Necip Gerboğa, Kumarbaz'ı inceledi.
09 Nis 02:49 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

İncelemeye başlamadan önce sizinle bu kitapla ilgili çok şaşıracağınız, sıra dışı bir bilgi paylaşmak istiyorum: Dostoyevski bu kitabı kumar borcunu ödemek için sipariş üzerine sadece 25 gün........

Kızmayın hemen, küçük bir şakaydı arkadaşlar... :) Bu kitap hakkında konuşurken bu bilgiyi vermeyenleri Sibirya'ya kürek cezasına gönderiyorlarmış... Açıkçası Dostoyevski'nin bir kitabı hangi amaçla kaç günde yazdığı beni çok alakadar eden konular değil. Diğer Dostoyevski kitaplarında olduğu gibi sırası gelince aldım, okudum, okurken baya keyif aldım ve bitirip tekrar rafa kaldırdım. Kitaplarla ve yazarlarla bu ilişkinin ötesine geçmek beni oldukça zorlayan bir konu. Neyse, son olarak bir de harika bir Dostoyevski etkinliği tertip eden ve bu etkinlik için ciddi mesai harcayan sevgili Quidam 'a da içten bir teşekkür göndererek incelemeye geçiyorum...

İtiraf etmem gerekir ki, kitabı elime alana kadar kafamda bambaşka bir senaryo kurmuştum. Kitabın adı Kumarbaz ya, işte ilk bakışta zihnimde Mel Gibson'un oynadığı Maverick filmindeki gibi sahneler canlandı. Sanıyorum bir Dostoyevski romanı ile karşı karşıya olduğumu yeterince idrak edememişim. Kitabı okumaya başladıktan sonra her şey yerli yerine oturmaya başladı... Yine sorular, sorgulamalar, detaylar, tespitler, tahliller peş peşe gözlerimin önünden geçti... O yüzden kitabı henüz okumayanlar ve okumayı düşünenler için paylaşmak istedim bu bilgiyi de... Yani karşınıza Kıbrıs'ta makinenin başında kol çeken Serdar Ortaç ya da Çarkıfelek'ten kazandıklarını bir başka Çarkıfelek olan Rulette ezen Mehmet Ali Erbil gibi karakterler çıkmayacak, içiniz rahat olabilir bu konuda...

Benim gördüğüm kadarıyla kumar tutkusu, o çaresizlik duygusu ve her kumarbazın başından geçebilecek o malum olaylar kitabın fonunu oluşturuyor. Evet, Casino'ya ara sıra girip çıkıyoruz ama her zaman olduğu gibi asıl kumar dışarıda, hayatın içinde oynanıyor. Kendi için, geleceği için, en çok da aşkı için sürekli kumar oynayan bir adam var karşımızda: Aleksey İvanoviç... Onun kumarbazlığı biraz da karakterinden geliyor. Risk almak onda bir yaşam biçimi haline gelmiş. Bu hal, kimi zaman rulet masasında tüm parasını tek bir renge yatırarak, kimi zamansa sevdiğinin ağzından çıkan tek bir söz üzerine normal bir insanın asla cüret edemeyeceği işleri gözü kapalı yerine getirerek tecelli ediyor.

Kazanmak ya da kaybetmek onun için hiç önemli değil. Başka bir ifadeyle, karakterimiz sonuçla ilgilenmiyor. Onun için önemli olan o an yaşanması gerekeni yaşamak. İşte bu noktada, Dostoyevski'nin kitapta dile getirdiği sorgulamalardan birine, ahlak kuralları mevzusuna kısaca değinmek gerekiyor...

Burada bahsi geçen ahlak kuralları, ilk anda akla gelen ahlak kurallarından biraz farklı. Bu kavram daha çok çoğunluğun kabul ettiği ve çoğunluk kabul ettiği için 'doğrusu budur' şeklinde düşünülen geniş bir çerçevede ele alınmış. Kitabın ilk bölümlerinde Rothschild ailesine atıfta bulunularak bir döngüden bahsediliyor. Bu döngüye göre ailenin ilk nesli çeşitli ahlak kuralları etkisi altında öküzler gibi çalışıp (kitaptaki ifade) birikim yapmaya başlıyor. Bu birikim, 4-5 kuşak (yaklaşık 100 yıl) sonra devasa bir servete dönüşüyor. Yani birikimi başlatan kişinin 4. kuşaktan torunu bir servet üzerine oturuyor. Aleksey bu durumu uzun bir tiradla eleştiriyor ve 4.kuşak torunun faydalanacağı bir birikim yerine 'kazandığını yemek' üzerine kurulu bir hayatı savunuyor ki onun bu felsefesini kendi hayatında da uyguladığını görebiliyoruz.

------------------------------------

Hazır kitaptaki bazı sorgulamalara girmişken oradan devam edelim... Kitapta kumar olgusuyla birlikte öne çıkan bir başka konu da 'miras' konusu... Hatta bu iki konunun başa baş gittiği bölümlerin sayısı az değil. Peki kumar ile mirası bir araya getiren, onları aynı mahallenin iki yakın arkadaşı yapan şey nedir? Cevaplaması zor bir soru değil... Elbette üretmeden, kısa yoldan zengin olma sevdasıdır...

