15. Hikaye Tamamlama etkinliği üçüncü kısım (Bölüm 7-9)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin üçüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/sessizol , Mithril / Danny ve Erhan yazmıştır.

7.

Luis’in odadan çıkmasıyla Profesör Alex düşüncelere daldı. Ne hayallerle yola çıkmışlardı,Sonuçları ne olmuştu?Büyük bir keşif yapmanın hazzını bile yaşayamadan kendini güç dengelerini değiştirmeye çalışan toplulukların içinde bulmuştu.Onun yeri labatuvarlardı.Karmaşık düşüncelerle doluydu zihni.’’ Neyse! Şimdilik biraz dinleneyim yarın ne gösterecek bana’’ dedi kendi kendine.
Prof.Alex'in yanından ayrılan Luis, her ne kadar karargahlarının gizliliğine güvense de bir tedirginlik hissediyordu. Beklediği haber bir an önce gelmeliydi. Prof.Russel olmadan Enceladus’ta neler olduğunu öğrenemeyeceklerdi yoksa.Adımlarını hızlandırdı; karargah merkezine girdiğinde tedirginliği yüzüne yansımış olmalı ki Einar ‘’Bir şey mi oldu?’’ diye sorma gereği duydu.
‘’ Önemli bir şey değil.Haber geldi mi?’’ diye cevap verdi Luis.
‘’Hayır,henüz ses seda yok.En son bir hafta önce mesaj gelmişti.Bekliyoruz.Güvenli bir hat bulamamıştır belki.’’
‘’Bir an önce bize ulaşmalılar Einar.Prof.Russell’ı onların elinden almalıyız.İçimden bir ses Enceladus’da neler olduğunu ancak böyle öğrenebiliriz diyor.’’
‘’Ama Luis veriler bizde.Belki Bilim Konseyi’ne verdiğimizde neler olduğunu öğrenebiliriz.’’
‘’Sanmıyorum.Prof.Alex ve Russel olmadan veriler bir işe yaramaz.Yine de yarın ki toplantıda bu durumu onlara anlatacağım.Bir haber gelirse beni hemen bilgilendir.’’
Dışarı çıkan Luis’in ardından Einar derin bir iç çekip bilgisayarının başına döndü.
****
Simülasyonu durduran Dr.Whoo,sınıftaki öğrencilerin yüzlerine tek tek baktı.’’Evet bugüne kadar anlattıklarımız hakkında sorusu olan var mı?Cevap ise uzun bir sessizlik oldu.Meryem ve Levi’ye baktı.Beyin hareketlerinden birçok soruya sahip olduklarını anlamıştı.Sonunda Meryem
‘’Atalarımızın yaptığı şeyleri anlamakta zorlanıyorum.Neden beraber yaşamak ve ortak bir noktada anlaşmak yerine savaşmayı seçmişler?’’ diye sorarak Dr.Whoo’yu gülümsetti.
Omuzlarını silkerek ‘’O zaman devam edelim ve sorunun cevabı geçmişte yatıyor mu bakalım?’’diyerek simülasyonu tekrar başlatan Dr.Whoo 2071 yılında başka bir zaman dilimini anlatmaya başladı.
Olağanüstü toplantıdan Dr.Lily Parker'la birlikte ayrılan Prof.Russell şaşkınlık içerisindeydi.2040 yılından itibaren,Dünya’yı bozan etmenlerin kontrol edilebileceği bir yaşam biçimi oluşturmak için uğraşmışlardı Alexle birlikte.Satürn Projesi, insanlığın en büyük umudu olmalıydı;kaos ortamı yaratmamalıydı.20 yıllık yolculuk süresinde gelişen olayları Enjung Guanjie anlatmıştı.Ama aklına yatmayan ya da içine sindiremediği noktalar da vardı. ’Enceladus’ta olanlar ortaya çıktığında insanlığın yararına mı olacak yoksa Antlaşma Devletleri ’nin egemenliği altında bir sömürge haline mi gelecek? Dünya’nın yavaş yavaş yok olması kibirden dolayı değil miydi? Şimdi buluşlarını anlatırsa….’’ gibi bir çok sorusu vardı Russell ’ın.İçinden bir ses cevapların Lily’de olduğunu söylüyordu..Bunları Lily’e sorabilirdi.
Russel bunları düşünürken Lilly de meslektaşını inceliyordu.Satürn de neler yaşandığını çok merak ediyordu ama zamanı değildi.Russell’ı buradan çıkarmalıydı.Peki ona güvenebilir miydi?İlk önce bunu öğrenmesi gerekiyordu.Alexi’i Son Umuttan almak için saldırı hazırlıkları tamamlanmak üzereydi gerçi.O sırada arkadaşının kendisine seslenmesiyle bir anda durdu.
‘’Lily aklıma takılan bir şey var.Dünyaya indiğimizde yer altından bazı insanların çıktıklarını gördük.Yüzleri vücutları hastalıklı gibiydi.Değişen iklim koşulları ve küresel ısınmanın etkili olduğunu düşünmüştüm;ama bu derece olması tuhaf geldi.’’
Soruyu ilginç bulan Lily içgüdülerini dinleyerek ‘’Şimdi değil.Gel benimle’’diye cevap verdi Russel’ın sorusuna.
Birkaç koridor ve geçit geçtikten sonra bir odaya girdiler.
Şimdi konuşabiliriz.Bu odada kimse bizi duyamaz.’’
Russel kaşlarını kaldırarak ‘’Bu gizlilik neden Lily?Neler oluyor?diyerek şaşkınlığını dile getirdi.
‘’Otur Russel lütfen.Yolculuğunuz başlamadan önce olanları zaten biliyorsun.Yokluğunuzda olanların bir kısmını da az önce dinledin.Ama anlatılmayan şeyler var ve ben sana bunları anlatacağım.Hepimiz sizi yolcularken büyük umutlara sahiptik.Yeni ufuklar açacaktınız bize.İnsanlık eski güzel günlerine dönecekti.Sonra irtibatımız kesildi.Bunun üzerine Antlaşma Devletleri projeyi rafa kaldırdı.Daha sonra senden ve Russel’dan fanusun hayata geçirildiğini öğrendik ve dönmeniz için gün saymaya başladık.Ama bu haber artçı depremleri de beraberinde getirdi.’’Derin bir nefes alan Lily anlatmaya devam etti
“Artık Enceladus bir hayalden ibaret değildi.Dünya üzerinde de bir takım çalışmalar başlatıldı.İnsanlar denek olarak seçildi ve bazı bilim insanları da bu konuda egemen güçlere yardımcı oldu.Gizli bölgelerde ve yer altında labaratuvar kurarak genleri değiştirilmiş klonlar oluşturabilmek için insanlar üzerinde çalışılmaya başlandı.Antlaşma devletleri kendi soylarından insanları bile gözden çıkartmakta sakınca görmedi.Başarılı oldukları takdirde şu an elinde bulundurdukları gücü bin yıl sonra bile devam ettirebileceklerdi.Belki de bir uzay hanedanlığı kurmak istiyorlardı.Baş devlet olan ABD,artık insanlık uzaydan yönetilebilecek diye söylemlerine başlamıştı bile.”
“O zaman gördüğümüz insanlar deneklerdi..Bu çok acımasızca.Tüm o insanlar bunca acıyı elit bir kesim daha da güçlensin diye mi çekti.Aklım almıyor.Bizler gibi kendini bilime adamış insanlar buna nasıl alet oldu?Sen Lily?”
“İlk başlarda ben de inandım onlara.Ama içime sinmeyen durumlar da vardı.Bir kere gece yarısı çığlıklarla uyanıyordum.Etraftan bazı duyumlar da alıyordum.Şehir efsanesi olduğunu düşündüm ama emin olamıyordum.Bunu bir şekilde öğrenmeliydim.Ama nasıl?Bunun için araştırama yaparken bazı fısıltılar duymaya başladım.Sen sormadan ben hemen açıklayayım.Son Umut adlı bir gruptan bahsediyorlardı.Tamamen sisteme karşı Dünya insanlarının hakkını savunan bir asiler.”
“Buna nasıl inanıyorsun Lily?Onlar da kendi çıkarları doğrultusunda bizleri kullanmak istiyor olabilirler.”
“Haklısın.Ben de bunları düşündüm.Sonra liderleriyle tanıştım.Reiner Luis.Eski yıllarda yaşayan bir astro fizikçi olan Neil degrasse Tyson’nın bir sözüyle Son Umudun düşünce tarzını bana açıkladı:”Eğer başka bir gezegeni Dünya’ya dönüştürecek gücümüz varsa; o zaman Dünya’yı da eski Dünya haline getirmeye gücümüz var demektir.”Bu söz beni etkiledi ve onlar için burda kalmaya karar verdim.Ama yalnız değilim.Benim gibi kendini bilime adamış ondokuz arkadaşım daha var.Onlar güvenli bir yerde saklanıyorlar.Eğer tanışmak istersen bu akşam benimle gelebilirsin.Az vaktimiz var.Söylediklerimi düşün lütfen.”
Prof.Russel bir baş sallamasıyla ona onay verdi ve anlatılanları beyninde süzgeçten geçirdi.Neyin doğru neyin yanlış olduğunu tam olarak belirleyemese de bilimin kimsenin tekelinde olmasını istemiyordu.
“Tamam ne yapılması gerekiyorsa ben varım.” Tam o esnada Quinjetlerin sesleri duyulmaya başlandı.Saldırı başlamıştı.
“Acele et.Buradan bir an önce çıkmalıyız.Seni Prof.Alex ile buluşturmalıyız.Gerçekten de Enceladus’ta neler oldu çok merak ediyorum.”
******
Dr.Whoo “Bugünlük bu kadar yeter diyerek simülasyonu durdurdu.Yarın neler olacak bakalım.Prof.Alex ve Prof.Russel bir araya gelebilecek mi?

