• " 'Ama bir sürü şey de öğrendim. Savaş, bedeli ağır ödense de dünyanın en iyi okullarından biridir.'
    'Keşke böyle bir okul hiç olmasaydı.'
    'Bu imkansız,' dedi dalgınlığından sıyrılan Timothy. 'Savaşsız bir tarih düşünebilir misin? Sosyoloji, ekonomi, psikoloji? Tıbbın en çok ilerlediği evre bile Nazilerin Yahudi kobaylar üzerinde çalışmalar yaptığı dönem. Savaş insanoğlunun varoluş biçimlerinden biri. Hem toplumsal, hem de bireysel olarak böyle bu. Ruhumuzdaki kötülüğü en iyi biçimde açığa çıkaran başka bir oyun yok. İnsanoğlu bu oyundan hiç vazgeçmedi, bundan sonra da vazgeçer mi bilmiyorum. '
    Meslektaşını yadırgayan gözlerle süzdü Esra:
    'Sanki savaşı savunur gibisin.'
    'Hayır! Kesinlikle hayır, ben savaşı savunmuyorum. İnsan denen yaratığı anlamaya çalışıyorum.'
    'İnsan mı ?' diye duraksadı Esra. 'Ama savaşların nedeni, devletlerin, ülkelerin, sınıfların çıkarlarıdır. Bunun için sıradan insanı suçlamak ne kadar doğru ?'
    'İlk söylediğinde haklısın. Savaşlar sınıfların, devletlerin çıkarları için yapılmıştır ve yapılmaktadır. Ama sonuçta süngüyü saplayan, tetiği çeken, bombayı atan, tankı kullanan sıradan insanlardır. Yani üniforma giymiş halktır. Bugüne kadar çok az asker buna karşı durmuştur. Savaşan iki ordunun askerlerinin birleşip, 'Artık yeter, biz savaşmak istemiyoruz,' deyip, silahlarını attıkları kaç olay vardır tarihte? Oysa öldürmekten zevk alan, bunu meslek haline getiren insanların yer aldığı binlerce örnek gösterebilirim sana.'
    'İyi de,' diye itiraz etti Esra, 'silahlarını bırakırlarsa suç işlemiş olurlar. Belki de vatan haini diye kurşuna dizilirler.'
    'Savaşta zaten ölmeyecekler mi? Daha doğru bir amaç uğruna, barış için ölmeleri daha anlamlı olmaz mıydı? '
    'Bu bir bilinçlenme sorunu,' dedi kaçacak yeri kalmayan Esra. 'Güçlü bir barış kültürü oluşursa...'
    'Anlatmak istediğim de bu. Barış insanın içinden gelmiyor. İnsan, öldürmek için gösterdiği çabayı, özveriyi, öldürmemek için göstermiyor. Barışı sağlamak için dışarıdan bir bilinç akışı gerek.'
    'Savaş için de öyle değil mi?' diye atıldı Esra. 'Hükümetler halkı hazırlamadan savaşa girmeyi göze alamazlar.'
    'Belki ama savaşın kötü, korkunç bir şey olduğu defalarca kanıtlandı. Sonuçları bu kadar ağır olan bir yıkıma insan nasıl bu kadar kolay sürüklenebilir... Sürükleniyorsa bunun nedenlerini devletlerin katı politikalarında, açgözlü sınıfların çıkarlarına olduğu kadar, insanın yapısında da aramak gerek.'
    ...
    Sen insanın iyi olduğuna inanmıyorsun. '
    'Sen inanıyor musun?' diye soruya soruyla karşılık verdi Timothy. 'Beş bin yıllık tarihe bir bak. Yıkımlar, katliamlar, savaşlarla dolu.'
    'Ama aynı zamanda görkemli kentler, bilimsel buluşlar, ölümsüz sanat yapıtlarıyla da dolu bu tarih. Evet, belki insan tümüyle iyi değil, ama tümüyle kötü de değil. İki duygudan da aynı oranda var bence.'
    'Bence kötülük biraz daha fazla. Kötülük her zaman iyilikten daha caziptir.' "
  • Hayatıma bir son vermek istersen
    Kurşuna gerek yok gözlerin var ya!
    Eğer ki kalbimden vurmak istersen
    Hançere gerek yok sözlerin var ya!

    Dağ olsam çökerim bakışlarında
    Taş olsam eririm avuçlarımda
    Sevgilim suçluysam bu aşk yolunda
    Zindana gerek yok hasretin var ya..

    Anladım çare yok unutmam için
    Her yerde hatıran izlerin var ya!
    Bir gün olsun mutlu uyumam için
    Yastığa gerek yok dizlerin var yal.
  • — Senin adın İbbieta mı?