Bakın burası çok ilginç, kitapta yer alan neredeyse her karakterin maddi anlamda çok ciddi sıkıntıları var. Ancak hiçbir karakter, bu sıkıntılarını çözme konusunda çalışmaya, üretmeye dönük tek bir adım dahi atmıyor. Yarısı kumarhanede para toplama peşinde, diğer yarısı oturmuş miras bekliyor... Günümüzde de çok sık karşılaştığımız insan tipleri... Tabii içinde bulunduğumuz zamanda bu ikiliye yenileri de eklendi, o ayrı bir konu... Mesela İstanbul'da tam olarak bir rakam veremesem de azımsanmayacak sayıda çalışmadan, sadece babadan kalan evin kira geliriyle yaşayan insanlar var. Bunlar önceden en azından yılda bir defa iyi bir kiracı bulmak, evini, iş yerini yüksekten kiralamak için koltuklarından kalkıp sırf bunun için bir emek harcamak zorunda kalırlardı. Ancak son yıllarda bu işi de tamamıyla emlakçılar üstlendi:) Artık kira yiyicilere tek bir iş yapmak kaldı; her ayın başında mobil şubelerine girip kiranın yatıp yatmadığını öğrenmek:)

Tekrar lafın başına dönersek, kitaptaki karakterler dediğim gibi hayatlarını kumar veya mirasa bağlamış insanlar. Rulet masasının başında çarkın dönmesini bekleyen adamla, telgraf başında ölüm haberi bekleyen adamın heyecanı birebir aynı... Paraya bu kadar büyük bir hırs ve aşkla sahip olmak istemelerinin nedeni ise 'saygınlık'... Yani para varsa ünvan var, güzel bir kadınla veya yakışıklı bir erkekle evlilik var (kesinlikle aşk evliliği değil, amaç davetlere giderken yanında götürdüğü kişinin belli kriterlere uyan biri olması ve havalı görünmek), sözümona saygın, hayranlık uyandıran bir hayat var...

Aslında ne kadar ironik bir durum öyle değil mi? Hayata tek bir çivi çakmadan, tek bir insanın yaşamına dokunmadan, tek bir çocuğun rızkına katkı vermeden sadece herhangi bir yerden gelecek para ile saygınlık kazanmak ve bunu bir güzel çevreye satmak... Tabii bu tip şeylerin alıcısı olduktan sonra satıcı da olur mutlaka... O yüzden sadece tek bir tarafı da linç etmek doğru değil...

İşte bugün günümüzde bazı ünlü televizyoncuların veya futbolcuların eşleri de yukarıda bahsettiğimiz durumun farklı bir versiyonunu yaşamıyor mu? Kendilerine ait hiçbir vasıfları olmadığı halde Instagram hesaplarını yüz binlerce kişi takip etmiyor mu? Adlarına funclub'lar açılmıyor mu? Bir yere gittiklerinde önlerine kırmızı halılar serilmiyor mu?

Tabii çok daha acısı, o insanların hayatlarını takip eden milyonlarca gencin çalışıp çabalamak, üretmek, hayata bir iz bırakmak yerine nasıl yaparım da ben de onlar gibi bir hayat yaşarım diye daha küçük yaşlardan itibaren 'ŞU HAYATTA YIRTMANIN' hesabını yapar olmasıdır...

---------------------------------

Ülkemizde her ne kadar kumarhaneler kapatılmış olsa da, kumarbazlar hala hayatta ve bozulmuş bir arı kovanından çıkan arılar gibi dört bir yana dağılmaktalar...

Kumarhaneler olmasa da kumarın felsefesi, hazırcılığı, insanlara sattığı boş umut ve vaadler varlığını devam ettirmektedir... Kumarda her zaman hiçbir şey yapmadan çok kısa sürede zengin olabileceğiniz ihtimali vurgulanır. Anlatılmayan ise, yine hiçbir şey yapmadan çok kısa sürede tüm varlığınızı kaybedebilme ihtimalinin diğeriyle eşit olmasıdır... Bazen paranızı, bazen zamanınızı, bazen yaşama hevesinizi, bazen umutlarınızı, bazen de geleceğinizi kaybedersiniz...

Çünkü, kasa her zaman kazanır!

Herkese keyifli okumalar dilerim...

Umut Görkem Demir, bir alıntı ekledi.
21 Oca 15:44 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Kumarbazlar Hakkında
Bedenlerinin en görünür yeri olduğundan, büyük bir çabayla kontrol altında tutmak için tüm dikkatlerini yüzlerinde toplarken, ellerini unutuverirler.

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Stefan Zweig (Sayfa 20 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Stefan Zweig (Sayfa 20 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Gürkan TOKTAŞ, bir alıntı ekledi.
15 Oca 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Gelin, olasılıktan söz edelim. İlk önce, olasılık dediğimizde en sık akla gelen çekilişlerden, piyangolardan söz edelim.
Amerika’daki en büyük piyangoyu, Povverball’ı kazanabilme olasılığı 120.000.000′da l’dir. Povverball’ın ilk oynanmaya baş­landığı 1997′den beri elliden fazla insan bu olasılığı alt üst ederek büyük ikramiyeyi kazanmıştır. Onlar, bu gezegendeki en şanslı, en zengin insanlar arasındadır. Onlardan nefret ederim. Ama konu­muz bu değil.
Şimdi de düşük-olasılıklı bir olaydan söz edelim: Dünyaya dev bir gök taşı çarpacak ve uygarlık yok olacak. Jeofizikçilere göre, her yıl bunun olma olasılığı milyonda bir.
insanoğlunun atalarını da hesaba katarsak, yedimilyon yılı aşkın bir süredir bu gezegende varlığımızı sürdürdüğümüze göre, bir gök taşının bugüne kadar bizi yok etmiş olma olasılığı yüzde 15 yedi yüz. Yani anlayacağınız, bir kere değil, yedi kere ölmüş olma­lıydık şimdiye.
Ama, çoğunuzun bildiği gibi, insanoğlunun yazılı tarihinden bu yana yok olmadık.
Ne demeye çalışıyorum sizce? Bir gök taşı bizi yok edecek demeye çalışmıyorum. Düşük olasılıklı olaylar hakkında bir yorum­da bulunmaya çalışıyorum, kıssadan hisse şudur: Her an her şey olabilir.
- David T. Calne’in istatistik dersinden alıntı.

