• *Dizinin sırasına göredir.*

    1.👉🏻Gurur ve Önyargı - Jane Austen
    Geceye Övgüler - Novalis
    Mutlu Prens - Oscar Wilde
    Seçme Masallar - Hans Christian Andersen
    Kerem İle Aslı - İsa Öztürk
    Yürek Burgusu - Henry James
    Duino Ağıtları - R.M.Rilke
    Modeste Mignon - Honore de Balzac
    Kanlı Düğün - F.G.Lorca
    Hüsn ü Aşk - Şeyh Galip
    Yarat Ey Sanatcı - Goethe
    Gorgias - Platon (Eflatun)
    Dedektif Öyküleri - Edgar Allan Poe
    14.👉🏻Ermiş Antonius ve Şeytan - Gustave Flaubert
    Yerleşik Düşünceler Sözlüğü - Gustave Flaubert
    Paris Sıkıntısı - Charles Baudelaire
    Yergiler - Decimus Iunius Iuvenalis
    Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri - Abdulbaki Gölpınarlı
    Seçme Şiirler - Emily Dickinson
    Kamelyalı Kadın - Alexandre Dumas Fils
    Dörtlükler Hayyam - Hayyam
    Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar - Arthur Schopenhauer
    Denemeler - Montaigne
    Devlet - Platon (Eflatun)
    Gargantua - François Rabelais
    Oblomov - İvan Gonçarov
    Utopia - Thomas More
    Tarih - Herodotos
    Kaygı Kavramı - Soren Kierkegaard
    Şölen - Dostluk - Platon (Eflatun)
    Yüzbaşının Kızı - Aleksandr Puşkin
    Seviyordum Sizi - Aleksandr Puşkin
    Madame Bovary - Gustave Flaubert
    Babalar ve Oğullar - İvan Turgenyev
    Köpeğiyle Dolaşan Kadın - Anton Çehov
    Büyük Oyunlar - Anton Çehov
    Cimri - Molière
    38.👉🏻Macbeth - William Shakespeare
    Antonius ve Klopatra - William Shakespeare
    Akşam Toplantıları - Nikolay Gogol
    Hitopadeşa - Narayana
    Mantık Al-tayr - Feridüddin Attar
    Hagakure -Yamamato
    Eşekarıları, Kadınlar Savaşı ve Diğer Oyunlar - Aristophanes
    Suç ve Ceza - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Sis - Miguel De Unamuno
    İki Oyun - Henric Ibsen
    Bir Delinin Anı Defteri - Nikolay Gogol
    Toplum Sözleşmesi - Jean Jacques Rousseau
    Milletlerin Zenginliği - Adam Smith
    Masallar - La Fontaine
    Guliver’in Gezileri - Jonathan Swift
    Ursule Mirouet - Honore de Balzac
    Rubailer - Mevlana Celaleddin Rumi
    Medea - Seneca
    Julius Caesar - William Shakespeare
    Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev - Jean Jacques Rousseau
    Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi - Mary Wollstonecraft
    Kısa Romanlar, Uzun Öyküler - Henry James
    Hophopname - Mirze Elekber Sabir
    Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Toprak Arabacık - Şudraka
    Dillerin Kökeni Üstüne Deneme - Jean Jacques Rousseau
    Aktörlük Üzerine Aykırı Düşünceler - Diderot
    Yaşamının Son Yıllarında Goethe İle Konuşmalar - Johann Peter Eckermann|
    Phaedra - Seneca
    Abel Sanchez – Tula Teyze - Miguel de Unamuno
    68.👉🏻Pericles - William Shakespeare
    Sanat Nedir - L.N Tolstoy
    III. Richard - William Shakespeare
    Divan-ı Kebir - Mevlana Celaleddin Rumi
    Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin - Thomas De Quincey
    Atinalı Timon - William Shakespeare
    Akıl ve Tutku - Jane Austen
    Illuminations - Artur Rimbaud
    Yüce Sultan - Miguel de Cervantes
    Siyasal İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri - David Ricardo
    Hamlet - William Shakespeare
    Ezilenler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Binbir Hayalet - Alexandre Dumas
    Evde Kalmış Kız - Honore de Balzac
    Seçme Masallar - E.T.A. Hoffmann
    Hükümdar Niccolo Machiavelli
    Seçme Öyküler - Mark Twain
    Hacı Murat - L.N Tolstoy
    İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog - Galileo Galilei
    Ölüler Evinden Anılar - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Seçme Aforizmalar - Francis Bacon
    Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları - William Blake
    Yeraltından Notlar - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Bizansın Gizli Tarihi - Prokopios
    92.👉🏻Othello - William Shakespeare
    IV. Haçlı Seferi Kronikleri - Geoffroi De Villehardouin - Henri De Valenciennes
    Upanishadlar - Kolektif
    Galib Divanı - Mirza Esedullah Han Galib
    Alçakgönüllü Bir Öneri - Jonathan Swift
    Fragmanlar - Sappho
    Kuru Gürültü - William Shakespeare
    Mahşerin Dört Atlısı - Vicente Blasco Ibanez
    Güvercinin Kanatları - Henry James
    Gezgin Satıcı - Guy de Maupassant
    Troialı Kadınlar - Seneca
    Bir Havva Kızı - Honore De Balzac
    Kral Lear - William Shakespeare
    Murasaki Shikibu’nun Günlüğü - Murasaki Shikibu
    Emile - Jean-Jacques Rousseau
    Üç Silahşör - Alexandre Dumas
    Rudin İlk Aşk İlkbahar Selleri - İvan Sergeyeviç Turgenyev
    Sivastopol - L.N. Tolstoy
    Yaşamımdan Şiir ve Hakikat - Johann Wolfgang Von Goethe
    Diriliş - L.N. Tolstoy
    Suyu Bulandıran Kız - Honore de Balzac
    Pazartesi Hikâyeleri - Alphonso Daudet
    Soneler - William Shakespeare
    Katıksız Mutluluk - Katherine Mansfield
    Bütün Fragmanlar - Ephesoslu Hipponaks
    Ecce Homo - F. Niethzsche
    Müfettiş - Nikolay Gogol
    Siyasetname - Nizamü’l-Mülk
    Tılsımlı Deri - Honore de Balzac
    Stepançikovo Köyü - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Therese ve Laurent - George Sand
    Romeo ve Juliet - William Shakespeare
    Tragedya’nın Doğuşu - Friedrich Nietzsche
    Aşk Sanatı - Ovidius
    Mülkiyet Nedir - Pierre Joseph Proudhon
    Pierrette - Honore de Balzac
    Kafkas Tutsağı - L.N.Tolstoy
    Göksel Kürelerin Devinimleri - Copernicus
    Taras Bulba - Nikolay Gogol
    131.👉🏻On İkinci Gece - William Shakespeare
    Sapho - Alphonse Daudet
    Öteki - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Putların Alacakaranlığı - Friedrich Nietzsche
    Germinal - Emile Zola
    Kitlelerin Ayaklanması - Jose Ortega Y Gasset
    Bakkhalar - Euripides
    Yeter ki Sonu İyi Bitsin - William Shakespeare
    Ölü Canlar - Nikolay Gogol
    Lykurgos’un Hayatı - Plutarkhos
    Yanlışlıklar Komedyası - William Shakespeare
    Düello - Heinrich Von Kleist
    Olmedo Şövalyesi - Lope De Vega
    Ev Sahibesi - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Kral John’un Yaşamı ve Ölümü - William Shakespeare
    Louis Lambert - Honore de Balzac
    Gülşen-i Râz - Mâhmud-i Şebüsteri
    Kadınlar Mektebi - Molière
    Bütün Şiirleri - Catullus
    Masal Irmaklarının Okyanusu - Somadeva
    Hafız Dîvânı - Hafız-ı Şirazî
    Yakarıcılar - Euripides
    Cardenio - William Shakespeare ve John Fletcher
    George Dandin - Molière
    Genç Werther’in Acıları - Johann Wolfgang Von Goethe
    Böyle Söyledi Zerdüşt - Friedrich Nietzsche
    Kısasa Kısas - William Shakespeare
    Sistem Olarak Tarih - Jose Ortega Y Gasset
    Hayat Bir Rüyadır - Calderon De La Barca
    Dionysos Dithyrambosları - Friedrich Nietzsche
    Anna Karenina - Lev Tolstoy
    Güzel Dost - Guy de Maupassant
    163.👉🏻Resos - Euripides
