• Küresel feminizm "kadına şiddet" adı altında kız-erkek düşmanlığı yaparak, aile ve cinsiyeti tahrip etmeyi hedefliyor.
  • Gelgelelim, başarıya ulaşmak için feminizmin küresel bir hareket olması gerekiyor; çünkü ataerkillik küresel, kapitalizm küresel, ırkçılık küresel. Dolayısıyla hepsiyle birden, tüm cephelerde savaşmamız gerekiyor.

    Kamla Bhasin
  • Toplumsal cinsiyet eşitliği düzenlemeleri yeni bir ırk getiriyor

    Lütfi Bergen

    Erkek ve kadının nikâhlı beraberliği aile düzeninin temelidir.

    Batıda kadın feodal düzende de sanayi toplumunda da istismar edildi. İffeti temsil eden Meryem’in oğlu İsa’ya adanan Kilise ailenin çöküşüne ve kadının sefaletine ses çıkarmıyordu.

    Feminist teori birey kimliklerini idealleştiren toplum felsefesi olarak “İnsan Hakları” teorisinin bir alt disiplini olarak düşünülmeli. Liberal feminist mücadele, kadının oy kullanma, seçilme, çalışma, eşit ücret gibi haklarını aradı. Ama bir sonuç alamadı.

    İkinci Dalga Feminizmin Ortaya Çıkışı, Evliliğin Çöküşü ve Toplumsal Cinsiyet:

    İkinci Dalga feministler ataerkilliğin çekirdek ailede kurumsallaştığını, erkeklerin karar mekanizmalarında yer alarak gayr-ı menkullerin büyük yüzdesine sahip olduklarını, aklı, gücü, mülkiyeti, kariyeri temsil eden meslekleri ele geçirdiklerini gösterdi.

    Kadınların baba, koca, patronlarca sömürüldüğünü ve şiddete maruz kaldıklarını, eğlence / aşk, güzellik, ev işi, moda, yemek gibi konularla özdeşleştirildiklerini, erkeklere göre ikincilleştirildiğini belirtti. Beauvoir, 1960’lı yılların gençliği içinde kadın hareketine “Kadın doğulmaz, kadın olunur” ifadesiyle yeni bir yön verdi.
    Kavram böyle ortaya çıktı: insanların fıtrî olarak sahip oldukları cinsiyete ‘biyolojik cinsiyet’ (sex), sonradan iradî seçmeyle kazanılan cinsiyete (gender) ‘toplumsal cinsiyet’ adı verildi.

    Aile kurumunun ve kadının rolünün eleştirilmesi serbest cinsel ilişkileri “normalleştirdi.” İngiltere’de 2008 yılında evlilik dışı beraberliklerin sayısı 2,3 milyona düzeyine geldi.

    TCE kavramı etrafında düşünen feministler batıda şu iddiaları dile getirdiler:

    1. Duygusal ve zayıf olduğu söylenen kadınların içinde de güçlü, yönetici, para kazanmada mahir kişilikler vardır.

    2. “Erkek işi” ya da “kadın işi” şeklinde kodlanan işler her toplumda birbirinden farklıdır. İnsanları “insan” saymak, cinsiyet kimlikleriyle tanımlamamak gerekir.

    3. Herkes her tür mevkiye, kabiliyeti oranında her mesleğe talip olabilmelidir. Kadın rahip olabilir.

    4. Dinî metinler dâhil her tür yazılı-sözlü metinden eril dil ayıklanmalıdır.
    Böylece feminizm, din, gelenek, iktidar, aile, erkek eleştirisine dönüştü. Kadının erilleştirilmesi, erkeğin ise kadınsılaştırılması teklif ediliyordu.

    İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

    ABD’de 1990’lardan sonra ortaya çıkan yeni bir yaklaşım önceki feminizmlerin kadın-erkek ilişkisine dayanan heteroseksizmini reddetti ve cinsel yakınlaşmanın gay, lezbiyen, transseksüel, biseksüel, panseksüel, travesti, poliseksüel, interseksüel kişiler arasında da bulunabileceğini söyledi. Cinsiyet kategorilerini çoğaltan ve kadın-erkek gibi ayrımları reddeden son dönem feminizm, artık cinsiyete başkaldıran bir akım.