1.Bölüm
“Bu yirmi sana Caine. Var mısın, yok musun?”
David Caine kendisine söyleneni duyuyor, ama cevap veremi­yordu; daha doğrusu koku cevap vermesine izin vermiyordu. Bu kokuyu daha önce hiç almamıştı. Sanki, çürümüş et ve yumurta, idrarla karışmıştı. İnternette okuduklarına bakılırsa bazıları koku­lara dayanamayıp kendilerini öldürüyorlarmış. ilk başta bunun abartılı olduğunu düşünmüştü, ama şimdi… bunu neden yapmış olabileceklerini anlıyor gibiydi.
Aslında bu kokuyu sinir hücrelerindeki sinyaller bir şekilde karıştığından hissettiğinin farkındaydı. Bunu bilmesi hiçbir şeyi değiştirmiyordu. David’in beyni bu kokuyu gerçekten algılıyordu. Hatta masanın etrafını sarmış olan sigara dumanından bile daha ağırdı koku. Walter’ın gece yarısı yediği yağlı McDonald’s hamburgerinden bile daha gerçekti bu koku. Tüm odayı saran çaresizlik ve ter kokusundan daha baskındı.
Koku o kadar kötüydü ki gözleri sulanmaya başladı; ama ko­ku ne kadar kötü olursa olsun, habercisi olduğu şeyden daha kötü değildi. Caine bundan daha fazla nefret ediyordu. Kokuya bakılırsa vakit yaklaşıyordu; insanın midesini bulandıran, zihnini karınca­landıran kokunun ağırlığına bakılırsa bu nöbet hiç de hafif olma­yacaktı. Daha da kötüsü, her şey çok hızlı gelişiyordu. Tam zama­nını bulmuştu, daha kötü bir zamanlama olamazdı.
Caine bir an için gözlerini kapayıp iyice sıktı. Çaresizce, kade­rine engel olmaya çalışıyordu. Gözlerini açıp Walter’ın önünde duran buruşturulmuş kırmızı-sarı patates kutusuna baktı. Birden kutu gözünün önünde gitti geldi. Caine başını çevirdi; kusacağın­dan korkmuştu.
“David iyi misin?”
Caine kadının sıcak elini hissetti omzunda. Rahibe Mary Straight, eskiden gerçekten bir rahibeydi. Takma dişlerini Davîd doğmadan önce yaptırmış olan kadın; onun değil annesi, annean­nesi yaşındaydı. O masadaki tek kadındı. Hatta, Nikolaev’in oyun­cuların her an önünde içki olsun da kalkmaları için bir neden ol­masın diye tuttuğu iki ayağı bir çukurda Romen garson dışında, tüm kulüpteki tek kadındı rahibe. Herkes ona Rahibe diye hitap ediyordu; ama o bu mahzende, ya da Rusların deyimiyle podvaal’da yaşayan erkeklerin daha çok manevi annesi gibiydi.
Aslında, podvaal’da yaşamıyordu bu insanlar; ama masaların etrafına üşüşmüş yirmi kadar adama sorulsa, Caine onların çoğu­nun East Village’deki bu kalabalık, penceresiz bodrumda kendile-| rini evlerinde hissettiklerini söyleyeceklerine iddiaya girebilirdi. Kumarbazlar. Bağımlılar. Bazılarının finans dünyasının nabzını tutan Wall Street’te veya şehir merkezindeki önemli binalarda ofisleri vardı, hatta kartvizitleri kabartmalı gümüşi yazılarla süs­lüydü; ama herkes bunun hiçbir anlamı olmadığını biliyordu. Ha­yattaki en önemli şey, hatta tek Önemli şey, dağıtılan kartlar ve oyunda olup olmamaktı.
Her gece D Bulvan’ndaki Chernobyl Rus lokantasının kalaba­lık mahzenine gelirlerdi. Bar kirliydi, ama Vitaly Nikolaev’in oyunla­rı temizdi; işe hile karıştırmazdı. Pudralanmışçasına beyaz tenini ve ince, kız gibi kollarını ilk gördüğünde. Caine Vitaly’nin Rus maf­yasının bir üyesi olduğuna ihtimal vermemişti.
Ama, Vitaly Nikolaev, aslında yaşlı ve zararsız bir adam olan Melvin Schuster’ı kulüpte oynarken hile yaptığı için ölümüne döv­düğü gece, Caine işin doğrusunu gayet iyi anladı. Caine daha ne olup bittiğini anlayamadan Nikolaev hafif sarkık yüzlü ihtiyarın yüzünü gözünü dağıtmış, adamı kan revan içinde bırakmıştı. O zamandan sonra da pooVaallda kimse hile yapmaya cesaret ede­medi.
Caine yine de burasını evi gibi görüyordu. Batı yakasındaki küçük stüdyo daire uyuduğu, yıkandığı ve arada bir tıraş olduğu bir yerdi onun için. Bazen de kız atardı daireye; ama uzun zamandır bunu da yapmamıştı. Caine’in bu aralar görüştüğü tek kadının Rahibe Mary olduğu düşünülürse, buna şaşmamak gerekirdi.
Rahibe, “David iyi misin?” diye sorduğunda Caine birden kendine geiir gibi oldu. Gözlerini kırpıştırdı ve Rahibe’ye dönüp, başını sallayarak iyiyim dercesine bir işaret yaptı. Ama başını sal­laması iyi bir fikir değildi, çünkü yine midesi bulanmaya başladı.
“İyiyim Rahibe. Sağ ol.”
“Emin misin iyi olduğuna? Sanki bir anda betin benzin attı, suratın yemyeşil oldu.”
“Yeşil dolarlar kazanmaya çalışınca oldu herhalde,” dedi Caine bu espriye kendi bile gülmekte zorluk çekerek.
“Hal hatır sorma faslını geçelim mi? Yoksa siz ikiniz baş başa bir odaya çekilip birbirinizi daha yakından tanımak mı istiyorsu­nuz?” diyerek sırıttı dişleri sararmış Walter. 0 kadar yakınına so­kuldu ki, Caine bir anda adamın ağzının soğan koktuğunu hissetti. “Yirmi artırdık. Var mısın? Yok musun?”
Caine eline baktı, sonra da masadaki diğer kartlara baktı, birbirine karışmış saçlarının hizasında kollarını kaldırdı gerinerek. Yutkunarak kusmamaya ve kokuyu unutmaya çalıştı. Ne yapaca­ğına karar vermek istiyordu.
“Kafandan olasılıkları hesaplamayı kes de ne yapacaksan yap,” dedi Walter şeytan tırnağını ısırarak.
Caine’in her elde olasılıkları aklından hesapladığını gayet iyi biliyorlardı. Caine’in bir veri olarak denklemine ekleyemediği tek şey oyun arkadaşlarının blöf yapma olasılıklarıydı; ama onu bile hesaba katmaya çalışıyordu. Caine, VValter’ın kendisini bira; zorladığım hissetti ve yaşlı adama bıkkın gözlerle bakıp, masaya doğ­ru döndü.
Oyun basitti. Bir tür poker oynuyorlardı. Her oyuncuya iki kart dağıtılıyordu, sonra da ortaya aynı anda üç kart açılıyordu, ilk üç kartın adı ‘düşüş’tü. Sonra dördüncü bir kart açılırdı, ‘dönüş’; son­ra da beşinci ve son kart, ‘nehir’. Yere yeni bir kart açıldığında bahis artırılabilirdi. Sonra da, oyuncular ellerindeki kartları açar­lardı. En iyi beş kart kimdeyse, poker kuralları uyarınca o kazanır­dı. Bu beş kart, elindeki iki ve yerden seçeceği üç karttan oluşur­du.
Oyunun en muhteşem yanı, akıllı bir oyuncunun masaya ba­kıp, o an için en iyi elin ne olabileceğinin hesaplayabilmesiydi. Caine açılan kartlara baktığında üç kart görmüyordu, yüzlerce olasılık görüyordu. Onu en çok İlgilendiren olasılık ise kendi ka­zanma olasılığının ne olduğuydu. Şimdiki eliyle bu yüksek bir olası­lıktı. Elinde bir çift as vardı. Kupa ası ve karo ası. Açılan kartlar da . sinek ası ve iki tane maçaydı. Maça altlısı ve valesi. Caine aslında 161 en sağlam kartları elinde tutuyordu. Yani masadaki en yüksek olasılık onun elindeydi, ama yine de birçok olasılık vardı.
Her bir olasılığı aklından hesaplayarak, gerçekleşme olasılık­larını kestirmeye çalıştı. Caine, aklında rakamlar uçuşurken, ko­kunun var olduğunu iddia eden beyin dalgalarını birkaç saniyeliği­ne bastırabildi.
Elinde iki maçası olan biri varsa toplamda dört maça ederdi. İki elinde, iki yerde. O kişinin elindekilerle renk yapabilmesi için ortaya bir maça daha açılması gerekirdi. Caine aklından bu olasılı­ğı hesapladı; bu onun için bir çocuğun alfabeyi söylemesi kadar kolay bir şeydi.
Bir destede toplamda onüç maça vardır; eğer birinin elinde iki maça daha varsa, bu da görülmemiş dokuz maça var demekti. Birinin elinde iki maça varsa, bir sonraki iki karttan birinin maça olma olasılığı yüzde 36′ydı, Bu yüksek bir olasılıktı; ama birine iki maça verilmiş olma olasılığı yüzde 6′ydı zaten.Caine son bir gayretle verileri birleştirdi: birine iki maça veril­mişti ve bir sonraki kart da bir maça olacaktı. Bunun olasılığı yüz­de 2.1′di. Bu riski göze almaya hazırdı.
Bu hesabı bir kere daha yaptı; bu sefer de birinin elinde tek maça bulundurduğunu düşündü ve yine de elini maçayla renge tamamladı: Bunun da olasılığı yüzde 2′ydi. Birinin maçayla değil de sinekle renk yapma olasılığı daha da düşüktü- oyuncu başına yüzde 0.3. Bundan çekinecek değildi.
Bir yandan da oyuncuların elinde kent olabileceğini hesapla­dı. Yerde bir as bir de vale vardı ve başka bir papaz, kız veya onlu yoktu. Demek ki, kenti tamamlayabilecek oniki kart daha vardı destede. (Her bir türden papaz, dam, veya onlar). Ama, birinin elinde bunu yapmak için gerekli olan iki kartı tutuyor olmasının olasılığı da yüzde 3.6′ydı. Teorik olarak floş da yapılabilirdi; ama bu o kadar düşük bir olasılıktı ki bunu hesaplamadı bile.
Şu anda üç ası olduğundan, Caine’in bir asa. bir valeye ya da bir altılıya ihtiyacı vardı. Eğer bir as daha açılırsa, kare ası olacaktı. ı Eğer vale ya üa bir altı açılırsa, elinde ful as olacaktı. Yedi kart | çıkmamıştı (bir as, üç vale ve üç altılı) bu kartlardan herhangi biri­nin gelmesi olasılığı -Caine bir an için gözlerini kırpıştırdı- yüzde 28′di. Hiç de fena bir olasılık değildi.
VValter’a baktı ve yaşlı bunağın ifadesinden bir şeyler anla­maya çalıştı; ama adam sadece bıkkın bakıyordu. Caine aynaya baktığında kendi yüzünde de aynı ifadeyi görüyordu. Bıkkın ve asabi olan Caine, oyun oynamak, kağıt oynamak istiyordu hep. Sonra birden yine midesi bulandı. Sıcak kusmuk ağzına kadar gelmişti bu sefer, yutkundu.
Caine tuvalete gitmesi gerektiğini biliyordu ama bunu yapa­mazdı. Elinde asları tutarken oyundan kalkamazdı. Kalkmayacaktı. Gözlerinden kanlar fışkırsa bile, kartlar açılana kadar hiçbir yere gitmeyecekti. Caine, görmeyen gözlerle önündeki paraya uzandı ve ortaya dört fiş attı.
“Yirmi artırıyorum.”