8.

Ders bitiminde Levi ve Meryem yine her zamanki gibi yapay golun yanina gitmek uzere siniftan ciktilar. Son bir kac gunde gecmislerini bu kadar net bir sekilde ogrenmis olmalari, bilinmezlik perdesini az da olsa aralamisti aralamasina ancak perdenin altinda kat be kat daha fazla perdenin oldugunu gormek, urkutmustu onlari. Oylesine dalgin bir sekilde yuruyorlardi ki Igor’un ve Olivia’nin arkalarindan seslendiklerini bile farketmediler.
Yapay gol, fanusun kapladigi ve icindeki tum iklim ve dogal yasami kordugu yaklasik 300 bin kilometrekarelik toplam arazideki binlerce golden biriydi, yani Dunyada, Avrupa olarak bilinen kitadaki orta buyuklukteki bir devlet kadar ancak. Genis topraklara ragmen insanlik hatalarindan ders almis, ve nufus artisini kontrol altina almisti. 2056'da Dunya’dan yola cikan NOAH-3071’de damizlik olarak getirilmis denek, kimsesizler, klonlar ve gonullulerden olusan 15 kadin ve 15 erkek, 8 adet yapay zekaya sahip robot, ve duzeni kurmak icin ozel olarak secilmis, icinde bilim adamlari, teknisyenler, muhendislerin bulundugu 30 kisilik ozel bir ekip vardi.. Ancak yolculuk pek de beklenildigi gibi gitmemis ve Enceladus’a, planladiklari gibi 7 degil ancak 10 yilda ulasabilmislerdi. Bu esnada gemide erzak ve ilac sikintisi bas gostermis, ekipte kayiplara neden olan hastaliklar baslamisti. 2081 yilinda Noah sonunda Enceladus’a, Professor Russel ve Alex’in onlar icin yillar evvel biraktiklari fanusa vardiklarinda 15 kadin ve erkek grubundan geriye yalnizca 11 kisi kalmisti. Ozel zumredeki grup da daha sansli degildi. Kilit oneme sahip 7 kisi hayatini yolculukta kaybetmisti.
Fanus o zaman yalnizca 20 metre capinda bir yarim kureydi.Icerisi genis bir labaratuvari andiriyordu. Yogun kokusundan oturu, profeslerin tuvalet ollarak kullandigini tahmin etmenin pek de zor olmadigi kucuk bir bolme haricinde baska bir oda yoktu iceride. Yillardir el surulmemis cihazlar, bir enerji kaynagi olmamasindan oturu olu ve tozlu gorulse de hasarsizdilar. Ancak grup icin en buyuk saskinlik, yerdeki kucuk kafataslari ve kemikler olmustu. Profeslerin SC ismini verdikleri canlilari gormeyi umut ediyorlardi ancak bakimsiz, besinsiz ve kontrolsuz kalmis bu genetigiyle oynanmis sempanzeler 300 metrekarelik alanda sag kalmayi ne yazik ki basaramamislardi.
Yeni dunyanin ilk temsilcileri, R2D2 ismini verdikleri yapay zekali robotlar sayesinde cok kisa surede duzenlerini oturtmaya baslamisti. Teknik zumre ve bilim adamlari ilk etapta yiyecek ve su sorununu cozmustu. Yiyecek icin kucuk bir sera kurulmus ve ihtiyaci karsilayacak kadar besin uretimine baslanmisti. Ote yandan su, daha kolay cozulmustu. Her ne kadar Enceladus’ta buzul formuna su molekullerine rastlanmis olsa da bunu kullanmaya gerek kalmamis, gezegenin atmosferindeki bol miktardaki hidrojen ve oksijen moleklluerinden su uretilmisti. Suyun icme suyuna donusturulebilmesi icin de gezegenin mineralce zengin topragindan faydalaniliyordu. Teknik zumre ve R2D2’lar gezegenin yasanilasi bir seviyeye getirilmesi konusunda haril haril ugrasirken geriye kalan 11 kisilik ekibin de uzerinde ugrastiklari baska bir sorun vardi, nufus artisi. Ekipteki 6 kadinin tek gorevi hamile kalmak ve cocuk dogurmakti, geriye kalan 5 erkek ise diger 6 kadinla beraber cocuklarin bakimi ile ilgileniyordu. Cocuklar buyudukce kucuk okullar kurulmus, teknik ekip tarafindan egitimler baslamisti. Zamanla alan sikintisi bas gostermis, yeni robotlar yapilmis ve once fanus buyutulmus, ardindan da yasam kalitesinin artirilmasi icin ewyanlar yapilmaya baslanmis.
Ancak insanlik, bu sefer hatalarindan ders almisti. Yaklasik 300 yil icinde, yani ortalama 15 kusak sonrasinda insan nufusu 1 milyona erismisti. Gerci bunu yaparken bazi sert kurallar da konulmustu. Ozellikle 3. Kusak sonrasinda, yeni dunyanin insanlari ayni gen havuzu icinde hapsoldugu icin genetik hastaliklar bas gostermisti. Bu hastalikli bebeklerin uremesi ve genlerini aktarmalari tamamiyle yasaklanmisti. Neticede insanlik icin insanlik haklarinda sinirlamalar meydana gelmisti. Yaklasik olarak 2400 ylinda insan nufusu 1 milyona eristiginde yonetim yeni bir kural daha koymak zorunda kalmisti. Her yetiskin bireyin yalnizca 1 bebegi olabilirdi. Boylece nufus 1 milyon civarinda sabitlenmis, boylece Dunya’yi felakete surukleyen olaylar zincirininin ilk halkasi en basindan engellenmisti.
Ve simdi, 3071 yilinda yine yaklasik 1 milyonluk insan nufusu, 300 bin kilometrekarelik fanusun gobeginde yer alan, bir zamanlar Profesor Russel ve Profesor Alex’in ilk adimini attiklari, ilk fanusu kurduklari yerde insa edilmis, New World ismindeki sehirde yasiyorlardi. Sehirde insanlar ve atalari R2D2’lara dayanan ama cok daha gelismis model olan C3PO’larla bir arada yasiyorlardi. Sehrin etrafindaki genis araziler ise tarim, sanayi ve turizm faaliyetlerine ayrilmis, C3PO’larca yonetiliyordu. Sehir, bir zamanlarin New York’unu andirdigi soylenen (kimilerine gore sehrin birebir plani kopyalanmisti ancak su an kontrol etmek mumkun degildi. Atlantis gibi New York da efsanelerde kalmisti ne de olsa) gokdelenlerle kapliydi. New World pek cok bilim merkezi ve okulla donatilmisti. Cocuklar ilk dogduklari andan 3 yaslarina kadar ozel kreslerde egitilirler ve robotlarca gozlenirdi. Cocuklarin butun tepkileri, yetkinlikleri, becerileri degerlendirilir, toplumun gelecekteki mesleki ihtiyaclari ongorulerek, 3. yilin sonunda cocugun toplum icindeki rolu belirlenirdi. Ancak bu bilgi cocukla ya da ebeveyni ile asla paylasilmaz, yalnizca egitimcileri tarafindan bilinirdi ve her bir birey kendilerine gore ozel hazirlanmis egitim plani icinde ozenle gelecegi icin hazirlanirdi.