    Kral Oidipus - Sophokles
    Budala - Fyador Mihayloviç Dostoyevski
    Kral VIII Henry - William Shakespeare
    Körler Üzerine Mektup Sağır ve Dilsizler Üzerine Mektup - Denis Diderot
    Akıl Çağı - Thomas Paine
    Venedik Taciri - William Shakespeare
    Silas Marner - George Eliot
    Mutlak Peşinde - Honore de Balzac
    Bir Yaz Gecesi Rüyası - William Shakespeare
    Marianne’nin Kalbi - Alfred de Musset
    Ecinniler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Boris Godunov - Aleksandr Puşkin
    Hırçın Kız - William Shakespeare
    Duman - Ivan Sergeyviç Turgenyev
    Elektra - Sophokles
    Northanger Manastırı - Jane Austen
    Robınson Crusoe - Daniel Defoe
    İki Soylu Akraba - William Shakespeare
    Sokrates in Savunması - Platon (Eflatun)
    İnsan Neyle Yaşar - L.N.Tolstoy
    Evlenme-Kumarbazlar - Nikolay Gogol
    185.👉🏻İnsanca Pek İnsanca-1 - Friedrich Nietzsche
    İnsanca Pek İnsanca-Karışık Kanılar ve Özdeyişler - Friedrich Nietzsche
    İnsanca Pek İnsanca-Gezgin ve Gölgesi - Friedrich Nietzsche
    186.👉🏻Ayı - Anton Çehov
    Para Üzerine Bir İnceleme - John Maynard Keynes
    Joseph Andrews - Henry Fıeldıng
    Profesör - Charlotte Bronte
    Malavika ve Agnimitra - Kalidasa
    Nasıl Hoşunuza Giderse - William Shakespeare
    Zincire Vurulmuş Prometheus - Aiskhylos
    Cyrano de Bergerac - Edmond Rostand
    Yaşama Sevinci - Emile Zola
    Kumarbaz - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Felsefe Parçaları Ya Da Bir Parça Felsefe - Soren Kierkegaard
    Yükümlülükler Üzerine - Cicero
    Rameau’nun Yeğeni - Denis Diderot
    Kral V. Henry - William Shakespeare
    Kreutzer Sonat - L. N. Tolstoy
    Baştan Çıkarıcının Günlüğü - Soren Kierkegaard
    Ezop Masallar - Aisopos
    Cymbeline - William Shakespeare
    Atinalıların Devleti - Aritoteles
    Bir İdam Mahkûmunun Son Günü - Victor Hugo
    Felsefe Konuşmaları - Denis Diderot
    207.👉🏻Veronalı İki Soylu Delikanlı - William Shakespeare
    İnsandan Kaçan - Molière
    Üç Ölüm - L. N. Tolstoy
    Kırmızı ve Siyah - Stendhal
    İlâhiname - Feridüddin Attar
    Kaderci Jacques ve Efendisi - Denis Diderot
    Notre Dame’in Kamburu - Victor Hugo
    Coriolanus’un Tragedyası - William Shakespeare
    Medea - Euripides - Euripides
    Troilus ve Cressida - William Shakespeare
    Gülme - Henri Bergson
    Kış Masalı - William Shakespeare
    İlyada - Homeros
    Odysseia - Homeros
    Kral IV. Henry -I- - William Shakespeare
    Kral IV. Henry -II- - William Shakespeare
    İvan İlyiç’in Ölümü - L. N. Tolstoy
    Aşkın Emeği Boşuna - William Shakespeare
    Aşk ve Anlatı Şiirleri - William Shakespeare
    Sevgililer - Carlo Goldoni
    Beyaz Geceler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Antigone - Sophokles
    Titus Andronicus - William Shakespeare
    Çocukluk - Tolstoy
    Hançer - M. Y. Lermontov
    Trakhisli Kadınlar - Sophokles
    II. Richard - William Shakespeare
    Savaş Sanatı - Sun Zi (Sun Tzu)
    Kral VI. Henry - I - William Shakespeare
    Kral VI. Henry - II - William Shakespeare
    Kral VI. Henry - III - William Shakespeare
    Alman Göçmenlerin Sohbetleri - Johann Wolfgang Von Goethe
    Wındsor’un Şen Kadınları - William Shakespeare
    Gılgamış Destanı
    241.👉🏻Özel Günceler Apaçık Yüreğim - Charles Baudelaıre
    Fırtına - William Shakespeare
    Şam Tarihinde Zeyl - Ibn Kalanisi
    Kutadgu Bilig - Yusuf Has Hacib
    İlkgençlik - Tolstoy
    Philoktetes - Sophokles
    Seyir Defteri - Kristof Kolomb
    Lokantacı Kadın - Carlo GoldonIı
    Theseus-Romulus - Plutarkhos
    Sefiller - Victor Hugo
    İskender Sezar - Plutarkhos
    İran Mektupları - Montesquıeu
    Kötülük Çiçekleri - Charles Baudelaıre
    Ham Toprak - İvan Turgenyev
    Gençlik - L.N. Tolstoy
    Anabasis - Ksenophon
    Lorenzaccio - Alfred de Musset
    258.👉🏻Nana - Emile Zola
    Aias - Sophokles
    Divan - Baki
    David Strauss,İtirafçı Yazar - Friedrich Nietzsche
    Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası - Friedrich Nietzsche
    Eğiti Olarak Schopenhauer - Friedrich Nietzsche
    Richard Wagner Bayreuth’ta - Friedrich Nietzsche
    Şamdancı - Alfred de Musset
    Cennetin Anahtarları - Michelangelo
    Rahibe - Denis Diderot
    Atebetü-'l-Hakayık - Edib Ahmed Yükneki
    Başkanın Ziyafeti-Parasızlık-Bekar - Ivan Sergeyviç Turgenyev
    Poetika - Aristoteles
    Aforizmalar - Hippokrates
    Şarkılar - Giacomo Leopardi
    Mimoslar - Herodas
    Hastalık Hastası - Molière
    Tao Te Ching - Laozi
    Babil Yaratılış Destanı-Enuma Eliş -
    Frankenstein ya da Modern Prometheus - Mary Shelley
    Deliliğe Övgü - Erasmus
    Sainte-Hermine Şövalyesi - Alexandre Dumas
    280.👉🏻Oidipus Kolonos’ta - Sophokles
    Siyah Lale - Alexandre Dumas
    Siyah İnci - AnnaSewel
    Paris’te Katliam - Christopher Marlowe
    İyinin ve Kötünün Ötesinde - Friedrich Nietzsche
    Kartaca Kraliçesi Dido - Christopher Marlowe
    Theogonia - İşler ve Günler - Hesiodos
    Ars Petica - Şiir Sanatı - Horatius
    Çifte İhanet ya da Dertli Âşıklar - William Shakespeare
    Kibarlık Budalası - Moliere
    Şiirler - Bütün Fragmanlar -
    Veba Yılı Günlüğü - Daniel Defoe
    Önemsiz Bir Kadın - Oscar Wilde
    Efendi ile Uşağı - L.N. Tolstoy
    Vadideki Zambak - Honoré De Balzac
    Maltalı Yahudi - Christopher Marlowe
    Kâtip Bartleby - Herman Melville
    Yasalar Üzerine -
    Matmazel De Scudery - E.T.A. Hoffmann
    Sümer Kral Destanları -
    Savaş ve Barış 2 Cilt - L. N. Tolstoy
    301.👉🏻Paralel Hayatlar – Demosthenes – Cicero - Plutarkhos
    İdeal Devlet - Farabi
    II. Edward - Christopher Marlowe
    Kanunların Ruhu Üzerine - Montesquıeu
    Yaşlı Cato veya Yaşlılık Üzerine - Cicero
    Parma Manastırı - Stendhal
    Değirmenimden Mektuplar - Alphonse Daudet
    İphigenia Aulis’te - Euripides
    İphigenia Tauris’te - Euripides
    Düşünceler - Blaise Pascal
    Almanya Üzerine - Madame De Stael
    Bilgeliğin Sarsılmazlığı Üzerine - Seneca
    İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma - David Hume
    Denemeler - Güvenilir Öğütler ya da Meselelerin Özü - Sive Interiora Rerum
    Babil Hemeroloji Serisi -
    Otranto Şatosu - Horace Walpole
    Avcının Notları - Ivan Sergeyeviç Turgenyev
    Sarrasine - Honoré De Balzac
    Mutluluğun Kazanılması - Farabi
    Doksan Beş Tez - Martin Luther
    Kritovulos Tarihi (1451-1467) - Kritovulos
    Pantagruel - François Rabelai
    İskendername - Ahmedi
    Büyük Timurlenk 1-2 - Christopher Marlowe
    Kendime Düşünceler - Marcus Aurelius
    Hayvanlaşan İnsan - Emile Zola
    Dostluk Üzerine (Latince-Türkçe) - Cicero
    Dede Korkut Hikayeleri - Kitab-ı Dedem Korkut - Anonim
    Ploutos (Servet) - Aristophanes
    Yaşlı Denizcinin Ezgisi İngilizce Türkçe - S.T. Coleridge
    331.👉🏻Monte Cristo Kontu - Alexandre Dumas