“Görüyorum.” Rahibe de oyuna girmişti. Cairıe onun vale döper yaptığını umdu, çünkü kadın genelde kente gitmeye çalışırdı.
“Görüyorum.” Kahretsin, Stone da girmişti. Her zamanki gibi, hiç hareket etmeden duruyordu; adam bir heykel gibiydi. Zaten ona Stone -Taş- demelerinin bir nedeni de buydu. Bu takma isim ona çok uyuyordu. Stone kuralları gayet iyi bilen, olasılıkları çok iyi hesaplayan bir oyuncuydu. Eline güvenmezse oyunda kalmazdı.
Caine düşüşten önce, kente gidenlerin oyundan çekilmesini sağlamak için, daha fazla attırmadığına kızıyordu. Eğer, Caine ortaya daha fazla para atsaydı, oyunda kalmazlardı. Ama koku yüzünden doğru dürüst düşünemiyor, bok gibi oynuyordu. Potu düşük tutarak ötekileri oyunda kalmaya yemlediğine inandırmaya çalıştı kendini; ama bunun doğru olmadığını biliyordu. Sorun kokuydu. Koku, koku, koku. Gözlerini kapadığında, kıpırdayan beyaz kurtçukların çürümüş bir et yığınının üzerinde gezindiğini görebiliyordu.
VValter fişlerine dokundu, el alışkanlığı ile çevirdi. Biran için Caine VValter’ın potu artıracağını düşündü; ama VValter sadece oyuna girdi. Herkes dönüşü bekliyordu; nelerin gelebileceğini he­saplarken kendi kağıtlarıyla kazanma olasılıklarını düşünüyorlardı.
Bir sonraki kart enfesti. Caine için Playboy’un orta sayfa güzelinden, ya da Büyük Kanyonu günbatımında görmekten bile hoştu; çünkü yere maça ası açılmıştı. Yerdeki İki as ve elinde iki asla birlikte Caine’in kare ası vardı. Bu el bir tek floşla yenilebilirdi; ama birinde floş olma olasılığı çok düşüktü. Bir sonraki kartın maça papaz, kız veya onlusu olması gerekiyordu ve oyuncunun elinde de diğer iki maçanın olması gerekiyordu. Olmayacak bir şeydi bu.
Ama… Caine hemen aklından hızlıca bir hesap yaparken, göz­lerini kapar gibi oldu -üç masa kombinasyonunun (papaz-kız, pa-paz-onlu veya kız-onlu gelmesi) gelme olasılığı 442′te birdi. Bir oyuncunun bu kartlardan ikisini elinde tutuyor olması ve en son…


