• Adam Kur'an dan uzun bir dua okudu ; genizden gelen sesi ,stadyuma ansızın çöken sessizlikte dalgalanıyordu.
    Baba'nın çok uzun zaman önce söylediği bir şeyi anımsadım:

    Şu kendini herşeyden üstün gören maymunların sakalına tüküreyim.Tesbih çekip anlamadıkları bir kitabı ezbere tekrarlamaktan başka ne bilirler? Afganistan bunların eline düşerse ,Allah yardımcımız olsun.
  • (ö. 1087 / 1676)
    Mesihlik iddia ederek en büyük mesihçilik hareketlerinden birine yol açan ve müslüman olduktan sonra dönme cemaatini kuran yahudi mistik.

    16Z6'da İzmir'de büyük ihtimalle İspanyol kökenli (Sefarad) bir yahudi ailesinin oğlu olarak dünyaya geldi. Doğduğu ev halen İzmir'in eski yahudi mahallesinde bulunur. Küçük yaştan itibaren dini ve mistik konularda eğitim gördü, şehrin en tanınmış hahamlarından Yosef Escapa'dan ders okudu. On sekiz yaşında iken hahamlık icazeti aldı; ancak hahamlık yapmadı ve kendini mistik konulara adadı. Okuduklarının etkisiyle kendisinin yahudilerin yüzyıllardır beklediği mesih olduğuna inandı ve 1648'de İzmir de mesihliğini ilan etti.
    Aynı yıllarda Doğu Avrupa'nın pek çok yerinde büyük katliamlara maruz kalan yahudiler derin bir hayal kırıklığı ve ümitsizlik yaşamış, aralarında mesih beklentisi güçlenmişti. Ancak kurtarıcı olduğunu düşünen ve garip davranışlar sergileyen Sabatay Sevi yahudi cemaati tarafından eleştirilere maruz kaldı, bir süre sonra da İzmir'den uzaklaştırıldı. Böylece neredeyse ölümüne kadar sürecek olan seyahatlerine başlamış oldu. Selanik, İstanbul, Halep, Kudüs ve Kahire gibi şehirlerde yaşayarak buralardaki mistiklerle görüştü. Bu arada üç defa evlendi; ancak rivayete göre hiçbir eşiyle ilişkiye girmemiştir. Kudüslü fakir yahudiler için para toplamak amacıyla sık sık Kahire'ye gitti ve yahudi cemaatinin ileri gelenleriyle yakın ilişkiler kurdu. Kahire Darphanesi'nden sorumlu olan yahudi Rafael Çelebi bir süre sonra onun hem müridi hem hamisi oldu. Rafael Çelebi aynı zamanda Sabatay'ın, Doğu Avrupa kökenli olup mesihle evleneceğine dair rüya gördüğünü söyleyerek Amsterdam'dan Kahire'ye gelen Sara adlı bir hanımla evlenmesine aracılık etti. Kudüs'te özellikle mistiklerle iyi ilişkiler içinde bulunan Sabatay'a Kabala'nın "teosofik" (teorik) Lurianik ekolün mensup Gazzeli Nathan ev sahipliği yaptı ve kendisine derin bir sevgi duydu.
    Lurianik Kabala, Safedli lsaac Luria (ö.
    1576) tarafından, yahudilerin altın çağ dedikleri İspanya tecrübesinin kötü bir şekilde sonuçlanmasının yarattığı derin hayal kırıklığı içinde ortaya atılmış bir Kabala yorumudur. Bu inanışa göre mistik bir kimsenin yapması gereken şey Tanrı'nın emirlerine harfiyen uymak, böylece şeytani dünyaya hapsolmuş olan ilahi nurları birer birer kurtararak ilahi planın bir parçası olan kötülüğü tamamen yok etme sürecine yardım etmektir. Fakat büyük bir nur parçası öylesine güçlü bir şeytani kabuk içine sıkışmıştır ki bunu kurtarmaya sıradan bir mistiğin gücü yetmez, bu görevi ancak bir mesih başarabilir. Kabala'nın en büyük alimlerinden olan Gersham Scholem'e göre bu inanış Sabatay hareketinin arkasındaki temel sebeptir. Fakat daha sonraki çalışmalar göstermiştir ki Sabatay, hem teosofik Lurianik geleneği hem Doğu ve Bizans yahudi kabalistlerinin mensup olduğu pratik Kabala'yı kendi düşüncesinde birleştirmiştir. Nitekim Nathan, 1665 yılında Sahatay ın beklenen gerçek mesih olduğunu iddia edip "onun peygamberliği görevini" üstlendiğinde bu haber yahudiler arasında hızla yayıldı. Özellikle İspanya sürgününden sonraki dönemlerde siyasal ve ekonomik durumları dünyanın her yerinde kötüye giden yahudilerin böyle bir kurtarıcı haberine inanması zor değildi.
    Sabatay Sevi 1665 sonbaharında tekrar
    İzmir e döndü; bu dönüş taraftarlarınca sevinçle karşılanırken hahamların büyük tepkisine yol açtı. Sabatay birkaç ay inzivada kaldıktan sonra dışarı çıkarak taraftarlarıyla sokaklarda dolaşmaya başladı.
    Bu davranışından dolayı bazı modern tarihçiler Sahatay'ın "manik-depresif" olduğuna hükmetmiştir. İzmir başhahamı Haim Benveniste yahudileri Sabatay'a karşı uyardıysa da netice fazla değişmedi ve cemaat ikiye bölündü. Bir tartışma sonunda kaçıp Portekiz sinagoguna sığınan Benveniste'yi Sabatay ve taraftarları takip etti, sinagogun kapılarını kıra ak içeri girdi.
    Sabatay kürsüye çıkıp vaaz verdi, daha
    sonra da yahudi hukukunca yasak kabul
    edilmesine rağmen kadınları kürsüye çıkartarak Tevrat okuttu. Buna benzer davranışları devam etti. Domuz yağı yemek, iki defa inşa edilen yahudi mabedinin yıkıldığı gün olan 9 Temmuz'u kendi doğum günü sayıp bu günde üzüntüyü sevince çevirmek suretiyle yahudilerce hassas kabul edilen pek çok kuralı ihlal etti. Kısa bir süre içinde Sahatay'ın ünü Osmanlı topraklarını aşarak Yemen'den İsfahan'a, Fas'tan Selanik'e, Moskova'dan Londra'ya, hatta Amerika'da Boston'a kadar yayıldı . Osmanlı yöneticilerinin yahudi cemaati içinde kargaşaya yol açan bu gelişmeleri takip ettiği muhakkaktır. Sabatay Sevi'nin şöhretinin zirveye ulaştığı 1666 yılı yahudilerden ziyade Hristiyanlar için önemlidir; çünkü bu tarihin hıristiyan Mesih'inin (Isa) ikinci defa geleceği tarih olduğuna inanılıyordu . Fakat hristiyanlara göre Mesih'ten önce deccalin gelmesi gerekiyordu ve bu gelen yahudi mesih deccalin ta kendisiydi, yani o ikinci defa gelecek olan Isa'nın habercisiydi. Ayrıca inanışa göre Osmanlı topraklarından çıkan bir deccal Osmanlı Devleti'nin sonunu getirecek, Kudüs'ün kapılarını yahudilere ve neticede Hristiyanlara açacaktı. Bu sebeple Sabatay hakkındaki haberler, Osmanlı yahudilerinden ziyade Avrupalı Hristiyanlar ve Yahudiler arasında heyecan uyandırdı. Nihayet gerek Osmanlı yahudilerinin gerekse ticaretleri sekteye uğrayan bazı Avrupa devletlerinin şikayeti üzerine Osmanlı yönetimi. Sabatay Sevi'yi İzmir'­den İstanbul'a getirterek Veziriazam Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa'nın da içinde bulunduğu bir mecliste sorguladı. Bir süre sonra Çanakkale Bağazında bugünkü Kilitbahir Kalesi'ne hapsedildi. Osmanlı Devleti'nin nisbeten güvenli bir dönemde bulunması dolayısıyla Sabatay'ın sadece hapis cezasına çarptırtıldığı söylenir. Diğer bir
    görüşe göre ise Fazıl Ahmed Paşa'nın mali danışmanlığını yapan Yudah ben Mordehay Kohen'in araya girmesi onun cezasını hafifletmiştir. Sahatay'ın hapsedilmesi taraftarları arasında büyük heyecana yol açtı; Osmanlı toprakları dışından gelenlerle beraber harekete katılanların sayısı hızla arttı ve olaylar kontrolden çıkmaya başladı. Bunun üzerine Sabatay, Edirne'ye getirerek 17 Eylül 1666 tarihinde padişahın gözetiminde padişahın hacası Vani Mehmed Efendi ve Şeyhülislam Minkaruzade Yahya Efendi tarafından sorgulandı ve sonuçta kendisinden İslam'ı benimsernesi istendi. Yahudi hukukunda yer alan hayatın ölüme tercih edilmesi prensibinden hareketle Sabatay müslüman olmayı kabul etti ve Aziz Mehmed adını aldı. Sorgulama sırasında dışarıda bekleyen büyük taraftar kitlesi, Sabatay ın padişahı ikna ederek Osmanlı orduları önünde Yahudiliğin asıl düşmanı Edom'a (Hristiyanlık) karşı savaş açacağını düşünürken onu sarıklı bir müslüman olarak görünce büyük hayal
    kırıklığına uğradı. Kalabalığın önemli bir
    kısmı Sabatay'ı yalancılıkla itham edip geri dönerken küçük bir grup yanılmazlığı kabul edilen mesihi takip ederek müslüman oldu ve daha sonra "dönme cemaati" denilen grubun temelini teşkil etti. Diğer küçük bir grup da Sabatay'ın mesih olduğuna inanmaya devam ederek yahudi Sabatayistler adını aldı. Vani Mehmed Efendi'nin gözetiminde sarayda İslami eğitime tabi tutulan Aziz Mehmed Efendi bu eğitim sırasında hem şeriat hem tarikat bilgisi aldı ve Edirne'de bulunan Bektaşi tekkelerini ziyaret etti. Zamanla Kabala ve Sufiliğin karışımı olan yeni bir teoloji oluşturup mesihliğinin yeni bir aşamaya geldiğine inanmaya başladı. Vani Mehmed Efendi ile padişahın gayri müslimleri İslamiaştırma politikaları çerçevesinde sinagoglara gönderilen Aziz Mehmed Efendi kısa zamanda pek çok yahudinin müslüman olmasına vesile oldu. 1673 yılında Kuruçeşme' de bir evde yaptığı ayin sırasında Aziz Mehmed Efendi'nin bir elinde Kur' an, bir elinde Tevrat olduğu halde görülmesi kendisinin ve taraftarlarının tam müslüman olmadıkları kanaati uyandırdığından Mehmed Efendi bir defa daha yargılandı ve bugünkü Karadağ sınırları içinde bulunan Ülgün'e sürgün edildi. Bu defa da ölüm cezasından kurtulması, Vani Mehmed Efendi ve padişahın annesi Turhan Sultan ile olan dostluğuna bağlanmaktadır. Mehmed Efendi'nin taraftarları Selanik'te toplanarak sürekli onun ziyaretine gittiler. Selanik'te onun koyduğu prensipler doğrultusunda bir cemaat oluştu, bu cemaat eski hahamlardan Filozofos etrafında teşkilatlanmaya başladı. Sabatay dördüncü eşi Sara 1671
    yılında ölünce Filozofos'un kızı Ayşe ile evlendi, bu evlilik Filozofos ailesini doğal lider yaptı. Üç yıl sürgünde yaşayan Mehmed Efendi hayatının sonlarına doğru eski dinine daha fazla ilgi göstermeye başladı ve Selanik'e gönderdiği son mektuplarının birinde yahudi dua kitabı istedi.
    Ölümünden önce kendisini ziyarete gelen
    bir müridine, Artık herkes evine dönsün"
    dediği rivayet edilir. Sabatay Sevi 1676 yılında öldü. Bazı taraftariarına göre ise deniz kıyısında bir mağaraya girerek gözden kaybolmuş, bundan dolayı onun ölmediğine, Hıristiyanlık'ta veya Şia'da olduğu gibi misyonunu tamamlamak üzere geri geleceğine inanılmıştır. Mezarının Arnavutluk'taki Berat kasabasında olduğu söylenirse de büyük ihtimalle Ülgün'de 1900'lü yıllara kadar Aziz Mehmed Efendi'ye nisbet edilen bir türbededir. Diğer bir görüşe göre mezarı doğum yeri olan İzmir'e nakledilmiştir. Ölümünden sonra Sabatay Sevi'nin mirası devam etmiş, daha çok Selanik'te toplanan inananları eş i Ayşe'nin kardeşi Yakub Çelebi etrafında birleşmiştir. Ancak daha sonra liderlik kavgası yüzünden önce ikiye, ardından üçe ayrılarak Ya'kübiler, Karakaşlar ve Kapancılar adını almışlar ve dönmeler, avdetiler, Selanikliler diye anıla gelmişlerdir. XVII. yüzyılın sonlarında yaklaşık 1000 kişi olan cemaat XIX. yüzyılda 10.000 kişiye ulaşmıştır. Modernleşmenin etkisiyle cemaatin geleneksel dini yapısı bozulmaya başlamış, 1924 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşen nüfus mübadelesinde cemaat mensuplarının neredeyse tamamı Türkiye'ye göç ederek varlığını dini olmaktan ziyade sosyolojik bir cemaat şeklinde sürdürmeye başlamıştır.
    BİBLİYOGRAFYA :
    P. Rycaut, The Present State of the Ottoman
    Empire, London 1668, s. 128-134; J. Sasportas,
    Tsitsat Novel Tsevi, Jerusalem 1954; A. Galland,
    İstanbul'a Ait Günlük Hatıralar: 1672-1673 (nşr.
    Ch. H. A. Schefer, tre. Nahid Sırrı Örik), Ankara
    1949, s. 22-28, 210-211; H. Graetz, Geschichte
    der Juden von den tiltesten zeiten bis au{ die
    gegenwart, Aus den quellen neu bearb, Leip-
    zig 1897; M. Attias, Shirot ve Tishbahot shel
    ha-Shabta'im, Tel Aviv 1948, Önsöz: Yitshak
    Ben-Zwi; O. Scholem, Sabbatai Seui: The Mysti-
    calMessiah: 1626-1676 (tre. R. ). Zwi Werblowsky),
    London 1973; M. ldel. Kabbala: New Perspecti-
    ves, New Haven 1988; Cengiz Şişman, A Jewish
    Messiah in the Ottoman Court: Sabbatai Seui
    and the Emergence of a Judeo-lslamic Com-
    munity (doktora tezi. 2004), Harvard University.
  • 16. "Yavrucuğum! Yaptığın iş, bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde bulunsa, yine de Allah onu (ortaya) getirir. Doğrusu Allah, işin ince ve gizli noktalarını bilendir ve her şeyden ha-berdardır.
    17. Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış ve başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.
    18. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Kuşkusuz Allah, kendini beğenmiş övüngen kimseleri sevmez.
    19. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Kuşkusuz seslerin en çirkini merkeplerin sesidir."

