• Deniz Meltemi
    Hayır yok tenden artık; hatmedildi kitaplar.
    Ah! Bi kaçsam! Bilirim, o mest kuşlara diyar,
    Bir akl'almaz köpükle göklerin arasında.
    Bir şey tutamaz gayrı, gözlerin aynasında
    Yanan bahçeler bile, bu deniz kokan gönlü;
    Tutamaz ne geceler, ne duran o hüzünlü
    Boş kâğıtlar üstüne eğilmiş kandil öyle;
    Tutamaz o çocuğunu emziren taze bile,
    Gidiyoruz! Kalk, gemi! Yalpanı vur şöyle bir,
    Ve sonra al bir günâ aleme doğru demir!
    Ümitten onca çekmiş sıkıntı şimdi, dersin,
    Hayır duasına mı kanmakta mendillerin?
    Belki de bu direkler, fırtınalara davet,
    Nâçar bir gün yığılır güverteye... Ne imdat,
    Ne görünürde ada ve ne kürek ne yelken;
    Ama sen geçme gine gemici türküsünden!
    Can Yücel
    ----------------------------------------------
    Deniz Meltemi
    Ten bitirdi hazlarını, tükendi kitap;
    Kaçsam, kaçsam uzaklara... Üstümde mehtap;
    Sanıyorum en güzeli mestoluşların
    Gökle engin arasında uçan kuşların.
    Kim tutacak denizlere bağlı bu gönlü?
    Ne gözlere gülümseyen bahçenin gülü,
    Ne sütbeyaz kâğıtlara aksi lambanın
    Ne dizinde yavrusunu emziren kadın.
    Gideceğim, güzel gemi haydi demir al,
    O ellere yelken aç ki sanılır masal...
    Bir üzüntü, küskün ama umutlarına
    İnanıyor mendillerin elvedasına.
    Belki deli rüzgârlara uyan direkler
    Karayelde bir kazaya baş eğecekler
    Ve görünmez olacaklar... Denizler derin
    Gönül, dinle türküsünü gemicilerin...
    Kemalettin Kamu
    -------------------------------------------
    Deniz Meltemi
    Bütün hazları tattım, kitapları okudum,
    Ah, kandırmadı; kaçmak, kurtulmak istiyorum.
    Bir başka köpükle gök arasında kuşlar
    Orada şimdi kim bilir ne kadar sarhoşlar?
    Deniz çekiyor, deniz, kim tutabilir beni?
    Gözlerde aksi yanan o eski bahçeler mi?
    Geceler! Mahzun ışığı mı yoksa lambanın
    Beyaz kâğıda vurur, korkar dokunamazsın;
    Ne o; ne de çocuğuna meme veren taze;
    Gideceğim, ey gemi, bilinmedik ellere.
    Demir al, sallayarak direklerini. Sızlar
    Yürek ümitle, ama sonra her şeyi anlar.
    Belki de fırtınaları çağıran direkler,
    Şu anda rüzgârla gelecek ölümü bekler,
    O zaman ne yelken, ne de ümit... ama sen yine
    Kalbim, gemicilerin şarkılarını dinle
    Orhan Veli Kanık
    -------------------------------------------------
    Deniz Rüzgarı
    ten harap, heyhat, kitapları da okudum bir bir
    kaçmak! oraya kaçmak!.. kuşları sarhoş etmiştir
    meçhul köpüklerle gökler ortasında olmak!
    hiçbir şey denizde ıslanan bu gönlü tutmayacak,
    ne gözlerde parıltısı yanan eski bahçeler,
    ne ıssız aydınlıği lambanın, ey geceler,
    beyazlığın koruduğu yüzünde boş kâğıdın,
    ne de çocuğunu emziren taze kadın.
    gideceğim. sallayaraktan direklerini
    uzak bir tabiata doğru demir al, yelkenli
    hırpaladığı bir üzüntü insafsız emellerin
    inanmada hâlâ son vedana mendillerin.
    hem belki firtınaları çağıran her seren
    bir rüzgârın kazalara eğdiği serenlerden;
    kayıp, direksiz, direksiz ve adacıklardan mahrum...
    fakat sen, tayfaların şarkısını dinle ey ruhum!