Biraz Oku Sonra Al
Menü
Facebook SayfamızTwitter Sayfamız Google+ Sayfamız Arama:
Kitap, yazar, yayınevi
Ara
^


Olasılıksız
Temmuz 22, 2009 April Yayıncılık, Roman (Yabancı)

Bu kitabı satın alın »
kapak

Gelin, olasılıktan söz edelim. İlk önce, olasılık dediğimizde en sık akla gelen çekilişlerden, piyangolardan söz edelim.
Amerika’daki en büyük piyangoyu, Povverball’ı kazanabilme olasılığı 120.000.000′da l’dir. Povverball’ın ilk oynanmaya baş­landığı 1997′den beri elliden fazla insan bu olasılığı alt üst ederek büyük ikramiyeyi kazanmıştır. Onlar, bu gezegendeki en şanslı, en zengin insanlar arasındadır. Onlardan nefret ederim. Ama konu­muz bu değil.
Şimdi de düşük-olasılıklı bir olaydan söz edelim: Dünyaya dev bir gök taşı çarpacak ve uygarlık yok olacak. Jeofizikçilere göre, her yıl bunun olma olasılığı milyonda bir.
insanoğlunun atalarını da hesaba katarsak, yedimilyon yılı aşkın bir süredir bu gezegende varlığımızı sürdürdüğümüze göre, bir gök taşının bugüne kadar bizi yok etmiş olma olasılığı yüzde 15 yedi yüz. Yani anlayacağınız, bir kere değil, yedi kere ölmüş olma­lıydık şimdiye.
Ama, çoğunuzun bildiği gibi, insanoğlunun yazılı tarihinden bu yana yok olmadık.
Ne demeye çalışıyorum sizce? Bir gök taşı bizi yok edecek demeye çalışmıyorum. Düşük olasılıklı olaylar hakkında bir yorum­da bulunmaya çalışıyorum, kıssadan hisse şudur: Her an her şey olabilir.
- David T. Calne’in istatistik dersinden alıntı.