    •Bazı kitapların başına sayılarını koyuyorum ki sayısını bulmak zorlaşmasın.
  • İncelemeye başlamadan önce sizinle bu kitapla ilgili çok şaşıracağınız, sıra dışı bir bilgi paylaşmak istiyorum: Dostoyevski bu kitabı kumar borcunu ödemek için sipariş üzerine sadece 25 gün........

    Kızmayın hemen, küçük bir şakaydı arkadaşlar... :) Bu kitap hakkında konuşurken bu bilgiyi vermeyenleri Sibirya'ya kürek cezasına gönderiyorlarmış... Açıkçası Dostoyevski'nin bir kitabı hangi amaçla kaç günde yazdığı beni çok alakadar eden konular değil. Diğer Dostoyevski kitaplarında olduğu gibi sırası gelince aldım, okudum, okurken baya keyif aldım ve bitirip tekrar rafa kaldırdım. Kitaplarla ve yazarlarla bu ilişkinin ötesine geçmek beni oldukça zorlayan bir konu. Neyse, son olarak bir de harika bir Dostoyevski etkinliği tertip eden ve bu etkinlik için ciddi mesai harcayan sevgili Quidam 'a da içten bir teşekkür göndererek incelemeye geçiyorum...

    İtiraf etmem gerekir ki, kitabı elime alana kadar kafamda bambaşka bir senaryo kurmuştum. Kitabın adı Kumarbaz ya, işte ilk bakışta zihnimde Mel Gibson'un oynadığı Maverick filmindeki gibi sahneler canlandı. Sanıyorum bir Dostoyevski romanı ile karşı karşıya olduğumu yeterince idrak edememişim. Kitabı okumaya başladıktan sonra her şey yerli yerine oturmaya başladı... Yine sorular, sorgulamalar, detaylar, tespitler, tahliller peş peşe gözlerimin önünden geçti... O yüzden kitabı henüz okumayanlar ve okumayı düşünenler için paylaşmak istedim bu bilgiyi de... Yani karşınıza Kıbrıs'ta makinenin başında kol çeken Serdar Ortaç ya da Çarkıfelek'ten kazandıklarını bir başka Çarkıfelek olan Rulette ezen Mehmet Ali Erbil gibi karakterler çıkmayacak, içiniz rahat olabilir bu konuda...

    Benim gördüğüm kadarıyla kumar tutkusu, o çaresizlik duygusu ve her kumarbazın başından geçebilecek o malum olaylar kitabın fonunu oluşturuyor. Evet, Casino'ya ara sıra girip çıkıyoruz ama her zaman olduğu gibi asıl kumar dışarıda, hayatın içinde oynanıyor. Kendi için, geleceği için, en çok da aşkı için sürekli kumar oynayan bir adam var karşımızda: Aleksey İvanoviç... Onun kumarbazlığı biraz da karakterinden geliyor. Risk almak onda bir yaşam biçimi haline gelmiş. Bu hal, kimi zaman rulet masasında tüm parasını tek bir renge yatırarak, kimi zamansa sevdiğinin ağzından çıkan tek bir söz üzerine normal bir insanın asla cüret edemeyeceği işleri gözü kapalı yerine getirerek tecelli ediyor.

    Kazanmak ya da kaybetmek onun için hiç önemli değil. Başka bir ifadeyle, karakterimiz sonuçla ilgilenmiyor. Onun için önemli olan o an yaşanması gerekeni yaşamak. İşte bu noktada, Dostoyevski'nin kitapta dile getirdiği sorgulamalardan birine, ahlak kuralları mevzusuna kısaca değinmek gerekiyor...

    Burada bahsi geçen ahlak kuralları, ilk anda akla gelen ahlak kurallarından biraz farklı. Bu kavram daha çok çoğunluğun kabul ettiği ve çoğunluk kabul ettiği için 'doğrusu budur' şeklinde düşünülen geniş bir çerçevede ele alınmış. Kitabın ilk bölümlerinde Rothschild ailesine atıfta bulunularak bir döngüden bahsediliyor. Bu döngüye göre ailenin ilk nesli çeşitli ahlak kuralları etkisi altında öküzler gibi çalışıp (kitaptaki ifade) birikim yapmaya başlıyor. Bu birikim, 4-5 kuşak (yaklaşık 100 yıl) sonra devasa bir servete dönüşüyor. Yani birikimi başlatan kişinin 4. kuşaktan torunu bir servet üzerine oturuyor. Aleksey bu durumu uzun bir tiradla eleştiriyor ve 4.kuşak torunun faydalanacağı bir birikim yerine 'kazandığını yemek' üzerine kurulu bir hayatı savunuyor ki onun bu felsefesini kendi hayatında da uyguladığını görebiliyoruz.

    ------------------------------------

    Hazır kitaptaki bazı sorgulamalara girmişken oradan devam edelim... Kitapta kumar olgusuyla birlikte öne çıkan bir başka konu da 'miras' konusu... Hatta bu iki konunun başa baş gittiği bölümlerin sayısı az değil. Peki kumar ile mirası bir araya getiren, onları aynı mahallenin iki yakın arkadaşı yapan şey nedir? Cevaplaması zor bir soru değil... Elbette üretmeden, kısa yoldan zengin olma sevdasıdır...