Ve simdi, 15 yasindaki iki genc, Meryem ve Levi sehrin gobegindeki Merkezi Park’a girmis, su yerine mavi bir sivi ile doldurulmus yapay golun kenarinda sessizce oturuyorlardi. Sessizligi ilk bozan Meryem oldu.
„Dersten ciktigimizdan beri agzini bicak acmadi. Her zamanki ‚buyulu‘ sozlerini bile mirildanmadin. Ne dusunuyorsun?“Meryem ‚buyulu‘ kelimesine alayci bir vurgu katarak arkadasini biraz kizdirmak, boylece de onu, aliskin oldugu neseli ve canli ruh haline sokmak istemisti. Basarili olmamisti.
„Dunya benim icin bir masaldi, bir cesit efsane. Dusunsene, bizler, yillar once bambaska bir gezegenden gelen bir turuz. Inanmasi o kadar zor ki.“ Biraz dusunup devam etti. „Sanki 2000’li yillardaki dunya insaninin efsanalerine gomdugu Thor’un, Zeus’un, Ra’nin bir an gercek oldugunu gormesi gibi bir sey...“
„Yoksa inanmiyor muydun bizim dunyadan geldigimize“
„Inaniyordum elbette, butun bilim onu destekliyor. Ama yine de o kadar zaman oncesinden bashediyoruz ki. O kadar zordu ki inanmak. Ta ki simulasyondaki goruntulere kadar” Meryem bir anda aklina gelmiscesine heyecanla konustu;
“Simulasyon demisken, kafama takilan bir sey var.” Levi kaslarini hififce kaldirdi. “O goruntulere nasil ulasmislar sence. O donem, dunya bu kadr kaos icindeyken nasil o goruntuler kaydedildi. Haydi goruntuler uyarlama desek bile, o kadar detayli bilgiye nasil erisildi, hem de karanlik donemin en zifiri karanligiymis o zamanlar”
“Bilmiyorum Meryem, kayitlar saklanmistir belki de… NOAH ile buraya getirilmistir.”
“Sacmalama, NOAH, profesorler henuz daha donus youndayken yola cikti. Sonra da dunya ile bir daha baglantiya gecilmedi. Ayrica…” Levi merakla kizin sozunu devam ettirmesi icin bakiyordu.
“Ayrica Dr Whoo ve Earthman… O donemlerden bahsederken bir kac kez agizlarindan ‘biz’ ifadesini kullanmis olmalari sana da garip gelmedi mi?” Levi, arkadasinin neyi kastettigini anlamisti, gulmeye basladi.
“Asil simdi sen sacmaliyorsun. Profesor Alex ve Russel’in Dr Whoo ve Earthman oldugunu dusunmuyorsun degil mi? Adamlar daha o devirde 70lik ihtiyarlar. Simdiye kemikleri bile coktan gubreye donusmustur.”
“Peki ya olumsuzlugu buldularsa ya da bilinc aktarimini icat ettilerse? Beyinlerindeki butun bilgi androidlere aktarildiysa?” Kemikleri fosillesmis olsa bile bilincleri su anda varsa ve bize ders anltan onlarsa?” Levi artik kahkahalarla gulmeye baslamisti.
“Eminim senin kariyerinde iyi bir bilim kurgu yazari olmak yatiyordur.” Meryem’in gulmedigini gorunce ciddileserek devam etti.
“Dunya artik yok. Ve buraya Noah’dan baska gemi gelmedi”
“Bize anlatilan bu, bize anlatilan her sey dogru mu?” Bu soruyu derin bir sessizlik takip etti. Ikili yeniden suya, sudaki kipir kipir hareketleri ile dalgalar olusturan canlilara odaklanmislardi. Bu sefer icini yiyen seyi ortaya dokmek icin konusmaya baslayan Levi olmustu:
“Eger 14ler atalarimizi buraya gondermeseydi sence ne olurdu?”
“Su an olmayan dunyadaki hic dogma imkani bulamamis iki kisi olurduk”
“Ben emin olamiyorum. Son Umut ya hakliysa, ya 14 uzayda yeni yasam merkezi kurmak yerine Dunya’ya odaklansaydi? Dunya’nin o donemki hali, burdan daha mi kotuydu? Hem bir de buyuk bir risk alarak atalarimizi buraya yolladilar, hepsi de gozden cikarilabilir insanlardi. Asil plan her zaman zengin ve guclu zumrenin, buradaki duzen kuruldugu zaman gonderilmesiydi. Diger insanlar, yer altinda yasayan o zavalli denekler hepsi olume mahkum edilecekti.Gercekten merak ediyorum, butun dunyayi yok eden o olay gerceklestigi anda, bizim yani gozden cikarilmislarin hayata tutundugunu bilerek, kendilerinin de o kucumsedikleri ve uzerlerinde tanricilik oynadiklari zavalli insanlarla ayni olume giderken 14un, ya da diger o butun zengin zumrenin aklindan gecen neydi?” Meryem konusmadan rahatsiz olmustu. Her ne kadar kendileri gibi insan olsalar da butun varliklarini 14e borcluydular ve bu, toplumlarinda onlari kutsallastirmislardi. Onlar hakkinda kotu bir yorum yapmak yasakti. Etrafina bakindi, kendilerini duyacak hic kimse yoktu.
“Kalkalim gec oluyor. 14 de insandi, onlarinda hatalari oldu. Eger atalarimizi buraya yollamak hataydi ise bile su an varligimizi onlara borcluyuz. Son Umut’a degil. Lutfen kafandaki bu dusunceleri sil. Yarin derste Dr. Whoo bu tarz bir dusunceyi okuyacak olursa basina is acarsin.” Diyerek kalkti. Levi de mecburen sessizce kalkarak kizi takip etti. Evlerine donene kadar da bir daha konusmadilar.

