• Merhaba arkadaşlar. Bu incelememiz her zaman olduğu gibi Tarihsever arkadaşlara ayrılacak. Bir tarih kitabı olması ve İlber Hocamızın yazması nedeniyle de gene uzuuun (şaka şaka) bir inceleme olacağından heralde Spoiler-Tanıtım vs yazmama lüzum yoktur. Varsa da yazdık zaten. Her bölümün incelemesinin yanında elimde olsa başlık başlık da inceleme ekleyeceğim. Neyse, haydi Bismillah.
    Kitabımız aslında ta 1979 yılına uzanıyor ama 2007 yılında yoğun baskı ve şiddet (!) sonrası hocamız tekrar gözden geçirerek kitabı yayına hazırlıyor. Eh, ellerine sağlık demek lazım.
    --- 1. Bölüm ---
    Bu bölümde Sasaniler döneminde İran ve Bizans’ın yönetim yapısını inceliyoruz. Eyalet Yönetimleri, Hukuki Yapı, Toprak Rejimi, Kentsel ve Ticari Örgütler de bahsedilen alanlar. Neden İran ve Bizans derseniz, bahsedilen dönemde (3. yüzyıl) bu bölgede bulunan ve savaşan 2 devlet bunlar diyebiliriz.
    --- 2. Bölüm ---
    İslam Devtinde Yönetim başlığı altında Yönetim Örgütü, Görevliler ve Büroları, Hukuk Sistemi, Vergi ve Yargı Örgütü, Arazi Rejimi ve İslam Şehirleri sonrası bir de Sonuç kısmıyla toparlama görüyoruz. Peygamberimiz döneminde Arap bölgesi dışına çıkamayan Müslümanların, Ömer sonrası dönemde nasıl geliştiği ve bu gelişimin Akdeniz-Ortadoğu bölgesinde yeni bir oluşum getirdiği üzerine açtık bahsimizi.
    Burada özellikle dikkatimi çeken bir noktadan bahsedeceğim. Bu dönemde İslam henüz yeni. Peygamber vefat etmiş lakin mirasçıları var. Kavgalar da ortaya çıkıyor ama bölgede bir Arap üstünlüğü söz konusu. Buna rağmen İslam toplumu Hukuk’u alacağı yer olarak Kuran yerine; Roma, Bizans ve Sasani sistemlerini tercih ediyor. Bunun çarpıklığı aklımı oldukça çeldi diyebilirim.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde “Ortaçağlarda Akdeniz ve İtalyan Denizci Devletleri” başlığını görüyoruz ancak dikkatimi çekti. Böyle bir kural var mı yoksa sırf gözümüze mi hoş geliyor bilmem ama başlıklarda bile bağlaçları yazarken hep küçük yazıyoruz. Nedenini de bilmiyorum.
    Tabi konumuza dönecek olursak bu devletleri; Amalfi, Pisa, Cenova, Floransa ve en önemlisi –yani bilineni- Venedik olarak sıralayabiliriz.
    --- 4. Bölüm ---
    Her ne kadar bu bölümde 12. YY ve 13. YY Anadolu üzerinde durulsa da Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve diğer Beylikler yanında 14. YY başında Doğu Avrupa ve İlber hocamızın asla vazgeçemediği Ortadoğu üzerine de değiniyoruz. Mesela aklımda en çok kalan Bulgarların yaşadığı ve geliştirdiği Avrupa’da bir anda nasıl çöktüğü ve Osmanlı’nın hakimiyetinin kolaylaşması hadisesi oldu.
    --- 5. Bölüm ---
    Osmanlı’nın Toprak Sistemi üzerine konuştuğumuz bu bölümde, Osmanlı’nın tarih sahnesine çıkışını değerlendirmeden tabii ki olmaz, Tımar Sistemini ele arak başlayıp; Vergi ve Kırsal Hayattan, isyanlara, hatta yetmezmiş gibi bu sisteme ilişkin teorilere de yer tutuyoruz.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölüm, kitabımıza ait en uzun bölümlerden birisi. (110 sayfa) Osmanlı Devletinin Merkez ve Taşra Örgütü buraya konu ediniyor ama Osmanlı Padişahı ve Saray Yaşantısı, merak edilen Hilafet ve devletin Şeriat devleti olup olmadığı konularına değiniyoruz. Saray Teşkilatı, Divan-ı Hümayun, Sadrazamlık, oldukça merak ettiğim Bab-ı Ali konusu, Maliye, İlmiye, Ordu, Donanma… Bunların yanında Amerika’nın şuan kullandığı yapı olan Eyalet Sistemi ile bunun yapı ve idaresi konuları bizlere dolu dolu anlatılıyor.