    16. «'Yavrucuğum!» Bu mesajla, Lokman'ın tavsiyelerinin başında yer alan, Allah'a ortak koşmanın yasaklanmasının ardından arda kalan tavsiyelerinin anlatımına başlanmıştır. «Yaptığın iş,» kötülük veya iyilik ki, Mukatil şöyle demiştir: "Lokmanın oğlu: 'Babacığım! Hiç kimsenin beni göremeyeceği yerde günâh işlesem Allah onu nasıl bilir?' deyince babası ona şöyle cevap vermiştir: 'Yavrucuğum! Bu günah «bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu,» son derece küçük olmasına rağmen «bir kayanın» en gizli ve muhafazalı yerinde, herhangi bir kayanın «içinde veya» uzak olması sebebiyle «göklerde yahut» uzunluğu ve genişliği dolayısıyla «yerin içinde bulunsa,» ki bazı tefsirlerde şöyle denmiştir: "Yerin dibi gibi suflî âlemde olsa" «yine de Allah onu (ortaya) getirir.» ve ondan dolayı hesaba çeker. Çünkü kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onu görür. «Doğrusu Allah,» ki bu da Lokman'ın sözlerindendir. «İşin ince ve gizli noktalarını bilendir,» dolayısıyla ilmi, her gizli olan şeye ulaşır. "Lâtîf 'in manalarından biri de, işlerin gizliliklerini bilen demektir. Allah Teâlâ'nın gizlilikleri bildiğini bilen kimse, kötü düşünce ve niyetlerden sakınır. «Ve her şeyden haberdardır.» "Habîr" ise, işin inceliklerini çok iyi bilen demektir. Allah Teâlâ'nın her şeyi bildiğini bilen bir kimse, gösterişi ve başkasına yapmacık hareketlerde bulunmayı terkederek Allah için samimi olmaya çalışır. Nitekim yerde ve gökte hiçbir şey Allah Teâlâ'ya gizli değildir.