    Ahmet Muhip Dıranas
  • Kırk günün ilk gününden başlayayım. Bir sabah uyandım ve sen öldün. Haber bana kuş olup ulaştı. Ecel kuşu diye bir kuş varmış, bilmiyordum. Haberi boynunda kara bir zarfla, o getirdi. Katladığın yerden açıp baktım, “Sevgilim ben öldüm hoşça kal” yazıyordu. Yaşasaydın sana derdim ki; “Yalnız hemşerim, bu haber sevdiğine böyle mi verilir?” O saatten sonra söylenenler, okuduklarım, duyduklarım, bir kulağımdan girdi, beynimi oydu ve geri çıkmadı.
    Geçtiğimiz kırk gün içime bir şeyler oldu. İlk önce kalbime ok gibi dört kelime saplandı. “Her şeye hazırlıklı gel” dediler, her kelimesi ayrı ayrı bir yeri nişan aldı. Sonra biri başın sağ olsun dedi, o bıçak gibi girdi kalbime. Devamında hançerden tut mızrağa, iğneden tut kıymığa kadar bütün delici cisimlerle amansız bir saldırı başlattılar içime. Geçtiğimiz kırk gün, kalbim kalplikten çıktı, moleküllerine ayrıldı. Herkes kelimelerine dikenli teller geçirmiş sanki, oralara takıldım kaldım paçavra gibi.
    Geçtiğimiz kırk günün tüm günlerinde gözlerimi açtım, açtım kapattım. Daha çok sıkarsam, kirpiklerimi birbirine daha sıkı geçirirsem ve daha büyük açarsam gözlerimi, uyanacakmışım gibi geldi. Denedim, çok denedim, fayda etmedi. İnsan nasıl ki rüyalarından kendisi uyanamıyorsa, rüyadaymış gibi yaşadığı gerçeklikten de kendisi uyanamıyor. Geçtiğimiz kırk gün, kış uykusunda kabuslar gören bir hayvan gibi böğürerek uyanmayı diledim. Olmadı. Geçmiş zaman şairleri gibi, hayatımın sonuna kadar uyanamayacağım bir kabusun içine sürgün edildim.
    Geçtiğimiz kırk gün, çok şey oldu, çok şey unuttum, çok şey hatırladım. ”Son nefesimi senin dudaklarına bırakacağım” demiştin. Çocukluğuma mı geldi saflığıma mı bilmem, inanmıştım. Oysa ben senin yanına geldiğimde, son nefesini üç saat önce vermiştin. “Görebilir miyim?” dedim. Beyaz örtünün altından yüzünü açtılar. Dudaklarımı dudaklarına değdirdim, ağzının içine koca bir nefes bıraktım ve o nefesi geri çektim. O aldığım son derin nefesti sevgilim. Ondan sonra aldığım nefesi nefes bilmedim.
    Yanına geldiğimde gözlerin kapalıydı haliyle, uyuyor gibiydin. Yüzünü severken elim mi değdi, ne oldu anlamadım ama tek gözün açıldı. Son kez göz göze geldik, küçük, kahverengi gözbebeğini son kez gördüm. O an çok şey gördüm. Gözünün içinde kendimi gördüm. Kendimi senin gözbebeğinin içine gömdüm, parmağımla gözkapağını indirdim. Kırk gün önce sevgilim, seninle son kez göz göze geldim.
    Geçtiğimiz kırk gün çok şey anladım. Manasını bildiğimi zannettiğim kelimeleri bilmiyor, bilmediklerimi aklımdan bile geçirmiyormuşum. Misal umut denen şeyin ne bok olduğunu bilfiil kavradım. Gazetelerin gereksiz sayfalarında çıkan "Öldü dediler, morgda uyandı" manşetli haberlerin gerçekliğine, milyarda bir ihtimallere, ölü dirilten peygamber mucizelerine tutundum. Tam üç kez gidip cansız bedeninden nefes dilendim. Vermedin. Morg neden tek heceli kelime, o gün anladım. İki hece olsa çıkmaz insanın ağzından. Bir kerede söylüyorsun, boğazına takılıyor, sonunu duymuyorsun. O gün orada, tek heceli morgda, çekmeceyi kapatırken senin göğsüne, kefenin üstüne, üstündeki çörek otlarının hemen yanına umudumu yatırdım. Çekmece bütün ihtimallerin üzerine demir kale kapıları gibi kapandı, hem umudumu, hem sevdiğimi yitirdim. Sanki kilitler, kilitler, kilitler altında çaresiz kaldım.