    Bunların yanında üzerinde en çok durulan konular tabii ki yönetim sistemindeki o karışıklığı nasıl düzene oturttukları ve düzenin nasıl dağıldığı ile ilgili. Bununla beraber Kadı konusunda da öyle detaylı çalışma vermiş ki; bize 2 satır anlatılıp geçilen yerdeki bu sistemi böyle görünce insanın ağzı açık kalıyor desek yeridir. Şimdi hakimler bile bütün anayasayı bilmek zorunda değil. Avukatlar yasada bulunan maddeler ve boşlukları yakalamayı başarıyor. Bunu göz önüne alınca o dönemin kadılığı hususunda da çok şaşırdığımı belirtmeliyim. Zaten görevlerini tek alıntıda paylaştım. Görmüşsünüzdür.
    --- 7. Bölüm ---
    Çok detaylı bir konuya değindiğimizi söyleyebilirim. Konumuzun adı Osmanlı Şehirleri ve Ulaştırma. Konu böyle olunca uzunluğunu tahmin edebilirsiniz. Bölümü 2 başlık altında inceliyoruz. Kentsel-Bölgesel Ulaşım Sistemi ve Ticari Örgütlenme ile Osmanlı Şehirlerinin Yapısı bu konu başlıklarımız.
    Kentsel-Bölgesel Ulaşım Sistemi ve Ticari Örgütlenme bölümümüzde Endüstriden önce toplumdaki ulaşım sıkıntısına dikkat çekiliyor ki günümüzde bunu Doğu-Batı ayrımıyla da anlayabilirdik. Tabi Doğu bölgesinde gün geçmiyor ki yeni proje yapılmasın. Neyse bu bizim konumuz değil biz geçmişe bakıyoruz şimdi.
    Diğer konumuzda Osmanlı Şehirlerinin Yapısı ve Kurumsallaşması. Burada da şehrin mekânsal yapısı, yönetimi, modern şehir yönetimine neden geçildiği, yapısal özellikler, Avrupa şehirleriyle karşılaştırmalar yapılıyor. Üretim ve esnaf loncaları, narh işlemi, iaşe ve ibate (yiyip içme ve barınma), mahalle idaresi ve yapısı, altyapı ve hizmetler, en önemli konulardan ve gelir kaynaklarından biri olan Vakıflar, Yapılar ve Gayrimüslim denilen gruba dair yapılan şehir faaliyetleri bizim ana konularımızı oluşturuyor.
    --- 8. Bölüm ---
    Bölümümüz Siyasal ve Toplumsal Değişme Dönemini ele alsa da bunun temel kaynağı 2. Viyana Kuşatması olarak geçer. Viyana Kuşatmalarının başarısızlığı ve ardından gelen antlaşmalar ile Osmanlı’nın eski gücünde olmadığı, önceden vezirini başka bir ülkenin kralına eş tutan İmparatorluğun; halkının dahi padişahını umursamadığı bir döneme hızlı geçiş evresi olarak nitelendirebiliriz.
    Klasik Osmanlı düzenin birkaç yüzyıl daha kendini idare etmesi ama sonunda bozulması, Siyasal ve Sosyal değişmeler ve bunlara ayak uydurulamaması, Orta Anadolu’da gelenin gideni aratmaması ve yüksek enflasyon nedeniyle bunun acısını vergi veren köylünün çekmesi gibi olumsuz durumlar detaylı olarak ele alınıyor. Şunu da net söyleyebilirim ki, Halil İnalcık gerçekten de muazzam bir Osmanlı Tarihçisi ve eserlerini kaliteli baskı olarak yapan bir kurum maalesef YOK. Çünkü bizde tarihten sıkılmayan, seve seve okuyan kitle (bu işi yapan araştırmacı ve eğitimci zümre hariç) neredeyse yok gibi ve bu yokluk nedeniyle bu tarz işlere zaman harcanmıyor. Yazık.
    --- 9. Bölüm ---