9.

Uyku tutmuyordu Meryem'i bir türlü o gece. Levi ile konuştuklarını, derste gördüklerini düşünüyordu. Dr Whoo'nun anlattığı şeylerin bir kısmını babaannesinden de dinlemişti aslında. Alex ve Russell'ı zaten şehir merkezindeki heykellerinden biliyordu. Dünya... Beş yaşından beri babaannesinden başka bir şey duymamıştı ki. Anne ve babasını hiç tanımamıştı. Hem arkadaşlarının arasında bir kişiden fazla akrabası olan bir Olivia vardı,halası ve dedesiyle yaşayan, bir de Semih – anneannesi ve teyzesinden bahsediyordu sürekli. Hiç sorgulamamıştı gerçi. Ama şimdi ,derslerde dünyayı öğrendikçe düşünüyordu çoğu şeyi. Annesinin, babasının, kardeşinin yokluğu, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar meşgul etmemişti aklını. Doktor Whoo ve Earthman'ın derslerini bu yüzden çok seviyordu. Sorgulamayı öğreniyordu bu derslerde. Yaşam Bilimleri, Etik ya da Temel Satürn Fiziği gibi derslerde, ondan sadece bir şeyler ezberlemesi ya da bazı temel kurallara uygun hareket etmesi bekleniyordu oysa.

Levi'yi düşündü sonra, nedense herkes beraber olmalarını istiyor gibiydi. Sürekli yanındaydı çocuk, garip bir şekilde. Garip tabi, diye düşündü, o acayip kelimeleri sanki çok önemli bir şey gibi tekrarlaması başka türlü nitelendirilemezdi. Haberdardı dünyadaki dinlerden. Levi'nin atalarının Yahudi, kendininkilerin de Müslüman olduğunu biliyordu elbette. Babaannesi her şeyi anlatmıştı o kanlı 20. yüzyıl hakkında. Acaba bir tanrıya inanmak nasıl olurdu diye düşündü, sonra da acaba bir annem olsaydı nasıl olurdu diye. Sonra uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceleri babaannesinin tembihlediği gibi.

Dünyayı düşündü tekrar, acaba orada olsa kimin yanında olurdu, atalarını buraya gönderen, kendilerine ikinci bir şans tanıyan 14 savaş yorgunu devletin mi, yoksa her türlü otoritenin karşısında olan Son Umut'un mu? Kendilerine hep kurallara uyması söylenmişti. Bilimin üstün olduğu, çoğunluğun iyiliği için insanların feda edilebileceği anlatılmıştı. Bunlara rağmen asilere karşı bir sempati duyuyordu Meryem. Levi de sorguluyordu her şeyi, hatta kendisinden çok daha ataktı böyle konularda. Meryem bunları herkesin içinde açık seçik dile getiremiyordu.

Neyse yarın en azından Levi'ye göstereceği yeni bir şey vardı. O her zamanki gibi o çift üçgenli yüzüğünü gözüne soktuğunda, Meryem de yağmur damlası şeklindeki kolyesini çıkaracaktı tüniğinin üstüne. Babaannesi bu akşam takmıştı boynuna, dünyadan geldiğini söylemişti kolyenin. Üzerinde, Arapça olduğunu düşündüğü bir şeyler yazıyordu ama anlamını söylememişti babaannesi. “Zamanı gelince anlayacaksın”, ne kadar saçma bir laftı. Güvensizlik üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyorlardı hep.

İçeriden bir takım sesler geliyordu. Bu saatte kimin geldiğini merak etti. Eywanların dışına çıkılamasa da yeraltı tünelleri vasıtasıyla seyahat etmek mümkündü güneş batmışken. Ama daha önce kimseyi görmemişti bu saatte babaannesini ziyaret eden. Kalktı, Wazovski horultulu bir şekilde uyuyordu. Babaannesi SC'lerine bu adı vermişti nedense. Uyandırmamaya çalışarak kapıya doğru gitti. Bir erkek sesiydi, hatta çok yakından tanıdığı bir ses.