    Kırk gün önce abdest aldım, ağlayarak yasin okudum.“ ve ileyhi türceun“ dediğimde kucağıma siyah bir poşet bıraktılar. Sabah giydiğin beyaz gömleğin, siyah pantolonun, saatin ve saatinin kordonuna geçirilmiş alyansın çıktı poşetin içinden. Ellerimi yüzüme sürerken, “ve O’na döndürüleceksiniz“ diye tekrarladım içimden. Geçtiğimiz kırk gün çok dua ettim, bir kez olsun “Neden?” demedim. Allah biliyor, çok dilimin ucuna geldi ama demedim.
    Geçtiğimiz kırk gün içinde sana bir gün, bana her gün mezar kazdılar. Üstüne tahtalar koydular, kürek kürek toprak attılar. Dikildim ve izledim. Genel dualarda iyiydim, adının geçtiği dualar da enseme balyozlar indi, devrildim. Geçtiğimiz kırk gün, kırk kez öldüm, kırk kez dirildim. Hiçbir ölümümü ciddiye almadılar, yanımdan geçip gitti seni mezara koyanlar. “Afedersiniz ama beni de gömemez misiniz?“ diyen bakışlarıma bir cevap bulamadılar.
    Geçtiğimiz kırk gün ben çok değiştim. Büyüdüm, bin yıl daha eklendi yaşımın üstüne. Sükûnetle karşıladım taziyeye gelenleri, her söylediklerine amin dedim. “Allah sabır versin” dediler, “vallahi bence de versin” dedim. Ne olur versin, hatta sabır neredeyse gidip alayım, ağacı varsa toplayayım, çiçeği varsa dikeyim, taşı varsa alıp boynuma asayım, sabır yağmur olup aksın altında ıslanayım istedim. Büyüdüm ben, büyümesem, kaçıp giderdim. Geçtiğimiz kırk gün çok küçüldüm aynı zamanda. Her yalnız kaldığım da büküldü dudağım, yastığıma sarıldım, yaz sıcağında yorganlar çektim başıma, saklandım, saklandım, saklandım, ağladım. Geçtiğimiz kırk gün bir büyüdüm, bir küçüldüm. Geçtiğimiz kırk gün Harikalar Diyarı’ndan felaketler diyarına düşmüş bir garip Alis’tim; bin bir kapıdan geçtim.
    Geçtiğimiz kırk gün, içeriye attılar beni, kırk gece kendi kendimin gardiyanı oldum, belimde hayali anahtarlarla gezdim. Son misafiri uğurlayıp da kapımı içerden kilitlerken demir parmaklıkların ardından kendime bakakaldım. Kırk gece tecrit edildim, kırk gece işkence çektim. Yalnızlık da bir işkence türü olarak kayıtlara geçsin, tecrübe ettim. Düzenli, sabit, ince bir damla gibi muttasıl damladı sensizlik içime, sinirim bozuldu durmaksızın delinmekten; bağırdım, bağırdım ama sesim çıkmadı. Tecritteydim, belki duyan olmadı. Soğuk ve ıslak beton üzerine uzanır gibi uzandım yatağın sen tarafına. Bacaklarımı karnıma çektim, işkencemi biraz da öyle çektim.
    Geçtiğimiz kırk gün, evi taşıdım, sırtımda taşıdım hepsini, bütün eşyaların üzerinde sen oturuyordun, bütün gücümle hepsini tek başıma kaldırdım. Eşyaları koliledim. Sözlerini, anlattıklarını, sesini, gülüşünü, bakışını, dokunuşunu, ellerini, ayak sesini, nefes alıp verişini bir kutuya koydum ama üstünü bantlamadım. Taşıyabileceğimden fazla yüküm vardı, istiap haddim dolalı hani olmuştu ya yine de onları bırakmadım. Yeni ve sensiz eve ilk giren ben oldum. Kutuyu açtım ve seni avuç avuç dağıttım odalara. Kalbim tütüyordu o an. Bir ayin gibi boş odalarda seninle dolaştım; ağzım ya sabır, ya sabır, ya sabırla dolup taştı, dudağımın kenarından dualar aktı. Geçtiğimiz kırk gün, evde, arabada, kitaplar arasında, çantamın gözlerinde, çekmece köşelerinde, hırkalarımın ceplerinde elime kederler geçti. Hepsini bir poşete doldurdum. Yaşarken tüy gibi hafiftiler, hatırlayınca külçe gibi ağır... Sürükleye sürükleye tavan arasına taşıdım, onlara bilahere bakacağım.