    Tanzimat Dönemi – Yönetimin Modernleşmesi de sondan önceki bölümümüz. Tanzimat nedenlerinden başlayarak, Merkezi İdarede (Eğitim, Yargı, Hukuk vs) modernleşme, Taşra Yönetimi ve tabii Tanzimatın genel etki tepkileri işleniyor. Bir de son olarak ek bölüm ele alınmış ve Osmanlı Toplumunda Millet Sistemi olarak biraz derin bir bahsimiz var.
    Geç başlayan Türk Milliyetçiliği ile birlikte belediyecilik üzerinde de sıkça duruluyor. Bir Türk yurdunda nasıl olur da Türk Milliyetçiliği bu kadar geç başlar derseniz; aslında başlayan bir kavram hatta bir ülkü olan bu durum daha sonra unutulmuş, 4. Murad zamanında biraz hatırlansa da onun akabinde gene unutulmuş, modern tabir ‘Globallik’ adı altında gelişim yerine değişim yutturulmaya çalışılmış ve bunda da başarılı olunmuştur. Burada da dış devletlerin etkilerinin ne derece önemli olduğunu görüyoruz.
    Burada üzerinde durulan Millet konusundan bahsetmiştim. Bu konu aslında DİN odaklı bir merkez konusu ama dikkatimi çeken bu hak dinleri yaşayan her grubun kendi adetini yaşaması ve birbirine ne olursa olsun karışmaması geliyor ki bir İslam İmparatorluğunda bunu önceki devirde yalnızca dünyanın en büyük Hümanisti Fatih Sultan Mehmed Han yapmış olunca, gözüme hoş göründü. Ben Elhamdülillah Müslümanım lakin herkes benle aynı görüşü paylaşmak zorunda değil ve isteyen istediği inancı yaşamalıdır diye düşünürüm hep. Bunu burada da görebilmek; Osmanlıyı kötüleyenler adına bir kapak hatta logar kapağı mahiyetindedir. İyi olmuş bu çalışma. (Kaynak için s.454)
    --- 10. Bölüm ---
    Bu bölümde, Tanzimat olayına tam da başlıktaki gibi Genel Bir Bakışta bulunuyoruz. Burada dönemin bürokratları ve bürokrasisi incelenmiş, maliye üzerinde (saray özellikle) durulmuş, Taşra idaresi ve modern Osmanlı belediyelerinden bahsedilmiş. Bu idarenin nasıl kontrol edildiği, meşrutiyetin etkileri ve merkezi hükumetin yeniden yapılanması üzerinde durulmuş. Tabii en sonda da olaylı padişah –Ruhu Şad Olsun- 2. Abdülhamid dönemine bir vurgu yapılmış. Anayasal olarak.
    Tanzimat üzerinden aslında kaybolan ve geri getirilmeye çalışılan bir Türkçe üzerine duruluyor ki burada aslen Türk olmayıp da Türk’e ve Türklüğe hizmet eden birinden bahsedeceğim. Galatasaray Futbol Kulübü kurucusu Ali Sami Yen’in babası merhum Şemseddin Sami Bey’den bahsediyorum. İkisinin de ruhu şad olsun.
    Böylelikle güzel bir Tarih kitabının daha sonuna geldik. Aslında İlber Ortaylı hocama ait birkaç kitap daha var ama hepsini şimdiden tadarsam ilerde lezzetli bir şeyler bulamama ihtimalim yüksek diye neredeyse ayda bir Tarih okuyorum. Napayım elimde olsa 50 kitabını da alır hemen başlarım ama böyle değerli tarihçi hocalarımız o kadar az ki insan ne kadar uzatırsa o kadar faydalanıyor. Yani en azından bana öyle geliyor.
    Cümleten Allah’a emanet olun. Mutlu tatiller geçirin inşallah arkadaşlar. Bir de böyle güzel olduğunu düşündüğünüz, okumamı isteyebileceğiniz kitaplar varsa yorum yahut mesaj atarsanız sevinirim. Hazır hafta sonu gelmiş, fırsatım varken temin ederim. Kitaplı Günler..
  • 1.kural
    yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla...yok eğer tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

