• 197 syf.
    ·1 günde·7/10
    Sartre'a göre insan varoluşunu "dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendi belirler."

    Ritter'a göre insan varoluşunu "köklerinden kopmayla, temelini yitirmeyle, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmeyle, toplumda yabancılaşmayla, huzursuzlanmayla dile getirir."

    Kierkegaard'a göre insan varoluşunu "sürdürmesi ancak içinde bulunduğu toplumdan sıyrılmasıyla mümkün olacaktır. Yalnızlık, iç sıkıntısı, kaygı ve umutsuzluk kavramları ancak birey yalnız kalınca ortaya çıkar."

    Unamuno ise Hristiyanlıktan kopamayan, kabul etmese de kiliseye bağlı olan bir kişi. Kierkegaard amcamız da salt kiliseci tipteki bir din anlayışını yıkıp insancıl değerleri ön plana çıkaran bir varoluşçuluk öne sürünce ikilemler içinde savrulan Unamuno'nun dikkatini çeker. Delirir. Gider Kierkegaard'ı aslından anlayabilmek için Danimarka dilini öğrenmeye başlar. Öğrenir de.

    Unamuno'nun gerek öykülerinin gerekse de kitaplarının tam olarak anlaşılamıyor olması, derinlerine inilemeyecek kadar "sis"li görünmesi Unamuno'nun kendi ürettiği sorunlarına cevap getirememiş olmasından kaynaklanabilir. Ya da belki kendi bir çözüm getirmek istememiştir.

    Çelişkiyi çok sever Batı Avrupa yazarları. "Çelişki beni ezmiyor- özgürleştiriyor; hatta bana can veren bunun içindeki ironi." der Pessoa. "Çelişki mi? Elbette Evet diyen kalbimle hayır diyen
    kafamın çelişkisi! (...) Yaşam bir çelişkidir" der Unamuno. Bu çelişkilerle birlikte öykülerinde ve yarattığı karakterlerde sürekli insan, ölüm ve Tanrı sorularıyla ölümsüzlüğüne çözüm arayan bir çelişik Unamuno görülür.

    Bir süre sonra Unamuno delirir. Kendi bireysel varlığından, Tanrı'nın varlığından, inançlarından ve kısacası her şeyden kuşku duymaya başlar. Biraz cumhuriyetçi biraz monarşi, biraz anarşist biraz Tanrı yanlısı olan Unamuno hafif bir şizofrenik edebiyatçı olma yolunda hızla ilerler. Aslında Unamuno'nun bu yaşadığı çelişkilerin, ikilemlerin, hayatta herkesin kafasından geçebilecek basitlikteki soruların cevaplarını, yarattığı öykü ve roman karakterlerinde bulmaya çalışıyor diyebiliriz.

    Unamuno, ölümsüz olma isteğiyle yanıp tutuşan ama aynı zamanda da ölümden delice korkan bir yazar. Bunun için yarattığı hayal ürünü kahramanlarına gerçek insan süsü veriyor ve onlar sayesinde ölümsüz olabileceğine inanıyor. Gerek Üç Örnek Öykü'deki kahramanları, gerek Sis'teki yarattığı kahramanlar, gerek Don Sandalio karakteri belki de Unamuno'nun ölümsüzlüğü bulmak için yarattığı panzehirlerdi. Sonra Tanrısal gerçekler akılla çözülemez der, insan ruhunun derinliklerine kaybolmak için dalar ve o girdaptaki sorgulamalarını tarihteki hiç kimsenin tamamlayamadığı ve çözüme ulaştıramadığı gibi çözemez haliyle. Ama yine de Unamuno ülkesinin yaşadığı acıları yüreğinin derinliklerinde hissederek belki de varoluşçu akıma bu kadar derin bir ilgi gösteriyordu.

    Hayatı boyunca bir sorgulama sürgününde olan Unamuno'nun fiziksel bir sürgünde ev hapsinde ölmüş olmasını da yadırgamamak gerekir sanki?