    Batıda feminist fikirler uluslararası sözleşmelerle küresel norm düzeni haline getirildi. İstanbul Sözleşmesi, toplumsal cinsiyeti bu anlamda tanımlayan ilk uluslararası belge oldu.

    İstanbul Sözleşmesi’nde “Toplumsal cinsiyet”, madde 3/c’de “Herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır” şeklinde tanımlandı. Maddeye göre cinsiyet rollerinin kaynağında fıtrat/yaratılış bulunmamaktadır.

    11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi.

    Türkiye, Sözleşme’yi 11 Mayıs 2011 tarihinde imzaladı, 14 Mart 2012
    tarihinde ise onayladı. Sözleşme’yi onayla-madan önce 8 Mart 2012 tarihinde Sözleşme ile uyumlu 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’u çıkardı.

    CİNSEL YÖNELİM

    İstanbul Sözleşmesi madde 4/3’de şiddete karşı korumanın (cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği dâhil) hiçbir ayrıma yer vermeksizin herkese sağlanması gerektiği ifade edildi ve LGBT bireyler de korunma hakkı kazandı.
    Sözleşmenin madde 12/1 düzenlemesinde “kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin, kalıp uygulamaların değiştirilmesine yönelik tedbirlerin alınması” taraf ülkelerin görevi sayıldı.

    Sözleşmenin madde 12/5 düzenlemesiyle “Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya ‘namus’ gibi kavramların bu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir” hükmü getirildi.

    Türkiye, imzaladığı bu Sözleşme’ye uyumlu olarak 6284 sayılı yasa ile ev içi şiddete eğilimli kişiler hakkında tedbir kararı alınmasını sağlayan düzenlemeleri yapmıştı.

    6284 SAYILI YASA

    İstanbul Sözleşmesi’ni dayanak alan 6284 sayılı yasa madde 2-1/a ile Ev İçi Şiddet kavramını kabullenerek aynı evde yaşayan veya aynı aileye mensup olan kişiler arasında şiddete tedbir getirdi.
    Madde 2-1/g hükmünde Şiddet Uygulayan kavramına yer verdi. “Şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışları uygulayan veya uygulama tehlikesi bulunan kişiler” ifadesiyle, şiddet uygulamasa bile şiddet potansiyeli taşıyan kişiler hakkında tedbir kararı verilebilmesi sağlandı.

    Madde 8-1/3 hükmünde “Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz” düzenlemesiyle kadının beyanının esas alınacağı ve potansiyel şiddetin gerçek olup olmadığının yargılama konusu yapılmayacağı kabul edildi.

    Böylece kadın kocası hakkında fiziksel şiddet dışında psikolojik şiddet ve cinsel şiddet (evlilik içi tecavüz) konusunda sadece beyanla tedbir kararı aldırmak hususunda silahlandırıldı.

    Medeni Kanun’un boşanma, mal rejimi, nafaka ve velayete ilişkin hükümleri de kadın lehine düzenlendiğinden erkeğin-kocanın 6284 sayılı yasayla köşeye sıkıştırıldığı söylenebilecektir.

    Batı, İnsan Hakları=eşitlik diye başladığı dejenerasyon programını Kadın Hakları=TCE ile devam ettirdi ve bugün Cinsel Yönelim Eşitliği (CYE) noktasına geldi. TCE düzenlemeleri, her tür cinsel yönelimin meşrulaştırılmasına kapı açıyor.

    Zinadan kaçınan nikâhlı birliktelikleri tasfiyeyi amaçlayan TCE teorisinden batıda kadın ve eşcinsel din adamları çıkıyor. Cinsiyetsizleşme, namus-nomosu kaybetmiş yeni bir ırkın peşindedir.