    2.kural
    hak yol' unda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. nefsini bilenlerden ol silenlerden değil!

    3.kural
    kuran dört seviyede okunabilir. ilk seviye zahiri manadır. sonraki batıni mana. üçüncü batıninin batınisidir. dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

    4.kural
    kainattaki her zerrede allah'ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü o camide, mescidde, kilisede, havrada değil, her yerdedir. allah'ı görüp yaşayan olmadığı gibi, o'nu görüp ölen de yoktur. kim o'nu bulursa sonsuza dek o'nda kalır.

    5.kural
    aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. akıl temkinlidir. korka korka atar adımlarını. "aman sakın kendini" diye tembihler. halbuki aşk öyle mi? onun tek dediği: " bırak kendini, koy gitsin! " akıl kolay kolay yıkılmaz. aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. ne varsa harap bir kalpte var!

    6.kural
    şu dünyadaki çatışma, ön yargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. sen sen ol, kelimelere fazla takılma. aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. aşk dilsiz olur.

    7.kural
    şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikat' i keşfedemezsin. kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

    8.kural
    başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. bütün kapılar kapansa bile, o sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. dileğin gerçekleşmediğinde de şükret.

    9.kural
    sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. sabır nedir? dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

    10.kural
    ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

    11.kural
    ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. senden yepyeni taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

    12.kural
    aşk bir seferdir. bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

    13.kural
    şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. tutup da ona hayran olmaya değil.

    14.kural
    hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

    15.kural
    allah içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. tek tek her birimiz tamamlanmış bir sanat eseriyiz. yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

    16.kural
    kusursuzdur ya allah, o'nu sevmek kolaydır. zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, yaradan'dan ötürü yaradılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne de layıkıyla sevebilirsin.

    17.kural
    esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

    18.kural
    tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. şeytanı kendinde ara ; dışında başkalarında değil. ve unutma ki nefsini bilen rabbini bilir. başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak yaradan'ı tanır.

    19.kural
    başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. yakında gül yollayacak demektir.

    20.kural
    yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. gerisi zaten kendiliğinden gelir.

    21.kural
    hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. şayet allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, hakk' ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

    22.kural
    hakiki allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

    23.kural
    yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar perişan olur onun için. kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. aşırılıktan uzak dur.

    24.kural
    mademki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, atttığı her adımda allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. insan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

    25.kural
    cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. ikisi de şu an burada mevcut. ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak, nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

    26.kural
    kainat yekvücut, tek varlıktır. her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. sakın kimsenin ahını alma, bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. unutma ki dünyanın öteki ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

    27.kural
    şu dünya bir dağ gibidir. ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. senin gönlün değişirse dünya değişir.

    28.kural
    geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz.

    29.kural
    kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. bu sebepten "ne yapalım kaderimiz böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. öyleyse ne hayatına hakimsin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

    30.kural
    başkaları tarafından kınansan, ayıplansan, dedikodun yapılsa hatta iftiraya uğrasan bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kötü laf etme. kusur görme. kusur ört.

    31.kural
    hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp... hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar, kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

    32.kural
    aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, tanrı'ya saf bir aşkla bağlanabilesin. kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. bilhassa putlardan uzak dur dost. ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! inancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

    33.kural
    bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen hiç ol. menzilin yokluk olsun. insanın çömlekten farkı olmamalı. nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutanda benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

    34.kural
    hakk'a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır, emin bir beldede yaşar.

