• ÜÇ BÜYÜK NÎMET
    Cenâb-ı Hak bize üç büyük nîmet ihsan etti. Ve bu üç mühim nîmetle uyanmamızı, tezkiye olmamızı, Dâru’s-Selâm/Cennet’e davet ediyor Cenâb-ı Hak.

    1. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    Birinci, en büyük nîmet, Peygamber Efendimiz, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz. O, ilâhî rehber. Üsve-i hasene; bütün herkese örnek şahsiyet. Bir mûcize Efendimiz. Yani ne kadar insan varsa, bütün insanlar, ne kadar problemi varsa Rasûlullah Efendimiz’in şahsında çözerler.

    Fahr-i Kâinât, İnsanlığın Efendisi, Habîbullah…

    Rabbimiz buyuruyor, Tevbe Sûresi 128. âyette:

    “Andolsun size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız, O’na çok ağır gelir...” Yani bir annenin-babanın merhametinden daha çok merhametli. “…O size çok düşkün, mü’minlere karşı çok raûf ve çok rahimdir.” Çok merhametlidir buyruluyor.

    2. Kur'ân-ı Kerim

    İkinci büyük nîmet; Kur’ân-ı Kerîm… Ders kitabımız. Cenâb-ı Hakk’ın kullarına gönderdiği mektup.

    Cenâb-ı Hak:

    وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

    (“Biz, Kur’ânʼdan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müʼminler için şifa ve rahmettir…” [el-İsrâ, 82]) buyuruyor. Şifa ve rahmet olarak indirildi. Yani ferde, aileye, topluma şifa ve rahmet, istikâmetinde gidenler için.

    3. Kâinât

    Üçüncüsü; kâinat… İnsan yaratılmadan evvel bu Dünya hazırlandı. Dünya, bir mekteb-i âlem olarak, bir imtihan dershanesi olarak hazırlandı. Her köşesi muhteşem sanat harikalarıyla dolu. Her zerresi ayrı bir sır ve hikmet cümbüşü olan bir imtihan dershanesi.

    Cenâb-ı Hak buyuruyor Âl-i İmrân Sûresi:

    “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz…” (Âl-i İmrân, 110)

    Demek ki bir müslüman bir defa kendisini ihyâ edecek. Kur’ân-ı Kerîm rehberliğinde, Rasûlullâh’ın rehberliğinde bir hayatı olacak. Kâinattaki -zerreden küreye- her gördüğünden bir nasip alacak. Kendinde neredeyse bir zikir hâli teşekkül edecek.

    Hayırlı bir ümmet olabilmek. Kendimizi inşâ edeceğiz, sonra da kendimizi toplumdan mes’ûl göreceğiz. Yani devrin akışından, zamanın akışından kendimizi mes’ûl göreceğiz.

    Yine el-Bakara’da, 143. âyette:

    “İşte böylece sizin insanlığa şahit olmanız…” Neyin şahidi? İslâm’ı temsil ederek şahit olmamız. Yaşayarak temsil etmemiz.

    “…Rasûl de size şahit olması için…” Peygamber Efendimiz bize şahit olacak. Şefaat edecek.

    “…Sizi mûtedil bir ümmet olarak kıldık…” buyuruyor.

    Velhâsıl, yaratılışımız;

    لِيَعْبُدُونِ (“…Bana (Allâhʼa) kulluk etsinler diye.” [ez-Zâriyât, 56]) Allâh’a ibadet, Allâh’a kul olmak. Hayatın bütün muhtevası içinde kul olabilmek.

    Ondan sonra, ikinci merhalesi de mârifetullah; kalpten bir pencere açılabilmesi, yani Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanıyabilmek. Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî sıfatlarının o kalpte tecellî etmesi. Yani mârifetullah’ta seviye kazanmayı arzu eden bir gönlün, takvâ ile derinleşmesi zarûrî.

    Gönül gözüyle baktığımız zaman, bu cihanın bir imtihan havasıyla dolu bir imtihan dershânesi olduğu meydandadır. Rabbimiz bizden bir fedakârlık istiyor.

    Ebedî bir hayat var. “Yevmü’l-hulûd; bitmeyen bir gün” başlayacak. (Bkz. Kāf, 34) Onun için en zor, îmanda bir fedakârlık. Bilhassa zor zamanlarda. Cenâb-ı Hak bunun misallerini veriyor. Nasıl müslümanların zor zamanları oldu tarihte; İslâm’dan evvelki devirlerde, diğer peygamberler zamanında, Mekke devri-Medîne devrinde…

    Demek ki îman, çok mühim. Îman bir fedakârlık istiyor.

    Cenâb-ı Hak bizlere de Mekkelilere, Medînelilere tâbî olan ihsan sahipleri güzellikle, buyuruyor. (Bkz. et-Tevbe, 100)

    Onlar her türlü zulme katlandılar. Canlarını, mallarını Allah yolunda feda etmeyi, canlarına bir nîmet bildiler.