    17. «Yavrucuğum!» İbadetlerin en mükemmeli olan «namazı» nefsini, ilim ve inanç açısından ikmal ettikten sonra amel yönünden de ikmal etmek için «dosdoğru kıl,» yani namaza devam et. Çünkü ona devam etmen, seni hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Nitekim Allah namazı, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoymakla vasıflandırmıştır. Bu hayasızlık ve kötülükten vazgeçmiş olan kimse şeklen namazda değilse de namazda sayılır. Bunlardan vazgeçmemiş olan kimse ise namazı şeklen kılsa da namazda sayılmaz. Oruç tutmak ve yemeyi içmeyi azaltmak, insan tabiatını ıslah etmek ve ahlâkı gü¬zelleştirmek içindir. Fakat namaz, her kötülüğün sığınağı ve her boş arzunun kaynağı olan nefsi ıslah etmek içindir. Allah'ın, tapınılan boş arzudan daha çok gazaplandığı bir ilâh yoktur.

    «İyiliği,» dinen ve aklen güzel görülen şeyi «emret, kötülükten» dinen ve aklen çirkin olan şeyden «vazgeçirmeye çalış ve başına gelen» hastalık, sıkıntı, üzüntü, keder ve özellikle iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalıştığın kişilerin eziyeti gibi sıkıntı ve dert«lere sabret.» "Sabır": Gönlü, dinin yasak ettiği şeylerden alıkoymak ve ona engel olmaktır.

    «Doğrusu bunlar,» emir, nehiy ve sabır gibi zikredilen öğütler «azmedilmeye değer işlerdir.» "Azm" ve "azimet": Kesin olarak bir şeye karar vermektir. Azmedilmeye değer işler, şüphenin bulandırmadığı tereddüdün sarsamadığı işlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.), duasında şöyle buyurmuştur: "Allah'ım! Senden rahmetini gerektiren davranışları ve mağfireti kazandıracak gayretleri diliyorum." Yani, kuşkusuz sahibinin bağışlanacağı amelleri yapmaya beni muvaffak kılmanı istiyorum. Azmedilmeye değer İşler, aynı zamanda Allah'ın farz kıldığı ve kullarına kesin olarak emrettiği işlerdir.

    Burada, söz konusu itaatlerin önemine dair bir delil, İslâm'dan önceki şeriatta bulunan bu amellere bir teşvik ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan kimse, eğer emretmesi ve alıkoyması Allah rızası için ise bu hususta başı¬na gelene sabretmesi gerektiğine dair bu ümmete bir açıklama vardır. Çünkü o kişinin başma gelen sıkıntı, Allah içindir.

    18. «Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme» ki "Tesa'ur": Yaratılıştan, hastalıktan ya da yaşlılıktan dolayı boynunun bir tarafa eğilmesi; "tes'îr" ise, böbürlenerek yüzünü öteye çevirmektir. Buna göre anlam şöyledir: "Alçak gönüllü olarak bütünüyle yüzünü insanlara çevir, onlardan yüzünü çevirme ve büyüklük taslayan kişilerin, insanları özellikle fakirleri küçümseyerek yaptıkları gibi yüzünün bir kısmını kapatma. Senin nazarında ve iyi muamele etmede zenginle fakir aynı seviyede olsun.

    «Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme.» "Merah:" Taşkınlık göstermek, böbürlenmek ve kendini beğenmek demektir. Yani, kendini beğenmiş, kibirli bir halde yürüme.

    «Kuşkusuz Allah, kendini beğenmiş övüngen kimseleri sevmez.» "İhtiyâl": Üstünlüğü hayal ederek kibirlenmek demektir. Yani Allah Teâlâ, yürüyüşünde büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseden hoşnut olmaz, aksi¬ne ona öfke duyar. "Fahr" ise, mal ve rütbe gibi maddi değerlerle övünmektir. "Fahûr"da, uzun uzadıya iyi hasletlerini sayıp duran ve bu hasletlerden mahrum olanları düşük gören kişi demektir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Cahiliye döneminde bir adam, üzerinde yeni elbise olduğundan böbürlenip duruyordu. Bunun üzerine Allah yeryüzüne emretmiş, yeryüzü de adamı çekip almıştır. O, kıyamet gününe kadar yerin içine doğru gidip durmaktadır." (6- Hadisi Ahmed b. Hanbcl, Buharî ve Müslim: "Adamın biri, yeni bir elbise ile yürüyor ve bu yüzden kendini beğeniyordu. Bunun üzerine Allah onu yere geçirdi..." ifadesiyle tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/18.)

    Hikmet sahibi biri şöyle demiştir: "Atınla böbürlenmiş isen güzellik ve beceriklilik onundur, senin değildir. Elbisen ve âletlerinle büyüklük taslamış isen güzellik o elbiselerinin ve âletlerinindir, senin değildir. ECDADINLA BÖBÜRLENMİŞ İSEN BİL Kİ, FAZİLET ONLARDADIR, SENDE DEĞİLDİR. Bütün bunlar dile gelsey¬di şöyle derlerdi: "Bunlar bizim güzelliğimiz, meziyetlerimizdir. Oysa sende bir güzellik yoktur, öyleyse öğündüğün zaman, içinde bulunan bir meziyetle öğün, dışındakilerle değil. Dünyadan bir şey hoşuna gidince senin öleceğini ve onun kalacağını ya da her şeyin ölümlü olduğunu hatırla. Sana ait olan bir şey hoşuna gidince, eline geçtikten sonra kısa sürede elinden çıkacağını, Allah'a ve âhirete inanıyorsan, onun için, vereceğin uzun hesabı düşün."

    Hikâye edilmiştir ki, krallardan birine, kıymetli taştan mamul, mücevherlerle bezenen eşi görülmemiş bir bardak getirilmiş ve yanında bulunan hikmet sahibi birine: "Bunu nasıl görüyorsun?" diye sormuş. Hikmet sahibi: "Senin için meydana gelebilecek fakirlik ve musibet olarak görüyorum "dedi. Kral: "Nasıl olur bu?" deyince Hikmet sahibi: "Şayet kırılırsa tamiri mümkün olmadığından senin için bir musibet olur. Çalınırsa ona ihtiyaç duyarsın. Oysa sen, onun sana getirilmesinden önce musibet ve ona muhtaç olmaktan uzaktın," demiştir.

    Hikmet sahibinin dediği olmuş ve birgün bardak kırılmış, dolayısıyla kralın buna oldukça canı sıkılmış ve şöyle demiştir: "Hikmet sahibi zat doğru söylemiştir. Keşke bu bardak bana getirilmemiş olsaydı!"

    Şâirlerden biri de şöyle demiştir:
    Dünya, tıpkı rüya gibi göreni,
    Bir saat rahatlatır, sonra yok olur gider.

    19. «Yürüyüşünde tabiî ol,» "Kasd:" İfrat ve tefritin zıddıdır. Yani yürüyüşünde orta yolu tut, ne çok ağır ne de çok hızlı git, normal yürü ve tıpkı güçsüzlüklerini ortaya koymaya çalışan sahte zahid insanların yürüdüğü tarzda yürüme ki bunlar, gayretleri boşa çıkan gösteriş sahibi kimselerdir. Yine sen, ahlâksız kişilerin sıçrayarak yürüdüğü şekilde yürüme; ağır başlı ve alçak gönüllü ol. Hadiste şöyle geçmektedir: "Hızlı yürümek, mü'minin heybetini giderir."

    «Sesini alçalt.» Yani sesini kıs; hitabetme ve konuşma durumunda, özellikle duâ ve yakarış anında sesini azalt.

    İncil'de Allah Teâlâ'nın Meryem oğlu İsa'ya tavsiyesi şöyledir: "Kullarıma, Bana duâ ettiklerinde seslerini alçaltmalarını emret. Çünkü Ben, kalplerinde olanı işitiyor ve biliyorum." Ancak düşmanı vb. korkutmak için sesi yükseltmek bundan istisna edilmiştir. "Hülâsa" isimli eserde şöyle geçmektedir: "İmam, namazda insanların ihtiyacından fazla sesini yükseltmez; aksi halde sıkıntı vermiş, olur. Fakat müezzinlerin, imama uyanlardan uzakta bulunanlara tekbiri ulaştırmak için seslerini yükseltmelerinde bir sakınca yoktur. Çünkü bunda cemaat için fayda vardır. Şayet onlara imamın sesi ulaşırsa durum farklı olur. O takdirde müezzinin tekbir alması, dört mezheb imamının ittifakına göre bid'attır, mekruhtur."