    — Evet.

    — Ramon Gris nerede?

    — Bilmiyorum.

    ...

    — Onun hayatına karşılık senin hayatın.
    Onun nerede olduğunu bize söylersen hayatını kurtarırız.
    Kırbaçlı, çizmeli bu iki adam yine de bir gün ölecektiler.
    Benden biraz daha sonra, ama çok sonra değil.
    Ellerindeki kâğıt parçalarında ad arıyorlardı, başka insanları
    hapsetmek ve aşağılamak için onların peşlerinden koşuyorlardı.
    İspanya'nın geleceği konusunda ve başka konularda görüşleri vardı.
    Onların küçük çabaları bana kaba, gülünç geliyordu.
    Kendimi onların yerine koyamıyordum artık, bana deliymiş gibi geliyorlardı.
    Tıknazı hep bana bakıyordu, kırbacıyla çizmelerine vuruyordu.
    Bütün hareketleri ona canlı ve yırtıcı bir hayvan görünüşü
    vermek için hesaplı kitaplıydı.

    — Evet? Anlaşıldı mı?

    — Gris'in nerede olduğunu bilmiyorum, dedim. Sanırım Madrid'teydi.

    Öteki subay solgun elini şöyle bir kaldırdı.
    Bu şöyle bir hareket bile hesaplıydı.
    Bütün küçük oyunlarını görüyordum ve böyle eğlenmek
    isteyen insanların bulunması beni şaşırtıyordu.

    Yavaşça,

    — Düşünmek için on beş dakikanız var, dedi.
    Alın bunu çamaşırhaneye götürün, on beş dakika sonra geri getirin.
    İnkâr etmekte direnirse hemen kurşuna dizilecek.

    Ne yaptıklarını biliyorlardı: Geceyi beklemekle geçirmiştim.
    Ondan sonra, Tom ve Juan kurşuna dizilirken beni bir saat daha
    mahzende bekletmişlerdi, şimdi de götürüp beni çamaşırhaneye kapatıyorlardı.
    Yapacakları şeyi geceden hazırlamış olmalıydılar.
    Zamanla sinirlerin harap olacağını söylüyor ve
    benim de böyle olacağımı umut ediyorlardı.

    Aldanıyorlardı. Çamaşırhanede arkalıksız bir iskemleye oturdum,
    çünkü kendimi pek bitkin hissediyordum. Düşünmeye koyuldum.
    Ama onların önerisini değil elbette.
    Gris'in nerede olduğunu biliyordum doğrusu:
    Yeğenlerinin yanında gizleniyordu, şehirden dört kilometre uzaktaydı.
    Gizlendiği yeri açık etmeyeceğimi de biliyordum, işkence yapmazlarsa.
    (İşkenceyi düşünür gibi bir halleri de yoktu zaten.)
    Bütün bunlâr pek düzgün, anlaşılırdı ve beni zerre kadar ilgilendirmiyordu.
    Yalnızca davranışımın nedenlerini anlamak istemiştim.
    Gris'i ele vermektense gebermeyi yeğ tutuyordum. Niçin?
    Artık Ramon Gris'i sevmiyordum.
    Ona olan dostluğum Concha'ya olan aşkımla, yaşamak tutkumla
    birlikte gün doğmadan az önce ölüp gitmişti.

    Kuşkusuz ona hep değer veriyordum, yiğit bir adamdı.
    Ama onun yerine ölmeyi kabul edişimin nedeni bu değildi;
    hayatı benimkinden daha değerli değildi.
    Hiçbir hayatın değeri yoktu. Tutup bir adamı duvara dayıyorlar,
    sonra da geberip gidene kadar üstüne ateş ediyorlardı.
    İster bu adam ben olayım, ister Gris olsun, ister bir başkası, hep aynıydı.
    İspanya söz konusu olunca, Gris'nin benden daha işe yarar
    bir insan olduğunu biliyordum, ama İspanya ve kargaşa vız geliyordu bana.
    Artık hiçbir şeyin önemi yoktu.

    Gelgelelim ben buradaydım.
    Gris'i ele vererek de postu kurtarabilirdim ve bunu yapmayı reddediyordum,
    hatta bunu gülünç bile buluyordum; bu inattandı.
    Dik başlılık etmek gerek! diye düşünüyordum.
    İçime tuhaf bir sevinç doluyordu.
    Gelip beni aldılar, iki subayın yanına götürdüler.
    ...
    — Nerede olduğunu biliyorum, dedim. Mezarlıkta gizleniyor.
    Ya bir mezar çukurunda, ya da mezarcıların kulübesinde.

    Bu onlara bir oyun oynamak içindi.
    Onların ayağa kalktıklarını, fişekliklerini kuşandıklarını ve
    telâşlı bir tavırla emirler verdiklerini görmek istiyordum.