    Bu incelemeyi yazarken http://acikarsiv.ankara.edu.tr/..._Kayaci.pdf.pdf?show bu linkte bulunan Sis ve Kürk Mantolu Madonna romanlarının karşılıklı incelemesi ve varoluşsal biçimleri açısından karşılaştırılmasından yararlandım.
  • 164 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Merhabalar , Kürk Mantolu Madonna incelemesi ile karşınızdayım. Öncelikle bu kitabı okumama vesile olan ve Raif Beyle tanışmamı sağlayan kitap dostu arkadaşım Burak 'a teşekkürlerimi bir borç bilirim

    Bu kitabı okumak aklımda yoktu aslında ama öneri üzerine okumaya başladım, şu an da iyi ki okudum diyorum. Ahh neler yaşadık kitap boyu Raif Beyle...

    Kitabı okurken hep Raif Beyle düşünmeye başladım ; o olayları yaşadı, düşündü ve ben de ona eşlik ettim. Kitap boyu neleri sorgulamadık ki. Raif Bey onca düşünce yığını içindeyken hep ona yardımcı olmak istedim, anlamaya çalıştım aslında çünkü o bile yaşadıklarını zor anlamlandırırken ben de ona destek olmasaydım neler olurdu kim bilir...

    Ne çok şey sorguladık diyorum şöyle bir kitaba bakınca. Onca olay içinde hep ümitsiz ümidiyle hatırlayacağım bir Raif Bey tanıdım. Şimdi size fazla bir şey anlatmayayım, Raif Bey kızar bana. Eğer isterseniz onunla beraber yaşayın olayları, o zaten size her şeyi anlatır.

    Haydi Raif Bey sizi bekler ️
  • Kürk Mantolu Madonna,
    Ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım.
    Evvela niçin kızdığımı söylemeliyim. Kitabın birinci kısmı harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı(gelişme) yani bir küçük burjuva ailesinin iç yüzünün talili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, (doğrulama) insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç harcanmasaydı diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin'e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz.
    Gelelim ikinci kısma, o kısım, başlı başına bir büyük hikaye olarak güzeldir. Ve böyle bir tecrübe gerek senin gerekse Türk Edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.

    Yeni dünya'da birbirinden güzel ve sana layık birçok hikayeler var. Yalnız, bilmem birşeye dikkat ediyor musun, Bizim edebiyat aşağı yukarı bütün tabakaya köylüye girmeyi başardı, bunda senin hizmetin büyüktür.
  • 164 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Herhalde bu kitabı okumayan tek ben kalmıştım bu ülkede derken sonunda ben de okudum. Neden bu kadar erteledim diye sürekli kendime kızdım. Kitabın sayısız incelemesi olduğu için ben bir inceleme yazmayacağım; lakin, kitaptaki bir paragrafı buraya yazıp şunu belirtmek istiyorum:
    " O bu dünyadan ayrılırken, benim hayatıma, başka hiçbir insana nasip olmayacak kadar canlı bir şekilde giriyordu. Bundan sonra onu daima yanımda bulacaktım."
    Belki bu kadar değil ama, Raif Efendi ve Maria Puder benim de hayatıma çok ani ve canlı bir şekilde girdi, ve ben de bundan sonra onları daima yanımda bulacağım.

  • NOT: Listeleri, yeni okuduğum kitaplarla güncellemekteyim. Bilginize...


    TEMEL DÎNÎ KİTÂPLAR:

    1. Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı (Dib)
    (Siyer)
    2. Fıkh-ı Ekber Şerhi
    (Fıkıh)
    3. İslam İlmihali
    (İlmihâl)
    4. Riyazü's Salihin
    (Hadîs)
    5. Feyzü'l Furkan Açıklamalı Kur'an-ı Kerim Meali
    (Meâl)
    6. Fi Zılal'il Kur'an
    (Tefsîr)
    7.
    (İtikâd)
    8.
    (Tevhîd)
    9.
    (Akâid)
    10.
    (Kelâm)
    11.
    (Ahlâk)
    12.
    (Peygamberler)
    13.
    (Biyografiler)


    İSLÂM ÜZERİNE KİTÂPLAR:

    1. Kırk Hadis
    • Kitabın İncelemesi: #32346233
    2. Su Üstüne Yazı Yazmak
    • Kitabın İncelemesi: #30396274
    3. Dirilt Kalbini
    4. İslamın Dirilişi
    5. Aile Saadeti
    6. İslam
    7. Delilim Yok Kalbimden Başka
    8. Kitab-ı Aşk
    9. Mesnevi
    10.