    Amelde fedakârlık istiyor Cenâb-ı Hak. Tabi bu da zor zamanlarda.

    Tebük Seferi vardır; ilk Haçlı seferi. Müslümanlar Medîne’den Tebük’e kadar yürüyecekler, deveyle vs. ile. Orada Bizans ordusunu bertaraf edecekler. Bin km. gidecekler, bin km. dönecekler. Mevsim, zor bir mevsim. Kurak bir mevsim. Sıcağın had safhada olduğu bir mevsim. Münâfıklar dediler ki:

    “–Bu sıcakta dediler, böyle sefer mi olur?” dediler.

    Cenâb-ı Hak da:

    “–Cehennem ateşi daha sıcaktır.” buyurdu. (Bkz. et-Tevbe, 81)

    Demek ki bütün zorluklar karşısında kul, bir imtihan içinde olduğunun idrâkinde olacak. Cehennem’in daha sıcak olduğunun şuuru içinde olacak.

    Tabi bu, nefsin zor zamanları olacak. Sabrın zorlandığı zamanlar olacak. Bunun için Cenâb-ı Hak:

    قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

    (“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 9])

    قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

    (“(Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

    İç âlem temizlenecek, fücurdan.

    فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا

    (“(Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki.” [eş-Şems, 8])

    Allah’tan uzaklaştıran her şeyden kalp temizlenecek. Onun uzağında kalacak. Ateşten kaçar gibi kaçacak. Ve takvâya mesafeler artacak.

    قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

    (“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 9])

    قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

    (“(Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

    Cenâb-ı Hakk’a güzel bir kul olacak.

    Yani Cenâb-ı Hak bizden, aşk ile yaşanan bir îman istiyor. Bu, lâyıkına muhabbet, müstahakkına nefretle olur.

    Kalp âlemi bir rûhâniyetle dolacak, bilhassa seherlerde. Gündüze o seherlerin o rûhâniyetiyle girilecek.

    Hayranlık tevzî eden bir güzel ahlâk isteniyor. Zira mü’min üç sıfatla mütehallî olacak:

    Birincisi, “ahsen” olacak. Yani her işi en güzel olacak mü’minin. Cenâb-ı Hak “اَحْسِنُوا” buyuruyor; her işimizin en güzel olması… Ticârî, âile hayatı, evlât yetiştirme, ibadet vs…

    “Ecmel” olacak. Her hâl ve davranışı gönle ferahlık ve huzur verecek.

    “Ekmel” olacak. Olgun ve kâmil olacak. Muhâtaba nezâket, zarâfet ve duygu derinliği verecek.

    Yani bir mü’min canlı bir Kur’ân olarak yaşayacak. Mükerrem bir gönül insanı olacak. İnfak sahibi olacak. Cenâb-ı Hakk’ın kendisine her an ikram ettiğini düşünüp o da ikram sahibi olacak. Takvâda mesafe alarak Cenâb-ı Hakk’a yaklaşacak.

    İlâhî irâdenin -her şey ilâhî irâde içinde- küllî irâdenin yürürlükte olduğu bu âlemde, insan cüz’î irâdesini nefsânî arzularına râm etmekten koruyacak. Çünkü günahlarda daima câzibe vardır. Günahlar çeker. Nefis de günahlara bir te’vil yolu bulmaya çalışır.

    Cenâb-ı Hak 137 yerde insanı, kâinatta sergilediği ilâhî kudret akışlarını, azamet tecellîlerini tefekküre davet ediyor. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, kulda zengin bir tefekkür ufku açılacak. Toprağa bakıp tefekkür edecek. Her mevsim ayrı ayrı veriyor, kim verdiriyor? Bir zerreden koca bir ağaç çıkıyor, meyvelerini veriyor, kim yaptırıyor, fâil kim?

    Semâya bakacak bir tefekkür edecek, Güneş, Ay, vs… Atmosfer; oksijeni, azotu vs…

    İnsana bakıp tefekkür edecek. Nasıl içeride bir cihazlar, fakülteler çalışıyor, kendi irâdemizin dışında? Nasıl bir spermden nasıl meydana geldi?

    Velhâsıl her zerre, tefekkür ummânına kulu daldırır. Fakat hangi kalp?

    قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

    (“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 9])

    قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

    (“(Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

    Tezkiye olmuş bir kalp…

    Furkân, 61. âyette Cenâb-ı Hak semâ ile tefekküre davet ediyor, gökyüzü ile. Gökyüzü sonsuz. Ucu bucağı yok. Ne kadar galaksi var, ne kadar yıldız var, onun da matematiksel bir sayısı mümkün değil, saymak da mümkün değil. İnsanın idrâkinin ulaşabilmesi de mümkün değil.

