

    Baba:
    -Bu maçın tekrarı yok hanım.

    Anne:
    -Yoksa yok bana ne. Her gün özetini uzun uzun veriyorlar maçların onları izlersin. Zaten hepsi aynı. Bissürü adam bi topun peşinden koşturuyor. Ne değişiyor ki? Hadi ver artık kumandayı.

    Baba:
    -Sen daha baştan yenik başlıyorsun maça. Ay pardon yenik başlıyorsun mevzuya. Bi kere maçta estetik var, heyecan var, güzellik var, ruhumu okşayan yanı var.

    Anne:
    -Benim dizimde o anlattıklarının on katı var. Hemde koşmadan, acele etmeden oynuyorlar, çok daha zevkli. Şimdi çok uzadı mevzu. Alayım şu kumandayı.

    Samet:
    -(ağlayarak ve zıplayarak) Ben çivgi film izlemek istiyorum, çivgi film, çivgi film, çivgi film.

    Özlem:
    -Hayır kardeşim. Benim sinemam izlenecek.

    Baba:
    -Oooffff çok sıkıldım ben. Zaten akşama kadar patronun dırdırını çekiyorum, burda da siz başlamayın.

    Anne:
    -Gidin bakayım siz odanıza çocuklar. Bey dizinin özeti bile bitmiştir. Neden açmıyorsun benim kanalı.

    Baba:
    -Bu iş böyle olmayacak. Şu on santimetrelik plastik bücür yüzünden evde ne huzurumuz kaldı, ne birbirimizle konuşur olduk, ne oynar olduk çocuklarla, ne de birbirimizin suratına bakar olduk. Varsa yoksa aptal kutuya gözlerinizi büyülenmiş gibi diker olduk. Ama ben ne yapacağımı biliyorum.

    -Haklısın aslında Ahmet. Ne yapacakmışsın.

    -Öldüreceğim onu.

    -Neee kimi öldüreceksin?

    -Hemen panik yapma hatun. Kumandayı öldüreceğim.

    -Kumandayı mı, nasıl ama?

    -Önce ezecem, sonra pencereden atıp intihar süsü vereceğim, böylelikle kimse öldüğünden şüphelenmeyecek.

    -Kumandayı balkondan atacak mısın yani?

    -Ohhh önce gözlerini patlattım, sonra da tüm gücümle balkondan fırlattım kumandayı, çok ciyaklamıştır ama olsun. Böylesi daha iyi oldu.

    -Eskiden televizyon mu varmış, varsın bundan sonrada izlemeyiverelim.

    -Oh be rahatladım. Neriman canım senin radyo ve televizyonculuk okuma sevdan vardı? Ne oldu ona?
  • Yaşamınızın kontrolü sizde değil!
    Öyle olduğunu düşünebilirsiniz, ama yanılıyorsunuz.
    Elbette ki kendi kararlarınızı kendiniz vermekte özgürsünüz.
    Bu kitabı kapatabilirsiniz.
    O sandalyede oturmaya devam edebilirsiniz.
    Ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz.
    Ne isterseniz yapabilirsiniz.
    Ama sorun şurada: Ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz.
    Her davranışınızı önceden belirleyen arzularınız ruhunuzun o kadar derinlerine işlemiştir ki, onlara dikkat bile etmezsiniz.
    Ve bu da sizi mükemmel bir köle yapar.
    Bu nedenle, hayatınızı yaşamaya devam edin. Ne isterseniz yapın.
    Sadece ‘isteklerinizin’ tümüyle sizin kontrolünüzde olmadığı gerçeği üzerine kafanızı çok fazla yormamaya çalışın.