    İmam Nevevî, zikri sesli yapmanın müstehab olduğuna dair hadislerle; zikri sessiz yapmanın müstehab olduğuna dair hadislerin arasım şöyle bulmuştur: "Gösterişten korkar ya da namaz kılanlar veya uyuyanlar rahatsız olursa bu durumda zikri gizli yapmak daha faziletlidir. Çünkü sesli zikirdeki amel daha çoktur ve onun faydası aynı zamanda dinleyenlere geçer. Sonra bu tarz zikir, zikredenin kalbini uyandırır, konsantre eder, kulaklarını açar, uykuyu kaçırır ve zindeliğini artırır.

    Hz. Peygamber namazda selâm verdikten son¬ra yüksek sesle şöyle duâ edermiş: "Lâ ilâhe illallahu vahdehû Lâ şerîkeleh. Lehü'l-Mülkü ve lehu'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr." (Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. O, tekdir ve ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O, her şeye gücü yetendir.)

    Öte yandan Haccac'ın, kendisiyle birlikte oturanlara, en hoş sesin hangisi olduğunu sorması üzerine onlardan biri şöyle demiştir: "Sesi güzel olup da geceleyin Kur'ân okuyan bir okuyucunun sesinden daha hoş bir ses işitmedim." Haccac: "Bu güzel" demiştir. Biri de: "Eşimi doğum sancıları içerisinde bırakıp erken camiye yönelmişken bana birinin gelerek bir çocuğu müjdele¬mesinden daha ziyade hoşnut olduğum bir ses duymadım," demiş. Haccac: "Ne kadar güzel!" demiştir. Şa'b b. Temimi ise şöyle demiştir: "Hayır. Allah'a yemin olsun ki, aç olup sofranın hazırlanma sesini işitmekten daha çok zevk duyduğum bir ses asla duymadım." Buna karşılık Haccac: "Beni Temim oğulları! Siz hep azık ve yemek sevgisini tercih edersiniz" demiştir.

    «Kuşkusuz seslerin en çirkini» akl-ı selimin hoşlanmadığı, çirkinliğine hükmettiği en kötü ses «merkeplerin sesidir.'»

    Ebû'l-Leys şöyle demiştir: "Merkep sesinin, gerek Araplar ve gerekse diğer insanlar arasında çirkin olduğu biliniyordu. Bununla birlikte merkebin dışındaki diğer bazı hayvanların seslerinin bu sesten daha çirkin olması muhtemeldir. Fakat Allah Teâlâ, insanlara çirkinliği bilinen söz konusu merkep sesini örnek vermiştir. Çünkü bu sesin -cehennemde olanların sesi gibi başı tiz, sonu ise peştir. O sesi işiten ondan tamamıyle nefret eder."

    Buna göre anlam şöyledir: "İnsanlar seslendikleri ve konuştukları zaman onların en çirkin sesi, bir anlamda merkep gibi anıran kişinin sesidir. Yani seslendiği vakit tıpkı merkebin sesini yükselttiği gibi yükseltir." Burada, ihtiyaçtan fazla seslerini yükseltenler merkebe benzetilmiş ve sesleri de anırma örneği ile izah edilmiştir. Daha sonra söz, benzetme edatından arındırılarak istiare şeklinde ortaya konmuş, böylece Allah, onları merkepler; seslerini de anırma yapmıştır. Bu ifade, sesi gereğinden fazla yükseltmenin kınanmasında iyiden iyiye bir vurgulama ve böyle bir sesin Allah katında sevimli olan şeyler yerine çirkin addedilen şeylerden olduğuna dair bir uyarıdır.

    Diğer taraftan Süfyan es-Sevrî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: "Merkep sesinin dışında her şeyin sesi teşbih addedilir. Oysa merkepler, şey¬tanı gördükleri vakit anırırlar. Bu nedenle bu ses çirkin sayılmıştır."

    Hadis-i şerifte şöyle geçmektedir: "Merkeplerin anırmasını işittiğiniz zaman şeytandan Allah'a sığının. Çünkü onlar şeytanı görmüşlerdir. Horoz¬ların ötüşünü işitince de Allah'tan lütuf isteyin. Çünkü onlar, meleği görmüşlerdir.’’ (Hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirimizî tahric etmişlerdir. Bkz. el-F ethu'l-Kehlr, 1/121.)