    Bakın burası çok ilginç, kitapta yer alan neredeyse her karakterin maddi anlamda çok ciddi sıkıntıları var. Ancak hiçbir karakter, bu sıkıntılarını çözme konusunda çalışmaya, üretmeye dönük tek bir adım dahi atmıyor. Yarısı kumarhanede para toplama peşinde, diğer yarısı oturmuş miras bekliyor... Günümüzde de çok sık karşılaştığımız insan tipleri... Tabii içinde bulunduğumuz zamanda bu ikiliye yenileri de eklendi, o ayrı bir konu... Mesela İstanbul'da tam olarak bir rakam veremesem de azımsanmayacak sayıda çalışmadan, sadece babadan kalan evin kira geliriyle yaşayan insanlar var. Bunlar önceden en azından yılda bir defa iyi bir kiracı bulmak, evini, iş yerini yüksekten kiralamak için koltuklarından kalkıp sırf bunun için bir emek harcamak zorunda kalırlardı. Ancak son yıllarda bu işi de tamamıyla emlakçılar üstlendi:) Artık kira yiyicilere tek bir iş yapmak kaldı; her ayın başında mobil şubelerine girip kiranın yatıp yatmadığını öğrenmek:)

    Tekrar lafın başına dönersek, kitaptaki karakterler dediğim gibi hayatlarını kumar veya mirasa bağlamış insanlar. Rulet masasının başında çarkın dönmesini bekleyen adamla, telgraf başında ölüm haberi bekleyen adamın heyecanı birebir aynı... Paraya bu kadar büyük bir hırs ve aşkla sahip olmak istemelerinin nedeni ise 'saygınlık'... Yani para varsa ünvan var, güzel bir kadınla veya yakışıklı bir erkekle evlilik var (kesinlikle aşk evliliği değil, amaç davetlere giderken yanında götürdüğü kişinin belli kriterlere uyan biri olması ve havalı görünmek), sözümona saygın, hayranlık uyandıran bir hayat var...

    Aslında ne kadar ironik bir durum öyle değil mi? Hayata tek bir çivi çakmadan, tek bir insanın yaşamına dokunmadan, tek bir çocuğun rızkına katkı vermeden sadece herhangi bir yerden gelecek para ile saygınlık kazanmak ve bunu bir güzel çevreye satmak... Tabii bu tip şeylerin alıcısı olduktan sonra satıcı da olur mutlaka... O yüzden sadece tek bir tarafı da linç etmek doğru değil...

    İşte bugün günümüzde bazı ünlü televizyoncuların veya futbolcuların eşleri de yukarıda bahsettiğimiz durumun farklı bir versiyonunu yaşamıyor mu? Kendilerine ait hiçbir vasıfları olmadığı halde Instagram hesaplarını yüz binlerce kişi takip etmiyor mu? Adlarına funclub'lar açılmıyor mu? Bir yere gittiklerinde önlerine kırmızı halılar serilmiyor mu?

    Tabii çok daha acısı, o insanların hayatlarını takip eden milyonlarca gencin çalışıp çabalamak, üretmek, hayata bir iz bırakmak yerine nasıl yaparım da ben de onlar gibi bir hayat yaşarım diye daha küçük yaşlardan itibaren 'ŞU HAYATTA YIRTMANIN' hesabını yapar olmasıdır...

    ---------------------------------

    Ülkemizde her ne kadar kumarhaneler kapatılmış olsa da, kumarbazlar hala hayatta ve bozulmuş bir arı kovanından çıkan arılar gibi dört bir yana dağılmaktalar...

    Kumarhaneler olmasa da kumarın felsefesi, hazırcılığı, insanlara sattığı boş umut ve vaadler varlığını devam ettirmektedir... Kumarda her zaman hiçbir şey yapmadan çok kısa sürede zengin olabileceğiniz ihtimali vurgulanır. Anlatılmayan ise, yine hiçbir şey yapmadan çok kısa sürede tüm varlığınızı kaybedebilme ihtimalinin diğeriyle eşit olmasıdır... Bazen paranızı, bazen zamanınızı, bazen yaşama hevesinizi, bazen umutlarınızı, bazen de geleceğinizi kaybedersiniz...

    Çünkü, kasa her zaman kazanır!

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Bedenlerinin en görünür yeri olduğundan, büyük bir çabayla kontrol altında tutmak için tüm dikkatlerini yüzlerinde toplarken, ellerini unutuverirler.
    Stefan Zweig
    Sayfa 20 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Gelin, olasılıktan söz edelim. İlk önce, olasılık dediğimizde en sık akla gelen çekilişlerden, piyangolardan söz edelim.
    Amerika’daki en büyük piyangoyu, Povverball’ı kazanabilme olasılığı 120.000.000′da l’dir. Povverball’ın ilk oynanmaya baş­landığı 1997′den beri elliden fazla insan bu olasılığı alt üst ederek büyük ikramiyeyi kazanmıştır. Onlar, bu gezegendeki en şanslı, en zengin insanlar arasındadır. Onlardan nefret ederim. Ama konu­muz bu değil.
    Şimdi de düşük-olasılıklı bir olaydan söz edelim: Dünyaya dev bir gök taşı çarpacak ve uygarlık yok olacak. Jeofizikçilere göre, her yıl bunun olma olasılığı milyonda bir.
    insanoğlunun atalarını da hesaba katarsak, yedimilyon yılı aşkın bir süredir bu gezegende varlığımızı sürdürdüğümüze göre, bir gök taşının bugüne kadar bizi yok etmiş olma olasılığı yüzde 15 yedi yüz. Yani anlayacağınız, bir kere değil, yedi kere ölmüş olma­lıydık şimdiye.
    Ama, çoğunuzun bildiği gibi, insanoğlunun yazılı tarihinden bu yana yok olmadık.
    Ne demeye çalışıyorum sizce? Bir gök taşı bizi yok edecek demeye çalışmıyorum. Düşük olasılıklı olaylar hakkında bir yorum­da bulunmaya çalışıyorum, kıssadan hisse şudur: Her an her şey olabilir.
    - David T. Calne’in istatistik dersinden alıntı.