    Gerçek Hayat
    Kastamonur.com
  • Küreselleşme özel hayatın dokusunu tahrip ediyor ve bireyciliği denetlenemez bir narsizmin ve kendine takıntılı olma halinin kıyılarına bırakıyor. Dijital iletişimin küresel galaksisinde, pazar kuramları ve ulus aşırı şirketler bir “kopuş ruhu” yaratıyor. Yalnız, uzak, endişeli ve boş: Bu sözcükler bireysel benliğin küreselleşen dünyadaki duygusal sınırlarını çiziyor. Aşk, cinsellik ve ilişki, “küresel soğuma” dan nasipleniyor. Geçmiş dünyanın katı, önceden tanımlanmış cins ilişkilerinin yerini daha akışkan, daha fazla iletişime dayalı ilişkiler alıyor. Gerçi “ölüm bizi ayırana dek” nakaratı geçmiş ilişkilere bugünün soğuk, duygusal stratejilerine göre daha fazla sıcaklık katıyordu. Kadınlara yönelik çok satan nasihat tarzı yardım kitapları bu “kültürel soğuma”yı tırmandırıyor. Nasıl zayıflarsınız, nasıl seksi görünürsünüz, saçı nasıl boyamalı, nasıl estetik olmalı? Medya kadınlara, günümüzün çok riskli ilişkiler pazarında nasıl sıkı pazarlık edeceğini öğretiyor. Feminizm özel hayatlara taşınıyor, kadın mükemmel bir şekilde paketleniyor ve sonuç: “Sex and the City”!
  • Sömürgecilikten aramış bir feminist perspektif her şeyden önce kadınların bedenleri ile ilişkilendiren cinsiyetçi pratiklerin küresel olarak nasıl birbirine bağlandığını araştırılmalıdır. Örneğin kadın sünneti, zayıflığı güzellik ideali olarak dayatılan bir kültürün doğrudan sonucu olan ve yaşamı tehdit eden yeme bozuklukları ya da yine yaşamı tehdit eden herhangi bir estetik ameliyatla ilişkilendirilmelidir. Böylece bu pratiklerin altındaki cinsiyetçiliğin ve kadın düşmanlığının küresel zeminde bu ülkedeki cinsiyetçiliğe ayna tuttuğu vurgulanmış olur. Meseleler bu şekilde ele alındığı Batı emperyalizmi yeniden hayat bulmaz ve feminizmde batılı kadınların üretip başka kültürlerden kadınların onu tüketme hakkı için mücadele etmek zorunda kaldığı başka bir lüks ürün olarak ulusaşırı Kapitalizm tarafından sahiplenmez.
  • 417 syf.
    ·343 günde·Beğendi·10/10
    Hitler'in Yahudi düşmanlığının nedeni neydi?https://youtu.be/gE8dOfB-4-M
    Alıntılarla Bir Siyasi İdeoloji Özeti | FAŞİZM:
    https://youtu.be/O9iOqke27zI

    Bugüne kadar 8 aydan uzun bir ilişkim olmadı fakat bu kitabı tam 343 gün boyunca azar azar okuyup bitirdim. 2018 yılına benim için siyasi konuda bir aydınlanma yılı oldu desem abartmış olmam.

    Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuduğum sıralar karşıma bazı kelimeler çıkıyordu. Liberalizm, muhafazakarlık vs... İşte Andrew Heywood'un Siyasi İdeolojiler kitabını edinmem de bu tür siyasi kelimelere karşı "Ne demek yahu bu kelimeler?" dememin sonucunda gerçekleşti.

    Kitap, 12 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerin içerisinde ideolojinin kelime anlamı ve tarihsel evrimi, liberalizm, muhafazakarlık, sosyalizm, anarşizm, milliyetçilik, faşizm, feminizm, ekolojizm, dini köktencilik, çok-kültürcülük ve ideoloji kavramının küresel-çağdaş boyutu konusunda açıklamalar bulunmaktadır. Kitabın sonundaki kaynakçada bulunan kitapları sayayım dedim, yoruldum. 300-350 arası bir sayıda kaynaktan yararlanılmış muhteşem bir kitap olduğunu düşünüyorum.

    Örnek olarak, eğer Hitler'e sadece faşist deyip de geçmek istemiyorsan, faşizm kelimesinin kökenini, tarihsel gelişimini ve etkilediği devletleri, diğer siyasi görüşlerle olan karşılaştırmalarını ve kesişim kümelerini, bu görüşü savunan siyasi liderleri de tanımak istiyorsan bu kitabı gönül rahatlığıyla edinebilirsin.