    35.kural
    şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. mümin içindeki münkirle tanışmalı, tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. insan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım sıdım ilerler kişi. ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

    36.kural
    hileden, desiseden endişe etme. eğer birileri sana tuzak kuruyor zarar vermek istiyorsa, tanrı da onlara tuzak kuruyordur. çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. bu sistem karşılıklar esasına göre işler. ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. o'nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz, sen sadece buna inan!

    37.kural
    tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. o kadar dakiktir ki, sayesinde her şey zamanında olur. ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. her insan için biz aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

    38.kural
    "yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?" diye sormak için hiç bir zaman geç değil. kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. her an her nefeste yenilenmeli. yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

    39.kural
    noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. hem bütün hiç bir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır merkezinde... hem de bir günden bir güne hiç bir şey aynı olmaz.

    40.kural
    aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! ayrımlar ayrımları doğurur. aşk'ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. başlı başına bir dünyadır aşk. ya tam ortasındasındır merkezinde, ya da dışındasındır hasretinde.
  • "Dünyada mevcut olan, bütün katı, sıvı ve gaz ısınan her cisim ge­nişler ve yoğunluğu azalır. Soğuyan her cisim ise dara­lır ve yoğunluğu artar. Bunun tek bir istisnası vardır, o da sudur. Bir tek su bu kurala uymaz. 100 dereceden +4 dereceye kadar su soğudukça hacim olarak küçülür. En ağır su +4 derecede olan sudur. Bundan dolayı ne­hirlerin, göllerin, denizlerin dibinde +4 dereceden daha soğuk su bulunmaz. +4 derecedeki su soğumaya devam ederek +3 dereceye, +2 dereceye +1 dereceye kadar ısısı düşmeye devam ederse hacmi genişlemeye başlar. Böy­lece birim hacminin ağırlığı azaldığından yukarı taba­kalara çıkar. Sıfır dereceye geldiğinde en büyük hacme ulaşır ve su tabakasının en üstüne çıkmış olur. Böylece ırmakların, göllerin, denizlerin donması alttan değil, üstten başlar. Bu sıradan gibi görünen ve dikkat çekme­yen kural, ilahi bir rahmet olarak sularda yaşayan canlı­ların yaşamalarını ve üremelerini mümkün hâle getirir."
  • Tamam baba, tamam patron, tamam sevgilim.
    Murat Menteş
    Sayfa 237 - İletişim Yayınları
  • Kişinin biri kişinin birine ‘senin yerin yurdun neresi’ diye sormuş. Kişinin biri ‘nereyi seversen orası senin dünyandır. Ben edebiyatı severim, edebiyatlıyım’ demiş. Güya edebiyat günlük yaşamdan kaçmak için en iyi ülkeymiş. Kaybolmak isteyenler en iyi orada kaybolurmuş. Sevmek isteyenler en iyi orada severmiş. Orada hayallerimize ulaşmak istesek vergi almazlarmış. En acımasız katiller, aman vermeyen haydutlar da oradaymış. Katiller insan yerine umut öldürür, haydutlar para yerine zaman çalarlarmış. Orada yaşayanların evleri kitaplar, çatıları da kitap kapaklarıymış. Kimi süslü, zor, modern evleri severmiş, kimi de sade, klasik evleri. Önyargılar bir kenara bırakılmalıymış. İçeri girerken kural böyle imiş. Yoksa ülkeye kabul etmezlermiş. Böyle bir ülkeymiş güya edebiyat. Öbür kişinin yaşadığı Hayat da iyi gözükse de aksine kötü bir ülkeymiş. Ne yapıp eder kısa süre dahi olsa insanın edebiyatla bağını koparır, bununla da gurur duyarmış. O insanla edebiyat arasına girer, soğuturmuş birbirlerinden. Sadece edebiyatla kalsa iyiymiş… diye anlatırlar. Hayat ne yapıp etti edebiyatla arama girdi benim de. Bu cümleyi yazmak için bir sürü şey uyduruyorsam edebiyatın verdiği şeylerden kısa süreli sıkılma dönemine girmişimdir. Bu inceleme de bu döneme geldi. Bir iki cümle yazıp bıraktım sürekli. Aslında çok iyi bir kitap okudum. Hala onun etkisindeyim. Belki de iyi eserleri okuduktan sonra düşülen boşluğa düşmüşümdür de ondandır bu sıkılma. Rüzgâr Gibi Geçti öyle bir kitaptı ki sadece aşk kitabıdır, ya da tarihsel bir romandır diyemiyorum. Nedir diye diye birkaç roman formu çıkarmışım farkında olmadan. O formları içerikten küçük bilgilerle harmanladım ve dağınık olsa da ortaya elle tutulur bir şeyler çıktı gibi.