    “Gökte burçları var eden, onların içinde bir çerağ (Güneş, -işte Dünya için de bir çerağ Güneş) ve nurlu bir Ay barındıran Allah, yücelerin yücesidir.” (el-Furkân, 61)

    Cenâb-ı Hak Güneş’i veriyor, Güneş batıyor, Ay geliyor. Güneş, Ay vardiya değiştiriyor. Güneş’in güzelliği ayrı, Ay’ın güzelliği ayrı, fonksiyonları ayrı. Bir ibret…

    Hepsi bir mizanla, bir ölçüde devam ediyor. Güneş, 150 milyon km. uzaktan devam ediyor. Dünya da 365 gün 6 saatte etrafında dönüyor ve bir yıl meydana geliyor. Dünya’mız gibi tam 1.300.000 tane gezegen, içine sığar.

    Cenâb-ı Hak Rahman Sûresi’nde; “Semâyı Allah yükseltti…” Ne kadar? İdrak ötesi. “…Ve bir mîzan koydu.” (er-Rahmân, 7)

    Yıldızlarda mîzan var. Bir çarpışma yok, bir şey yok. Güneş’te, Ay’da bir mîzan var, fonksiyonu devam ediyor. Bildiğimiz, bugün coğrafya ilminin bildiği, bilmediğimiz daha bir sürü fonksiyon. Biraz yaklaşsalar ne olur, uzaklaşsalar ne olur? Nasıl bir mîzanda? Nasıl Güneş bir ateş topu? Nasıl Cenâb-ı Hak o ateş topundan bütün mahlûkâtı ısıtıyor, ışığını veriyor, bir gün doğuyor, sanki bir lamba çevriliyor, bütün kâinat, bütün bulunduğu yerler, şuâsının geldiği yerler gündüz oluyor. Öbür tarafa geçiyor, Ay vardiyaya giriyor, öbür tarafı aydınlatıyor.

    Yeryüzü ve semâ gibi mekâna ait, gece ve gündüz gibi zamana ait ilâhî kudret tecellîleri, Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran davetçiler durumundadır. Güneş, Allâh’a davet ediyor. Ay davet ediyor. Semâvat davet ediyor. Toprak davet ediyor. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın azametini _drake, kulluğa davet ediyor bizi.

    Kendimiz kendimizi davet… Şu içimizdeki cihazlar ediyor; nasıl çalışıyor!?.

    Ondan sonra gelen âyet:

    “İbret almak veya şükretmek dileyen kimseler için, gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de O’dur.” (el-Furkân, 62)

    Gece-gündüz, muayyen mesafede. 24 saatte bir etrafında dönüyor Dünya, bir gün meydana geliyor. 15 saat içinde dönse, 30 saatte dönse ne olur? Her şey allak bullak olur. Her şey bir mîzan, her şey bir ölçü…

    Yine buyruluyor:

    “Güneş’i ışıklı, Ay’ı da parlak kılan…” Güneş’ten alıyor ışığı, Ay’a veriyor. “…Yılların sayısının hesabını bilmeniz için ona (Ay’a) birtakım menziller takdir eden…” Bir hilâlden başlıyor, bedir oluyor, tekrar hilâle dönüyor. “…Allah bunları ancak gerçeğe hikmete binâen yaratmıştır. O, bilen bir kavme âyetlerini açıklamaktadır.” (Yunus, 5)

    Yani Cenâb-ı Hak kulundan şuur istiyor. Her gördüğü şeyde Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacak. “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor devamında, Yunus Sûresi’nde:

    “Gecenin ve gündüzün değişmesinde (uzayıp kısalmasında), Allâh’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, (O’nu inkâr etmekten) sakınan bir kavim için elbette nice deliller vardır!” (Yunus, 6) Hep hikmet…

    Cenâb-ı Hak:

    اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ

    (“Güneş ve ay bir hesaba göre (hareket etmekte)dir.” [er-Rahmân, 7])

    Hesapladır. O hesap, saniye şaşması yok.

    Velhâsıl Cenâb-ı Hak kulu daima tefekküre davet ediyor.

    İlk âyet:

    اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

    “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

    Demek ki her gördüğün, her şeyde Cenâb-ı Hakk’ı okuyacaksın. Suyu içerken Cenâb-ı Hakk’ı okuyacaksın. Nasıl bu, kaç sefer semâya çıkıyor, kaç sefer iniyor, kaç sefer temizleniyor?.. Senin vücuduna girecek, şifa olacak. Toprağa girecek şifa olacak. Hayvanata girecek, şifa olacak. Bir hayat olacak…

    Her şeyi oku. Rasûlullah Efendimiz’i oku.

    اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

    Nasıl bir insanlıkta bir âbide! Nasıl bir şahsiyet! Eşi-benzeri mümkün mü?

    Ondan sonra Cenâb-ı Hak buyuruyor:

    اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ

    “Oku, Rabbin büyük bir kerem sahibidir.” (el-Alak, 3)

    Ne kadar mahlûkâta bak, -keremini gör; el-Musavvir, el-Bârî sıfatı- insan için dünyaya getirdi. Hepsinin ayrı ayrı hikmetleri var. Cenâb-ı Hakk’ın el-Musavvir, el-Bârî sıfatlarının tecellîleri.