- Ne zaman anlatacaksın gerçekten olup bitenleri
- Çok küçükler daha, bu yaşta her şeyi kaldırabileceklerini sanmıyorum işin doğrusu.
- Meryem yeterince olgun, Levi için de aynısını söylüyorlar
- Yavaş yavaş, her şeyin bir sırası var.
- Korkuyorsun değil mi, o mükemmel profesör imajının zedeleneceği için.
- Saçmalama Lily, yüzlerce sınıf okuttum şu ana kadar.
- Ama hiçbiri bu kadar özel olmadı
- Biliyorum, 3071 geldi
- Özlüyor musun?
- Bir insanla hayatının 20 yılı içice geçince başka bir şansın olmuyor ne yazık ki.
- Earthmann yetmiyor mu peki
- Sana Meryem yetiyor mu?
- Meryem farklı ama
- Ne farkı var, kaybettik ikimiz de sevdiklerimizi dünyayla
- Bazen düşünüyorum de, başka bir seçeneğimiz var mıydı diye hiç?
- Ya dünya olacaktı, ya burası- ikisi bir arada var olamazdı biliyorsun
- Biliyorum, ama neden burası?
- Bunu yüzlerce defa konuştuk
- Evet ama alışamadım bir türlü
- Sen ne yaptın, verdin mi emanetini
- Kolyeyi verdim, ama söylemedim daha anlamını, biraz daha zaman geçmesi lazım
- Levi biliyor ama, sürekli ağzında o dua
- Duydum söyledi Meryem. Ama biraz daha beklememiz lazım
- Buraya gelirken de öyle diyordun, senin yüzünden az kaldı Enceladus’u da kaybediyorduk.
- Sen seçtin burayı, bir ömür yaşadığın gezegeni feda ettin, Ülkeni, arkadaşlarını, her şeyini
- Dedim ya orası olursa burası olmazdı. Orası bana hayat verense burası benim -bizim- yarattığımızdı. Hem biliyorsun, biz olmasak da sonu aynı olacaktı Dünyanın o insanlarla.
- Biliyorum ama ben yapamazdım
- Hatırlıyor musun daha stajyerken hayaller kuruyorduk seninle, bir odayı Tardis yapıp farklı gezegenlere gidiyorduk.
- Her zaman hastasıydın doktorun. Dünyanın sonu bölümünü hatırlıyor musun?
- Evet, gözlerin dolmuştu.

Karmakarışık olmuştu Meryem'in kafası. Babaannesi ile ara sıra merhabalaşırdı Dr. Whoo ama bu kadar samimi olduklarını bilmiyordu hiç. Hem Lily niye demişti ki, Ayşe'ydi adı. O an binlerce düşünce geçirdi aklından, Levi'nin söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Yanına gitmeyi düşündü babaannesinin. Sonra vazgeçti, unutmaya çalıştı, nasılsa zamanı gelince her şeyi anlatacaktı babaannesi, hiç yalan söylemezdi kendisine. En azından yarın derste ne soracağını biliyordu doktora. Wazonsky'yi uyandırmadan uzandı yatağına, uykusu vardı, ama sorular iki katına çıkmıştı aklındaki. Uykuya yenik düştüğünde en son Levi'nin söylediği duayı düşünüyordu; “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

****

Prof. Russel kararını vermişti. Bilime, akla değer veren tarafa, dünyaya değer veren tarafa geçecekti. Lily Parker'ı takip etti. Hızlı adımlarla iki uzun koridoru geçtikten sonra Lily biraz beklemesini söyleyip yanından ayrıldı. Birleşmiş Milletler gibi bir yerdi burası. Russell'ın ömrü boyunca hayalini kurduğu ortamdı aslında, tüm ülkelerin birbirine üstünlük kurmadan barış içinde yaşadığı bir dünya. Faklı bir nedenle oluşmuştu ama bu birliktelik ne yazık ki, ahlaksız bir neden. Gitmeseydi Alex'le Enceladus’a, ne yaparlardı diye düşündü. Hangi tarafta olurdu? O insanları kobay olarak kullanan alçaklarla mı beraber olurlardı? Belki daha ilk günlerinde öleceklerdi savaşın. Alex'le yaşadığı fanus günlerini düşündü. Dünyaya kahraman olarak döneceklerini söylüyordu Alex sürekli, Russell ise biraz daha temkinliydi. Ama Alex içinde bir parça umut yeşertmeyi başarmıştı, görevin sonlarına doğru. O irtibat kurdukları gün, nasıl çocuklar gibi sevinçten dans etmişti iki yaşlı adam. Şimdi de 60 kişiyle koskoca bir gemi kendilerinin bıraktığı yere gidiyorlardı. Enceladus’a gidiyorlardı ölümlerine. Russel henüz kimseye söylememişti ama bu grubun on yıldan daha fazla bir yaşam şansı olmadığını biliyordu. Tek bir ihtimal vardı yaşamaları için.

Lily panik halinde Russel'ın yanına geldi. Bir şeyler ters gidiyordu. Luis ile irtibat kuramamıştı ve şimdi de Enjung Guanjie kendilerini çağırıyordu. Bir an acaba öğrendi mi diye düşündü. İyi bir insana benziyordu gerçi Enjung, ama şu ana kadar o pozisyonda olup gerçekten iyi olan kimseyi tanımamıştı Russell. Başka çareleri yoktu, Lily ile Guanje'nin yanına geçtiler. Adamın suratından bir şey anlaşılmıyordu. Sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı;

- Ne yazık ki bunu söylemenin kolay bir yolu yok Prof. Russel. Prof. Alex'in yerini tespit etmiştik daha önce belirttiğim gibi. Asiler haberdarmış operasyonumuzdan. Oldukça kanlı çarpışmalardan sonra Reiner Luis’in de aynı sığınakta olduğunu öğrendik. Bu fırsatı kaçıramazdık ne olursa olsun. 14 devletin oy birliğiyle ağır silah kullanımına karar verdik ve toprağa gömdük asilerin karargahını. Prof.Alex ne yazık ki kurtulamadı. Neyseki bu saldırı artık Son Umut'un direncini kıracaktır. Prof.Alex hayatını kutsal bir amaç için, insanlığın kurtuluşu için kaybetti.

Russel hiçbir tepki vermeden dinlemişti başkanı. Konuşması bitince de hiç bir şey söylemedi sadece başını öne salladı ve odadan çıktı. 20 yıll diye düşündü, bir tek Alex olmuştu. Kutsal bir amaç - hep kutsal olur zaten. Lili arkasından koştu, koluna girdi. Yavaş yavaş yürürken Russel Lili'nin kulağına fısıldadı.”Konuşmamız lazım”

mithrandir21 | Uğur, bir alıntı ekledi.
 15 May 18:14 · Kitabı okuyor

Allah'a ve Elçisine Uymak İki Ayrı Kavram Değildir
Kuran’a bakınca şunu görmekteyiz ki Allah’a ve elçisine itaat iki ayrı kavram değildir. Bu yüzden “Allah’a uymak için Kuran’a, elçiye uymak için ise Kuran dısında başka kitaplara uymalı” görüşü hatalıdır. Kuran ayetlerinin gösterdiği gibi, “Allah ve elçisi” tek bir hukuk ve itaat kaynağına karşılık gelir. Tevbe Suresinde Allah, elçisi aracılığıyla, müşrikler hakkında bir açıklama yapmaktadır:

“Bu, aynı zamanda, Allah ve elçisinden tüm halka, büyük hac günü yayımlanmış bir duyurudur: Allah putperestlerden uzaktır, elçisi de... Tövbe ederseniz sizin için daha iyidir. Dönerseniz, bilin ki siz Allah’ı aciz bırakamazsınız. İnkarcılara acı bir azabı müjdele.” (9:3)

Bu ayetteki duyum insanlara elçi tarafından ulaştırılmıştır ancak ayette bu duyurunun “Allah’ tan ve elçisinden” geldiği ifade edilmektedir. Şurası açıktır ki elçi müşriklere, Allah'ın bu duyurusu dışında bir duyuru yapmamaktadır. Yukarıda bahsedilen duyuru . Allah tarafından hazırlanmış ve elçisi tarafından insanlara ulaştırılmıştır. Bu duyurunun “Allah ve Elçisi'nden geldiğinin söylenmesi gösteriyor ki Allah ve elçisi iki ayrı kural kaynağı değildir. Allah tüm kutsal kuralların kaynağıdır ancak Allah bu kuralları herkese tek tek anlatmayı tercih etmemiş, bir elçi seçerek kutsal mesajını insanlara onun aracılığıyla ulaştırmıştır.