    Ayağa fırladılar.

    — Haydi gidelim. Moles, git Teğmen Lopez'den on beş adam iste.
    Sen; dedi tıknaz olanı, sana gelince doğruyu söylüyorsan sözüm yok;
    bizi uyutuyorsan bu sana pahalıya mal olacak.

    Bağıra çağıra gittiler ve ben falanjistlerin gözetimi altında
    sakin sakin bekledim. Zaman zaman kendi kendime gülümsüyordum,
    çünkü neler yaptıklarını düşünüyordum.
    Kendimi sersemlemiş ve kötücül hissediyordum.
    Onları mezar taşlarını kaldırırken, bir bir lâhit kapılarını açarken
    gözümün önüne getiriyordum. Sanki bir başkasıymışım gibi
    durumu gözümde canlandırıyordum. Kahramanlık yapmayı aklına
    koymuş şu mahkûm, bıyıklarıyla şu heybetli falanjistler ve
    mezarların arasında koşup duran şu üniformalı adamlar:
    Bu dayanılmaz bir gülünçlüktü.

    Yarım saat sonra ufak tefek tıknaz olanı tekbaşına çıkageldi.
    Beni kurşuna dizme emri vereceğini düşündüm.
    Ötekiler mezarlıkta kalmış olmalıydılar.

    Subay bana baktı. Pek öyle bozum olmuş bir hali yoktu.

    — Ötekilerle birlikte bunu da büyük avluya götürün, dedi.
    Askerî harekâttan sonra, görevli mahkeme kaderini tayin edecek.

    Anlamamıştım.

    — Yani beni... Beni kurşuna dizmeyecek misiniz? diye sordum.

    — Şimdi değil herhalde. Sonra. Artık işin orasını bilmem.

    Hiç, ama hiç anlamıyordum.

    — Ama niçin? dedim.

    Yanıt vermeden omuzlarını silkti ve askerler beni alıp götürdüler.
    Büyük avluda kadınlarla, çocuklarla, yaşlılarla yüz kadar tutuklu vardı.
    Ortadaki yeşilliğin çevresinde dönmeye koyuldum, şaşkındım.
    Öğleyin, bizi yemekhanede doyurdular.
    İki üç herif beni sorguya çekti.
    Onları tanıyor olmalıydım, ama yanıt vermedim.
    Nerede olduğumu da bilmiyordum artık.

    Akşama doğru on kadar yeni tutukluyu avluya getirdiler.
    Fırıncı Garcia'yı tanıdım. Bana:

    — İşe bak! Seni hayatta bulacağımı düşünmüyordum, dedi.

    — Beni ölüme mahkûm etmişlerdi, dedim,
    sonra da fikirlerini değiştirdiler. Nedendir bilmiyorum.

    — Beni saat ikide tutukladılar, dedi Garcia.

    — Niçin?

    Garcia siyasetle uğraşmıyordu.

    — Bilmiyorum, dedi. Kendileri gibi düşünmeyen herkesi tutukladılar.

    Sesini alçalttı.

    — Gris'yi de hakladılar. Titremeye başladım.

    — Ne zaman?

    — Bu sabah. Aptallık etmiş.
    Salı günü yeğeninden ayrılmış, çünkü bir şeyler öğrenmişler.
    Onu gizleyecek adam yok değilmiş, ama o kimseye yük olmak istemiyormuş. İbbieta'larda gizlenecektim, ama onlar yakalanınca
    gidip mezarlığa gizleneceğim, demiş.

    — Mezarlığa mı?

    — Evet. Aptallık işte.
    Tabii bu sabah oradan geçtiler, olan oldu.
    Mezarcıların kulübesinde buldular onu.
    Ateş ettiler, işini bitirdiler.

    — Mezarlıkta!

    Her şey dönmeye başladı ve toprağa çöküverdim:
    Öyle bir gülüyordum ki, gözümden yaşlar geliyordu.
    Jean-Paul Sartre
    Sayfa 25 - Can Yayınları
  • Kupa Meyhanesi’nde tek bir müşteri vardı:
    Devlet güvenlik örgütünde görevli sivil polis Bretschneider.
    Meyhaneci Palivets bardakları yıkıyor, Bretschneider de onu kapana
    kıstırmaya çalışıyordu, ama boşuna. Palivets, ağzı bozuğun tekiydi.
    “Göt”ten, “bok”tan, “sıçmak”tan başka laf bilmezdi.
    Ama aslında mürekkep yalamış adamdı;
    önüne gelene, Waterloo Çarpışması’nda Napoléon’un Muhafız Birliği
    Komutanı’nın, İngilizlerin suratına şamar gibi indirdiği yanıtı
    Victor Hugo’dan okumalarını salık verirdi.
    (İngilizlerin komutanı, Mareşal Cambronne’u çağırıp teslim
    olmasını istediğinde Mareşal’in şöyle dediği söylenir:
    “Merde! Asker adam ölür de teslim olmaz.”)