    Yazarın herhangi bir siyasi görüşü anlatma metodunu kısaca anlatacak olursam bu kitabın nasıl bir kitap olduğunu daha rahat anlayabilirsiniz. Örnek olarak, elimizde herhangi bir siyasi görüş olduğunu düşünelim. Bu siyasi görüşün kelimesinin kökeninden itibaren başlayıp eski uygarlıklarda bulunan karşılıklarını, tarihsel gelişimini, birey ve toplum konusundaki ilişkilerini, bütün diğer siyasi görüşlerle olan karşılaştırmalarını, özgürlük, din, kültür ve bireye yaklaşım açısıyla olan tarihsel sürecini, piyasa tasarılarıyla bağlantılarını ve en az 6 kişiden oluşacak biçimde de en önemli savunucularını bahsediyor desem yanlış konuşmuş olmam.

    Diyeceğim o ki, siyasi görüşünüz ne olursa olsun objektif bir kitap okumak istiyorsanız tam olarak başucu yapabileceğiniz, doyurucu siyasi bilgiler içeren bir kitaptır.
  • Emanetten Mülke Kadın, Beden Siyaset adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a feminizmi, kadın haklarını sorduk.

    21. Yüzyıl modern kargaşa içerisinde kadın, "kendini tanımlama" çabaları içerisinde bir çok ideoloji ve felsefe tarafından tartışıldı. Batı'nın kendi içerisinde geçirmiş olduğu sürecin bir sonucu olan feminizmin bugün Müslüman toplumlarda yansıması nedir, nasıldır ve aslen feminizmin çabası haklı mıdır? 

    Biz de bu kargaşanın bir yerlerine savrulmamak adına Türkiye'de "vahy" noktasından hareketle analizlerde bulunan "Kadın, Beden Siyaset" adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a sorduk..

    İslam geleneği literatüründe kadın ve erkek üzerinden tevhit kavramı nasıl yorumlanabilir?

    İslam geleneğinin özünde tevhid vardır. Ama tevhidin tezahürlerinden biri de insanların çiftler halinde yaratılmasıdır. Ayetlerde sık sık buna atfen tefekküre çağrılır müminler. Mutasavvıflar çiftler halinde yaratılmayı Esma’ül-hüsna’nın tecellisi olarak yorumlamışlardır. Celal sıfatının daha ziyade erkeklerde; cemal sıfatınınsa kadınlarda tezahür etmesi üzerinde durmuşlardır. Hem bu ikilik hem de kesret; esasında vahdetin yaratılış alemindeki tezahürüdür. Bu sebeple erkek ya da dişi olarak yaratılmış olmayı biz müminler bir tecelli ve bir imtihan zemini olarak telakki ederiz.

    Özünde doğaya hakimiyeti savunan bir ideolojinin ürünü olduğunu savunduğunuz feminizm tam anlamıyla nedir?

    Genel olarak feminizm denince, kadınların da erkeklerle eşit siyasal, ekonomik ve toplumsal haklara sahip olmasını savunan bir akım anlaşılır. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı iktisadi eşitsizlik ortamında kadınların ezilmesine karşı çıkan; ekonomik sosyal ve siyasal eşitliği savunan bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Fakat yirminci yüzyılda feminizm bundan öte bir anlam kazanmıştır. Kadın hakları mücadelesi artık sadece toplumsal hayatın her alanında erkeklerle eşit olmaktan ibaret değildir. Bir tek feminist akımdan söz etmek mümkün olmadığı için bir kaç cümle ile feminizmin tarifini yapmak zor. Çünkü radikal ve varoluşçu feminizmden liberal ve ekofeminizme kadar geniş bir yelpazeye sahip.

    Ama hepsi için ortak söyleyebileceğimiz bir şey var. Feminizm bir cinsellik siyasetidir ve insanın varoluşunu kadın veya erkek olma noktasında temellendirir. Yani feministlere göre tarihin motoru cinsiyetler arası çatışmadır. Bu yaklaşım sadece politik bir hareketten ibaret değil. Bu nedenle daha geniş bir felsefi, sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümün parçası olarak değerlendirilmeli.