Dinin Kaynağı Olarak Kuran Yeter mi?, Kashif Ahmed Shehzade (Sayfa 35 - İstanbul Yayınevi)Dinin Kaynağı Olarak Kuran Yeter mi?, Kashif Ahmed Shehzade (Sayfa 35 - İstanbul Yayınevi)
Gökhan Türk, bir alıntı ekledi.
13 May 02:42 · Kitabı okuyor

Locke’un hükümet kuramında orijinal olan çok az nen (şey) bulunduğunu tekrarlamak istiyorum. Bunda Locke, düşünceleriyle ün kazanmış kişilerin çoğunu temsil eder. Bir kural olarak yeni bir kuramı ilk kez düşünen kişi zamanının öylesine ilerisindedir ki herkes onun aptal olduğunu sanır. Böyle yenilikçi karanlıkta kalır ve unutulur.
Sonra yavaş yavaş dünya düşünceye hazır olur, düşünceyi ileri süren şanslı bir anda tam not alır. Söz gelimi Darwin'de durum böyleydi. O deyim yerindeyse bütün parsayı topladı. Düşünce açısından Darwin’i öncelediği halde zavallı Lord Monboddo alaya alınmıştır.

Doğa durumu açısından Locke, Hobbes'tan daha orijinaldi.

Batı Felsefesi Tarihi Cilt 3, Bertrand RussellBatı Felsefesi Tarihi Cilt 3, Bertrand Russell

Whuh. Bilim kurgu*.
Bilim kurgu öyküleri yazmaya başladığımdan beri artık bilim kurgu kitaplarını daha dikkatlice bir şekilde okuyorum çünkü yazma sürecini az çok tahmin edebiliyorum ve Asimov da bu türün en iyilerinden ve bana göre -şimdilik- en iyisi o.
Kendime yeni bir hedef ve örnek alacak bir akademisyen buldum sonunda: Isaac Asimov.
Hem yazarlık serüvenimde hem de bilim yönünde... Asimov'un yeri benim içim farklı. Neden?
Öncelikle, yüksel hayal gücü barındıran, mesela bu kitap gibi, bana hep ilham kaynağı olmuştur ama şurada bir parantez açmak istiyorum; bilim kurgu hiçbir zaman sırf hayal gücü değildir, öyle olsaydı fantastikten farkı kalmazdı zaten, bilim kurgu hayal gücü ile gerçeklik arasında bir ince çizgidir. Mesela robotların olması sadece bir hayal gücü ürünü mü? Yakın gelecekte pekâlâ mümkün. Ya da hiperatomik sürücülerle yıldızlarası sıçramalar, yani güneş sisteminin dışına çıkmak... Bunlar hep pekâlâ mümkün şeyler ama Asimov'un bu öyküleri yazdığı tarihte yani 1939'dan itibaren bunlar hep bir delinin zırvası olarak görülüyordu. Şimdi ise gayet mantıklı fikirler.. . Belki, şimdi bize kaçık gelen fikirler, mesela ışınlanma gibi, yakın gelecekte hayatımızda yer alan gayet sıradan eylemler hâline gelecek... Bilim kurgu bu yüzden kıymetlidir. Geleceğe dair öngörülerde bulunulur, vb. vb...

Şimdi gelelim 'Ben, Robot'umuza...
Öncelikle kitabın yazıldığı tarihleri ele alalım: +1939... Yani, elektrikli televizyonların bile olmadığı, teknolojide Dünya'nın pek de ilerlemediği bir dönem... Ve muazzam hayal gücü ile; televizyonların bile olmadığı bir dönemde, bir akademisyenin, bir dâhinin, robotları en ince ayrıntısına kadar hayal etmesi ve yazıya dökmesi... Bunlar hep bana hayal gücünün, gücünü gösterir ve bana hep ilham olur; artık çitam Asimov!
Robotlar? İnce ayrıntılar? Robotların evrimi?

Robotların ne olduğunu açıklamaya gerek yoktur diye düşünüyorum ama Asimov'un gelecek tasarısının, elâlemin kulaktan dolma bilgilerle yok ' yapay zekâ bizi yok edecek!' ithamlarının dışına çıkmasına sevindim. Asimov'un gelecek tasarısında, robotlar kimisi için birer dost ( bknz: Robbie), kimisi için uzay araştırmaları için birer biçilmiş kaftan... Yani gelecekte gayet normal varlıklar...
Peki, ince ayrıntıları?
Burada Asimov'un müthiş hayal gücü devreye giriyor... Tâ televizyonların bile olmadigi bir dönemde sen nasıl robotları en ince ayrıntısına kadar oluşturabiliyor, bir de 'robopsikolog' diye bir kavram çıkarabiliyorsun?
Nasıl hernangi bir bilimsel hata olmadan robotların beynini, vücudunu kelimelerle tasvir edebiliyorsun?

Robotların beyinleri, bizimki kadar karmaşık olmasa da, karmaşık bir beyine sahipler ve bu beyine pozitronik beyin diyorlar ve âdeta bu pozitronik beyinlere kazınmış 3 kural var:
1-) Robotlar insanlara zarar veremez ve eylemsiz kalarak onların zarar görmesine göz yumamaz.
2-) Robotlar, birinci kanunla çakışmadığı sürece, insanlar ne derse yapmak zorundadır.
3-) Robotlar, birinci ve ikinci kanunla çakışmadığı sürece, kendi varlıklarını korumak zorundadır.

Kitapta biz bu üç kanunda çıkan sorunları okuyoruz... Asimov da şöyle diyor: "Eğer yarattığım 3 kanun kusursuz olsaydı, bu öykülerin hiçbirini yazamazdım diyor."
Ve Asimov da işte, hem bu robotları yaratacak kadar hem de bu kanunlar arasında çıkan sorunları anlatmak için muazzam kurguları kuracak kadar zeki bir yazar/akademisyen.

Beni en çok etkileyen faktörlerden biri şu oldu; Asimov'un uzay bükülmesini ve yıldızlararası sıçramayı muazzam şekilde tasvir ve hayal etmesi... Dehâ...