    Rüzgâr Gibi Geçti öncelikle, kahramanın gelişim evrelerini içeren bir Bildungsroman örneğidir. Güney’i en ince ayrıntısına kadar anlatan ve olaylar karşısındaki tutumlarını dile getiren Güney romanıdır. Erkekleri peşinden koşturan Scarlett O’Hara ile Rhett Butler’in aşkını anlatan bir destansı bir aşk romanıdır. Amerikan iç savaşıyla birlikte gelen yıkım ve Yeniden Yapılanma süreçlerini başarılı bir şekilde tasvir eden tarihsel bir romandır. Biraz zorlarsak, dönemin zihniyetine, özellikle Güney’in zihniyetine, bağlı olarak kadınların toplumda erkekten sonra görülmelerini Scarlett O’Hara ile yıkan feminist bir romandır.

    Jale Parla Bildungsroman’ı şu şekilde tanımlıyor: “Bireyin çocukluğundan başlayarak olgunlaşmasına kadar uzanan süreci ele alan Bildungsroman, bu süreç içinde roman kahramanının ne tür seçimlerle karşı karşıya kaldığını ve yaptığı seçimler sonucunda yaşamının nasıl belirlendiğini, neredeyse bir ibret öyküsü gibi anlatır.” Okuyanlar da bana hak verecektir ki kitabın formu yukarıdaki tanıma uygundur. Kitabın Bildungsromanlık kısmı başkarakter Scarlett’in 16 yaşından başlar iç savaşın öncesi, sırası ve sonrasını kapsayan geniş bir zamanda olgunlaşan, değişen kişiliğini bize vererek devam eder. Scarlett O’Hara genelde kişiliğine yapışmış olumsuz özellikleriyle karşımıza çıkıyor. Kitabın hemen başından ortamdaki tüm ilgiyi kendine çeken bir yapısı olduğunu, ilerleyen sayfalarda kararlarını tutkularının ve paranın gözetiminde verdiğini, kendi işine gelecek her şey için başkalarını manipüle ettiğini görmek bu nasıl acımasız merhamet yoksunu terbiyesiz kadın demeye yetiyor. Ama öyle bir iradesi, öyle bir kararlılığı, öyle bir azmi var ki. Ve yine o kadar cesur ve zeki ki. Bunlar yeşil gözleriyle birleşip tüm olumsuz özelliklerini bir anda siliyor. Bu yüzden en çok nefret ettiğim de en çok sevdiğim karakter de Scarlett oldu. Başka bir deyişle Scarlett benim için ‘içinde siyah da bulunan bir gökkuşağı’. Önemli 3 karakter daha var. Fedakârlıktan kaçınmayan iyiliğin saf hali Melaine o kadar dürüst ve alçakgönüllü ki bazen dozunu kaçırıyor bunların. Ama kitapta bozulmayan, kişiliği deforme olmayan tek kişi de o. Ve en saygı duyulması gerekeni de. Ashley Wilkes kafasının içinde yaşamayı seven bir karakter. Aynı zamanda Melaine’nin kocası. Savaşın anlamsızlığını bile bile Güneyli gururu yüzünden katılmak zorunda kalıyor. Ben kendisini hiç sevemedim. Ve Rhett Butler. Scarlett’tan sonra en kapsamlı işlenen karakter o. Açıkgöz ve kendi doğrularına inanan, Melaine gibi kendi olmayı başaran ikinci karakter. Düşüncelerini rahatça ifade eder, başkaları buna sinir olsa da. Scarlett’in büyüsü yüzünden bunları kısa kesmek zorundayım.