    Feminizm geniş bir yelpazeye sahip dediniz. Mesela radikal feministlerden Kate Millet ve Shulamith Firestone aile müessesi ortadan kalkarsa kadınların ezilmesi de sona erer diyorlar özet olarak. Bu görüşlerini neye dayandırıyorlar?

    Radikal feminizm aileyi kadın erkek arasındaki hiyerarşik ilişkinin zemini olarak görüyor. Yani ailede erkek üstün kadın da aşağı konumda olmaya mahkum. Çünkü kadın çocuk dünyaya getirmek zorunda olduğundan kamusal alanda kendisini geliştirmeye fırsat bulamaz. Bu nedenle ancak aile ortadan kalkarsa kadının nihai özgürleşmesi sağlanmış olacaktır radikal feministlere göre. Ama bu sadece bir örnek. Anneliği aşırı derecede önemseyen, fakat aile kurumuna yine de karşı çıkan feminist akımlar da var.

    Aslında aile feminizmin karşı çıktığı kurumlardan sadece biri. Temelde din de feminizmin hedefinde değil mi?

    Tabii dinler, özellikle İbrahimî dinler, yaratıcı - yaratılan arasında bir hiyerarşiye dayanır. Kullar arasında da dereceler, mertebeler vardır. Mesela Kur’an asıl kıymetlendirmenin takva ile olacağını söyler. Ama yine de toplumsal hayatta bir mertebelendirme söz konusudur. Yaşlı – genç, kadın – erkek, çocuk – ebeveyn nihai manada kul olma bakımından eşit olsalar da toplumsal hayatta bir takım mertebe ve kademelere tabidirler. Mürşid ile mürid, baba ile evlat “eşit” değildir. Biri yol gösterir; diğeri tabi olur. İşte bu tür bir mertebelendirmenin (hiyerarşinin) kadınların aleyhine işlediğini iddia eder feministler. Onlara göre İbrahimî dinlerin “Tanrı”sı hep kadınların aleyhine hükümler vermiştir. O yüzden kadınların eşitliği ve özgürleşmisi için din gibi kurumlardan özgürleşmek gerekir. Görülüyor ki feminizm tamamen seküler bir çerçeveden hareket ediyor. Yani “hayat, bu dünya hayatımızdır” diyen bir çerçeveden yaklaşıyor meselelere.

    Modern toplumların benimsediği bu kuram, sadece doğduğu Batı Avrupa’yla mı sınırlı kaldı?

    Öncelikle vurgulayalım; feminizm sadece bir kuram değil. Aynı zamanda bir toplumsal hareket, bir cinsellik siyaseti. Her toplumsal hareketin arka planında onu hazırlayan iktisadi ve siyasi/toplumsal/kültürel şartlar dikkate alınmalı demiştim bir önceki sorunuza cevap verirken. Sanayi devrimi sonrası iktisadi yapıdan teknolojinin ve kentleşmenin ortaya çıkardığı değişimlerin hepsinden tüm dünyadaki kadınlar etkilendi. Bu sebeple kadınlar arasında bir tecrübe ortaklığı oluştu. Böyle olunca da kadınlar için bütün dünyada ortak sorunlara ortak çözümler olabileceğine dair bir kanaat oluştu. Yani bütün kadınlar kadın haklarından bahsetmeye başladı.

    Müslüman kadınların da kadın hakları ile ilgili düşünürken feminist dili kullanması; aynı hak mücadelesini sürdürmesi normal mi o zaman?

    Bu sorunuza bir kaç aşamada cevap vermek isterim. Birincisi biraz önce de vurguladığım gibi feminizm ve kadın hakları hareketi belli bir tarihsel zemine sahip. Bu konuda düşünce ve pratik üreten zemin, kavramları da belirliyor elbette. Nasıl ki kapitalist ekonomiyi kavramlaştırırken Marksist terminolojiye veya liberal iktisatçıların nosyonlarına müracaat ediliyorsa, kadınla ilgili toplumsal, siyasal ve iktisadi bir takım değerlendirmeler yaparken de Batıda gelişmiş bu düşünce geleneğine atıf, adeta kaçınılmaz oluyor. Çünkü feminizm sadece bir hareket değil, bir düşünce akımı aynı zamanda. “Kadın”ı bir kategori olarak ortaya çıkaran sanayi sonrası dönemin içinden çıkmış, aydınlanma sonrası genel düşünce geleneği içine yerleştirilebilecek bir fikir akımı. Buradan ikinci noktaya geçebiliriz.