    Geçtiğimiz kırk gün evde görünmez bir ateş yaktım, kırk gün kırk gece kızılcık şerbeti kaynattım. Kazanın başından hiç ayrılmadım, gözlerime dumanlar doldu, ateşi kendimle besledim, çok yandım. Yalnız dikkat edelim, kan kusup, kızılcık şerbeti içtim demedim; yüzdüm kaynar kazan içinde, kızılcık şerbeti içinde piştim. Ne hammışım ben meğer, bunu anladım.
    Geçtiğimiz kırk gün çok sarıldılar bana. Hiç boş bırakmadılar, ağzıma su böreği tıktılar, zorla yemek yedirdi ağlarken yemek yemenin ne kadar zor olduğunu bilmeyenler. Sarıldılar, sarıldılar ve "Her şeyin ilacı zaman, tek ihtiyacın zaman." dediler. Durup dururken kolumdaki saate baktım, senin aldığın saate. Yolculukta ana babasını bunaltan çocuklar gibi sordum, "Daha gelmedik mi?" diye. Yüzüme boş boş baktılar. Yani dedim, daha yalın sorayım: "Bu zamanla geçer dediğiniz zaman, takribi ne zaman ey insanlar?" Başlarını eğip önlerine baktılar. Ben de aynısını yaptım. Gelen gidenin ayaklarını ezber tuttu aklım. Geçtiğimiz kırk gün dişlerimi sıktım, dudaklarımı ısırdım, tırnaklarımı kemirdim, kırk gün sanki senin elinmiş gibi sol elimle yanağımı sevdim. Hele bir akşamüstü dokunuşum vardı ki, o kesinlikle sendin.
    Geçtiğimiz kırk gün, sorana sormayana seni anlattım. Dilimde gül bitti adını andıkça; kelimeler ağzımdan kuş olup uçtu, sustuğumda kanat çırptılar ağzımın içinde, tutamadım; ilk aralıktan uçtular, seni anlattılar. Bunun karşılığında, geçtiğimiz kırk gün, her gün bana aynı yalanı söylediler. Dediler ki sevdiğin ölünce kalbinde kırk mum yanar, her gün biri söner. Kırkıncı gün hepsi söner, biri bekler. O tek mum ebediyen yanar, acını o tek mum tutar. Ben buna inandım. Hayalimde otuz dokuz mum söndürdüm her gece üfleyerek, içimdeki cılız nefeslerle. Göğsümdeki sızı hafifler, kalbim tekrar toplanır, ciğerime derin bir nefes girer diye kırk gün bekledim. Geçtiğimiz kırk gün, bugünü bekledim. Sabah uyandım, kendimi yokladım. Öğlen tekrar baktım. Kırkıncı ikindiyi beklerken kırkikindi yağmurları boşandı gözlerimden. Gecesini bekledim ve de gece yarısını. Hiçbir şey olmadı. Yalanınız batsın dedim. İçimde tek bir mum kalacaktı hani; peki ne, bu yürekteki bin dönümlük orman yangını?
  • 219 syf.
    ·7/10
    Dostoyevski'nin kaleme aldığı yarım kalan ilk büyük roman denemesi diye bilinen Netoçka Nezvanova okumaya başlarken pek ilgimi çekmese de ikinci bölümde beni içine çekmeyi başardı. Netoçka anlamı kitabımızda annesinin kızını sevme şeklinde kullandığı bir kelime olarak belirtilmiş. Hemen ismin anlamını anlattığı alıntıyı şuraya iliştirelim:

    '' Başımı tutup kaldırdı, gözlerimin içine tatlı tatlı baktı. Yüzü öylesine yürekten anne sevgisiyle aydınlandı ki soluğum kesilir gibi oldu, kalbim hızlı hızlı çarpmaya başladı. Üstelik Netoçka demişti bana o anda beni çok sevdiği anlamına geliyordu bu. Aslında Anna olan adımı kullanmazdı pek. Beni okşamak istediği zamanlar küçüğüm anlamına gelen Netoçka derdi....''