    TİYATRO KİTÂPLARI:

    1. Romeo ve Juliet
    2. Hamlet
    3. Kış Masalı
    4. Coriolanus'un Tragedyası
    5. Macbeth
    6. Othello
    7.


    ŞİİR KİTÂPLARI:

    1. Akıl Karaya Vurdu
    2. Soneler
    3. Monna Rosa
    4. Erbain
    5.


    ROMAN KİTÂPLARI:

    1. Fareler ve İnsanlar
    2. Şeker Portakalı
    3. Küçük Prens
    4. Kürk Mantolu Madonna
    • Kitabın İncelemesi: #27019943
    5. Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
    6. Ve Sen Kuş Olur Gidersin
    7.


    HİKÂYE KİTÂPLARI:

    1. Beni Onlara Verme
    2.


    BEYİN YAKAN KİTÂPLAR:

    1. Huzursuzluğun Kitabı
    • Kitabın İncelemesi: #37017380
    2.


    TÂRÎHÎ ROMAN KİTÂPLARI:

    1. Abdülhamid : Son Hükümdar
    2.


    MEKTÛP KİTÂPLARI:
    1. Aşka Dair Nesirler
    • Kitabın İncelemesi: #30576210
    2. Posta Kutusundaki Mızıka
    3.


    HALK EDEBİYÂTI KİTÂPLARI:
    1. Can Veren Pervaneler
    2.


    SİYÂSET KİTÂPLARI:

    1. Waldo Sen Neden Burada Değilsin?
    2.


    OKUMAYI DÜŞÜNDÜĞÜM SİYER KİTÂPLARI:

    a) Bülbülün Kırk Şarkısı
    b) Çöle İnen Nur
    c) Mekânlar ve Olaylarıyla Hz. Muhammed'in Hayatı
    d) Babam Hazreti Muhammed (A.S.M.)
    e) Hz. Muhammed'in Yasam Öyküsü
    f)
  • 408 syf.
    “Sabahattin Ali kanaatimce son neslin hikâyecilerinin en kuvvetlisidir.”
    Reşat Nuri Güntekin

    UYARI: Burdan itibaren okuyacaklarınız Sabahattin Ali’yle ilgili çokça bilgi içermektedir. Şayet spoiler yemek istemiyorsanız ( hoş biyografinin neresi spoiler olabilir zaten her şey her yerde yazıyor neyse)

    .................. Gidip şu işaretten sonrasını okuyabilirsiniz.
    Yazı biraz uzun görünebilir ki görünmüyor baya uzun :) Yine de bir solukta bitireceğinizin garantisini verebilirim. Keyifli okumalar dilemeyecem çünkü okuduklarınız pek keyif vermeyecek bu yüzden iyi okumalar dilerim. Gelen giden yerini aldıysa buyrun başlayalım.


    Yıl 1928, aylardan Kasım Sirkeci Garı’nda Almanya’ya gitmek üzere; özenle taranmış saçları, takım elbisesi, fötr şapkası ve yuvarlak çerçeveli gözlüğüyle Sabahattin Ali ve onu yolcu etmeye gelen iki arkadaşı beklemektedir. Bunlardan biri Pertev Naili Boratav diğeri de Hüseyin Nihal Atsız’dır.

    Maarif Vekâleti’nin yabancı dil öğretmeni yetiştirmek için Avrupa’ya öğrenci göndereceğini öğrenen Sabahattin sınava girmiş ve eğitim için Almanya’ya gitmeye hak kazanmıştır. Şimdi veda zamanıdır Ali son kez elini dostlarının omzuna koyar “Hoşça kalın” der ve trene biner. İşte asıl hikâye bundan sonra başlar.