    Bu hadis-i şerifte, iyi kimselerin gelişi anında rahmetin indiği ve o anda duanın müstehab olduğu, günahkâr kimselerin gelişi anında da gazabın indiği ve bu durumda Allah'a sığınmanın müstehab olduğu belirtilmektedir. Nitekim ibn Melek'in, "Şerhu'l-Meşârîk" isimli eserinde de böyle geçmektedir.
  • Kur an insanın varlık sahnesine çıkmadan önceki durumunu bir çeşit yokluk olarak değerlendirir ve bu dönemi ölüm olarak adlandırır. Buna göre Allah ölü durumdaki insanın bu dünya hayatına gelmesini diler ve ona can bahşeder. Bir şey bilmeden geldiği bu hayatın başlangıcında insan zayıf ve bağımlıdır. Normal koşullarda hayatın sonunda da başlangıcında olduğu gibi insanı yine güçsüzlük bekler. İnsanın bilirken bilemez, yaparken yapamaz olduğu yaşlılık döneminde, ömrün bu en zor çağında bebek çaresizliğinin doğal cazibesi ve sevimliliği de yoktur artık. Böylece bir anlamda insan zayıflık döngüsünü tamamlar bu dünyada. Kur an ın Sizi zayıf (bir hâlde) yaratan, zayıflığınızdan sonra (size) güç veren ve güçten (Gücünüzü gösterdiğiniz bir dönem) sonra (yaşlılığın getirdiği) zayıflığa sizi duçar eden ve saçlarınıza aklar düşüren O dur!... diyerek özetlediği bu döngüde gençlik, iki zaaf dönemi arasındaki güç ve kudret; bilme ve yapabilme vaktidir. İş, eş, aş, edinme telaşının kıymetli çalışmaları yanında, adı konsun ya da konmasın, hayatın anlamını sorgulama, kendini arama, tanıma, bulma sürecinin adıdır gençlik. Psikolojik, coğrafi, sosyal, ekonomik şartlara göre bazı detaylar değişiklik gösterse de özü itibarıyla Böyle gelmiş ama böyle gitmez. demenin vakti İnce ince hesabı tutulan çıkar ilişkilerinin, gelecek telaşının olgunluk dönemine nazaran daha az yaşandığı bu dönemde delikanlı enerji, hatalarla mücadele etme, doğrulara sahip çıkma için gereken güce sahiptir. Sosyal, siyasi dönüşüm vadeden hareketlerin hedef kitlesinin gençlik olması bu nedenle tesadüf değildir. Tam da bu yönüyle, yani yanlışa karşı, doğrunun ardında durma gücünü barındırması sebebiyle gençlik, sadece yaş değişkeniyle ölçülemeyecek bir değerdir. Buna göre yaşı ne olursa olsun, değişme/değiştirme kudretine sahip, yanlışın karşısında, doğrunun ardında olan herkes gençliğini koruyabilmiş demektir. Akli, bedenî gelişmeyi, sosyal olgunluğu gerektiren gençlik döneminin yaşla ölçülememesi, insan ömrünün uzamasına paralel olarak eskiden orta yaşlılık olarak tanımlanan yaşların gençlik kategorisine dâhil edilmesi tam da bu sebepledir. İnsan hayata en güzel işleri gerçekleştirme becerisi açısından sınanma amacıyla gönderildiğine göre, gençlik dönemi kalıcı değerleri inşa etme vakti demektir. Hazine değerindeki gençlik dönemini hem dünya hem de ahiret hayatını mamur edecek yatırımlarla değerlendirmek elbette emek ister, çaba ister. Hani derler ya, zahmetsiz rahmet olmaz. Temiz bir gönül, temiz bir vicdan, günahlardan uzak temiz bir yaşam, temiz dil Bütün bunları gerçekleştirmek kolay mıdır? Hayır, zira ciddi zorlukları vardır kendini aramanın, kendin olmanın, fıtratı bozmadan temiz kalmayı başarmanın Peki ya çok mu zordur? Hayır. Çünkü gençlik, fıtrat kodlamasından kaynaklanan güce ve imkânlara sahiptir. Hülasa çok başlı, çok uçlu imkânlar ve zorluklar yumağıdır gençlik Zorluk bazen kendi tabiatından kaynaklanır gencin, bazen ailesinden, bazen arkadaşlarından İmkânlar ise çoğu kez Allah ın ahsen-i takvim üzere yaratmasından Ahsen-i takvimin esfel-i safiline dönüşmemesi, bir başka deyişle imkânların zorluklara teslim olmaması için vahyin rehberliğine ihtiyaç vardır. Bu noktada gelin, özellikle genç karakterleri üzerinden Kur an neler ifade ediyor, birlikte okuyalım. Merhamete, hayra, güzelliğe yatkın temiz gönülleri bu hâliyle korumanın, genç enerjiyi ebedî hayatın inşasında kullanmanın imkânını beraber keşfetmeye çalışalım. Gerçeğin İzinde, Yanlışın Karşısında Bir Genç: Hz. İbrahim Belki de Hz. Peygamber hürmet ifadesi olarak Dedem İbrahim diye bahsettiği için Hz. İbrahim denince gözümüzün önüne ak saçlı bir ihtiyar geliyor. Ama o da bir zamanlar gençti, hem de ne genç İçine doğduğu putperest toplumun, ailenin geleneklerine karşı duran Onlardan iyi mi bileceğim, babam puta taptığına göre vardır bir bildiği. demeyen Tabiatının sesini dinleyen Gerçeği arayan Yıldız, ay ve güneşte vehmedilen tanrısallığı arayan Ama daha ilk adımda Yıldız benim Rabbimdir. cümlesini söylediğinde ve ardından yıldız batıverdiğinde Fıtratının kulağına fısıldadığını haykıran, böylece her an her yerde hazır, nazır bir İlah a muhtaç olan insan gönlünün sesini Ben batan/giden/terk eden ilah sevmem, istemem. diyerek anlatıveren Nihayet bu arayışı tevhitle sonlandıran Doğrunun peşine düşen, bulduğunda da yanlışa tahammülü azalan, toplumun hâkim değeri olan putlara tapınmaya karşı içinden bir savaş başlatan genç İbrahim Nihayet bu durum onu, bir bayram günü putları parçalayıp atmaya sevk eder. O güne kadar putlara düşmanlığı, putperestliğe muhalefeti toplum tarafından fark edilmiş olmalıdır ki Onları diline dolayan İbrahim adında bir genç var. derler. Ekâbir takımının önüne getirilip sorguya çekildiğinde verdiği cevap duyanların aklını karıştırır: Şu büyüğü yapmıştır belki. Konuşuyorlarsa kendilerine sorsanıza... Tekrar edile edile gerçek yerine geçen kabulleri sorgulamaya davet eden bu cevap, ellerini başlarının arasına aldırıp inançlarını, hayat tasavvurlarını sorgulatır muhataplara. Hz. İbrahim in bu çıkışı, tam da gence yakışan tutumdur, hatalarla mücadele eden, zarif çıkışlarla hakikati sorgulayan, sorgulatan Böyle gelmiş böyle gitsin ciler hakikat gözlerinin önünde bütün yalınlığıyla canlanmasına rağmen sistemlerini değiştirmeye cesaret edemezler, İbrahim i yakarak ondan da dipdiri hakikatten de kurtulmaya kalkarlar. Ateşe atılırken Allah bana yeter. diyecek kadar davasına sadıktır İbrahim. Genç olmak gözü kara olmaktır ya biraz da Ama Allah a güvenerek, ama yerli yerince tutumlar eşliğinde İçinde yaşadığı toplumun ümit beslediği bir gençken sırf Allah a inandı ve O nun yoluna çağırdı diye tehdit edilen Salih Peygamber gibi İbrahim (a.s.) de diğer bütün peygamber kardeşleri gibi iman uğrunda mücadelenin bayraktarlığını yapmış gençler hanesine kaydedilmiştir. Gençliğin yaşla doğrudan alakalı bir değer olmadığını hatırlatan, hakikati sorgulama ve sorgulatma, bulduğunda ardında durma gücüne sahip herkesin yaşı ne olursa olsun genç kalacağına dair kuvvetli bir ikazdır bu. Ak sakallı, nur yüzlü dede gibi gelse de gözümüzün önüne, değerleri dipdiri, kendisi de çakı gibi delikanlıdır bu yüzden koca İbrahim. Kur an, içinde yaşadığı topluma karşı güçlü bir mücadele veren İbrahim Peygamber in babası Azer le yaşadığı tecrübeden de bahseder. Şefkatin, destek olmanın destanını yazmak en çok ana babaya yaraşırken, peygamber olan oğluna destek olamayan Azer Defol git, yoksa seni öldürürüm. diyebilen Azer. Babasından görmesi gereken şefkati ona gösteren baba gönüllü İbrahim, nasıl da anlatır değerlerini babacığım, babacığım diye diye Kovulunca kalbi çok kırılsa da kırıcı bir şey söylemez, şefkatin ana menbaına, Mevla sına sığınır, döner gider. Yine de dilinde dualar vardır babacığı için, Allah artık yeter diyene kadar babası adına tevbe etmeye devam eder. Ebeveyninden görmesi gereken şefkati, değeri, desteği, sevgiyi bulamayan bütün gençlere örnek bir evlattır İbrahim. Çok sonra baba olduğunda oğluna kibarca meram anlatan, fikrini soran yani gencin dilinden anlayan İbrahim İşte bütün bu özellikleriyle her dem delikanlıdır Hz. İbrahim Sabır Burcunda Bir Taze Can: Yusuf Peygamber Bütün hikâye bir rüyayla başlamıştı onun için. Tam da gence yakışan bir şey yaptı, babasına çıtlattı içine dert olan rüyayı. İçinden çıkılamayan bir mevzu olduğunda genç, akıl almalıydı kendisine yol haritası çizmek için. Öyle ya, ebeveyn gençten daha fazla yol yürümüştü hayatta, daha çok şey görmüştü. Babası Yakub, tam tamına şöyle söyledi Yusuf una: Rüyanı kardeşlerine anlatma. Böyle bir rüya ne anlama gelirdi anlamış ama anlatamamıştı baba. Öyle de yaptı Yusuf (a.s.), anlatmadı kimseye. Bu da öğüt almanın, fikir sormanın ahlakındandı. Konuyu bilen ne derse öyle davranılırdı. İnsanlığın eski yarası, kardeş kıskançlığı bir sel olup kanadı Yusuf un hayatında. Önde sürüklenen Yusuf tu ama asıl boğulan Yakub Peygamber oldu bu selde. Yusuf bambaşka bir hayata yelken açtı kuyudan çıkartılıp köle gibi satıldığında. Başka bir ev, başka bir hayat, analık makamındaki kadının zehirli ilgisi, ardından iftirası Bize en güzel diye tanıtılan bu kıssanın bütün merhalelerinde tek bir tutum vardı, akıllıca şekillendirilen bir tutum: Sabır. Babadan, kardeşten, memleketinden ayrı kalmaya sabır. Okumak, çalışmak vb. sebeplerle ailesinden ayrılan her bir gence örnek, Ailenden aldığın terbiye seninle her yere gelir. diyen bir tutum. Pazarda bir eşya gibi satılırken sabır, bu işlerin günün birinde hayra dönüşeceği konusunda Allah