    Bir “اِقْرَاْ” daha var. O zor bir “اِقْرَاْ” oku. O, zor bir oku:

    اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا

    “Kitabını oku…” Kıyamette o. Ekranlar inecek. Kirâmen Kâtibîn devamlı dosyaya haber gönderiyor.

    Cenâb-ı Hak:

    اِقْرَاْ كِتَابَكَ

    “Kitabını oku…” diyecek. Hayatını kendin oku!

    “…Hesap sorucu olarak nefsin kâfidir.” (el-İsrâ, 14) denilecek.

    Gözler konuşacak, kulaklar konuşacak, deriler konuşacak. Cenâb-ı Hak niye verdi, nerede kullandın?

    Çâre:

    Efendimiz buyuruyor Vedâ Hutbesi’nde:

    “Size iki emanet bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldıkça sapıklığa düşmezsiniz. Biri Allâh’ın kitabı Kur’ân-ı Kerîm, diğeri de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetidir.” (Bkz. Muvatta’, Kader, 3)
  • Kur’ân-ı Kerim’in her âyeti, bir ışık, bir nûr, bir hidâyet kaynağıdır. Ancak bazı âyetler ve bazı sûreler vardır ki, onların ayrı bir güzelliği, üstünlüğü ve fazileti vardır. Fatiha ve Yâsin Sûreleri, Ayetü’l-Kürsî, Âmenerrâsûlü gibi. Bu yazımızda gönüllere ümit ve ferahlık serpen bazı âyetlerden söz edeceğiz.
    Kur’ân’ın tercümanı diye şöhret bulan ve Hz. Peygamber’den sonra Kur’ân’ı en güzel anlayanlardan biri olarak bilinen Abdullah ibni Abbâs’tır. Daha ziyade İbn Abbâs diye anılır. İbn Abbâs (r.a), Nisâ Sûresi’nde bulunan 8 âyetin bu ümmet için üzerine güneşin doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlı olduğunu söyler.1 Sırasıyla bu âyetler şunlardır:

    ÜMMETE HAYIRLI OLAN 8 AYET

    “Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hikmet sahibidir.”2 “Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar (kötü arzularının esiri olanlar) ise, büsbütün yoldan çıkmanızı isterler.”3 “Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”4 “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.”5 “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük ise, onun cezasını adaletle verir). İyilik olursa onu katlar (kat kat artırır), kendi nezdinden de büyük mükafat verir.”6 “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.”7 “Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah tarafından bağışlanmayı isterse , Allah’ı çok yarlığayıcı ve esirgeyici bulacaktır.”8 “Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.”9

    Allah Teâlâ, helal ve haramı, bilmediğimiz nice hikmetli işleri, üstün ve faydalı olan amelleri bizlere açıklamıştır. Ayrıca bizden önceki ümmetlerden istikamet üzere olanların yollarını bize göstermiş ve bu konuda bizleri aydınlatmıştır. Günahlarımızı bağışlamak için de tevbe kapısını bize açmış, kötülüklerden uzaklaştıracak ilkeleri göstererek bizi irşat etmiştir.10

    ALLAH'IN TAYİN ETTİĞİ TEK DOĞRU YOL

    Kıldığımız namazların her rekatında Allah Teâlâ’ya “Bize doğru yolu göster”11 diye dua ederiz. Bu yol, peygamberlerin, sıddîklerin, şehitlerin ve salihlerin yoludur. Bu yol ebediyete uzanır. Bu yolun arkadaşları, hidâyet öncüleridir.12 Bu yol, Allah Teâlâ’nın insanlar için tayin ettiği tek doğru yoldur. Bunun dışındaki yolların hepsi batıldır, insanlığı sefalete ve cehenneme götürür.13

    Allah Teâlâ, tevbe etmemizi, hatalarımızı ve günahlarımızı itiraf ederek kendisine yönelmemizi istiyor. Böyle bir yönelişi de kabul buyuracağını vaat ediyor. Tevbe edenleri de sevdiğini ifade ediyor (Bakara, 2/222). Fakat, günahkarlar ve nefsânî arzularına uyanlar, bu önemli kulluk ve teslimiyet yolunda mü’minleri saptırmak istemektedirler. Mü’minler, kendilerini haktan uzaklaştırmak isteyenlere karşı tevbe silahı ile mücadele etmeleri önemli bir kulluk görevidir. Allah Teâlâ, mü’minlerin bir kötülük ve haksızlık yaptıklarında hemen tevbe edip Allah’tan bağışlanma istediklerini bildirir. Ayrıca mü’minlerin günahlarda ısrarcı olmadıklarını açıklar (Âl-i İmrân, 3/135). Allah Teâlâ’nın tevbe kapısını açık tutması, inananlar için büyük bir lütuftur.