    Kitabın yazarı Amerikan’ın Güney’inde asker kökenli bir ailenin içinde doğmuş büyümüş. Haliyle elinden Güney’i ve iç savaşı anlatan bir romanın çıkmasını biraz da buraya bağlamalı. Güney soylu ailelerin, uçsuz bucaksız pamuk tarlalarının olduğu bir yer. Soylulukları ve zenginliklerinden dolayı biraz da kibirliler. Önemli günlerde partiler, balolar veriliyor. Erkekler tam bir beyefendi, kadınlar da leydi. Kadınlar çocuklarını, özellikle kızlarını, aşırı bir terbiyeyle yetiştirmeye çalışıyorlar. Geleneklerine de çok bağlılar. Gelenek ne kadar yobaz olursa olsun ondan koptunuz mu hemen ayıplanıyorsunuz. Scarlett’in annesi Ellen, onu kendi gibi Güneyli bir leydi olmasını arzu ederek yetiştiriyor. Ama Scarlett gelişen bazı olaylar sonrasında Güneyli kişiliğinden sıyrılarak bambaşka birisi oluyor. Zaten kişiliği de bir leydinin kaldırabileceği şeyleri kaldırmak için çok zayıf. O hırçın ve savruk biri. Ama ne kadar güneyden kopmuş gibi görünse de her zaman olduğu gibi büyük resmi göremediği için aslında o da diğerleri gibi güneyin tutsağıdır. Ey okuyanlar size soruyorum: Ashley Ashley diye ortalıkta dolanmasının sebebi bu değil midir? Aklıma şu soru da geliyor: Coğrafya kişilik için de kader midir? Görüyoruz ki bu kitaptakiler için öyle.

    Bana göre bu kitabın en geride kalan kısmı aşkla olan kısımlarıydı. Kapakta huysuz ve tatlı kadın Scarlett O’Hara ile açık fikirli kumarbaz Rhett Butler’in sıra dışı ve efsanevi aşk hikâyesi ifadesi var. Bu okurdan beklentiyi yükseltmesini isteyen bir ifade. Haliyle beklenti artıyor. Ama aşk diğer olayların; nedir savaşın getirdiği kimlik bunalımları, detaylı karakter tahlilleri, kölelik meseleleri, Yeniden Yapılandırma faaliyetleri, Ku Klux Klan gibi şeylerin epey arkasında kalıyor. Ama bu demek değildir ki aşk kitaptaki görevini görmüyor. Yine aşk için yapılan iyilikler, fedakârlıklar ve hatalar var. O yüzden aşktan bağımsız düşünemiyoruz.