    Asıl ismi Annetta olan Netoçka, küçüklüğünden başlayarak fakir hayatını, hayallarini, olaylar karşısındaki duygularını, acılarını, krizlerini, mutluluğunu, kısacası yaşamını anlatıyor biz okuyucuya. Kısaca değinecek olursak ;

    Netoçka'nın üvey babası keman çalan bir müzisyendir. Netoçka'nın annesiyle evlendikten sonra ise müziğe daha doğrusu kemana uzun süre ara verir. Tavan arasında fakir bir yaşam içindedirler. Kemana geri dönmek için karısının ölümünü bekler, Tuhaftır kendini çok iyi bir kemancı müzisyen olarak görür,biraz kibirli diyebiliriz. Evi karısı geçindirir ki, o da hastadır. Beni etkileyen kısmından söz edersek, Netoçka annesinden daha çok babasını ( bu arada üvey babası ) sever ve o ne derse yapar onu mutlu etmek için. Babasının adı Yefimov bu arada evet netoçkanın annesinin öldüğü akşam babasıyla evden kaçış sahnesi, babasının onu kandırırarak geride bırakması ve peşinden Netoçkanın koşsa bile yetişememesi ve düşüp kalması.... bu sahnenin anlatımı duyguları sanki Netoçkayla birlikte koşup düşmüşüm hissi bıraktı bende. Netoçka yı ben bu kısımdan sonra şanslı buluyorum. çünkü babasıyla yaşamına devam etseydi halinin yine harap olacağını düşünüyorum. ama o Prensin evinin önünde düşüyor ve bayılıyor ondan sonra zaten kızımızın yeni hayatı başlıyor. önce o yeni hayata alışma evresi derken prensin kızıyla Katya'yla olan arkadaşlık ve kendisi aşk diye tanımlıyor bence büyük bir hayranlık ve dostluğun başlaması o evden ve katyadan ayrılması, prensin büyük kızı olan Aleksandra Mihaylovna nın yanına taşınması ve orda sekiz yıl birlikte yaşamaları ve anne -kız ilişki içinde olmaları şeklinde devam eden ve bir sırla bizi merakta bırakan yarım kalmış bir hikaye.

    Neden yarım kalmış derseniz, yazarımız Dostoyevski o dönem tutuklanıp hatta idam cezasına çarptırılmış, fakat sonra cezası Sibirya'ya sürgüne, dört yıl kürek, altı yıl hapis cezası olarak değiştirilmiş. Araya yıllar girdikten sonra yarım kalan kitabınızı aynı duygularla kaleme almak epey güç olmalı, bu yüzden yarım kalması olağandır diye düşünüyorum.

    Beğendiğim bir bölümü alıntılamak istiyorum:

    '' Sonunda kemanını eline aldı,umutsuzluk dolu bir hareketle yayı tellere değdirdi...Çalmaya başladı. Ama müzik değildi çaldığı... Herşeyi son dakikaya dek bütün ayrıntılarıyla anımsıyorum. Şaşırmıştım. Hayır, sonraları dinlediğim müziğe benzer yanı yoktu bunun! Keman sesi değildi çıkan ses. Loş odamızda korkunç bir yaratık bağırmaya başlamıştı sanki. Belki izlenimlerim yanlış, yanıltıcıydı. Belki tanık olduğum şeyler duygu dünyamı sarsmış, korkunç, acı veren izlenimlere hazırlamıştı beni... Ama şuna kesinlikle inanıyorum: İnlemeler, acı haykırışlar, umutsuzluk vardı bu seste. İnsanın tüylerini ürperten finalde, ağlamanın acılığı, üzüntünün dayanılmaz ıstırabı,umutsuzluğun elemi, hepsi bir aradaydı... Artık tutamadım kendimi, titremeye başladım. Gözlerimden yaşlar boşandı. Korkunç bir çığlıkla fırladım yerimden, babamın bacaklarına sarıldım. Korkuyla haykırdı babam. Kemanını indirdi.''

    Keyifli okumalar şimdiden...
  • Bir sonraki cinayette görüşmek üzere, esen kalın.
  • 136 syf.