    İnsan zayıf yaratılmıştır. Maddi ve manevî açıdan dayanıksızdır. İnsanı fizyolojik ve ruhî yönden en iyi tanıyan hiç şüphesiz Allah’tır. Bu yüzden Allah, onun neye gücünün yetip yetmeyeceğini en iyi bilendir. Allah kulları için hep kolaylığı murat etmiş ve zorluğu istememiştir (Bakara, 2/85). Din konusunda Allah Teâlâ, kullarına hiçbir zorluk yüklememiştir. Hz. Peygamberimiz de bu konuda “Ben kolaylık ve müsamaha üzere olan hanif dini ile gönderildim”14 buyurmaktadır.

    ALLAH'IN RIZASI İÇİN YAPILAN AMELLER

    Mü’min Allah ve Rasûlünün yasakladığı büyük günahlardan kaçınması halinde küçük günahlarının affedileceği, şerefli, güzel bir yere yani, cennete girdirileceği Allah tarafından bildirilmiştir.15 Bu ilahî beyan, mümin için bir müjdedir. Başta günahların en büyüğü sayılan Allah Teâlâ’ya ortak koşmak olmak üzere, çeşitli âyet ve hadislerde açıkça ifade edilen haksız yere bir cana kıymak, ana-babaya karşı gelmek, yalan konuşmak, yalan şahitliği yapmak, hırsızlık yapmak, yetim malı yemek, namuslu kadınlara iftira atmak, zina etmek, savaş meydanından kaçmak, sihir yapmak, gıybet etmek, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, faiz yemek gibi günahlardan sakınanların, küçük günahlarının affedileceğinin bildirilmesi, inanan insanlar için bir güvence ve teminattır. Zaten mü’min, büyük günahlarla barışıklık ve tanışıklık içinde olmaz. Elinde olmayarak küçük günah işlerse hemen tevbesini yapar ve günahlardan arınmanın yolunu arar.

    Allah Teâlâ, kendi rızası için yapılan hiçbir ameli zerre kadar bile olsa, boşa çıkarmayacağını beyan buyurmuştur. İbn Abbâs Hazretleri, yukarıda anlamını sunduğumuz Nisâ Sûresi, 41. âyette geçen “zerre” kelimesinin miktarını “kırmızı karıncanın başı” şeklinde tefsir etmiştir. Güneş ışığı küçük bir delikten vurunca havada uçuşarak görülen toz parçacıklarına da “zerre” denilir ki, bunun bir tartısı ve ölçüsü yoktur.16

    Allah, hiçbir kimseye zerre kadar haksızlık etmez. O, adildir, O, çok merhamet sahibidir. “Kim bir iyilik yaparsa ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa o da sadece kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez”17 gibi âyetler, mü’minin, ümit kaynağıdır. İyiliklerde yarışmanın temel dayanağıdır.

    Kıyamet gününde kulun ameli tartılır. Ameli tartılırken terazinin başında hazır bulunması istenir. İçinde Kelime-i Şehâdetin bulunduğu bir kağıt çıkarılır. Kişinin bütün sicilleri (amel defterinde yazılı bulunan fiilleri) terazinin bir gözüne, diğer gözüne de Kelime-i Şehâdet konur. Kelime-i Şehâdetin yazılı bulunduğu terazinin gözü ağır gelir. Amellerinin konulduğu diğer göz ise hafif kalır.18 İmanın üstünlüğü ve değeri böylelikle ortaya çıkar. Dünyada iken yakînen söylenilen Kelime-i Şehâdet, kulun kurtuluşuna sebep olur. Bu açıdan iman, kulluk hayatının en başta gelen ilkesidir. O olmadan, diğer amellerin hiçbir değeri yoktur.

    İMAN ETMENİN ÖNEMİ

    Allah şirkten başka, dilediklerinin günahını affedeceğini müjdelemiştir. Hz. Ali, yukarıda anlamını verdiğimiz Nisâ Sûresi 49. âyet hakkında “Kur’ân’da bu âyetten daha sevimli bir âyet benim için yoktur” der.19 Bu yüzden dünya ve âhiret saadetini isteyen mü’min, şirk, şüphe ve tereddütten uzak yakınî bir imana sahip olmalıdır. Ahretteki kurtuluş ancak böyle bir imanla olacaktır.

    Allah Teâlâ, kötülük yapan ya da nefsine haksızlık eden kimsenin kendisinden bağışlanmayı istemesi durumunda, onu huzurundan boş çevirmeyeceğini vaat etmiştir. Böyle bir mükafat, ancak günahlardan vazgeçilerek nedamet duyulması ve Allah’a tevbe edilmesi ile elde edilir.