    Şuraya geleceksiniz her halde. Batıda ortaya çıkmış bir fikir akımı ise neden yerel değil de evrensel bir şeyden bahseder gibi bahsediyoruz feminizmden?

    Evet. Batının özel şartları içinde ortaya çıkmış olmasına rağmen feminizmden evrensel bir hakikatmiş gibi bahsediliyor. Neden? Çünkü kapitalizm küreselleşti ve kadın erkek kutuplaşmasını ortaya çıkaran vasat her yere hakim oldu. Geçim ekonomisinden üretim, ardından da tüketim ekonomisine geçiş, kadınların hayatında ciddi zorluklara yol açtı. Bunların izalesi için de Batıda geliştirilmiş tecrübe ve kavramlar tek çözümmüş gibi tedavüle girdi. Aynen liberalizmin “tarihin sonu” iddiası gibi feminizm de Batılı kadının tecrübesini ve geldiği noktayı, kadınlar için bir izlek olarak sundu. Çünkü feminizm, ortak bir kadınlık durumu üzerinden konuşan, evrensellik iddiasında bir ideoloji. Bu ideoloji, bir cinsellik siyaseti ve kadınlarla erkekler arası bir mücadelenin tarihe asıl rengini verdiği ön kabulünden yola çıkıyor. O zaman Müslüman bir kadın feminist olamaz mı diyorsunuz?

    Evet; açıkça böyle diyorum. Çünkü cins temelli feminist bakış, nihai olarak sekülerdir ve “hayat nedir” sorusuna verilen başka bir cevabın günümüzdeki son aşamasıdır. Bu manada feminizmin kavramlarını kullanan bir dindar kadın hemen feminist olmaz belki. Ama feminist bakış açısını külli bir dünya görüşü olarak benimsemek, varoluştaki tevhide vurgu yapan bir dinin mensupları için çelişkili bir durum arz eder. Ama yine de şunu unutmamalıyız, çağdaş dünyada kadınlar pek çok adaletsizlikle karşılaşıyor ve bu durumda kadın haklarından bahsetmek kaçınılmaz oluyor. Bu durumda hemen “feminist” yaftasını yapıştırmak da doğru ve adil değil. Çünkü dindar kadınların feminizmin kavramlarını kullanmalarıyla feminist bakış açısına sahip olmaları ayrı şeylerdir. Birbirine karıştırılmamalı.

    Batının geçirmiş olduğu süreçler sonrası bugün geldiği konumu kadın üzerinden değerlendirdiğimizde Doğuda nasıl bir tabloyla karşılaşırız?

    Bu sorunun cevabı için bir kaç ciltlik kitap yazmak gerekir. Doğudan kastettiğiniz İslam dünyası ise; biz modernleşirken kendimizi İslam ve kadın’ı tartışırken bulduk. Çağdaş dönemde dinimizle tarihimizle kültürümüzle ilgili ciddi bir hesaplaşma ve sorgulama yaşadık. Bugün de bu sorgulamalar devam ediyor. “İslam kadınları eziyor” şeklinde bir klişeye cevap vermekten yorgun düşüyoruz. Bu da bazen bizi savunmacı yapıyor. Zaten günümüzde “Müslüman kadın”, pek çok siyasal anlaşmazlığın üzerine bina edildiği sembolik ve kültürel bir zemin gibi işlev görüyor. İslamcılar da Modernistler de neo-oryantalistler de politikalarında Müslüman kadın imgesini kullanıyorlar. Ve hangi çerçevede ele alınırsa alınsın, “Islam ve kadın” problemli bir alan olarak sunuluyor. Böyle problemli bir alanda düşünce ve pratik üretmek, Müslümanları oldukça zorluyor.