1.Bölüm
“Bu yirmi sana Caine. Var mısın, yok musun?”
David Caine kendisine söyleneni duyuyor, ama cevap veremi­yordu; daha doğrusu koku cevap vermesine izin vermiyordu. Bu kokuyu daha önce hiç almamıştı. Sanki, çürümüş et ve yumurta, idrarla karışmıştı. İnternette okuduklarına bakılırsa bazıları koku­lara dayanamayıp kendilerini öldürüyorlarmış. ilk başta bunun abartılı olduğunu düşünmüştü, ama şimdi… bunu neden yapmış olabileceklerini anlıyor gibiydi.
Aslında bu kokuyu sinir hücrelerindeki sinyaller bir şekilde karıştığından hissettiğinin farkındaydı. Bunu bilmesi hiçbir şeyi değiştirmiyordu. David’in beyni bu kokuyu gerçekten algılıyordu. Hatta masanın etrafını sarmış olan sigara dumanından bile daha ağırdı koku. Walter’ın gece yarısı yediği yağlı McDonald’s hamburgerinden bile daha gerçekti bu koku. Tüm odayı saran çaresizlik ve ter kokusundan daha baskındı.
Koku o kadar kötüydü ki gözleri sulanmaya başladı; ama ko­ku ne kadar kötü olursa olsun, habercisi olduğu şeyden daha kötü değildi. Caine bundan daha fazla nefret ediyordu. Kokuya bakılırsa vakit yaklaşıyordu; insanın midesini bulandıran, zihnini karınca­landıran kokunun ağırlığına bakılırsa bu nöbet hiç de hafif olma­yacaktı. Daha da kötüsü, her şey çok hızlı gelişiyordu. Tam zama­nını bulmuştu, daha kötü bir zamanlama olamazdı.
Caine bir an için gözlerini kapayıp iyice sıktı. Çaresizce, kade­rine engel olmaya çalışıyordu. Gözlerini açıp Walter’ın önünde duran buruşturulmuş kırmızı-sarı patates kutusuna baktı. Birden kutu gözünün önünde gitti geldi. Caine başını çevirdi; kusacağın­dan korkmuştu.
“David iyi misin?”
Caine kadının sıcak elini hissetti omzunda. Rahibe Mary Straight, eskiden gerçekten bir rahibeydi. Takma dişlerini Davîd doğmadan önce yaptırmış olan kadın; onun değil annesi, annean­nesi yaşındaydı. O masadaki tek kadındı. Hatta, Nikolaev’in oyun­cuların her an önünde içki olsun da kalkmaları için bir neden ol­masın diye tuttuğu iki ayağı bir çukurda Romen garson dışında, tüm kulüpteki tek kadındı rahibe. Herkes ona Rahibe diye hitap ediyordu; ama o bu mahzende, ya da Rusların deyimiyle podvaal’da yaşayan erkeklerin daha çok manevi annesi gibiydi.
Aslında, podvaal’da yaşamıyordu bu insanlar; ama masaların etrafına üşüşmüş yirmi kadar adama sorulsa, Caine onların çoğu­nun East Village’deki bu kalabalık, penceresiz bodrumda kendile-| rini evlerinde hissettiklerini söyleyeceklerine iddiaya girebilirdi. Kumarbazlar. Bağımlılar. Bazılarının finans dünyasının nabzını tutan Wall Street’te veya şehir merkezindeki önemli binalarda ofisleri vardı, hatta kartvizitleri kabartmalı gümüşi yazılarla süs­lüydü; ama herkes bunun hiçbir anlamı olmadığını biliyordu. Ha­yattaki en önemli şey, hatta tek Önemli şey, dağıtılan kartlar ve oyunda olup olmamaktı.
Her gece D Bulvan’ndaki Chernobyl Rus lokantasının kalaba­lık mahzenine gelirlerdi. Bar kirliydi, ama Vitaly Nikolaev’in oyunla­rı temizdi; işe hile karıştırmazdı. Pudralanmışçasına beyaz tenini ve ince, kız gibi kollarını ilk gördüğünde. Caine Vitaly’nin Rus maf­yasının bir üyesi olduğuna ihtimal vermemişti.
Ama, Vitaly Nikolaev, aslında yaşlı ve zararsız bir adam olan Melvin Schuster’ı kulüpte oynarken hile yaptığı için ölümüne döv­düğü gece, Caine işin doğrusunu gayet iyi anladı. Caine daha ne olup bittiğini anlayamadan Nikolaev hafif sarkık yüzlü ihtiyarın yüzünü gözünü dağıtmış, adamı kan revan içinde bırakmıştı. O zamandan sonra da pooVaallda kimse hile yapmaya cesaret ede­medi.
Caine yine de burasını evi gibi görüyordu. Batı yakasındaki küçük stüdyo daire uyuduğu, yıkandığı ve arada bir tıraş olduğu bir yerdi onun için. Bazen de kız atardı daireye; ama uzun zamandır bunu da yapmamıştı. Caine’in bu aralar görüştüğü tek kadının Rahibe Mary olduğu düşünülürse, buna şaşmamak gerekirdi.
Rahibe, “David iyi misin?” diye sorduğunda Caine birden kendine geiir gibi oldu. Gözlerini kırpıştırdı ve Rahibe’ye dönüp, başını sallayarak iyiyim dercesine bir işaret yaptı. Ama başını sal­laması iyi bir fikir değildi, çünkü yine midesi bulanmaya başladı.
“İyiyim Rahibe. Sağ ol.”
“Emin misin iyi olduğuna? Sanki bir anda betin benzin attı, suratın yemyeşil oldu.”
“Yeşil dolarlar kazanmaya çalışınca oldu herhalde,” dedi Caine bu espriye kendi bile gülmekte zorluk çekerek.
“Hal hatır sorma faslını geçelim mi? Yoksa siz ikiniz baş başa bir odaya çekilip birbirinizi daha yakından tanımak mı istiyorsu­nuz?” diyerek sırıttı dişleri sararmış Walter. 0 kadar yakınına so­kuldu ki, Caine bir anda adamın ağzının soğan koktuğunu hissetti. “Yirmi artırdık. Var mısın? Yok musun?”
Caine eline baktı, sonra da masadaki diğer kartlara baktı, birbirine karışmış saçlarının hizasında kollarını kaldırdı gerinerek. Yutkunarak kusmamaya ve kokuyu unutmaya çalıştı. Ne yapaca­ğına karar vermek istiyordu.
“Kafandan olasılıkları hesaplamayı kes de ne yapacaksan yap,” dedi Walter şeytan tırnağını ısırarak.
Caine’in her elde olasılıkları aklından hesapladığını gayet iyi biliyorlardı. Caine’in bir veri olarak denklemine ekleyemediği tek şey oyun arkadaşlarının blöf yapma olasılıklarıydı; ama onu bile hesaba katmaya çalışıyordu. Caine, VValter’ın kendisini bira; zorladığım hissetti ve yaşlı adama bıkkın gözlerle bakıp, masaya doğ­ru döndü.
Oyun basitti. Bir tür poker oynuyorlardı. Her oyuncuya iki kart dağıtılıyordu, sonra da ortaya aynı anda üç kart açılıyordu, ilk üç kartın adı ‘düşüş’tü. Sonra dördüncü bir kart açılırdı, ‘dönüş’; son­ra da beşinci ve son kart, ‘nehir’. Yere yeni bir kart açıldığında bahis artırılabilirdi. Sonra da, oyuncular ellerindeki kartları açar­lardı. En iyi beş kart kimdeyse, poker kuralları uyarınca o kazanır­dı. Bu beş kart, elindeki iki ve yerden seçeceği üç karttan oluşur­du.
Oyunun en muhteşem yanı, akıllı bir oyuncunun masaya ba­kıp, o an için en iyi elin ne olabileceğinin hesaplayabilmesiydi. Caine açılan kartlara baktığında üç kart görmüyordu, yüzlerce olasılık görüyordu. Onu en çok İlgilendiren olasılık ise kendi ka­zanma olasılığının ne olduğuydu. Şimdiki eliyle bu yüksek bir olası­lıktı. Elinde bir çift as vardı. Kupa ası ve karo ası. Açılan kartlar da . sinek ası ve iki tane maçaydı. Maça altlısı ve valesi. Caine aslında 161 en sağlam kartları elinde tutuyordu. Yani masadaki en yüksek olasılık onun elindeydi, ama yine de birçok olasılık vardı.
Her bir olasılığı aklından hesaplayarak, gerçekleşme olasılık­larını kestirmeye çalıştı. Caine, aklında rakamlar uçuşurken, ko­kunun var olduğunu iddia eden beyin dalgalarını birkaç saniyeliği­ne bastırabildi.
Elinde iki maçası olan biri varsa toplamda dört maça ederdi. İki elinde, iki yerde. O kişinin elindekilerle renk yapabilmesi için ortaya bir maça daha açılması gerekirdi. Caine aklından bu olasılı­ğı hesapladı; bu onun için bir çocuğun alfabeyi söylemesi kadar kolay bir şeydi.
Bir destede toplamda onüç maça vardır; eğer birinin elinde iki maça daha varsa, bu da görülmemiş dokuz maça var demekti. Birinin elinde iki maça varsa, bir sonraki iki karttan birinin maça olma olasılığı yüzde 36′ydı, Bu yüksek bir olasılıktı; ama birine iki maça verilmiş olma olasılığı yüzde 6′ydı zaten.Caine son bir gayretle verileri birleştirdi: birine iki maça veril­mişti ve bir sonraki kart da bir maça olacaktı. Bunun olasılığı yüz­de 2.1′di. Bu riski göze almaya hazırdı.
Bu hesabı bir kere daha yaptı; bu sefer de birinin elinde tek maça bulundurduğunu düşündü ve yine de elini maçayla renge tamamladı: Bunun da olasılığı yüzde 2′ydi. Birinin maçayla değil de sinekle renk yapma olasılığı daha da düşüktü- oyuncu başına yüzde 0.3. Bundan çekinecek değildi.
Bir yandan da oyuncuların elinde kent olabileceğini hesapla­dı. Yerde bir as bir de vale vardı ve başka bir papaz, kız veya onlu yoktu. Demek ki, kenti tamamlayabilecek oniki kart daha vardı destede. (Her bir türden papaz, dam, veya onlar). Ama, birinin elinde bunu yapmak için gerekli olan iki kartı tutuyor olmasının olasılığı da yüzde 3.6′ydı. Teorik olarak floş da yapılabilirdi; ama bu o kadar düşük bir olasılıktı ki bunu hesaplamadı bile.
Şu anda üç ası olduğundan, Caine’in bir asa. bir valeye ya da bir altılıya ihtiyacı vardı. Eğer bir as daha açılırsa, kare ası olacaktı. ı Eğer vale ya üa bir altı açılırsa, elinde ful as olacaktı. Yedi kart | çıkmamıştı (bir as, üç vale ve üç altılı) bu kartlardan herhangi biri­nin gelmesi olasılığı -Caine bir an için gözlerini kırpıştırdı- yüzde 28′di. Hiç de fena bir olasılık değildi.
VValter’a baktı ve yaşlı bunağın ifadesinden bir şeyler anla­maya çalıştı; ama adam sadece bıkkın bakıyordu. Caine aynaya baktığında kendi yüzünde de aynı ifadeyi görüyordu. Bıkkın ve asabi olan Caine, oyun oynamak, kağıt oynamak istiyordu hep. Sonra birden yine midesi bulandı. Sıcak kusmuk ağzına kadar gelmişti bu sefer, yutkundu.
Caine tuvalete gitmesi gerektiğini biliyordu ama bunu yapa­mazdı. Elinde asları tutarken oyundan kalkamazdı. Kalkmayacaktı. Gözlerinden kanlar fışkırsa bile, kartlar açılana kadar hiçbir yere gitmeyecekti. Caine, görmeyen gözlerle önündeki paraya uzandı ve ortaya dört fiş attı.
“Yirmi artırıyorum.”