a duyulan güven. Az daha serpilip Aziz in karısının gözüne görünür hâle geldiğinde harama bulaşmamak için sabır Kadının arzusu malum da Kur an, Yusuf Peygamber in de ona meylettiğini bildirir. Kısaca geçkin, pek de cazip olmayan bir kadının iltifatı değildir Yusuf Peygamber in hayır dediği İçinde yaşadığımız zaman diliminde karşı konulamaz, zaten konmasın da diye sürekli gündemde tutulan; nezahati, nezaketi mümkün mertebe heder edilen, haydi uçalım, kaçalım denen dürtülere karşı sabır. O duyguların gaza basması ne kadar doğalsa, harama bulaşmak söz konusu olduğunda, frene basmanın da o kadar doğal ve mümkün olduğunu gösteren bir sabır... Tam o anda, iffeti, değerleri, Rabbinin doğru ve yanlışa dair öğretileri gelir bulur Yusuf un gönlünü. Emir demiri keser, kadının hamlesiyle yırtılan gömleğinin içinde kapıya yani günahtan kaçışa yönelir. Hz. Peygamber in yarın mahşer gününde Arş ın gölgesinde rahat edecek gruplar arasında tam da bu durumu; hoşlandığı birinin harama götüren teklifini sırf Allah yasakladı diye reddeden gençleri zikretmesi tesadüf değildir elbette. İffet, vahyin muhafazasına en çok özen gösterdiği değerlerden biri olagelmiştir zira. Ama Yusuf Peygamber in sabır imtihanı bununla biter mi? Hayır. Dedikodular ayyuka çıkıp da kadın, gönlünün öyle böyle birine değil, olağanüstü yakışıklı bir delikanlıya aktığını göstermek için eşraftan kadınları eve çağırdığında Kadınlar gördükleri güzelliğin etkisiyle, Bu insan olamaz, olsa olsa melektir. deyip ellerini doğradıklarında sabır Güzelliğinin/ yakışıklılığının mağruru olmamayı başarmış gençler gibi, böbürlenmez Yusuf Peygamber parmak doğratan güzelliğiyle. Asıl güzelliğin yüzde, bedende değil gönülde olduğunun terbiyesini çoktan almıştır o. Bu yüzden, gönlü yüzünden güzeldir ya! Kendisine hayır denmesini hazmedemeyen kadının iftirasıyla haksız yere zindana atılınca sabır İnsan olanın başına her şey gelir. sözünü haklı çıkarırcasına hayatın yokuşunda da düzünde de Rabbe bağlılık konusunda sabır Kendisine bahşedilen rüya yorumlama yeteneği sayesinde koca bir milleti kıtlıktan kurtarınca mağrur olmama konusunda yine sabır Komşu milletler açlıktan kırılma riskiyle karşı karşıya kaldığında çarnaçar yardım talebiyle gelen abilere sitem etmeme konusunda sabır Oysa neler neler söylenebilirdi onlara, hem de çoktan hak etmişlerken: Nasıl geldiniz ama Nasıl muhtaç oldunuz elime Bana, kör kuyularda merdivensiz bıraktığınız Yusuf a demedi, Bugün burada size kınama yok! deyip çıktı işin içinden Vurup kıracak, intikam alabilecek delikanlı enerji, vahiyle terbiye görmüştü de ondan Ve final Rüyası gerçek olduğunda enerjisini didişmeye, dalaşmaya, böbürlenmeye değil, duaya harcayan Yusuf Onun nefsi yok muydu? Vardı ama muktedir bir kral gibi tahta kurulmaktansa Rabbe niyazda bulunmayı seçti. Ne de iyi etti Başarının nasıl karşılanacağını öğretti bütün gençlere, genç kalanlara Ve hepsinden önemlisi, hayatının bir aşamasında kuyuya düşen ya da atılan her bir Allah kuluna, sabırla atılan doğru adımlara Rabbin ihsan edeceği bereket sayesinde o kuyudan bir gün çıkılacağını, kara günün kararıp kalmayacağını en derin boyutuyla yaşayarak öğretti. Hayatı Macera Bir Genç: Hz. Musa Onun hikâyesi de bir rüyayla başladı derler. Adı zulümle özdeşleşen Firavun, saltanatını İsrailoğulları nın içinden çıkacak bir oğlan yüzünden kaybedeceğini rüyasında görünce diye devam eder. Gerisi malum. Aldığı bütün tedbirlere rağmen o korktuğu çocuğu kendi sarayında ailesinden biri gibi yetiştirir Firavun. Hz. Musa ya hikmet ve ilim verilme yaşı, erginliğe ulaşma ve istikrar bulma yaşı olarak bildirilir Kur an da. 18 den başlayıp şimdilerde geç gençlik dönemi olarak tanımlanan 30, 33 ya da 40 lara ulaşan yaşlardır bunlar Derken adı bir cinayete karışır, Medyen e gider. Orada o çaresizliğin içinde, yol yorgunluğu, endişe hepsi birbirine karışmışken Rabbinden gelecek en ufak bir hayra muhtaç olduğunu mırıldanırken Çeşme başında hayvanlarını sulamak için diğer bütün çobanların yanında bekleyen iki kıza ilişir gözü. Durumdan vazife çıkarır kendine, bütün çobanlar işlerini bitirip gidene kadar beklemelerine razı olmaz, sıraya onlar adına girer de hayvanları sulayıverir. Hem nazik, hem düşünceli: Tam delikanlıya yaraşır tutum işte. Delikanlı hoyrat değil, düşünceli, nazik olur diyen uygulamalı örneklik. Kızların babası teşekkür etmek üzere delikanlı Musa yı yanına çağırtmak için yollar kızlardan birini. Kız meramını anlatır güzelce, ama edebiyle Hayâ genç kıza da genç adama da çok yaraşır lakin Kur an onu genç bir kıza atfetmiştir. Tam da kıvamında bir hayâ bu ama, onu işinden gücünden, fikrini ifade etmekten geri bırakmayan Bu genç kız babasına der ki: Babacığım, sen bu delikanlıyı işe al! Baba da onu böylece yetiştirmiştir anlaşılan, hem edepli hem akıllı, öz güvenli Sen elinin hamuruyla işime karışma. da dememiştir. Hâlâ bu baba modellerini yetiştiremedik fazlaca, öyle mi gençler? Ne diyelim, bu kıvamı tutturmak size düştü İmanları Uğruna Hayatlarından Vazgeçen Gençler: Ashab-ı Kehf Onların mağaraya sığınmadan önceki hayatlarıyla ilgili Kur an çerçevesinde net bir bilgimiz yok. Ne iş yaparlardı, evliler miydi, çocukları, anne babaları var mıydı? Bilemiyoruz. Tefsirlerin verdiği bilgiler ışığında toplumun elit tabakasından olduklarını düşünebiliyoruz ancak. Bir de o meşhur, herkesin kendi toprağında gerçekleşmiş olmasını arzu ettiği büyük mucize gerçekleştikten sonraki sözlerinden; toplumu da bireyi de perişan eden şirkten uzak kalıp sadece Allah a kul olmak istedikleri için toplumları tarafından büyük baskılara maruz kaldıklarını Onlar ise Allah a değil de kuluna kulluk etmeyi ölümden beter bir zül görmüş olmalılar, her şeyi arkalarında bırakarak bir mağarada köpekleriyle birlikte neredeyse ölüme yattıklarına göre. Peygamberleri, müminleri vuran çile onları da gelip bulmuştur, doğup büyüdükleri şehri iman ve can korkusuyla bırakıp çıkmışlardır. Gençtirler ama efelik yapacak kadar ucuz değildir davaları, canları. Uzun uykularından uyandıktan sonraki sözlerinden gençlerin körü körüne bir ret hâli içinde olmadıkları, bir ergenlik krizinde, itiraz etmiş olmak için itiraz etmedikleri anlaşılmaktadır. Onlar gençliklerini bu kutlu çileyi çekmeye adamışlardı. Onlar hakkında Yüce Rabbimizin değerlendirmesi şu şekilde tecelli etmiştir: Onlar Rablerine inanmış gençlerdi. Bu hükmün tabii neticesi Allah ın destek ve yardımıdır, nitekim bu bir avuç genci insanlık tarihine mal eden yaşantı da bu desteğin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Biz de onların doğru yola bağlılıklarını arttırdık. diye buyuran Yüce Allah, onları bir mağarada asırlar boyu korumaya almış ve dinlendirmiştir. Böylece peygamberlerin hayatında görülegelen mucize geleneği, sıradan insanların hayatında da ortaya çıkmış olmaktadır. Genç gönüllerin Rabbe adanmış ömürleri, böylece bereketlenmiş, onları hiç tanımayan nesiller boyu anlatılan bir destana dönüşmüştür. Her Daim Genç İki Kuzen: Hz. Yahya İle Hz. İsa Daha dünyaya gelmeden onlar için bol bol dua eden birinin anası, hatta anneannesi, diğerinin de babası vardı. O dualar yerini buldu, biri Kelimetullah diye anıldı, diğerine henüz çocukluk çağlarında hikmet bahşedildi, Ben oyun için yaratılmadım. diyecek kadar sebat, Allah katından merhametlilik
    hâli de Doğdukları, öldükleri ve yeniden diriltildikleri gün selamlanan bu iki genç peygamber hep genç kaldılar zira henüz yaşlanamadan kavuştular Rablerine, vadolunan o selama eriştiler Hak dava ardında olmanın bedeliydi gençken gelen ve onları her dem taze eyleyen ecelleri Hz. İsa için ecel de denemez, bu dünyadaki son zamanları diyelim, üzerindeki ihtilaf bitmek tükenmek bilmeyen son. Selam olsun canlarına Sonuç Bu dünyanın diğer pek çok hazinesi gibi gençlik de değeri ancak elden çıkınca anlaşılan nimetlerdendir. Gençken kişinin öylesine tapulu malı gibidir ki bu hazine, hiç elden çıkmayacak gibi gelir, hatta sırf bu sebepten değeri de büyük bir nimet olduğu da anlaşılamaz. Ancak göz görmemeye, el tutmamaya başlayınca anlaşılır yavaş yavaş elden çıkanın ne denli ikram olduğu İşte o vakit gelmeden, hemen şimdi, Kur an rehberliğinde gençliğin sefasını sürmek için onun daimi gençlik bahşeden ilkelerine kulak kabartalım, gönül verelim. Verelim ki cennetin ölümsüz gençleriyle dost olabilelim.
  • 12. Andolsun ki Biz Lokman'a hikmet verdik. "Allah'a şükret" (dedik). Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah zengindir, övgüye lâyıktır.
    13. Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki: "Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür."
    14. Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Çünkü annesi onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır.
    15. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz Banadır. O zaman size, yapmış olduklarını¬zı haber veririm.