    1.Bölüm
    “Bu yirmi sana Caine. Var mısın, yok musun?”
    David Caine kendisine söyleneni duyuyor, ama cevap veremi­yordu; daha doğrusu koku cevap vermesine izin vermiyordu. Bu kokuyu daha önce hiç almamıştı. Sanki, çürümüş et ve yumurta, idrarla karışmıştı. İnternette okuduklarına bakılırsa bazıları koku­lara dayanamayıp kendilerini öldürüyorlarmış. ilk başta bunun abartılı olduğunu düşünmüştü, ama şimdi… bunu neden yapmış olabileceklerini anlıyor gibiydi.
    Aslında bu kokuyu sinir hücrelerindeki sinyaller bir şekilde karıştığından hissettiğinin farkındaydı. Bunu bilmesi hiçbir şeyi değiştirmiyordu. David’in beyni bu kokuyu gerçekten algılıyordu. Hatta masanın etrafını sarmış olan sigara dumanından bile daha ağırdı koku. Walter’ın gece yarısı yediği yağlı McDonald’s hamburgerinden bile daha gerçekti bu koku. Tüm odayı saran çaresizlik ve ter kokusundan daha baskındı.
    Koku o kadar kötüydü ki gözleri sulanmaya başladı; ama ko­ku ne kadar kötü olursa olsun, habercisi olduğu şeyden daha kötü değildi. Caine bundan daha fazla nefret ediyordu. Kokuya bakılırsa vakit yaklaşıyordu; insanın midesini bulandıran, zihnini karınca­landıran kokunun ağırlığına bakılırsa bu nöbet hiç de hafif olma­yacaktı. Daha da kötüsü, her şey çok hızlı gelişiyordu. Tam zama­nını bulmuştu, daha kötü bir zamanlama olamazdı.
    Caine bir an için gözlerini kapayıp iyice sıktı. Çaresizce, kade­rine engel olmaya çalışıyordu. Gözlerini açıp Walter’ın önünde duran buruşturulmuş kırmızı-sarı patates kutusuna baktı. Birden kutu gözünün önünde gitti geldi. Caine başını çevirdi; kusacağın­dan korkmuştu.
    “David iyi misin?”
    Caine kadının sıcak elini hissetti omzunda. Rahibe Mary Straight, eskiden gerçekten bir rahibeydi. Takma dişlerini Davîd doğmadan önce yaptırmış olan kadın; onun değil annesi, annean­nesi yaşındaydı. O masadaki tek kadındı. Hatta, Nikolaev’in oyun­cuların her an önünde içki olsun da kalkmaları için bir neden ol­masın diye tuttuğu iki ayağı bir çukurda Romen garson dışında, tüm kulüpteki tek kadındı rahibe. Herkes ona Rahibe diye hitap ediyordu; ama o bu mahzende, ya da Rusların deyimiyle podvaal’da yaşayan erkeklerin daha çok manevi annesi gibiydi.
    Aslında, podvaal’da yaşamıyordu bu insanlar; ama masaların etrafına üşüşmüş yirmi kadar adama sorulsa, Caine onların çoğu­nun East Village’deki bu kalabalık, penceresiz bodrumda kendile-| rini evlerinde hissettiklerini söyleyeceklerine iddiaya girebilirdi. Kumarbazlar. Bağımlılar. Bazılarının finans dünyasının nabzını tutan Wall Street’te veya şehir merkezindeki önemli binalarda ofisleri vardı, hatta kartvizitleri kabartmalı gümüşi yazılarla süs­lüydü; ama herkes bunun hiçbir anlamı olmadığını biliyordu. Ha­yattaki en önemli şey, hatta tek Önemli şey, dağıtılan kartlar ve oyunda olup olmamaktı.
    Her gece D Bulvan’ndaki Chernobyl Rus lokantasının kalaba­lık mahzenine gelirlerdi. Bar kirliydi, ama Vitaly Nikolaev’in oyunla­rı temizdi; işe hile karıştırmazdı. Pudralanmışçasına beyaz tenini ve ince, kız gibi kollarını ilk gördüğünde. Caine Vitaly’nin Rus maf­yasının bir üyesi olduğuna ihtimal vermemişti.
    Ama, Vitaly Nikolaev, aslında yaşlı ve zararsız bir adam olan Melvin Schuster’ı kulüpte oynarken hile yaptığı için ölümüne döv­düğü gece, Caine işin doğrusunu gayet iyi anladı. Caine daha ne olup bittiğini anlayamadan Nikolaev hafif sarkık yüzlü ihtiyarın yüzünü gözünü dağıtmış, adamı kan revan içinde bırakmıştı. O zamandan sonra da pooVaallda kimse hile yapmaya cesaret ede­medi.
    Caine yine de burasını evi gibi görüyordu. Batı yakasındaki küçük stüdyo daire uyuduğu, yıkandığı ve arada bir tıraş olduğu bir yerdi onun için. Bazen de kız atardı daireye; ama uzun zamandır bunu da yapmamıştı. Caine’in bu aralar görüştüğü tek kadının Rahibe Mary olduğu düşünülürse, buna şaşmamak gerekirdi.
    Rahibe, “David iyi misin?” diye sorduğunda Caine birden kendine geiir gibi oldu. Gözlerini kırpıştırdı ve Rahibe’ye dönüp, başını sallayarak iyiyim dercesine bir işaret yaptı. Ama başını sal­laması iyi bir fikir değildi, çünkü yine midesi bulanmaya başladı.
    “İyiyim Rahibe. Sağ ol.”
    “Emin misin iyi olduğuna? Sanki bir anda betin benzin attı, suratın yemyeşil oldu.”
    “Yeşil dolarlar kazanmaya çalışınca oldu herhalde,” dedi Caine bu espriye kendi bile gülmekte zorluk çekerek.
    “Hal hatır sorma faslını geçelim mi? Yoksa siz ikiniz baş başa bir odaya çekilip birbirinizi daha yakından tanımak mı istiyorsu­nuz?” diyerek sırıttı dişleri sararmış Walter. 0 kadar yakınına so­kuldu ki, Caine bir anda adamın ağzının soğan koktuğunu hissetti. “Yirmi artırdık. Var mısın? Yok musun?”
    Caine eline baktı, sonra da masadaki diğer kartlara baktı, birbirine karışmış saçlarının hizasında kollarını kaldırdı gerinerek. Yutkunarak kusmamaya ve kokuyu unutmaya çalıştı. Ne yapaca­ğına karar vermek istiyordu.
    “Kafandan olasılıkları hesaplamayı kes de ne yapacaksan yap,” dedi Walter şeytan tırnağını ısırarak.
    Caine’in her elde olasılıkları aklından hesapladığını gayet iyi biliyorlardı. Caine’in bir veri olarak denklemine ekleyemediği tek şey oyun arkadaşlarının blöf yapma olasılıklarıydı; ama onu bile hesaba katmaya çalışıyordu. Caine, VValter’ın kendisini bira; zorladığım hissetti ve yaşlı adama bıkkın gözlerle bakıp, masaya doğ­ru döndü.
    Oyun basitti. Bir tür poker oynuyorlardı. Her oyuncuya iki kart dağıtılıyordu, sonra da ortaya aynı anda üç kart açılıyordu, ilk üç kartın adı ‘düşüş’tü. Sonra dördüncü bir kart açılırdı, ‘dönüş’; son­ra da beşinci ve son kart, ‘nehir’. Yere yeni bir kart açıldığında bahis artırılabilirdi. Sonra da, oyuncular ellerindeki kartları açar­lardı. En iyi beş kart kimdeyse, poker kuralları uyarınca o kazanır­dı. Bu beş kart, elindeki iki ve yerden seçeceği üç karttan oluşur­du.
    Oyunun en muhteşem yanı, akıllı bir oyuncunun masaya ba­kıp, o an için en iyi elin ne olabileceğinin hesaplayabilmesiydi. Caine açılan kartlara baktığında üç kart görmüyordu, yüzlerce olasılık görüyordu. Onu en çok İlgilendiren olasılık ise kendi ka­zanma olasılığının ne olduğuydu. Şimdiki eliyle bu yüksek bir olası­lıktı. Elinde bir çift as vardı. Kupa ası ve karo ası. Açılan kartlar da . sinek ası ve iki tane maçaydı. Maça altlısı ve valesi. Caine aslında 161 en sağlam kartları elinde tutuyordu. Yani masadaki en yüksek olasılık onun elindeydi, ama yine de birçok olasılık vardı.
    Her bir olasılığı aklından hesaplayarak, gerçekleşme olasılık­larını kestirmeye çalıştı. Caine, aklında rakamlar uçuşurken, ko­kunun var olduğunu iddia eden beyin dalgalarını birkaç saniyeliği­ne bastırabildi.
    Elinde iki maçası olan biri varsa toplamda dört maça ederdi. İki elinde, iki yerde. O kişinin elindekilerle renk yapabilmesi için ortaya bir maça daha açılması gerekirdi. Caine aklından bu olasılı­ğı hesapladı; bu onun için bir çocuğun alfabeyi söylemesi kadar kolay bir şeydi.
    Bir destede toplamda onüç maça vardır; eğer birinin elinde iki maça daha varsa, bu da görülmemiş dokuz maça var demekti. Birinin elinde iki maça varsa, bir sonraki iki karttan birinin maça olma olasılığı yüzde 36′ydı, Bu yüksek bir olasılıktı; ama birine iki maça verilmiş olma olasılığı yüzde 6′ydı zaten.Caine son bir gayretle verileri birleştirdi: birine iki maça veril­mişti ve bir sonraki kart da bir maça olacaktı. Bunun olasılığı yüz­de 2.1′di. Bu riski göze almaya hazırdı.
    Bu hesabı bir kere daha yaptı; bu sefer de birinin elinde tek maça bulundurduğunu düşündü ve yine de elini maçayla renge tamamladı: Bunun da olasılığı yüzde 2′ydi. Birinin maçayla değil de sinekle renk yapma olasılığı daha da düşüktü- oyuncu başına yüzde 0.3. Bundan çekinecek değildi.
    Bir yandan da oyuncuların elinde kent olabileceğini hesapla­dı. Yerde bir as bir de vale vardı ve başka bir papaz, kız veya onlu yoktu. Demek ki, kenti tamamlayabilecek oniki kart daha vardı destede. (Her bir türden papaz, dam, veya onlar). Ama, birinin elinde bunu yapmak için gerekli olan iki kartı tutuyor olmasının olasılığı da yüzde 3.6′ydı. Teorik olarak floş da yapılabilirdi; ama bu o kadar düşük bir olasılıktı ki bunu hesaplamadı bile.
    Şu anda üç ası olduğundan, Caine’in bir asa. bir valeye ya da bir altılıya ihtiyacı vardı. Eğer bir as daha açılırsa, kare ası olacaktı. ı Eğer vale ya üa bir altı açılırsa, elinde ful as olacaktı. Yedi kart | çıkmamıştı (bir as, üç vale ve üç altılı) bu kartlardan herhangi biri­nin gelmesi olasılığı -Caine bir an için gözlerini kırpıştırdı- yüzde 28′di. Hiç de fena bir olasılık değildi.
    VValter’a baktı ve yaşlı bunağın ifadesinden bir şeyler anla­maya çalıştı; ama adam sadece bıkkın bakıyordu. Caine aynaya baktığında kendi yüzünde de aynı ifadeyi görüyordu. Bıkkın ve asabi olan Caine, oyun oynamak, kağıt oynamak istiyordu hep. Sonra birden yine midesi bulandı. Sıcak kusmuk ağzına kadar gelmişti bu sefer, yutkundu.
    Caine tuvalete gitmesi gerektiğini biliyordu ama bunu yapa­mazdı. Elinde asları tutarken oyundan kalkamazdı. Kalkmayacaktı. Gözlerinden kanlar fışkırsa bile, kartlar açılana kadar hiçbir yere gitmeyecekti. Caine, görmeyen gözlerle önündeki paraya uzandı ve ortaya dört fiş attı.
    “Yirmi artırıyorum.”