“Görüyorum.” Rahibe de oyuna girmişti. Cairıe onun vale döper yaptığını umdu, çünkü kadın genelde kente gitmeye çalışırdı.
“Görüyorum.” Kahretsin, Stone da girmişti. Her zamanki gibi, hiç hareket etmeden duruyordu; adam bir heykel gibiydi. Zaten ona Stone -Taş- demelerinin bir nedeni de buydu. Bu takma isim ona çok uyuyordu. Stone kuralları gayet iyi bilen, olasılıkları çok iyi hesaplayan bir oyuncuydu. Eline güvenmezse oyunda kalmazdı.
Caine düşüşten önce, kente gidenlerin oyundan çekilmesini sağlamak için, daha fazla attırmadığına kızıyordu. Eğer, Caine ortaya daha fazla para atsaydı, oyunda kalmazlardı. Ama koku yüzünden doğru dürüst düşünemiyor, bok gibi oynuyordu. Potu düşük tutarak ötekileri oyunda kalmaya yemlediğine inandırmaya çalıştı kendini; ama bunun doğru olmadığını biliyordu. Sorun kokuydu. Koku, koku, koku. Gözlerini kapadığında, kıpırdayan beyaz kurtçukların çürümüş bir et yığınının üzerinde gezindiğini görebiliyordu.
VValter fişlerine dokundu, el alışkanlığı ile çevirdi. Biran için Caine VValter’ın potu artıracağını düşündü; ama VValter sadece oyuna girdi. Herkes dönüşü bekliyordu; nelerin gelebileceğini he­saplarken kendi kağıtlarıyla kazanma olasılıklarını düşünüyorlardı.
Bir sonraki kart enfesti. Caine için Playboy’un orta sayfa güzelinden, ya da Büyük Kanyonu günbatımında görmekten bile hoştu; çünkü yere maça ası açılmıştı. Yerdeki İki as ve elinde iki asla birlikte Caine’in kare ası vardı. Bu el bir tek floşla yenilebilirdi; ama birinde floş olma olasılığı çok düşüktü. Bir sonraki kartın maça papaz, kız veya onlusu olması gerekiyordu ve oyuncunun elinde de diğer iki maçanın olması gerekiyordu. Olmayacak bir şeydi bu.
Ama… Caine hemen aklından hızlıca bir hesap yaparken, göz­lerini kapar gibi oldu -üç masa kombinasyonunun (papaz-kız, pa-paz-onlu veya kız-onlu gelmesi) gelme olasılığı 442′te birdi. Bir oyuncunun bu kartlardan ikisini elinde tutuyor olması ve en son…