    İkincisi ise küreselleşen dünyada Müslümanların cinsiyet ilişkileri, sadece Müslümanları değil “herkes”i ilgilendiriyor. Mesela Batıdaki üniversitelerde İslam ve kadın konusu çok büyük yer buluyor. Tabii ki bu ilgi sadece akademik sahada kalmıyor. Siyasi bir işlev de görüyor. Töre cinayetleri, İslam’ın namus anlayışı ile bağlantılandırılıyor. Kadınları ikincilleştirdiği iddiasıyla Fransa’da orta öğretim kurumlarında başörtüsü yasaklanıyor. Her gün her yerde pek çok haksız ve zalimce uygulama varken ve hiç kimsenin kılı kıpırdamazken, Nijerya’da bir kadına recm cezası uygulandığı için bütün dünya ayağa kalkıyor. Avrupa’da vatandaşlık anketi dolduran Müslümanlara “eşcinseller” konusunda ne düşündüğü soruluyor. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün.

    Peki Müslüman kadınların haklarıyla “herkes”in ilgilenmesi ne manaya geliyor? Bu ilgi bize neye mal oluyor?

    Aslında bu ilgiden çıkan sonuç şu: Müslümanların kadın erkek ilişkileri ve cinsel ahlak anlayışları, oluşturulmaya çalışılan ve adına “yeni küresel ahlak” denilen normlar açısından bakıldığında, sorun teşkil ediyor. Ve Müslümanlardan bu sorunu çözmesi bekleniyor. Şu eşcinsellerle ilgili biraz daha hoş görülü olun; daha evrensel değerlere uymak için biraz “yeniden yorum” yapın; mesela erkeğin kavvamlığının eşitliğe engel olduğu için bertaraf edin vs. Böyle teklifler/zorlamalar altında günümüzdeki Müslümanlar. Biz Müslümanlar olarak cinsiyet; kadın erkek eşitliği; Müslümanların cinsiyetlerarası münasebetleri gibi konuları ele alırken işte böyle bir atmosferin içinden konuşuyoruz.

    “İslam’da kadın ve erkek hakları” şeklinde iki ayrı fenomen var mıdır, yoksa iki cinsin karşılıklı tamamlayıcı hakları mı söz konusudur.

    İslamda kadın hakları tartışmasının konjonktürel arka planından bahsettim biraz önce. Bu konu bizim mevsim normalleri içinde konuşabildiğimiz bir konu değil. Savrulmalar yaşıyoruz. Mesela bazıları “İslamda kadın hakları vardır” şeklinde bir klişeyi söylemenin yeterli olduğu kanaatinde. Halbuki bunu söylemek yetmez. Pek çok konuda olduğu gibi kadın konusunda da adaleti tesis için yeni şartların gerektirdiği yeni içtihatlar yapılmalıdır. Ama bu tavır bizi zaten İslam tarihi boyunca kadınları ezen içtihatlar yapılmıştır gibi bir noktaya da savurmamalıdır. Çünkü bu savrulma bizi İslam tarihini bir yanlışlar tarihi; kadınların eziliş tarihi olarak gören isabetsiz bir tavra hapseder.

    Çağdaş Müslümanlar bu konuda iki uç yaklaşımı sergiliyor. Ya İslamın kadın haklarıyla ilgili bir sorunu yoktur deyip çağın beraberinde getirdiği sosyal değişmelere gözlerini kapatıyor. Gözünü kapattığı için de bir takım problemlere dikkat çeken ve adil taleplerde bulunan kadınları feministlikle suçlama kolaycalığına kaçıyor. Ya da modern söylemi olduğu gibi kabul edip; kadınların bugün geldiği noktayı ideal kabul edip Müslüman kadınları da bu noktaya çekmeye çalışıyor. Her iki sığlıktan da azade şümullü ve içeriden bir bakış geliştirebilmek için öncelikle “kadın meselesi”nin ciddiyeti kabul edilmeli. Ve şuna da ayrıca dikkat çekmek isterim. Artık bizim kadın meselesini değil; değişen; rol kaybına uğrayan; sorumluluktan kaçan; kaybettiği iktidarı şiddet ile telafi etmeye çalışan “erkek meselesi”ni konuşmaya başlamamız gerekiyor.

     

    Hülya Kurgan konuştu