    Almanya’ya giden Ali 1930’da Nazi sempatizanı bir Almanla kavga ettiği için haklı olduğu halde okuldan atılır. Türkiye’ye döner ve iş aramaya başlar. Birçok gazete, dergide yazdıktan sonra yolu çok önemli birine çıkar. Hayatına Ustam dediği Nazım Hikmet girer.
    Nazım bir mektubunda şöyle der Sabahattin’e.
    “Sana her zaman o kadar güvendim ve o kadar güveniyorum ki, zorlukları, yüklendiğin ağır yükün altından kalkarak yeneceğine inanıyorum. “

    Sabahattin de bu mektuba şöyle cevap verir.
    “ Şu an inan ki, senin dostun olmakla değil, sadece seninle aynı devirde yaşamış olmakla övünüyorum. “

    Bu sırada Nazım hapistedir 28 yıl ceza almıştır. Ali de bu zamana kadar Aydın, Konya ve Sinop’ta hapis yatmıştır. Şu sözleri söyler dostlarına.
    "Hükümet, kendiyle rekabet edecek düşünce ve kalitede olanların dışarıya çıkmasını istemiyor. Adam öldürmüş, hırsızlık yapmış ya da benzeri bir suç işlemiş olanlar sevinebilirler. Ama mesela, benim gibi siyaseten içeride bulunanınız varsa, sevinmek için acele etmesin derim."

    Almanya’ya giderken sımsıkı sarıldığı arkadaşı Nihal Atsız ile artık düşmanlardır. Fikirleri, yaşayışları, çevreleri taban tabana zıt düşmüştür.
    Öyle ki Atsız dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na Orhun Dergisi üzerinden açık mektup yazmış ve hem Hasan Ali Yücel’in hem de Sabahattin Ali’nin öğretmenliklerinin feshedilmesine sebep olmuş, tabii dergisi de kapatılmıştır.

    Bu olaylardan sonra Aziz Nesin ile tanışıp birlikte Markopaşa adlı mizah dergisi çıkarırlar. Ama dergi dağıtıcısı sözünden cayar ve dergiler ortada kalır.
    Ama Aziz Nesin’in heybesinde ‘Yılmak’ sözcüğü yoktur. İki bin tane dergiyi alıp sokağa fırlar bütün bayilere dergiyi bırakır. Eminönü’ne vardığında elinde kalan dergilerle “Markopaşa” diye bağırır ve süratle derginin satılmasını sağlar iki güne dergiler tükenmiştir bile.

    Ali’nin dilinin kemiği yoktur. Yeri gelir dönemin Başbakan’ına bile lafını esirgemez.
    #35672675

    Taraf tutmadığı için bertaraf olanlar arasındadır Ali. O sadece herkes için eşit bir dünya ister. Her zaman her şeyi sorgular. Arkadaşı Pertev’e şunu sorar bir gün.
    #35181415

    Hapis yatmaktan , Aliye’si ve Filiz’inden ayrı kalmaktan , sürekli takip edilmekten, kitapları, dergileri toplatılmasından yıpransa, yorulsa, bıksa bile asla sözünü esirgemez herkese karşı dimdik durur sebebini de şöyle açıklar. #35787502

    Tabii sonucunu da hapiste yatarak öder. Keşke ödediği bedel sadece hapis olarak kalsaydı.
    Parasızlıktan, işsizlikten bıkan Ali kamyon nakliyeciliği işine girişir. Amacı biraz da olsa artık bu işlerden uzak durmaktır. Yine de durmaz, her gördüğü haksızlığa, adaletsizliğe, ırkçılığa karşı çıkar. Karşılığında da sadece sefalet görür.
    O sıralarda karşılaştığı dostlarına “ Hayatımda hiç bu günlerdeki kadar sıkılmamış ve imkansızlıklar içinde çırpınmamıştım. “ diyordu.

    Şöyle diyor Balcıgil Ali için.
    #35461314

    Hapiste yattığı sırada istihbarat ajanı olan, ilerde katili olacağını bilmediği Ali Ertekin ile tanışır. Bulgaristan’a götüreceğini söyler cani, halbuki onu Bulgaristan sınırında katledecektir. Olayın detaylarını yazmak istemiyorum.

    Sabahattin Ali’nin cenazesi otopsi yapılacak bahanesiyle alınmış ve esrarengiz (!) bir şekilde ortadan kaldırılmıştır.