    EDEBİYAT, BİLİM VE FELSEFE RUHUNUZA AKACAK,

    OKUDUKÇA BAĞLANACAK, BAĞLANDIKÇA OKUYACAKSINIZ…

    ÖNSÖZ
    8 EKİM 2005
    Saat 23:09 (Yargı Gecesine 2 yıl, 84 gün kala)
    Dr. Elliot Dietrich sağanak yağmur altında koşarak basamakları çıktı. Cebini bir an karıştırdıktan sonra evinin anahtarını çıkarttı ve kilide soktu. Ama çeviremedi; kapı zaten açıktı.
    Dietrich midesinde bir burulma hissetti. Yağmur kalan birkaç tel saçını da kafa derisine yapıştırırken anahtar elinde, donup kaldı. Kapıyı kilitlemeyi asla unutmazdı. Evine birileri girmişti. Ve o birileri belki hâlâ evin içindeydi.
    Beyni ona kaçmasını haykırıyordu. Arabaya bin ve sür! Ama nereye? Eğer onu bir kez buldularsa yine bulurlardı. Ayrıca her şeye yeniden başlayabilir miydi? Daha gençken bile yeterince zor olmuştu bunu yapmak. Ve aradan çok zaman geçmişti.
    Korku kalbini bir mengene gibi sıktı.
    Ya sadece kapıyı kilitlemeyi unutmuşsa? Belki de basit bir dikkatsizlikti. Ya tüm yaşamını aptalca bir hata nedeniyle geride bıraktıysa?
    Başını iki yana salladı. deliceydi düşündükleri. Artık korku içinde yaşamak zorunda değildi.
    Öyle mi? O zaman neden hâlâ takıyorsun kolyeyi?
    Sinirli bir dokunuşla gömleğinin altındaki zinciri yokladı. Onu o kadar uzun süredir takıyordu ki, artık varlığının bile farkında değildi.
    Evde birisinin olmadığından bu kadar eminsen, neden çıkartmıyorsun o şeyi? Dietrich orta yolda karar kıldı. Kolyeyi çıkartmayacaktı. Ama kaçmayacaktı da. Derin bir soluk alıp ağır kapıyı itti. Kapı gıcırdayarak açıldı. O sesi daha önce hiç farketmemişti. Ama daha önce hayatından endişe ederek eşikte iki dakika da geçirmemişti hiç.
    İçeriye girince ayakkabıları zeminde ıslak bir ses çıkarttı. Eliyle duvan yokla yarak düğmeyi buldu ve ışığı açtı. Karşısındaki süzgün benizli adamı görünce neredeyse kalp krizi geçirecekti. Gördüğünün holdeki aynada yansıyan kendi yüzü olduğunu anlayana kadar neredeyse kapıdan fırlıyordu.
    Güldü, ama çıkan ses boş ve biraz da titrekti. İçeriye girip kapıyı ardından kapattı, emniyet zincirini yuvasına geçirdi.
    “Hey!” diye seslendi ürkekçe. “Kimse var mı? Polise haber verdim bile… O-o-nun için buradan hemen çıkıp gitsen iyi olur.”
    Kulaklarını kabartıp dinledi, ama kendi sık soluk alışının yanında duyabildiği tek ses pencerelere vuran yağmur damlalarından geliyordu. Paranoyakça davranıyordu. Evde birileri olsa o zamana dek bir şeyler yapmış olurlardı, değil mi? Belki. Belki de değil.
    Yavaşça küçük çiftlik evinin İçinde dolaştı. Ayakkabılarını çıkartmaya korktuğundan, odadan odaya gittikçe ardında ıslak bir iz bırakıyordu. Dolaşması bitince soluğunu sinirli bir şekilde yavaşça bıraktı. Yalnızdı. Paltosunu asmak İçin giriş holüne döndü.
    Gardırobun kapısını açınca birisi midesine esaslı bir yumruk indirmiş gibi hissetti kendini. Çığlığı boğazına sarılan bir çift el tarafından yanda kesildi. Yıllardır kâbuslarına giren o tanıdık yüze bakakal di.
    Çabuk olup bitmesi için dua etti. Ve gözlerinin kendisinde kalmasına izin verilmesi için.