Şuna da değinmek istiyorum: robotların evrimi.
Öyküler kronololjik şuraya göre okuyucunun önüne sunulduğu için, biz aynı zamanda robotların evrimini okuyoruz. Mesela, ilk robotlardan olan Robbie'nin konuşamaması, ilerleyen öykülerde karşımıza çıkan Cutie'nin konuşabilmesi, sonra Herbie adli robotun zihin okuyabilmesi, en sonda bir robotun Bölge'ye ( Burada bir parantez açmak istiyorum, gelecekte Dünya 4 bölgeye ayrılır, ve bu dört bölgenin başında bir başkan bulunur.) başkanlık etmesi şahit oluyoruz... Ve bu evrimi gerçekten Asimov çok iyi anlatmış...
Yavaş yavaş incelememi sonlandırayım...
Kitabın konusundan bahsedelim; bir robopsikolog olan Susan Calvin'in anılarını okuyoruz biz bu kitapta ve ben 'Önlenebilir Çatışma' ( herhalde Dünya politikasını içerdiğinden sevmedim.) hariç bütün öyküleri sevdim ve favori öykülerim; Kayıplara Karışan Robot ve Yalancı öyküsü oldu.
Bu kitaba daha kapsamlı bir inceleme yapmak istiyordum; ama yine olmadı. İmkânlardan dolayı aslında: eğer sessiz bir ortama sahip olsaydım, kapsamlı bir inceleme yazardım, ama naparsın yok işte...
Sanırım hiçbir zaman bilim kurguya has bir inceleme yapamayacağım ama bu kitap bana tek bir şey kanıtladı: hayal gücünün, gücü.
Tebrikler, Asimov!
Senin yolunda ilerleyeceğim... Örnek aldığım kişilere eklendin ve ne zaman kendimi bilim kurguya tam olarak hakim hissettiğim zaman, Vakıf başyapıtını okuyacağım, şimdi daha erken... Seni cok sevdim, Asimov ve Susan!
Powell ve Donovan ikilisini unutmayacağım...

Aslında burada inceleme paylaşmam ama paylaşasım geldi. :/

*Bilim kurgu: Genelde birleşik yazılır, aslında bilmeden önce ben de öyle yazardım, ama kesin bilgi, ayrı yazılır.

Kamu Hizmeti
Bu sabah site içerisindeki kitap okuma etkinlikleri listesine bakmak için Haruni ‘nin şu #28280902 listesine baktım. Gerçekten de 1000K yönetiminin yapamadığını arkadaşımız tek başına yapmakta. Kendisi ile takipleşmesek de bu listeyi görmek ve süreleri kaçırmamak için sürekli arkadaşımızın duvarına giriyorum. Vermiş olduğu “kamu hizmeti” için öncelikle şahsım adına kendisine teşekkür ederim.

Biz de üniversitedeyken, tıpkı Haruni’nin burada yaptığı gibi, bir “kamu hizmeti”ne imza atmıştık. Koskoca İstanbul Üniversitesi’nin yapamadığı bir hizmeti 3 arkadaş bir süreliğine başarmıştık. Ülke çapında birçok öğretim görevlisinden yapmış olduğumuz işi destekleyen mesajlar almış ve başka üniversiteden arkadaşlarımıza da örnek teşkil etmiştik. Şimdi size bu kamu hizmeti olarak adlandırdığımız hizmeti nasıl gerçekleştirdiğimizi müsaadenizle hikayeleştirerek anlatmak istiyorum. Merak etmeyenler elbette yazının devamını okumayabilir.

Üniversitenin ilk üç senesi haytalık yapıp derslere girmemiştik. Yanlış anlaşılma olmasın, istisnasız her gün okula gidiyorduk; ama derslere girmiyorduk. Dolayısıyla son sınıfa geçtiğimizde hepimizin alttan birçok dersi vardı. Mesela benim toplam 16 dersim vardı ve yıllık olan bu dersleri 2 aylık bir sınav döneminde vermek zorundaydım. Yoksa okulum 5 seneye uzayacaktı.

Fakültemizin tabii bir de kütüphanesi vardı. Dünya’nın en sessiz ortamlarından biriydi. Açıkçası bayılıyordum kütüphanemize. Bütün sınavlara orada çalıştım. Yanlış hatırlamıyorsam, mevcut olarak 200 kişilikti. Fakülteye her sene 800 kişinin alındığını düşünürseniz, 200 kişilik bir kütüphanenin biz öğrenciler için oldukça yetersiz kalacağını anlarsınız…

Bu kütüphanenin en büyük problemi ise, içeriye girip çantasını veya kitabını masaya koyup giden ve 5 saat boyunca geri gelmeyen öğrenci arkadaşlarımızın yerine oturamamamızdı. Düşünsenize, birisi sabah 08:00’de geliyor ve eşyasını 78 numaralı masaya koyup çıkıyor. Akşama kadar gelmese onun yerine oturamıyorsunuz. O sorumsuz arkadaşlar yüzünden kütüphaneye geldiğinde yer bulmak için dolaşıp dolaşıp umutsuzca geri dönen arkadaşlarımız oluyordu. Biz sabah en erken gelenlerden olduğumuz için yer bulmakta zorlanmıyorduk ve sorumsuz arkadaşları rahatlıkla görebiliyorduk. Ama yine de soruna kulağımızı kapatmadık, sonuçta hukukçu olacaktık… Birkaç defa dilekçe verdik, şikayet ettik, çözüm bulun buna dedik. Ama yönetimden yapıcı hiçbir çözüm gelmedi. Tek yapılan şey duvarlara, 30 dakika içinde geri dönmenin zorunlu olduğuna dair bir yazı asılmasıydı. Ancak ne bir yaptırım ne de bir denetim vardı. Yaptırımı ve denetimi olmayan kural, kural değildir...

Bu arada sene 2013’tü ve o zamanlar Twitter çok meşhurdu. Gerçi belki hala meşhurdur. Ben uzun süre önce hesabımı kapattığım için benden sonraki durumundan haberdar değilim. Neyse, sonuç itibarıyla o zamanlar hepimizin birer twitter hesabı vardı ve aklımıza bir çözüm önerisi geldi. Hemen Kütüphane Bekçisi(https://twitter.com/kutuphanebekcsi) adında bir twitter hesabı oluşturduk ve soruna çözüm bulmaya çalıştık. İlk tvitlerimiz şu şekildeydi:

“Şu andan itibaren kütüphanedeki yer sorununa el atmış bulunmaktayız. Bu bir amme hizmetidir. Kütüphanede yerinden ayrılıp 30 dakika içinde geri dönmeyenlerin masa numaralarını burada açıklayıp, yer bulmanıza yardımcı olacağız. Önemli olan 20 Dakika'da hapishaneden kaçabilmek değil, 30 dakika içinde kütüphanedeki yerine geri dönebilmektir...”

Sonraki hizmetimize ilişkin örnekler ise şu şekilde:

“144 numara 08.42'den beri, yaklaşık 1 saattir boş. Dileyen gönül rahatlığıyla oturabilir.”

“157 ve 158 numaralar yemek yemeye Taksim'e gittiler herhalde. Zira 1 saati geçti. Gönül rahatlığıyla yerlerine oturabilirsiniz.”

3 saattir kütüphane çevresinde dahi görülmeyen 157 numaranın ölmüş olmasından korkuyorum :( Hiç düşünmeden gidip oturunuz.”