    Ali Ertekin 4 yıl ceza almış ama cezasını çekmeden çıkan afla birlikte kurtulmuştur.

    Filiz Ali babasının öldürüldüğü yere mezar taşı koyup üzerine şu dizelerini yazar:
    “BAŞIM DAĞ,
    SAÇLARIM KARDIR
    BENİM MESKENİM DAĞLARDIR.”

    Osman Balcıgil’in dediği gibi; #35789526

    ..............................................................................

    Kitap 1930 -1950 yıllarının sosyo-politik, kültürel ve ekonomik yapısı hakkında da bilgi veriyor. Türkiye’de ve dünyada neler olup bittiğini öğreniyorsunuz. İkinci Dünya Savaşı’ndan tutun da Hiroşima’ya, Atatürk’ün vefatından, Nazi faşizmine kadar birçok konuda bilgi sahibi oluyorsunuz. Ve içinizi asıl acıtan da 80-90 yıl geçmesine rağmen ülkemizde en ufak bir sistemin, uygulamanın, mekanizmanın, en önemlisi düşünce yapısının değişmemiş olması. Konuşanı susturma, düşünmeyi engelleme, tektipleşme, hapse attırma vs. gibi olayların artarak devam etmesi.

    Kitapta eleştirdiğim üç nokta vardı.
    Birincisi; Hint filmlerinde aniden araya giren dans ve müzik gibi, Balcıgil’in de en duygusal anlarda Sabahattin’in çapkınlıklarını araya koymasıydı. Tam duygusal bir konuşma yapılacak pat ‘Neyse ki Melahat vardı. İyi ki Sabahat vardı. ‘ tarzı yazılarıydı.
    İkincisi; Aliye Ali’ye çok çok az yer vermesiydi halbuki Ali kadar Aliye de çekmiştir.
    Üçüncü de; fotoğraf gibi materyaller kullanmamasıydı.

    Dili gayet sade, söyleşi tarzında hemen okunacak bir kitaptı. Her açıdan bilgi sahibi olmak için okuyun derim.

    Bu koca yazıyı Kürk Mantolu Madonna ile ilgili kısa bi videoyla bitirmek istiyorum. İzlemenizi tavsiye ederim. Okuyup buraya kadar geldiyseniz şayet çok teşekkür ederim.
    https://youtu.be/L1mu-x_4FaM
  • 164 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    1K’da incelemesi en çok yapılan eser hiç şüphesiz Kürk Mantolu Madonna..
    Benim için de ayrıcalıklı bir yeri olduğu için ilk incelememi Madonna üzerinden yapmak istedim.
    Zaten Sabahattin Ali’nin ilk kez kalemiyle tanışmam da Madonna ile oldu.Herkes gibi benim de bir takım ön yargılarım mevcuttu.Ama bu kitabın popüler olmasından dolayı değil, isminden kaynaklıydı.
    Daha sonra kitabı okumaya başladığım ilk sayfalarda bu ön yargımdan büyük bir utanç ve hicap duydum diyebilirim.
    Zira yazarımızın kullandığı dil ve üslup
    o kadar sade ve duru ki, insanı büyüleyip hemen etkisi altına alıveriyor .Uzun uzadıya betimleme yapmaktan kaçınarak vermek istediği mesajı açık ve anlaşılabilir bir biçimde okuyucuya aktarıyor.En vurucu kısımlar ise;Hiç şüphesiz insan ilişkileri üzerine yaptığı analizlerdi..

    Eser de iki farklı hikaye olduğunu söylemek mümkün.Bunlardan ilki küçük bir burjuva ailesinin iç yüzünü tahlil edip, toplumun ön yargısını konu alırken;İkinci hikaye ise imkansız ama tutku dolu bir aşk hikayesine ve yabancılaşma temalarına yer veriyor..

    İlk hikayede anlatıcı Raif beyi dış görünüşüne bakarak sıradan ve vasıfsız biri olarak nitelendirip ön yargılı bir yaklaşım sergiliyor.Daha sonra onu yakından tanıma fırsatı bulunca aslında onun hiç de düşündüğü gibi alelade biri olmadığını anlıyor.Buna ek olarak Raif efendinin iş yerinde maruz kaldığı davranışlar ise;Ön yargının harekete dökülmüş hali yani dışlama durumu vardı.