    12. AYET) «Andolsun ki Biz Lokman'a hikmet verdik.» Çoğu âlimlere göre Lokman, hikmet sahibi, tıp ilmine ve gerçek hikmete malik biriydi. Ondan nakledilen bazı hikmetli sözler şunlardır:
    "Namazda iken kalbini koru,
    yemek esnasında boğazına dikkat et.
    Başkasının evinde olunca gözünü kolla ve
    insanlar arasında iken diline sahip çık.
    İki şeyi hatırla, iki şeyi de unut. Hatırlaman gereken iki şey; Allah ve ölümdür. Unutman gereken iki şey ise; başkasına iyilikte bulunman ve başkasmın sana kötülük etmesidir."

    Lokmanın teninin siyah olması, hikmet sahibi olduğunu, peygamber olmadığını kuvvetlendirmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, ancak şekli güzel ve sesi hoş olan kimseyi peygamber göndermiştir.

    Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Lokman peygamber değildi. Fakat o, çok düşünen ve derinlemesine bilgisi olan bir kuldu. O, Allah'ı; Allah da onu sevmiş ve ona hikmeti lütfetmiştir.

    Hikmet; dille doğruya isabet, kalp ile fikrî isabet ve organlarla hareket isabetidir. Konuşunca hikmetli söz söyler; düşününce hikmetli düşünür ve hareket edince de hikmetle hareket eder."

    Nitekim İmam Râgıb şöyle demiştir: "Hikmet, ilim ve hareketle hakka isabet etmektir. Allah Teâlâ'dan olan hikmet, eşyayı tanımak ve en sağlam şekilde onları meydana getirmektir. İnsandan kaynaklanan hikmet ise, varlıkları oldukları gibi tanımak ve hayır işlemektir."
    İşte bu âyet-i kerimede Lokman'ın, bu niteliklere sahip olduğu ifade edilmiştir.

    HİKMETLE İLGİLİ BİR BÖLÜM
    îmam-ı Gazâlî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: "Her şeyi bilip de Allah'ı bilmeyen, hikmet sahibi diye adlandırılmayı hak etmemiştir. Çünkü o kişi, en yüce ve en üstün olan varlığı tanımamıştır. Hikmet, ilimlerin en yücesidir. İlmin yüceliği ise bilinenin yüceliği ölçüsüne göredir ve Allah'tan daha yüce kimse yoktur. Allah'ı tanıyan kimse, diğer ilimlerde anlayışı az, dili zayıf ve ifadesi kıt olsa bile o kişi, hikmet sahibidir. Allah'ı tanıyanın sözü başkasının sözünden farklı olur. Çünkü o, hemen elde edilecek faydaları gö-zetme yerine, sonuçta fayda verenleri gözetir.

    İnsanlar nazarında veciz sözler, hikmet sahibinin Allah'ı tanımasıyla ilgili hallerinden daha belirgin olduğu için insanlar her halde bu gibi veciz sözlere "hikmet" demişlerdir. Bu sözleri söyleyene de "hikmet sahibi (hakîm)" denilmiştir.

    Peygamberlerin ve hikmet sahibi kimselerin sözlerinden meşhur olan bazıları şunlardır:
    "Hikmet, Allah korkusudur."
    "Az ve yeterli olan, çok ve oyalayandan daha değerlidir."
    "Vera sahibi ol ki, insanların en çok ibadet edeni olasın. Takva sahibi ol ki, insanların en çok şükredeni olasın."
    "İnsanın başına gelen belâ dili yüzündendir."
    "Bahtiyar, başkasından öğüt alandır."
    "Kanaat, bitmeyen bir maldır."
    "Tereddütsüz bilgi tümüyle imandır."
    Bu ve benzeri sözlere "hikmet" ve bu sözleri söyleyene de "hakîm" adı verilir.

    Nasıl ki, peygamberlik kulun çalışması ile kazanılan bir haslet değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın bir lütfudur, dilediğine verir. Hikmet de hakîm kimselere Allah'ın bir lütfudur. O da sırf kulun çalışmasıyle elde edilemez. Ancak, hikmeti elde etmenin yolunu peygamberlerin öğretmesi ve Allahü Teâlâ'nın vermesiyle elde edilir.

    Nitekim Hz. Peygamber, şu sözü ile hikmetin elde ediliş yolunu bize göstermiştir: "Kim kırk gün Allah rızâsını gözetir, samimi olursa hikmet kaynaklan kalbinden geçerek dilinde belirir." (Hadisi Ebû Nuaym "Hilye"sinde Ahmed b. Hanbel de Kitahü'z-Zühd’de tahric etmiştir. Ahmed b. Hanbel'e göre hadis merfû değil, mürseldir. Hadiste zayıflık vardır. Bkz. Câmiu'U Usûl, 11/557.)

    Kalp, vahyin indiği yer olduğu gibi hikmetin de indiği yerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiştir." (Bakara: 269) Buna göre hikmetin kazançla değil, ilâhî lûtufla olduğu sabit olmuştur. Çünkü hikmet, makamla değil sözle ilgilidir.

    Filozofların "hikmet" diye adlandırdıkları mantıklı sözler hikmet değildir. Bunlar, vehim ve hayal âfeti karmaşasından uzak doğru düşüncenin mahsulleridir. Yine bunlar, hem mü'min, hem de kâfir için olabilir. Fakat şüphelerden uzak olmaları pek azdır. Bu nedenle söz konusu filozofların delilleri ve anlayışları konusunda farklılıklar olmuştur."

    Öte yandan, "Arâisul-Beyân" isimli eserde şöyle geçmektedir: "Hikmet üçe ayrılır: Kur'ân'ın hakikatlerinden ibaret KUR'ÂN HİKMETİ; bilgiden ibaret İMAN HİKMETİ ve işlerde Hakk'ın sanat inceliklerini anlamadan ibaret BURHAN HİKMETİdir."

    Bazıları şöyle demişlerdir: "Üç şey hikmetin işaretlerinden sayılır: Kendini, insanların seviyesinde, insanları da kendi seviyesinde görmek ve onlara kapasitelerine göre öğüt vermektir."

    Hüseyin b. Mansur da şöyle demiştir: "Hikmet oklar, mü'minlerin kalpleri ise o okların hedefleridir."

    Yine bu konuda şöyle denmiştir: "Hikmet, ilhamla vesveseyi birbirinden ayıran nurdur. Bu nur kalpte, düşünce ve ibretten oluşur. Düşünce ve ibret de üzüntü ve açlığın mirasıdır."

    Hikmet sahibi birisi ise şöyle demiştir: "Bedenlerin azığı içecekler ve yiyecekler, aklın azığı ise hikmet ve ilimdir. Kula verilen en üstün şey, dünyada hikmet, âhirette de rahmettir. Beden için güzel koku ne ise ahlâk için hikmet de odur."

    Hz. Ali'de şöyle demiştir: "Bu kalpleri dinlendirin ve onlar için hoş söz¬ler arayın. Çünkü kalpler, bedenlerin yorulduğu gibi yorulur."