    Şükür, Allah’a minnet duymaktır. Her şeyimizle O’nun eseriyiz. Bütün maddi ve manevi varlığımız O’nundur. Bize hayat nimetini veren ve bizi insan olarak yaratan O’dur. Bizi rızıklandıran, yediren, içiren ve doyuran O’dur. Nankörlük, şükrün zıddıdır. İmanın zıddı olan küfür kelimesinin bir anlamı da nankörlüktür. Mü’min, nankör olmamalıdır. Allah nankörleri sevmez ve onları cezalandırır. Nitekim Kur’ân, nankörlükleri sebebiyle bir çok milletin helak edildiğini haber vermektedir. Allah, nimetlerin kadrini bilen şükür ehli bir topluluğu cezalandırmayacağını bildirmiş ve bu konuda bize teminat vermiştir. Nisâ Sûresi, 147. âyette bu açıkça vurgulanmıştır.

    Yazımızın başında anlamlarını verdiğimiz âyetler hakkında kısaca açıklamalarda bulunduk. İbn Abbâs (r.a)’ın dediği gibi bu âyetler, Ümmet-i Muhammed’e verilen lütuf ve ihsanlardır.

    Dipnotlar: 1) Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl, Beyrut, ts. II, 57; Nesefî, Medâdrikü’t-Tenzîl, Beyrut, ts., II, 61 (Mecmûatü’n-Mine’t-Tefâsîr, içinde). 2) Nisâ, 4/26. 3) Nisâ, 4/27. 4) Nisâ, 4/28. 5) Nisâ, 4/31. 6) Nisâ, 4/40. 7) Nisâ, 4/49, ayrıca bkz. 116. âyet. 8) Nisâ, 4/110. 9) Nisâ, 4/147. 10) Bkz. Beydâvî, a.g.e., II, 56, Hazin, Lübâbu’t-Tevîl, Beyrut, ts. II, 56 (Mecmûatü’n-Mine’t-Tefâsîr, içinde). 11) Fatiha, 1/6. 12) Nisâ, 4/69. 13) En’am, 6/153. 14) Buharî, Îman, 29; Ahmed b. Hanbel, VI, 116. 15) Beydâvî, a.g.e.; II, 61; Hâzin, a.g.e., II, 61. 16) Hâzin, a.g.e., II, 75. 17) En’âm, 6/160. 18) Bkz. Tirmizî, Îman, 17; İbn Mâce, Zühd, 35. 19) Tirmizî, Sûre, 5, 3037 (Tefsîru Nisâ).

    Kaynak: Doç. Dr. Kerim Buladı, Altınoluk Dergisi, 370. Sayı
  • Takva demek, Allah’a itaat ederek azabından sakınmak, O'ndan korkmak, Allah korkusuyla günahlardan korunmak anlamlarına gelir. Kur’an-ı Kerim'de ve hadislerde takva genelde; "Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak azabından korunma" anlamında kullanılır. Takva üzerine yaşayan mü’mine Muttaki denir. Peki Takva ehlinin özellikleri, takva ile ilgili ayetler ve hadisler nelerdir?

    Takvanın Kur’an’da sık sık zikredilmiş olması kavramın önemini gösterir. Takvanın faziletiyle ilgili de bir çok hadisi şerif vardır. Takvada haramları terk etemenin yanı sıra mekruhlardan sakınma gelir ve harama yakın olan şeylerinde terk edilmeleri takvadandır. Takvalı olan müminin her davranışında Allah'’ın rızasının aranması gerekir.

    Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde haramın belli, helal olanlarında belli olduğunu söyler. İşte bu şüpheli olanları yapmamakta takvanın gereği olmalıdır.

    "Nasıl bir çoban, koruluğun kenarında koyun otlattığında, koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa, şüpheli şeylerden korunmayanın da harama düşme ihtimali öylece vardır." (Hadisi şerif; Buhari)

    Takva sahibinin özellikleri
    Takva sahibi olabilmek için sadece farz olanları yapıp, haram olanlardan kaçınmak yeterli değildir. Zaten bunlar her müslümanın sorumluluğu ve vazifesidir. Takvalı müslümanların şüpheli gördüğü davranışlarada yaklaşmaması önemlidir. Helal olan nimetlerinin ihtiyaçtan fazla tüketilmemeside takva sahibi olmanın gereğidir. Rıza ve sabır takvanın göstergesidir.

    Hz. Osman (ra) "Şu beş şey takvâ ehlinin alâmetidir" buyurmuştur;

    Sâlihler ve sâdıklarla (Hak dostlarıyla) beraber olmak.
    Nefsini ıslâh edip diline hâkim olmak.
    Dünyalıklardan nefsine hoş gelen bir şeye eriştiğinde onun zarar-ziyanını ayırt edebilmek, dinden kendisine az bir şey bile nasip olduğunda onu da ganimet bilmek.
    Haram karışır endişesiyle midesini helâlden (de olsa tam olarak) doldurmamak.
    (Hiçlik ve tevâzû hissiyâtı sebebiyle) bütün insanların kurtulduğunu, yalnız kendisinin mahvolduğunu düşünmek.”
    Takva ile ilgili ayetler
    "Sana, hilalleri soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir. Ama iyi davranış, takva sahibi (Allah'a karşı gelmekten sakınan) insanın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz." (Bakara Suresi, 189, ayet)