    Raif efendiyi biraz, Dostoyevski’nin yer altı adamıyla bağdaştırdım desem yeridir.Her iki karakterde de dıştan sessiz bir kabulleniş gösterip, içten isyan halin de olma durumu vardı.Bundan farklı olarak yer altı adamında ki kendini küçük görme halinde ki öfkeye dönüşen saldırgan farkındalık, Raif efendi de umursamaz ve çelebice bir kabulleniş olarak karşımıza çıkıyordu.

    Zaten şöyle bir bakıldığında Sabahattin Ali ve Dosteyevski toplumu baz alarak yazan yazarlardır.Şöyle bir iddiada da bulunmak istiyorum; Şayet Dosteyevski yaşıyor olup, Madonnayı okuma fırsatı yakalasaydı şüphesiz en sevdiği eserler arasında yerini alırdı:)

    Raif beyin aile yaşantısına gelince ilişkiler çok kopuk ve sevgisizdi.Hatta öyle ki, kendi içlerinde bir yabancılaşma durumu bile vardı .Bunu bir alıntı ile açıklamak istiyorum... “İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtırlar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, birtakım yabancılar beslemekti.”

    Maria puder’den sonra haksızlığa uğradığını düşündüğüm bir diğer karakter Mihriye hanım oldu..
    Onu sevmeyen bir eş, kibirli çocuklar, pasif bir kız kardeş ve egolu bir enişte Ev ortamı Nuh’un gemisini aratmıyordu her türden insan vardı..Her neyse..Konuya dönecek olursam kadıncağız evde hizmetçi konumundaydı.Herhangi bir değer görmeden sadece kullanılıyordu.Nasıl bir iç dünyası vardı kimbilir...

    Ve Maria Puder..Düşünce yapısına hayran kaldığım kadın..Güçlü ve dominant bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.Hatta feminist bir eğilimin varlığından dahi söz edilebilir.Söylediği şu sözler bunu destekler nitelikte;

    “Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? sırf böyle en tabii hakları imiş gibi insandan birçok şeyler istedikleri için... beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil... erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki... kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini farketmemek için kör olmak lazım. herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçemiyorlar. bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek... biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey veremeyiz... ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum."

    Maria puder, bir bakıma Raif efendi’nin istediği ama bir türlü olmak için cesaret gösteremediği bir kişiliğin tanımı gibiydi.Aradığı özgürlüğü kitaplardan sonra puder’de bulmuştu.
    Belki de Türkiye’ye dönmek yerine onun yanında kalmayı seçseydi, (çünkü her durumda ikinci bir seçenek vardır.)yabancılaşma ve silik bir karakter olma durumundan kurtularak iradeli bir karakter olabilirdi..
    Ama o gitmeyi seçerek kendine çizilmiş sınırlarda yaşamaya mahkûm oldu.Ve Maria Puder’in mektupları kesilmesi durumunda onun kendinden vazgeçtiğini ve başka birini bulduğuna dair peşin hüküm verme gafletine düşerek pişmanlık duygusunu da hayatına dahil etti.
    “Beni çağır, nereye istersen gelirim Raif.” Diyerek güvence veren bir kadın böyle bir şey yapmaz.Bu noktada soruyorum;
    Yere göğe sığdıramadığı Madonnasın’dan nasıl, bu kadar çabuk vazgeçebiliyordu?
    Neden, sebebini sorgulayıp araştırmadı?
    İhtimaller üzerine düşünmek yerine kolay olan peşin hüküm vermeyi seçti.
    Bu karakterine tezat bir davranıştı.Tıpkı kendisine kurduğu küçük dünyada hapsolmayı özgürlük olarak gördüğü parodaksta olduğu gibi.


    Hayatımızda ki bazı olgular elimizde olmadan gerçekleşse de çoğu zaman yön vermek bizim elimizde oluyor.Buna ön yargılarımızdan kurtularak başlayabiliriz.
    Son olarak bu eserden çıkardığım en iyi sonuç;
    “İnsanlar arasında ki ana engel din, dil ve ırk değil;Önyargı..