Olasılıksız, Adam FawerOlasılıksız, Adam Fawer

AŞK, YAŞAMI; CİNAYET ÖLÜMÜ SIRADANLIKTAN KURTARIR...

Ahmet Ümit'in son romanı "Beyoğlu'nun en güzel abisi" ne büyük bir merakla başladım. Uzun zamandır polisiye okumamıştım.

#Kitap yılbaşı işlenen bir cinayetle başlıyor. Bunu soruşturan baş komiser Nevzat ve yardımcıları Ali ve Zeynep... Bu sıradan bir cinayet romanı değil. Aslında içinde işlediği konulara, karakter analizine, dönem sorgulamasına bakılırsa bir cinayet romanından çok daha fazlası. Gezi Olayları, kimsesiz çocuklar, emniyet teşkilatı içindeki yozlaşmış polisler, Beyoğlu'nu parsellemiş şehir eşkıyaları, kadın cinayetleri, Rum ve Ermeni vatandaşlara yapılan 6-7 Eylül olayları, kötü yola düşmüş diye tabir edilen genç kızlar, uyuşturucu bağımlıları,kendilerini ideallerine adayanlar, kumarbazlar, tutkulu aşıklar, koca bir şehrin tarihi hakkında güzel bir serüven olmuş. İnsanı bazı bilgilerini tekrar gözden geçirmeye davet ediyor.

#Ahmet Ümit'in bir iki kitabı hariç hepsini okudum ve rahatlıkla dilinin çok akıcı olduğunu söyleyebilirim.

#Eserde hoşuma giden nokta son zamanlarda post-modern romanlarda görüldüğü gibi, yazarın yarattığı karakterin yazarın kendisi ile konuşması... Baş komiser Nevzat devamlı meraklı komşusu polisiye romancısı Ahmet Ümit ile karşılaşmaktadır. Okuyunca iç konuşmalar ve diyaloglar beni gülümsetti (Paul Auster'e ait New York Üçlemesi adlı kitapta da bu tarz bir bölüm vardı.Onu da tavsiye ederim.)

# 6-7 Eylül olayları ve şiddeti özellikle Beyoğlu, Tarlabaşı yani eski İstanbul denilen yerde yoğun hissedilmiş. 1955 yılında İstanbul'un göbeğinde Rumlar başta olmak üzere tüm azınlıklara karşı yapılan saldırı ve yağmalar... Bir de Vikipedi'den okuyalım kısaca:

Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Güven'e göre resmi rakamlara göre altmış olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir.

4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.
Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon - 1 milyar Türk Lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir.Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası civarında tazminat ödemiştir.

Son olarak kitaptan bir alıntı ekleyeyim bu konuyla ilgili:

"Peki bizi sürdüler,kovdular da ne oldu? Başları göğe mi erdi? Ülke büyük bir kalkınma mı yaşadı? Aksine ne yazık ki daha beter hale geldi. Tarlabaşı'nın perişanlığını görüyorsun.Her türlü yoksulluk orada,yolsuzluk orada, en katmerli rezillik orada..Şehrin ortasında bir garabet. Sanki lanetlenmiş gibi canımın içi semt. "

# Kaybedilen bir kentin dokusu,renkleri, kokusu, tarihi... Sömürülen,kentsel dönüşüm! bağlamında müteahhitlere peşkeş çekilen bir kent. Dünyanın göz bebeği İstanbul. Üç kıtayı birleştiren görkemli şehirden, makyajı akmış yaşlı pörsümüş bir kadına geçiş. Okurken aklıma Teoman'ın İstanbul'da Sonbahar şarkısı geldi: İstanbul bugün yorgun,üzgün ve yaşlanmış, biraz kilo almış.Ağlamış yine,rimelleri akıyor... Bu şehri sözde fethettik, görkemli tarihimizle övündük, gün geldi burada yaşayanları yaşadığına pişman ettik ve onların mallarını yağmaladık. Ahlarını bıraktıkları bu kenti büyük bir tımarhaneye çevirdik ve her gün yavaş yavaş delilikler biriktirir olduk...

Kitaptan bir alıntıyla somutlayayım cümlelerimi:
"İstanbul'un tarihiymiş,kültürüymüş,güzelliğiymiş,bunların umurunda değil. Durmadan turistik oteller yapıyorlar, çirkin köprüler, iğrenç gökdelenler... Tek dertleri daha çok rant,daha çok vurgun, daha çok avanta..."

Hepinize keyifli okumalar dilerim...