    "İyilik etmemek, takvaya sarılmamak, insanlar arasını ıslah etmemek yolundaki yeminlerinize Allah'ı siper yapmayın. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir." (Bakara Suresi, 224, ayet)

    "Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah'ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik)." (Araf Suresi, 26. ayet)

    "Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah'a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz onları sever." (Tevbe Suresi, 108. ayet)

    "Bu böyle. Her kim de Allah'ın nişanelerini (kurbanlıklarını) yüceltirse şüphesiz ki bu kalplerin takvasından (Allah'a karşı gelmekten sakınmasından)dır." (Hac Suresi, 32. ayet)

    Takva sahibi nasıl olunur
    Takvanın ne demek olduğu idrak ettiysek o mertabeye ulaşmak için yapılacaklar belli. Takva sahibi olabilmek için üzerime düşen ibadetlerin haricinde hayatımızın her alanında Allah’ın rızasını gözetmek, O’nun razı olacağı işleri yaparak; razı olmayacağı davranışlardan kaçınmak gerekir. Peygamberimiz (sav) gibi her daim tefekkürde bulunmak.

    Hz. Aişe (ra) rivayetine göre;

    "Resûlullah, her ânında Allah’ı zikir hâlindeydi." (Müslim)

    Takvalı bir mümin Allah katında salih kul olmanın gayreti içinde olmalı, hayatında incelik ve güzelliği barındırmalıdır. Takvanın mertebesi için sınır yoktur. Her müttakinin (takva üzerine yaşayan mü'min) önünde devamlı olarak tükselebileceği bir takva mertebesi mevcuttur.

    "Rabbiniz olan Allah’a karşı takvâ sahibi olunuz! Beş vakit namazınızı kılınız. Ramazan orucunuzu tutunuz. Mallarınızın zekâtını hakkıyla ödeyiniz. İdârecilerinize itaat ediniz! (Bu takdirde doğruca) Rabbinizin Cennet’ine girersiniz." (Tirmizi)
  • وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ ﴿٣٨﴾


    Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için yaratmadık.
  • “ZEBUR”

    Hemen hepimiz üç büyük Peygamberi ve onlara inen kitapları biliriz, bunlar Hz. Musa için Tevrat, Hz. İsa için İncil( ancak günümüzde tahrif olduğuna inandığımız Matta, Luka, Markos ve Yuhanna İncilleri olmayıp Hz. İsa’nın bir avuç Yahudi ile kurduğu cemaatin mensupları ve varislerinden olan Nasraniler’in yazdığı *Q İncil’i) ve Hz. Muhammed için ise Kur’an-ı Kerim dir. Ancak bu kutsal kitaplar bir tanesi daha var ki O’nun varlığından pek bahsedilmediği gibi cismen görmekte pek mümkün olmamaktadır. Bu kitap ise Hz.Davud’a indirilen Zebur dur. Zebur sözlük anlamı olarak; kitap, cüz, kitap yaprağı, yazı yazma, söz, yazı, akıl, mektup, kuvvetli ve sağlam gibi manalara gelmektedir.
    Hz.Yakub’un torunu, Yuda’nın oğlu ve Hz. Süleyman’ın babası olan Hz.Davud (MÖ:907-837), Yahuda beyliğinden olup ülkesini 40 yıl yönetmiş ve Kudüs’ü (Yeruşalayim) topraklarına katmış olmasına rağmen, Tevrat’ta O’nun peygamber olduğundan bahsedilmez, ancak Yahudilerin o zamanki peygamberi Samuel tarafından kutsandığı söylenmektedir.
    Hz.Davud Tanrı ile iletişim kuracak kadar O’na bağlı ve sevgi dolu idi. Tanrı bu sevgi ve bağlılığa karşılık Zebur’u yazması konusunda ilham vermiş ve O’nun aracılığı ile Yahudilere bu kitabı ulaştırmıştır. İçeriğindeki şiir şeklindeki sureler (mezmurlar) Tanrı’ya yapılan şükürleri, yalvarış ve yakarışları kapsamaktadır. Bu yüzden yaptırımı olan İlahi bir kitap değil, Allah sevgisinin şiir şeklinde bir ifadesidir. Zaten Hz.Davud’da toplumuna Tevrat yasalarına göre önderlik etmiştir.
    Mezmur (Mizmor) kelimesi ise İbranicede Zemer kökünden gelmekte olup çalgı, başka bir tercümeye göre ise kavalla söylenen ilahi anlamı taşımaktadır. Büyük bir çoğunluğu Hz.Davud, küçük bir kısmı da Levili rahiplerce yazılmış olan Zebur 150 ilahiden meydana gelmektedir. Önceleri İbranca olan ve İbrânî-Ârâmî alfabesiyle yazılan Zebur, Hıristiyanlığın yayılmasından sonra da Lâtinceye çevrilmiştir. Ancak günümüzde orijinal bir Zebur nüshasının mevcut olduğunu söylemek mümkün değildir
    Musevilikte Teilim (Kutsal Kitap) olarak anılan Zebur, **Tanah’ın bölümlerinden biridir, ayrıca Zebur, Hıristiyanlarca da kutsal kabul edilir ve Tanah'taki şekliyle İncil’in Eski Ahit kısmında bulunur. Zebur’a daha sonra ilave edildiği düşünülen 151 nci bölüm ise her iki din tarafından da kabul edilmez. Bugün yeryüzünde Zebur'a tâbi bir millet bulunmamakla beraber, gerek Yahudiler, gerek Hıristiyanlar ibadet ve ayinlerinde dua niyetiyle Zebur'dan parçalar okumaktadırlar. Özellikle Hıristiyanların pazar ayinlerinde Mezmur'dan seçilmiş parçalar okumayı ihmal etmedikleri bilinen bir husustur.
    Kur’an-ı Kerim’de de Zebur’dan bahsedilmektedir.
    Nisa 163: (İnna evhayna ileyke kema evhayna ila nuhıv ven nebiyyıne mim ba'dih ve evhayna ila ibrahıme ve ismaıyle ve ishaka ve ya'kube vel esbatı ve ıysa ve eyyube ve yunüse ve harune ve süleyman ve ateyna davude zebura)
    Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, esbâta (torunlara), İsa'ya, Eyyûb'e, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebûr'u verdik
    İsra 55: (Ve rabbüke a'lemü bi men fis semavati vel ard ve le kad faddalna ba'dan nebiyyıne ala ba'dıv ve ateyna davude zebura)
    Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik.
    Enbiya105 : (Ve le kad ketabna fiz zeburi mim ba'diz zikri ennel erda yerisüha ıbadiyas salihun) Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: <<Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır>> diye yazmıştık.