    1
    28 Aralık 2007
    09:09 (Yargı Gecesi’ne 86 saat, 51 dakika kala)
    Kör adam boş göz çukurlarını saklayan kara gözlüklerinin ardından ileriye doğru baktı, Gözleri yuvalarından sokulurken gördüğü o parlak renk senfonisini, sivri uçlu tırnaklar retinalarım delerken duyduğu o keskin acıyı hâlâ anımsıyordu.
    Laszlo irkilerek o anıyı kafasından uzaklaştırdı. Elini çenesine götürüp, hafif uzamış gri sakalını sıvazladı. En azından gri olduğunu düşünüyordu. Ona kalsa, eline hâlâ siyah geliyordu. Ama kör birisi için renklerin ne anlamı olabilirdi ki? Hiç. Ama Darian kör değil.
    Dişlerini sıktı. Onu düşünmek bile gerilmesine neden oluyordu. Ayaklarının dibindeki Alman kurdu bunu sezerek dikildi.
    Laszlo köpeğin kulaklarının arkasını kaşırken, “Tamam kızım, sorun yok,” diye fısıldadı,
    Sascha, salyaları oturdukları kafenin ahşap döşemesine akarken hızla soluyordu. Kendini sakin olmaya zorlayan kör adam etrafındaki dünyanın kokularını içine çekti. Yeni öğütülmüş kahve ve kızarmış tost, ona üniversite yıllarını anımsatan parfüm ve kolonya kokuları, açık kapının hemen dışındaki evsizliğin kirli koku Laszlo parmaklarını önündeki devasa kapuçino bardağına doladı; kâğıt bardağın üzerinden hissettiği sıcaklık hoşuna gidiyordu. Bir taraftan Danan’in onu ekme olasılığını düşünmemeye çalışır,kcn, bir taraftan da espresso makinesinin gürültülü tıslamasıyla hoparlörlerden gelen duygulu ve melankolik Kate Bush şarkısının üzerinden zihnini etrafındaki konuşmalara yöneltti
    Birden burnuna çiçeklerin Parliament sigarasınınkine kansan tanıdık kokusu geldi. Koku ve sivri topuklu çizmelerin zeminde çıkardığı sert tıkırtı ona Dananın sonunda geldiğini haber veriyordu. Karşısındaki sandalye çekildi. Sascha çenesini sahibinin ayakkabısının üstünden kaldırarak dikildi.
    Sonra Darian dudaklarını hafifçe yanağına dokundurarak Laszlo’yu öptü. “Seni yeniden görmek güzel.” Sesi biraz kabaydı, ama altındaki sevecenlik barizdi
    “Seni de yeniden gikmek güzel.” Kör adam elleriyle bir hareket yaptı. “Yani, sözün gelişi.”
    Laszlo bir ssşşşısş sesi duydu; yüzünde bir sıcaklık hissetti, ardından yeni yakılmış kibritin kokusunu aldı. Darian uzun bir soluk koyuverince ılık bir duman bulutu yüzünü yaladı. İçme çektiği duman burnunun içindeki ince tüyleri titreştirdi.
    “İşletmenin sigara içilmesine sıcak baktığını pek sanmıyorum.”
    “Manhattan’ın nikotinden arındırılmış bölge olduğunu hep unutuyorum.” Laszlo, dumanın Darian konuştukça burun deliklerinden çıkışını hayal etti. “Gerçi, beni kapı dışan edeceklerinden kuşkuluyum.”
    “Bunun cezalandırmayla ilgisi yok,” dedi Laszlo on altı yıllık sessizliğin ardından konuşmalarındaki hazırcevaplığa şaşarak. “Nezaketle ilgili.”
    “Her ikisi hakkındaki düşüncelerimi bildiğini sanırdım.” “Biliyorum.”