“Bu dünya Sultan Süleymana kalmadı, o tuttuğunuz yerler size mı kalacaktı?”

“Sakın ümitsizliğe kapılmayın. Bekçi iş başında. Bekçi varsa oturacak yer de her zaman vardır...”

Tabii zamanla espriler yapmaya ve hukuki dilde ifşalar yapmaya başladık. 3 kişi olduğumuz için kütüphanede kim kalktı, ne kadar süredir gelmedi vs. hepsini rahatlıkla görebiliyorduk. Bu arada bakmayın Twitter hesabının şu an çok basit göründüğüne, eskiden 2000 civarında takipçi sayısına ulaşmıştı ve müthiş geri dönüşler alıyorduk. Zaten hesabı incelediyseniz 5 senedir aktif olmadığını fark edersiniz. Hatta hesaptaki komik yazıların da hoşunuza gideceğine eminim.

Kütüphane Bekçisi’nin fakülte çapında tanınması ile öğrenciler artık 30 dakikayı geçirmeden yerlerine dönmeye başladılar. 30 dakikayı geçirenler ise yerlerine başkalarının oturduğunu görünce sessizce eşyalarını alıp kütüphaneden çıkmak zorunda kaldılar. Kütüphaneye gelen birçok kişi atacağımız ifşa tvitlerini ellerinde telefonları ile bekliyorlar ve tvit atılınca direkt gidip o masaya oturuyorlardı. Böylece kütüphane içinde 30 dakikalık kuralın denetimi ve yaptırımı sağlanmış oldu.

3 kişi olarak kimliğimizi hiçbir zaman açıklamadık. Birçok defa fakültedeki öğretim görevlileri bizimle tanışmak istedi; ama yakın arkadaşlarımıza dahi Kütüphane Bekçisi’nin biz olduğumuzu söylemedik. Çünkü amacımız belliydi ve daha fazlasını istemiyorduk. Bizim fakültede yaptığımız bu uygulamadan sonra başka fakültelerdeki öğrenci arkadaşlar da benzer hesaplar açtılar ve onları duyurmamız için destek istediler.

Sonuç itibarıyla koskoca İstanbul Üniversitesi’nin veremediği hizmeti biz 3 arkadaş farklı bir yolla verdik. Uzun süre bu hizmeti sürdürmemiz mümkün olmadığından bizim için hoş bir anı olarak kaldı. Şimdi ise, Haruni’nin hizmetini görünce ister istemez bu anı aklıma geldi ve koskoca 1000K’nın yapamadığını yapan Haruni’ye teşekkür borcumu ödemek istedim.

Adem YEŞİL, Şu Çılgın Türkler'i inceledi.
26 Nis 20:54 · Kitabı okudu · 71 günde · Beğendi · 10/10 puan

Rahmetli Turgut Özakman'ın muhteşem “Şu Çılgın Türkler” kitabı, yakın Türk tarihini anlattığı 3'lemenin ilk kitabıdır. Bir tarih sever olarak çok beğenerek okudum ve ne kadar katı kural birisi olsam da, okurken yeri geldiğinde gözyaşlarıma hakim olamadığım birçok bölümüne şahit oldum. Henüz okumamış olanlar için şiddetle tavsiye edebilirim.

Arrente, bir alıntı ekledi.
24 Nis 15:09 · Kitabı okuyor

Jorge Luis Borges, "Bellek Funes" adlı öyküsünde, kusursuz hafızaya sahip bir gencin başından geçenleri anlatır.Bu ilk bakışta büyük bir talihmiş gibi görünebilir ama aslında korkunç bir lanettir. Funes geçmişteki herhangi bir zamanda gökyüzündeki bulutların şeklini tam olarak hatırlayabilir ama saat 3:15 'te önden gördüğü köpeğin 3:14'te yandan gördüğü köpeğin aynı olduğunu anlamakta güçlük çeker. Aynada yüzüne her baktığında şaşırır. Genelleme yapamaz. İki şey en ufak ayrıntısına kadar ona aynı görünmedikçe aynı değildir. Kısıtlanmamış bir kural öğrenici, Funes gibidir ve aynı ölçüde işlevsizdir.
Öğrenme detayları unutmak olduğu kadar önemli kısımları hatırlamaktır.
Bilgisayarlar en büyük aptal dahilerdir: Her şeyi hiçbir sorun yaşamadan hatırlayabilirler ama onlardan yapmalarını istediğimiz şey bu değildir.

Master Algoritma, Pedro Domingos (Sayfa 107)Master Algoritma, Pedro Domingos (Sayfa 107)
F.A., Fedailerin Kalesi Alamut'u inceledi.
22 Nis 23:30 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 9/10 puan

İşte harika bir kitap daha. Geciktim kitabı okumak için ama bunun sebebini zaten açıklamıştım. Neyse, Kitabın hikayesi kurguymuş ancak gerçek bir hikayeden farksız gibiydi. Keza Yazar İsmaili'leri çok iyi anlatmış. Zaten uzun süren araştırmalar sonucu yazmış bu kitabı. Bir de bu kitabın öyküsünün gerçek olduğuna dair bir söylenti de yok değil. Yazarın tarihsel bilgisi çok iyi, ancak bu ne kadar iyi olursa olsun çevirmen kitabı iyi çeviremezse en iyi eserler bile sönük kalıyor. Ama çevirmen Ender Nail iyi bir çevirmen bu kitabı da hakkıyla çevirmiş diyebilirim. Konu akıp gidiyor. Hikaye ilgi çekici. Bir sonraki sayfa merak ediliyor. Kısacası okumayanlar için güzel bir kitap sizi bekliyor. *** Hasan ibni Sabbah, Alamut kalesinde, Fedailerden oluşan bir ordu yaratma isteğindedir. Bu arzusunu gerçekleştirmek için tüm olası sonuçları planlamıştır. Fedaileri, İsmaili öğretisinin kurallarıyla yetiştirmektedirler. Fedailer her türlü savaş, din, bilim suikast hatta sanat gibi önemli dersleri öğrenirler. Bu öğreti günümüzdeki El Kaide, IŞİD gibi örgütlere benzemektedir. Bu örgütteki en dikkat çeken kural, Hasan Sabbah kendini peygamber ilan eder ve cennetin anahtarı elindedir. Hasan Sabbah aynı zamanda bir de cennet yaratmıştır. Köle pazarlarından satın aldığı güzel kadınları burada her türlü ders vererek eğitir. En önemli dersleri kadınlık dersidir. Fedailer de bu sırada önemli bir çarpışmada galip ayrılmıştır. Hasan Sabbah en başarılı 3 fedaiyi cennete gönderir. Cennet sonrası başta bu 3 fedai olmak üzere tüm fedailer cennete gitmek için canlarını vermeye hazırlardır. Başarılı Fedailerden 2'si Hasan Sabbah'ın tek emriyle intihar eder. Diğeri de Selçuklu veziri Nizam-ül Mülk'ü öldürür. Ancak en önemli hedef Selçuklu Sultanı'dır.