    “Görüyorum.” Rahibe de oyuna girmişti. Cairıe onun vale döper yaptığını umdu, çünkü kadın genelde kente gitmeye çalışırdı.
    “Görüyorum.” Kahretsin, Stone da girmişti. Her zamanki gibi, hiç hareket etmeden duruyordu; adam bir heykel gibiydi. Zaten ona Stone -Taş- demelerinin bir nedeni de buydu. Bu takma isim ona çok uyuyordu. Stone kuralları gayet iyi bilen, olasılıkları çok iyi hesaplayan bir oyuncuydu. Eline güvenmezse oyunda kalmazdı.
    Caine düşüşten önce, kente gidenlerin oyundan çekilmesini sağlamak için, daha fazla attırmadığına kızıyordu. Eğer, Caine ortaya daha fazla para atsaydı, oyunda kalmazlardı. Ama koku yüzünden doğru dürüst düşünemiyor, bok gibi oynuyordu. Potu düşük tutarak ötekileri oyunda kalmaya yemlediğine inandırmaya çalıştı kendini; ama bunun doğru olmadığını biliyordu. Sorun kokuydu. Koku, koku, koku. Gözlerini kapadığında, kıpırdayan beyaz kurtçukların çürümüş bir et yığınının üzerinde gezindiğini görebiliyordu.
    VValter fişlerine dokundu, el alışkanlığı ile çevirdi. Biran için Caine VValter’ın potu artıracağını düşündü; ama VValter sadece oyuna girdi. Herkes dönüşü bekliyordu; nelerin gelebileceğini he­saplarken kendi kağıtlarıyla kazanma olasılıklarını düşünüyorlardı.
    Bir sonraki kart enfesti. Caine için Playboy’un orta sayfa güzelinden, ya da Büyük Kanyonu günbatımında görmekten bile hoştu; çünkü yere maça ası açılmıştı. Yerdeki İki as ve elinde iki asla birlikte Caine’in kare ası vardı. Bu el bir tek floşla yenilebilirdi; ama birinde floş olma olasılığı çok düşüktü. Bir sonraki kartın maça papaz, kız veya onlusu olması gerekiyordu ve oyuncunun elinde de diğer iki maçanın olması gerekiyordu. Olmayacak bir şeydi bu.
    Ama… Caine hemen aklından hızlıca bir hesap yaparken, göz­lerini kapar gibi oldu -üç masa kombinasyonunun (papaz-kız, pa-paz-onlu veya kız-onlu gelmesi) gelme olasılığı 442′te birdi. Bir oyuncunun bu kartlardan ikisini elinde tutuyor olması ve en son…


    Biraz Oku Sonra Al
    Menü
    Facebook SayfamızTwitter Sayfamız Google+ Sayfamız Arama:
    Kitap, yazar, yayınevi
    Ara
    ^


    Olasılıksız
    Temmuz 22, 2009 April Yayıncılık, Roman (Yabancı)

    Bu kitabı satın alın »
    kapak

    Gelin, olasılıktan söz edelim. İlk önce, olasılık dediğimizde en sık akla gelen çekilişlerden, piyangolardan söz edelim.
    Amerika’daki en büyük piyangoyu, Povverball’ı kazanabilme olasılığı 120.000.000′da l’dir. Povverball’ın ilk oynanmaya baş­landığı 1997′den beri elliden fazla insan bu olasılığı alt üst ederek büyük ikramiyeyi kazanmıştır. Onlar, bu gezegendeki en şanslı, en zengin insanlar arasındadır. Onlardan nefret ederim. Ama konu­muz bu değil.
    Şimdi de düşük-olasılıklı bir olaydan söz edelim: Dünyaya dev bir gök taşı çarpacak ve uygarlık yok olacak. Jeofizikçilere göre, her yıl bunun olma olasılığı milyonda bir.
    insanoğlunun atalarını da hesaba katarsak, yedimilyon yılı aşkın bir süredir bu gezegende varlığımızı sürdürdüğümüze göre, bir gök taşının bugüne kadar bizi yok etmiş olma olasılığı yüzde 15 yedi yüz. Yani anlayacağınız, bir kere değil, yedi kere ölmüş olma­lıydık şimdiye.
    Ama, çoğunuzun bildiği gibi, insanoğlunun yazılı tarihinden bu yana yok olmadık.
    Ne demeye çalışıyorum sizce? Bir gök taşı bizi yok edecek demeye çalışmıyorum. Düşük olasılıklı olaylar hakkında bir yorum­da bulunmaya çalışıyorum, kıssadan hisse şudur: Her an her şey olabilir.
    - David T. Calne’in istatistik dersinden alıntı.