    Laszlo’nun dudakları nostaljik bir gülümsemeyle kıvnldı. Kadının ne kadar güzel olduğunu anımsadı: Çikolata rengi ten, şeytani bir hale gibi başını çevreleyen kızılımsı saçlar ve koyu renk, kedilerinkini andıran gözlere yansımayan yayvan gülüş. Ama yüzü artık yılların İzlerini taşıyor olmalıydı; tıpkı kendisininki gibiBoğazını temizledikten sonra cebinden katlanmış bir gazete çıkartıp ona uzattı. “Söyle bana, bu adam eskiden tanıdığımız birilerine benziyor mu?” Bir kâğıt hışırtısı duyuldu. Kadının şaşkınlığını sezen Laszlo, “Yüzeysel farklılıkların seni yanıltmasına İzin verme,” dedi. “Sanırım gözleri gerçek kimliğini ele verecek.”
    Darian bir anda irkilerek keskin bir soluk aldı.
    “Onun kim… Kim olduğunu naşı! bildin?” diye sordu.
    “Radyoda konuşurken duydum ve sesindeki bir şeyler tanıdık geldi.” Sakindi. “Onun için geçen hafta ‘Valentinus’u şahsen dinlemek için Chicago’ya uçtum. O zaman anladım.”
    “Ama bu olanaksız.”
    Laszlo kadına gerçeği sindirmesi için zaman tanırken bir yandan da o son gece olanları düşünüyordu. Hatasını düzeltmek için son bir şansı daha vardı, ama yapacağı şeyin bu kez ona gözlerinden fazlasına mal olmasından korkuyordu.
    Ayağıyla sinirli bir şekilde tempo tutan Darian sigarasından uzun bir nefes aldı.
    Laszlo kara gözlüklerini ve onların gerisindeki boş göz yuvalarını göstererek, “Onunla bu şekilde savaşamam,” dedi. “En azından tek başıma yapamam bunu.”
    Neredeyse bir dakika boyunca ikisi de konuşmadı. Kör adam yaşanan sessizlik boyunca kadının düşüncelerini hayalinde canlandırdı: Şaşkınlık, korku ve nihayet hayal kırıklığı,
    “Elijah ile Winter’in peşindesin,” dedi Darian. “Sana yardım etmelerini sağlamak için.”
    “Senin de bana yardım edeceğini umuyordum.” Karşısındaki kadının o işte kendisiyle birlikte olmasına ne kadar ihtiyacı olduğunun birden farkına varan Laszlo duraksadı.
    “Ne konuda yardım edeceğim? Valentinus’u Öldürmen için
    “Mecbur kalırsam evet.” Ondan yayılan paniğin kokusunu sanki fiziksel bir şeymiş gibi alabiliyordu. “Bunu borçlusun Danan. Beni bu i$e sen bulaştırdın. Şimdi de çıkmam içirı bana rehberlik etmelisin.”
    Kadın sessiz kaldı. Laszlo onu gözlerini huysuz bir çocuk gibi yere dikmiş, dudağını ısırırken canlandırdı zihninde. Danan sonunda sıcak soluğu ve Laszto’nun burnuna dolan parfüm kokusuyla öne eğilerek yaklaştı. Konuştuğunda sesi fısıltı düzeyindeydi, ama tonundaki yoğunluk etraftaki gürültüyü bastınyordu.
    “Beni buna zorlamaya kalkışmayacağını umuyorum.”
    “Öyle bir şeyi asla yapmam.”
    “Neden?” dedi Darian buruk bir şekilde. “Ben sana yapmıştım.”
    Kadının bu çıkışı Laszlo’yu sarsmıştı, ama belli etmedi.
    “Onları nerede bulacağını biliyor musun?” diye sordu Darian.
    “İkisi de şehirde.”
    “Kolyelerini hâlâ takıyorlar mı?”
    “Evet,” dedi kör adam; sesi suçluluk ve pişmanlıkla doluydu.
    Darian soluğunu koyuverdi. “Öyleyse sanırım o şeyleri geri almamızın zamanı geldi,”