    ·6 günde·8/10
    Bu kitapta, idama mahkum edilmiş bir adamın giyotinle idam edileceği güne kadarki son altı haftasını okuyoruz. İdam cezasını ki özellikle giyotinle ölümü sorgulamadan edemiyorsunuz. İdam zaten başlı başına çok tartışmaya açık bir konu, bu konuda çok farklı bakış açıları var. Suça göre yargılamamız bile değişiyor. Sanırım o yüzden yazar, kişinin suçuna tam olarak yer vermiyor. Birini öldürdüğünü biliyoruz ama neden bunu yaptı bilmiyoruz. Belki mecbur kaldı, belki bir kazaydı belki de kasıtlıydı. Ama yazarın sanırım burada odaklanmamızı istediği şey sadece işin vicdanı boyutu. Kendimi sık sık o adamın yerine koyarken buldum mesela. Giyotinle öleceği günü insan bile bile nasıl bekler? Ne düşünür? Ne hisseder? Hepsi aslında güzel bir şekilde önümüze serilmiş. Aslında giyotin idam şekilleri içinde en az acı hissedilerek öldüren yöntem olarak lanse ediliyor. Ama yaşayan bilir sadece. Kimse de öldükten sonra gelip bunu doğrulayamayacağına göre? Ne kadar doğru bir varsayım bilemiyoruz. İlk başlarda kürek cezasındansa ölmeyi tercih eden mahkum, idam edileceği sırada yaşamak için nasıl da çırpınıyor, kürek cezasına bile razı hale geliyor okuyorsunuz. Ölümle yüzleşince hissedilen o korkuyu, bundan sonra bana ne olacak düşüncelerini, geçmiş hesaplaşmaları vs. önünüze apaçık seriyor bu kitap. Bitirdikten sonra giyotinin tarihini araştırma gereği hissettim. Beni düşündüren, araştırmaya ve empati yapmaya teşvik eden bir kitaptı. Favorilerim arasında değil belki ama güzeldi.
  • "yıldızlar tarafından bahtına hükmedilen kişi-hükümdar demektir. biraz astrolojik bir olaydır.
    yaşadığımız her ana hükmeden gökte bazı yıldızlar vardır. sahipkıran da bununla alakalı bir olaydır. o an gökteki kutlu yıldızın güneş ile yaptığı belirli bir açı vardır, bu açı yer yüzünde belirli bir bölgeye düşer. bu bölgede yaşayan canlılar için iki netice vardır, ya bu kıran zamanında iyi bir şeyler olacaktır ya da kötü sonuçlar ortaya çıkacaktır. halk arasında genellikle kötü olarak anılır, 'kıran girdi' sözü de bununla alakalıdır. fakat kıran zamanı özellikle hükümdarlar ve müneccimler için önemli bir zamandır.

    genellikle şark medeniyetlerinde rastlasak da garp medeniyetlerinde de benzer örnekleri mevcuttur. eski medeniyetler de kıran zamanı doğan kişinin bir cihangir olacağına ve dünyaya hükmedeceğine inanılır. büyük hükümdarlara atfedilir, cengiz han ve timur bunlara örnektir. bu yüzden çoğu hükümdar kendisinin kıran zamanında doğduğuna inanılmasını ister. kendi biyografisini yazan tarihçilerden birazda yağcılık bekleyerek kitaplarında bunun belirtilmesini bekler hatta rüşvet bile verir. osmanlı padişahları da aynı zamanda 'sahipkıran-ı beni âdem' unvanını kullanmışlardır. rivayete göre ııı. mustafa oğlu ııı. selimin doğumunun sahip kıran zamanına denk gelmesi için çok uğraşmış fakat olmamıştır. ııı. selim!in doğumu sahip kıran zamanına denk gelmeyince de saray müneccimleri takvime değiştirmişlerdir.

    sahipkıran olmak için kıran zamanında doğmak gerekse de yine bazı kriterleri vardır.
    bunlardan birincisi doğum esnasında sağ avucunda bir kan pıhtısı ile doğmaktır. pıhtının aşık kemiği şeklinde olması daha makul ve önemlidir. aşık kemiğinin önemi ise şamanist gelenekte bir dananın kürek kemiği ve aşık kemiği ile bakılan, geleceği öğrenmeye yarayan bir faldan gelmektedir. bebeğin sağ avucunda kan pıhtısı ile doğması sahib-ul seyf olacağına delalettir. sahib-ul seyf kılıç sahibi demektir, yani kişinin ileride kılıç ve kalem sahibi olup yüksek devlet mertebelerine ulaşacağına delalettir. bir diğer emare ise doğan çocuğun gözleri yumuk, dudakları ileri doğru olacak şekilde emreder tarzda doğmasıdır. bu da ileride emirler verip insanları yöneteceğine delalettir. bunlara örnek olarak cengiz han ve timur'un doğumlarını örnek gösterebiliriz. tabi timur'un doğum tarihi kıran zamanına gelip gelmediği biraz şaibelidir. daha sonradan değiştirilmiş olma ihtimali yüksektir. tarihçiler tarafından hala tartışmalı bir konudur."

    https://eksisozluk.com/entry/66452945