    Kitap Amerikan İç Savaşı öncesinde başlayıp, savaş bittikten sonraki dönemlerde Scarlett ve tüm Güney’in yaşadıklarına güzel bir bakış sunuyor. Savaşın başlamasının iki sebebi olduğunu görüyoruz kitapta. İlki Güney’in kölelere olan bakışını düzeltmek ve onlara özgürlüklerini vermek. İkincisi de para. Ama sebep ne olursa olsun savaş tüm bir topluma mal olan bir olay. Yazar bunu çok güzel dile getiriyor. O güneylilerinin halini gördükçe insan savaşın acımasızlığına bir kere daha şahit oluyor. Güneyliler kısmında değindik, bunlar kibirli ve gururlu insanlar. Olanca büyük pamuk tarlalarıyla, cesaretleriyle gelişmiş Kuzey’i yenebileceklerine inanıyorlardı. İnanmakla kaldılar. Gelelim insanı en çok şaşırtan kölelik meselesine. Katılır mısınız bilmem kitap sanki sessiz sessiz "kölelik özgürlüktür" diye aksediyor gibiydi. Yazar savaşın zencilere özgürlük nidalarıyla çıktığını öne sürerken bana göre şöyle demeye getiriyor: “Savaş çıkmadan zenciler insan gibi yaşıyordu. Pis Kuzeyliler geldiler onları özgürlük vaadiyle kandırıp az da olsa ellerinde bulunan hakları aldılar. Sonrasında da kendi emelleri için onları Güneylilerin üstüne saldılar.” Gerçekten de savaş çıkmadan zencilerin gül gibi geçinip gittiğini, sanki köleliğin olmadığı izlenimine itiliyoruz. Zenciler bile bu durumun kölelik olmadığını söyleyebiliyorlar. Savaştan sonra zenciler artık beyazlar gibi istediği gibi sokaklarda geziniyor, beyazlara kafa tutuyor hatta beyaz kadınlarla evlenme hakkının verileceğinin iddiaları dolaşıyor kitapta. Güneyliler bunun çok alçak bir durum olduğunu, bir beyazla bir zencinin nasıl denk tutulabileceğinin şokunu yaşıyor. Bu yüzden zalim Ku Klux Klan bu duruma son vermek isteyen yararlı bir topluluk gibi gösteriliyor. Oysa Ku Klux Klan zencileri öldüren, insan düşmanı acımasız bir topluluktur(bkz. #32352317). Tabii ne olursa olsun bu bir roman. Ve kitapta Dadı, Dilcey, Pork, Peter Amca gibi çok sadık zenciler de var. Benim zenci dediğime bakmayın güneyliler asla zenci lafını kullanmıyorlar. Bu da onları tarlalarında çalıştırmalarını meşru kılıyor(!)

    Kitapta Güneylilerin kadına bakış açısı da çok değişik. Kadınlar çocukluklarından itibaren aşırı bir terbiye içerisinde yetiştiriliyor. Efendim kadınlar çalışamazmış, erkeklerin yanında yüksek sesli gülemezlermiş. En komiği de Güneyli kadınların hamile olduklarını erkeklerin yanında dile getirmekten çekinmeleri. Hamilelik konusu açıldığında ‘yani o şey’ diyerek utanıyorlar. Karınları belli olmasın diye odanın karanlık köşelerinde oturmayı tercih ediyorlar. Bunun gibi şeyler. Ama kızımız Scarlett yine kendini aşıyor ve durun bakalım diyerek bu anlayışlara karşı geliyor. Sonrasını tahmin edebilirsiniz ‘ah kuzum Scarlett farklı olursan lanetlenirsin!’

    650 700 sayfa boyunca gayet sakin ve emin adımlarda giden roman sonunda öyle bir hız kazandı ki tüm aaaaa’larımı sonunda harcamak zorunda kaldım. Şöyle bir toplamak gerekirse: Kitap Amerikan İç Savaşı’yla birlikte değişen sosyal yapıyı bir aşkın gölgesinde derinlemesine irdeler. Köleliğin kaldırılmasını savunan Kuzey ile köleliğin devamını isteyen Güneylerin savaşı anlatılmaktadır. Olaylar genellikle Atlanta’da geçer. Güney’in pamuğu ve gururu dışında kuzeye hiçbir üstünlüğü yoktur. Savaş başladıktan kısa süre sonra kadınlar yas elbiselerine bürünmekte ve her gün yeni mezarlar açılmaktadır. Hastanelerde kinin, afyon, klorofom ve tentürdiyot yokluğu çekiliyor. Evlerde ve cephede yemek çok az. Kitap savaşın tüm acımasızlığını bütün çıplaklığıyla gözümüzün önü seriyor. Bu bakımdan çok dramatikti. Scarlett gibi bir karakter yaratıp onu derinlemesine tahlil etmek büyük bir ustalık işiydi. Velhasıl sonuç olarak güzel bir okuma oldu. Etkinliğe katıldığım için mutluyum. Keyifli okumalar diliyorum.
  • 3.Kural

    Kur'an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.