    Ayrıca Al-i İmran 184 : (Fe in kezzebuke fe kad küzzibe rusülüm min kablike cau bil beyyinati vez zübüri vel kitabil münır) de geçen zübüri kelimesinin "menetmek" manasına gelen "Zebr" kökünden olduğu açıklanmaktadır. Kitap da halkın hilâfına olan hususlardan meneden şeyleri bildirdiği için Zebûr diye adlandırılmıştır
    (Resûlüm!) Eğer seni yalancılıkla itham ettilerse (yadırgama); gerçekten, senden önce apaçık mucizeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de yalancılıkla itham edildi.
    İmanın şartlarından olan "Allah'ın kitaplarına iman" ilkesi bir Müslüman’ın, diğer ilâhî kitaplarla birlikte Zebur'a da inanmasını gerekli kılar. Hz. Peygamberimizin, Hz. Ebû Bekir'e öğrettiği bir duada Zebur, Allah'ım! Peygamberin Muhammed... Hürmetine... Dâvud'a inen Zebur hürmetine..." şeklinde zikretmiştir. Ayrıca Hz. Muhammed bir hadis-i şeriflerinde, ehl-i kitaptan bir fırkanın Zebur okuduklarını beyan etmiştir. Bütün bunlardan ayrı olarak Yahudilerin, "Tevrat'tan sonra kitap gelmeyecektir" yolundaki iddiaları Zebur'un Hz. Davud'a verilmesiyle çürütülmüş bulunmaktadır.
    Hz. Dâvud sesinin güzelliği ile de bilinmektedir. O, Mezmur denilen Zebur surelerini güzel sesi ile okumuş olduğundan dolayı kalın, gür, pek hoş ve tesirli sesler için "Davudi" tabiri kullanılmaktadır.

    Notlar:
    *Q İNCİLİ : Araştırmacılara göre MS 50’ li yıllarda ortaya çıkan, Pavlus Hıristiyanlığı’nın ilk İncil’i Markos’tan 20 yıl önce ve Hz. İsa’nın vefatından 20 yıl sonra yazıldığı düşünülen, Özellikle Matta ve Luka İncillerinin yazılmasına sözlü rivayetler ile birlikte kaynaklık eden, Almanca kaynak anlamına gelen Quelle kelimesinden dolayı Q olarak adlandırılmış olup, günümüzde kayıp olan ve gerçek İncil olduğu düşünülen kutsal kitap.
    **TANAH : Tevrat ve Zebur'u da kapsayan, Musevilik dininin kutsal kitabı. Hıristiyanlarca da kutsal kabul edilir, bununla birlikte Hristiyanlar Tanah'ı Eski Ahit olarak anar ve farklı şekillerde yorumlarlar. Eski Ahit, Hristiyanlığın kutsal kitabı İncil’in ilk kısmını meydana getirir. İslamiyet'te Tanah'ın sadece Tevrat ve Zebur bölümleri kutsal kabul edilir.

    Alıntı