    1.Bölüm
    “Bu yirmi sana Caine. Var mısın, yok musun?”
    David Caine kendisine söyleneni duyuyor, ama cevap veremi­yordu; daha doğrusu koku cevap vermesine izin vermiyordu. Bu kokuyu daha önce hiç almamıştı. Sanki, çürümüş et ve yumurta, idrarla karışmıştı. İnternette okuduklarına bakılırsa bazıları koku­lara dayanamayıp kendilerini öldürüyorlarmış. ilk başta bunun abartılı olduğunu düşünmüştü, ama şimdi… bunu neden yapmış olabileceklerini anlıyor gibiydi.
    Aslında bu kokuyu sinir hücrelerindeki sinyaller bir şekilde karıştığından hissettiğinin farkındaydı. Bunu bilmesi hiçbir şeyi değiştirmiyordu. David’in beyni bu kokuyu gerçekten algılıyordu. Hatta masanın etrafını sarmış olan sigara dumanından bile daha ağırdı koku. Walter’ın gece yarısı yediği yağlı McDonald’s hamburgerinden bile daha gerçekti bu koku. Tüm odayı saran çaresizlik ve ter kokusundan daha baskındı.
    Koku o kadar kötüydü ki gözleri sulanmaya başladı; ama ko­ku ne kadar kötü olursa olsun, habercisi olduğu şeyden daha kötü değildi. Caine bundan daha fazla nefret ediyordu. Kokuya bakılırsa vakit yaklaşıyordu; insanın midesini bulandıran, zihnini karınca­landıran kokunun ağırlığına bakılırsa bu nöbet hiç de hafif olma­yacaktı. Daha da kötüsü, her şey çok hızlı gelişiyordu. Tam zama­nını bulmuştu, daha kötü bir zamanlama olamazdı.
    Caine bir an için gözlerini kapayıp iyice sıktı. Çaresizce, kade­rine engel olmaya çalışıyordu. Gözlerini açıp Walter’ın önünde duran buruşturulmuş kırmızı-sarı patates kutusuna baktı. Birden kutu gözünün önünde gitti geldi. Caine başını çevirdi; kusacağın­dan korkmuştu.
    “David iyi misin?”
    Caine kadının sıcak elini hissetti omzunda. Rahibe Mary Straight, eskiden gerçekten bir rahibeydi. Takma dişlerini Davîd doğmadan önce yaptırmış olan kadın; onun değil annesi, annean­nesi yaşındaydı. O masadaki tek kadındı. Hatta, Nikolaev’in oyun­cuların her an önünde içki olsun da kalkmaları için bir neden ol­masın diye tuttuğu iki ayağı bir çukurda Romen garson dışında, tüm kulüpteki tek kadındı rahibe. Herkes ona Rahibe diye hitap ediyordu; ama o bu mahzende, ya da Rusların deyimiyle podvaal’da yaşayan erkeklerin daha çok manevi annesi gibiydi.
    Aslında, podvaal’da yaşamıyordu bu insanlar; ama masaların etrafına üşüşmüş yirmi kadar adama sorulsa, Caine onların çoğu­nun East Village’deki bu kalabalık, penceresiz bodrumda kendile-| rini evlerinde hissettiklerini söyleyeceklerine iddiaya girebilirdi. Kumarbazlar. Bağımlılar. Bazılarının finans dünyasının nabzını tutan Wall Street’te veya şehir merkezindeki önemli binalarda ofisleri vardı, hatta kartvizitleri kabartmalı gümüşi yazılarla süs­lüydü; ama herkes bunun hiçbir anlamı olmadığını biliyordu. Ha­yattaki en önemli şey, hatta tek Önemli şey, dağıtılan kartlar ve oyunda olup olmamaktı.
    Her gece D Bulvan’ndaki Chernobyl Rus lokantasının kalaba­lık mahzenine gelirlerdi. Bar kirliydi, ama Vitaly Nikolaev’in oyunla­rı temizdi; işe hile karıştırmazdı. Pudralanmışçasına beyaz tenini ve ince, kız gibi kollarını ilk gördüğünde. Caine Vitaly’nin Rus maf­yasının bir üyesi olduğuna ihtimal vermemişti.
    Ama, Vitaly Nikolaev, aslında yaşlı ve zararsız bir adam olan Melvin Schuster’ı kulüpte oynarken hile yaptığı için ölümüne döv­düğü gece, Caine işin doğrusunu gayet iyi anladı. Caine daha ne olup bittiğini anlayamadan Nikolaev hafif sarkık yüzlü ihtiyarın yüzünü gözünü dağıtmış, adamı kan revan içinde bırakmıştı. O zamandan sonra da pooVaallda kimse hile yapmaya cesaret ede­medi.
    Caine yine de burasını evi gibi görüyordu. Batı yakasındaki küçük stüdyo daire uyuduğu, yıkandığı ve arada bir tıraş olduğu bir yerdi onun için. Bazen de kız atardı daireye; ama uzun zamandır bunu da yapmamıştı. Caine’in bu aralar görüştüğü tek kadının Rahibe Mary olduğu düşünülürse, buna şaşmamak gerekirdi.
    Rahibe, “David iyi misin?” diye sorduğunda Caine birden kendine geiir gibi oldu. Gözlerini kırpıştırdı ve Rahibe’ye dönüp, başını sallayarak iyiyim dercesine bir işaret yaptı. Ama başını sal­laması iyi bir fikir değildi, çünkü yine midesi bulanmaya başladı.
    “İyiyim Rahibe. Sağ ol.”
    “Emin misin iyi olduğuna? Sanki bir anda betin benzin attı, suratın yemyeşil oldu.”
    “Yeşil dolarlar kazanmaya çalışınca oldu herhalde,” dedi Caine bu espriye kendi bile gülmekte zorluk çekerek.
    “Hal hatır sorma faslını geçelim mi? Yoksa siz ikiniz baş başa bir odaya çekilip birbirinizi daha yakından tanımak mı istiyorsu­nuz?” diyerek sırıttı dişleri sararmış Walter. 0 kadar yakınına so­kuldu ki, Caine bir anda adamın ağzının soğan koktuğunu hissetti. “Yirmi artırdık. Var mısın? Yok musun?”
    Caine eline baktı, sonra da masadaki diğer kartlara baktı, birbirine karışmış saçlarının hizasında kollarını kaldırdı gerinerek. Yutkunarak kusmamaya ve kokuyu unutmaya çalıştı. Ne yapaca­ğına karar vermek istiyordu.
    “Kafandan olasılıkları hesaplamayı kes de ne yapacaksan yap,” dedi Walter şeytan tırnağını ısırarak.
    Caine’in her elde olasılıkları aklından hesapladığını gayet iyi biliyorlardı. Caine’in bir veri olarak denklemine ekleyemediği tek şey oyun arkadaşlarının blöf yapma olasılıklarıydı; ama onu bile hesaba katmaya çalışıyordu. Caine, VValter’ın kendisini bira; zorladığım hissetti ve yaşlı adama bıkkın gözlerle bakıp, masaya doğ­ru döndü.
    Oyun basitti. Bir tür poker oynuyorlardı. Her oyuncuya iki kart dağıtılıyordu, sonra da ortaya aynı anda üç kart açılıyordu, ilk üç kartın adı ‘düşüş’tü. Sonra dördüncü bir kart açılırdı, ‘dönüş’; son­ra da beşinci ve son kart, ‘nehir’. Yere yeni bir kart açıldığında bahis artırılabilirdi. Sonra da, oyuncular ellerindeki kartları açar­lardı. En iyi beş kart kimdeyse, poker kuralları uyarınca o kazanır­dı. Bu beş kart, elindeki iki ve yerden seçeceği üç karttan oluşur­du.
    Oyunun en muhteşem yanı, akıllı bir oyuncunun masaya ba­kıp, o an için en iyi elin ne olabileceğinin hesaplayabilmesiydi. Caine açılan kartlara baktığında üç kart görmüyordu, yüzlerce olasılık görüyordu. Onu en çok İlgilendiren olasılık ise kendi ka­zanma olasılığının ne olduğuydu. Şimdiki eliyle bu yüksek bir olası­lıktı. Elinde bir çift as vardı. Kupa ası ve karo ası. Açılan kartlar da . sinek ası ve iki tane maçaydı. Maça altlısı ve valesi. Caine aslında 161 en sağlam kartları elinde tutuyordu. Yani masadaki en yüksek olasılık onun elindeydi, ama yine de birçok olasılık vardı.
    Her bir olasılığı aklından hesaplayarak, gerçekleşme olasılık­larını kestirmeye çalıştı. Caine, aklında rakamlar uçuşurken, ko­kunun var olduğunu iddia eden beyin dalgalarını birkaç saniyeliği­ne bastırabildi.
    Elinde iki maçası olan biri varsa toplamda dört maça ederdi. İki elinde, iki yerde. O kişinin elindekilerle renk yapabilmesi için ortaya bir maça daha açılması gerekirdi. Caine aklından bu olasılı­ğı hesapladı; bu onun için bir çocuğun alfabeyi söylemesi kadar kolay bir şeydi.
    Bir destede toplamda onüç maça vardır; eğer birinin elinde iki maça daha varsa, bu da görülmemiş dokuz maça var demekti. Birinin elinde iki maça varsa, bir sonraki iki karttan birinin maça olma olasılığı yüzde 36′ydı, Bu yüksek bir olasılıktı; ama birine iki maça verilmiş olma olasılığı yüzde 6′ydı zaten.Caine son bir gayretle verileri birleştirdi: birine iki maça veril­mişti ve bir sonraki kart da bir maça olacaktı. Bunun olasılığı yüz­de 2.1′di. Bu riski göze almaya hazırdı.
    Bu hesabı bir kere daha yaptı; bu sefer de birinin elinde tek maça bulundurduğunu düşündü ve yine de elini maçayla renge tamamladı: Bunun da olasılığı yüzde 2′ydi. Birinin maçayla değil de sinekle renk yapma olasılığı daha da düşüktü- oyuncu başına yüzde 0.3. Bundan çekinecek değildi.
    Bir yandan da oyuncuların elinde kent olabileceğini hesapla­dı. Yerde bir as bir de vale vardı ve başka bir papaz, kız veya onlu yoktu. Demek ki, kenti tamamlayabilecek oniki kart daha vardı destede. (Her bir türden papaz, dam, veya onlar). Ama, birinin elinde bunu yapmak için gerekli olan iki kartı tutuyor olmasının olasılığı da yüzde 3.6′ydı. Teorik olarak floş da yapılabilirdi; ama bu o kadar düşük bir olasılıktı ki bunu hesaplamadı bile.
    Şu anda üç ası olduğundan, Caine’in bir asa. bir valeye ya da bir altılıya ihtiyacı vardı. Eğer bir as daha açılırsa, kare ası olacaktı. ı Eğer vale ya üa bir altı açılırsa, elinde ful as olacaktı. Yedi kart | çıkmamıştı (bir as, üç vale ve üç altılı) bu kartlardan herhangi biri­nin gelmesi olasılığı -Caine bir an için gözlerini kırpıştırdı- yüzde 28′di. Hiç de fena bir olasılık değildi.
    VValter’a baktı ve yaşlı bunağın ifadesinden bir şeyler anla­maya çalıştı; ama adam sadece bıkkın bakıyordu. Caine aynaya baktığında kendi yüzünde de aynı ifadeyi görüyordu. Bıkkın ve asabi olan Caine, oyun oynamak, kağıt oynamak istiyordu hep. Sonra birden yine midesi bulandı. Sıcak kusmuk ağzına kadar gelmişti bu sefer, yutkundu.
    Caine tuvalete gitmesi gerektiğini biliyordu ama bunu yapa­mazdı. Elinde asları tutarken oyundan kalkamazdı. Kalkmayacaktı. Gözlerinden kanlar fışkırsa bile, kartlar açılana kadar hiçbir yere gitmeyecekti. Caine, görmeyen gözlerle önündeki paraya uzandı ve ortaya dört fiş attı.
    “Yirmi artırıyorum.”