    İsa (a.s.) şöyle demiştir: "Tane nerede biter?" "Yerde" diye cevap ver¬mişlerdir. Hz. İsa: "Hikmet de aynı şekilde, ancak yer gibi olan kalpte biter. Bu yer, suyun kaynağıdır," demiştir.

    Hikmet, Allah Teâlâ'nın Lokman'a olan bir lütfü olunca ondan, şu ifadesiyle şükretmesini istemiştir: «'Allah'a şükret' (dedik).» Yani ona: "Hikmet nimetinden dolayı Allah'a şükret" dedik. Çünkü o hikmeti sana Allah vermiştir. Allah Teâlâ'ya, nimetlerinden dolayı «şükreden ancak kendisi için şük¬retmiş olur.» Çünkü, şükrün faydası, yine şükreden kişiye aittir. Bu da kendisine verilen nimetin devamı ve daha da artmasıdır. Rabbinin nimetine «nankörlük eden de», nankörlüğünün vebali ona aittir ve «bilsin ki Allah zengindir,» ne ona, ne de şükrüne muhtaçtır; zatında, sıfatlarında ve işlerinde «övgüye lâyıktır.» Kullar, ister O'na hamd ve şükretsin, isterse nankörlük etsin, değişmez.

    13. AYET) «Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki:» Yani, "Ey Muhammed! Kavmine Lokmanın, oğluna şöyle dediği anı hatırlat: «'Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma!» Herhangi bir şeyi kullukta Allah'a denk tutma! «Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.'» Çünkü şirk, nimeti verenle, hiçbir fayda vermeyeni aynı ölçüde tutmaktır. Lokman oğluna, yerine getirmesi halinde mutlu olacağı şeyi tavsiye etmiştir.

    14. AYET) «Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik,» emrettik. Bu cümle, Lokman'ın tavsiyeleri arasmda bir ara cümlesidir ve tavsiyede yer alan şirkten nehyetmeyi pekiştirmektedir. Bu ifadenin ardından Allah Teâlâ, anneyi öne alarak ve anne-babanın hakkının büyüklüğünü vurgulayarak şöyle buyurmuştur:

    «Çünkü annesi onu nice sıkıntılarla taşımıştır.» Nitekim cenin, anne¬sinin karnında büyüdükçe annesinin sıkıntısı, onu doğuruncaya kadar artar. «Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur.» "FİSÂL" çocuğu sütten kesmek demektir. Sütten kesme işi ise, doğumdan itibaren iki yılın sonunda olur.

    Şafiî'ye göre bu süre emme süresidir. Ondan sonra çocuğun emmesi ile süt kardeşlerin evlenmeleri haram olmaz. Yine Şafiî'ye göre çocuğu ihtiyacı kadar emzirmek vacip, iki yıla kadar emzirmek müstehab ve iki buçuk yıla kadar emzirmek ise caizdir.

    «(İşte bunun için) Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur.» Yani biz ona: "Bana şükret" dedik; ya da: "Bana şükretmesi için tavsiyede bulunduk." Bu iki ifade arasındaki kısım, tavsiyeyi pekiştiren bir ara cümlesidir. Bu nedenle Hz. Peygamber: "Kime daha çok iyilikte bulu¬nayım?" diye sorana: "Annene, yine annene ve yine annene," ardından da: "Sonra babana" diye buyurmuştur.

    Buna göre âyetin anlamı şöyledir: "Bana şükret! Çünkü seni Ben yarattım ve İslâm'a yönelttim. Anne ve babana da şükret. Çünkü onlar da sana küçükken bakmışlardır." Hakka şükretmek, O'nun ululuk ve yüceliğini tanımak; anne ve babaya şükretmek ise, onlara acımak ve saygı göstermektir.

    "Şerhu'l-Hıkem''de şöyle geçmektedir: "Allah, kendine olan şükrü, anne ve babaya olan şükürle bir arada zikretmiştir. Çünkü onlar, mecazî anlamda varlığının kaynağıdır. Gerçek anlamda varlığının kaynağı ise Allah'ın lütfü ve keremidir. Bu itibarla gerçek nimet O'na ait olduğu gibi gerçek şükür de O'na aittir. Mecazî anlamda nimet başkasının olduğu gibi mecazî şükür de başkası¬na olur." Hadis-i şerifte şöyle Duyurulmuştur: "İnsanlara şükretmeyen Al¬lah'a da şükretmez." ( Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebû Davûd ve İbn Hibban tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/364.)



    «Dönüş ancak Banadır.» Dolayısıyla şükründen ve nankörlüğünden dolayı sana muamele edeceğim.

    Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: "Beş vakit namaz kılan Allah'a şükretmiştir. Bu beş vakit namazın ardından anne ve babsına duâ eden de anne ve babasına şükretmiştir."

    15. AYET) «Eğer onlar seni, hakkında» yani kulluğu haketme konusunda Allah'a ortak olmaya dair «bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa...» "Mücâhede": Düşmana karşı bütün gücünü, imkânını kullanmaktır. «Onlara», bana şirk koşma hususunda «itaat etme.» Yani anne ve babanın hizmetleri büyük ise de evlâdın, günah olan şeyde onlara itaat etmesi caiz olmaz.

    «Onlarla dünyada» dinin razı olduğu biçimde «iyi geçin.» Müslümanın, anne ve babasına -kâfir bile olsalar- bakması, iyilik etmesi, hizmetlerinde ve ziyaretlerinde bulunması dinî bir görevidir. Ancak kendisini inkâra yöneltmelerinden endişe ederse bu durumda onları ziyaret etmeyebilir . Anne ve babası Hristiyan iseler onları kiliseye götürmez, çünkü bu, günahtır. Ancak kiliseden eve götürür.

    Dinde «Bana» tevhid ve samimiyetle «yönelenlerin yoluna uy.» Böyle davrananlar olgun mü'minlerdir. «Sonunda dönüşünüz,» senin ve anne-babanın dönüşü «Banadır. O zaman» dönüşünüz anında «size, yapmış olduklarınızı haber verir,» her birinizin yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını verir«im» .

    Söz konusu âyet, cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a.) hakkında, Müslüman olduğu ve annesi, kendisinin dinden dönünceye kadar yiyip içmemek üzere yemin ettiği zaman inmiştir.

    Bil ki, tek Allah inancından soma en önemli görev kuşkusuz anne ve ba¬baya iyilik ve itaatta bulunmaktır. Nakledildiğine göre bir adam Hz. Ömer'e gelerek şöyle demiştir: "Annem yaşlandı ve onu elimle yediriyor, içiriyor ve ona abdest aldırıyorum. Bununla hakkını ödeyebilmiş miyim?" Hz. Ömer: "Hayır" demiştir. Adamın, "Niçin?" demesi üzerine Hz. Ömer: "Çünkü o, zayıf anında yaşamanı dileyerek sana hizmet ediyordu. Sen ise onun ölümünü isteyerek ona hizmet ediyorsun" diye cevap vermiştir.

    Ata b. Yesar'ın şöyle söylediği nakledilir: "Bir topluluk yolculuğa çıkarak "Berriyye" denen yerde konaklamış ve bu arada bir eşeğin anırmasını duymuşlardır. Bu anırma onları uykusuz bırakmış nihayet sabah olunca bakmışlar ve içinde yaşlı bir kadının bulunduğu bir kıl çadır görmüşlerdir. Bunun üzerine o yaşlı kadma: "Biz bir eşeğin anırmasını işittik" deyince yaşlı kadın: "O benim oğlumdur. Ve bana 'Eşek' diyordu. Ben de Allah'a, onu bir eşek yapması için dua ettim. İşte bu yüzden o, her gece sabaha kadar anırıyor," demiştir.

    Ayet-i kerime, kâfir ve münafıklarla dost olmanın nehyedilmesini ve iyi kullarla dostluk kurulmasının teşvik edilmesini içermektedir. Çünkü yakınlaşmak ve beraber olmak, etkileyici; huy cezbedici ve hastalıklar bulaşıcıdır. Ki, bu yakınlaşma sayesinde onların kötü ahlâkı ve çirkin davranışları bulaşmasın.

    İbrahim Havas şöyle demiştir: "Kalbin ilâcı beştir:
    Düşünerek Kur'ân okumak,
    mideyi boş bırakmak,
    gece ibadet etmek,
    seher vaktinde Allah Teâlâ'ya yakarmak ve
    iyi kimselerle oturup kalkmaktır".