    Ekranda gezinip duran renkli şekilleri, mavimtırak bir küpün sarımsı piramide, sonra da kan kırmızısı küreyi’ dönüşmesini boş gözlerle izleyen Valentinus konuşmayı bir kez daha dinledi.
    Laszlo’nun korktuğu her ne kadar açıkça anlaşılsa da, kendine olan güveni de seziliyordu. Adam saldırmaya hazırlanıyordu. Darian ise ayrı bir olaydı. Duyduğu dehşet mutlaktı. Aslında o zayıftı. Ne Laszlo kadar akıllı, ne de onun kadar güçlüydü. Ve onun zayıf noktasıydı.
    Valentinus da o nedenle üç yıllık aramaya rağmen Laszlo’yu bulmayı başaramayınca dikkatini Darian üzerine yoğunlaştırmıştı. Onun da iyi saklanmış olacağını tahmin ediyordu, ama hem kaynakların, hem de en önemlisi iradesi vardı. Yine de, özel dedektiflere neredeyse yarım milyon dolar ödedikten sonra onu kahvaltı masasında otururken kaderin bir cilvesi sayesinde bulmuştu.
    Bir gün gazeteyi açmış ve Darian’ı spor sayfasından ona bakar halde görmüştü. Dodgers Stadyumu’nun en ön sırasında, Kenny Lofton o unutulmaz kurtarışını yaparken yarım metre arkasında oturuyordu. Her ne kadar fotoğraf biraz bulanıksa ve kadın son gördüğünden beri on altı yıl yaşlanmışsa da, kim olduğu hakkında en ufak bir kuşku yoktu.
    Darian’ın yüzü de o son günkü tüm görüntüler gibi sonsuza kadar beynine kazınmıştı Valentinus’un.
    Aynı gün. Öğlen bile olmadan adamları bileti almak için kullanılan kredi kartının izini bulmuştu; on iki saat sonraysa adı artık Darian Wright olan kadın hakkında bilinmesi gereken her şeyi öğrenmişti. Bankada görünüşe göre birkaç iyi tezgâhlanmış boşanmayla gelmiş yirmi milyon dolardan fazla parası olan zengin bir kadındı.
    Valentinııs onunla yüzleşmeye can atıyordu, ama asıl istediği Laszlo idi. Onun için de, haftanın yedi günü, 24 saat çalışacak bir Özel dedektif ve kelle avcısı ekibi tutmuştu. Bir buçuk yıllık bir bekleyişten sonra Darian’a sonunda Valentinus’un beklediği telefon gelmişti. Kimliği belirsiz adamın yer ve saat belirtmesine ancak yeten konuşma bir dakikadan az sürmüştü, kaydedilen ses hiçbir kuşkuya yer bırakmamıştı.
    Ertesi akşam Astor Place’deki Starbucks’ın normal temizleme ekibi Valentinus’un elemanlarıyla değiştirilmiş, her masa ve sandalyenin altına, iki tuvalete ve depo odasına alıcılar yerleştirilmişti. Valentinus ertesi sabah konuşmaları dinlemeye başlarken her şeye hazırlıklı olduğunu zannediyordu. Ama sonra Laszlo hiç beklemediği bir şeyi açıklamıştı: Elijah ile VVİnter’in kimliğini.
    Laszlo’nun dediklerine bakılırsa, her İkisinin de paylaştıkları geçmişleri hakkında en ufak bir fikri yoktu. Onlara ne olduğunu merak ediyordu. Bilmezlikten gelen mutlu birer hayat mı sürmüşlerdi, yoksa Laszlo’un yaptıklarıyla delirmişler miydi?
    Laszlo’dan sonra kendi yaşamının ne hale geldiğini anımsayan Valentinus yumruğunu sıktı, sonra birden duvara vurdu. Acı aniydi. Gözlerini yumdu ve geçmişi bir yana itip anın keyfini çıkarttı. Odaklanmaya ihtiyacı vardı.
    Anahtar kolyelerdi. Kafasında bir plan oluştukça gülümsemeye başladı. Çabuk davranırsa Laszlo ile Darian’dan kurtulabilirdi. O ikisi ölünce, beynini önündeki nihai savaş için boşaltabilirdi; belki çok daha zor, ama aynı derecede kazanılabilir bir savaş.
    Tann’yi öldürmek.2
    29 Aralık 2007
    14:46 (Yargı Gecesi’ne 57 saat, 14 dakika kala)
    Elîjah Class karşısındaki iki yönlü aynaya dikkatli baktı. Aynanın diğer yanındaki insanlar gözlendiklerini biliyordu, ama belli ki bu umurlarında değildi. Eliah başını salladı. Kendi isteğiyle ve bir sürü yabancıyla birlikte oturup, başka yabancılar tarafından gözetlenmek fikri…
    Bunu düşünmek bile solgun ve çilli cildinin bir anda kızarmasına neden oldu. Derin, rahatlatıcı bir soluk alarak işaret parmağını boynunda asılı gümüş haça bastırdı. ılık metali teninin üzerinde hissetmek onu her zaman rahatlatıyor, kendini emniyette hissetmesini sağlıyordu.
    Elijah bakışlarını tekrar pürüzsüz cam yüzeye çevirdi. Camın ardındaki dikdörtgen odada Terry uzaktan kumandayı aldı ve büyük plazma ekrana doğrulttu. Özenle seçilmiş grup (altı adam, altı kadın; yedisi beyaz ırktan, biri Asyalı, ikisi Latin ve ikisi de Afro-Amerikalı) uysal bir şekilde ekrana doğru döndü.
    Elijah dağınık kızıl saçlarını eliyle kulaklarının arkasına itip, dizüstü bilgisayarına göz attı. Ekranı on iki eşit kareye bölünmüştü. Her birinin ortasında dışarıya doğru bakan bir yüz vardı. Elijah dev ekrana bakan yüzleri tek tek inceledi. Nabzı yavaşladı.
    Televizyon onun gerçekten hoşlandığı tek şeydi, Umutsuz bir uykusuzluk hastası olarak her gece sekiz saat kanallar arasında dolaşarak geçirirdi. Neredeyse her şeyi seyrederdi, ama kesin favorileri de vardı: Fantezi ve bilim kurgu, hukuk, suç İncelemesi dizileri, filmler, politika ve elbette komedi dizileri ve reality şovlar….