    “Görüyorum.” Rahibe de oyuna girmişti. Cairıe onun vale döper yaptığını umdu, çünkü kadın genelde kente gitmeye çalışırdı.
    “Görüyorum.” Kahretsin, Stone da girmişti. Her zamanki gibi, hiç hareket etmeden duruyordu; adam bir heykel gibiydi. Zaten ona Stone -Taş- demelerinin bir nedeni de buydu. Bu takma isim ona çok uyuyordu. Stone kuralları gayet iyi bilen, olasılıkları çok iyi hesaplayan bir oyuncuydu. Eline güvenmezse oyunda kalmazdı.
    Caine düşüşten önce, kente gidenlerin oyundan çekilmesini sağlamak için, daha fazla attırmadığına kızıyordu. Eğer, Caine ortaya daha fazla para atsaydı, oyunda kalmazlardı. Ama koku yüzünden doğru dürüst düşünemiyor, bok gibi oynuyordu. Potu düşük tutarak ötekileri oyunda kalmaya yemlediğine inandırmaya çalıştı kendini; ama bunun doğru olmadığını biliyordu. Sorun kokuydu. Koku, koku, koku. Gözlerini kapadığında, kıpırdayan beyaz kurtçukların çürümüş bir et yığınının üzerinde gezindiğini görebiliyordu.
    VValter fişlerine dokundu, el alışkanlığı ile çevirdi. Biran için Caine VValter’ın potu artıracağını düşündü; ama VValter sadece oyuna girdi. Herkes dönüşü bekliyordu; nelerin gelebileceğini he­saplarken kendi kağıtlarıyla kazanma olasılıklarını düşünüyorlardı.
    Bir sonraki kart enfesti. Caine için Playboy’un orta sayfa güzelinden, ya da Büyük Kanyonu günbatımında görmekten bile hoştu; çünkü yere maça ası açılmıştı. Yerdeki İki as ve elinde iki asla birlikte Caine’in kare ası vardı. Bu el bir tek floşla yenilebilirdi; ama birinde floş olma olasılığı çok düşüktü. Bir sonraki kartın maça papaz, kız veya onlusu olması gerekiyordu ve oyuncunun elinde de diğer iki maçanın olması gerekiyordu. Olmayacak bir şeydi bu.
    Ama… Caine hemen aklından hızlıca bir hesap yaparken, göz­lerini kapar gibi oldu -üç masa kombinasyonunun (papaz-kız, pa-paz-onlu veya kız-onlu gelmesi) gelme olasılığı 442′te birdi. Bir oyuncunun bu kartlardan ikisini elinde tutuyor olması ve en son…