    Bretschneider, ciddi bir sohbete kapı açtı:
    “Ne kadar muhteşem bir yaz!”
    Palivets, bardakları dolaba yerleştirirken, yanıtı yapıştırdı:
    “İçine sıçayım böyle yazın!”

    Bretschneider, umutsuzca da olsa, “Herifçioğulları Saraybosna’da
    iyi iş becermişler doğrusu,” dedi. Palivets, “Ne Saraybosna’sı?” diye sordu.
    “Nusle’deki şarap dükkânını mı söylüyorsun?
    Bilmez misin, her Allah’ın günü hır çıkar orada.”
    “Ben Bosna’daki Saraybosna’dan söz ediyorum Bay Palivets.
    Ekselansları Arşidük Ferdinand’ı vurmuşlar. Buna ne dersiniz?”

    Palivets, piposunu yakarken, “Ben böyle işlere burnumu sokmam,”
    diye karşılık verdi alttan alarak. “Sikimde değil. Alarga duracaksın.
    Bugünlerde böyle işlere burnunu sokarsan kafanı kopartırlar.
    Esnaf adamım ben, bira isteyene birasını veririm, o kadar.
    Saraybosna’ymış, siyasetmiş, toprağı bol olsun, Ferdinand’mış,
    bize göre değil bunlar. Dosdoğru Pankratz’ı (Prag hapishanesi)
    boylar adam.” Sesi soluğu kesilen Bretschneider, umarsızca boş
    meyhaneye baktı. Ama çok geçmeden yeniden lafa girdi:

    “Şu aynanın olduğu yerde İmparator Hazretlerinin resmi asılı değil miydi?”
    “Evet, hakkın var,” diye yanıtladı Palivets.
    “Tam da orada asılıydı, ama sinekler pisleyip duruyordu üstüne,
    baktım olacak gibi değil, ben de tavan arasına kaldırdım.
    Neme lazım, müşterinin biri kalkar bir laf eder, tatsızlık çıkmasın.
    Durup dururken başımı neden belaya sokayım?”

    “Saraybosna’da durum çok kötüymüş, ne dersiniz Bay Palivets?”
    Bu kurnazca soruya, Palivets’ten çok temkinli bir yanıt geldi:
    “Bu mevsimde Bosna-Hersek cehennem gibidir.
    Askerliğimi orada yapmıştım. Bizim teğmeni serinletmek
    için başına buz torbası koyardık.”
    “Hangi alaydaydınız, Bay Palivets?”
    “Önemsiz şeyleri hiç aklımda tutamam,” dedi Palivets.
    “Hangi alayda olduğumdan bana ne! Merak bile etmedim.
    Böyle mevzulara merak sardırmak insana iyilik getirmez.”

    Bretschneider, artık umudunu tümden yitirmiş ve suspus olmuştu ki,
    Şvayk girdi içeri. Şvayk kendisine bir siyah bira söyleyip de,
    “Bugün Viyana da yasa bürünecekmiş,” der demez,
    Bretschneider’in asık suratında güller açıverdi.
    Gözleri umutla ışıldadı ve “Konopiştiye’de de on siyah bayrak asmışlar,”
    deyiverdi. Birasından bir yudum alan Şvayk, “Aslında on iki bayrak
    asmaları gerekirdi,” diye karşılık verdi.
    Bretschneider soracak oldu: “Neden on iki bayrak asacaklarmış?”
    Şvayk, “Yuvarlak hesap olsun diye,” dedi.
    “Düzinenin hesabı daha kolay olur. Hem düzineyle alırsan, daha ucuza gelir.”

    Bir sessizlik oldu. Sessizliği göğüs geçirerek Şvayk bozdu gene:
    “Artık Tanrı’ya kavuştu, meleklerin yanında.
    Huzur içinde yatsın! Ömrü imparator olmaya yetmedi. Askerliğimi yaparken,
    generalin teki attan düşmüş, sessiz sedasız cavlağı çekmişti.
    Hemen koştular, kaldırıp atına bindirmeye çalıştılar, ama bir de baktılar,
    koca general çoktan öbür dünyayı boylamış.
    Hem de tam mareşal olacakken.
    Geçit töreninde cumbadak düşüp yeri öpüvermiş.

    Bu geçit törenlerinde hep bir uğursuzluk vardır.
    Zaten Saraybosna’da da geçit töreni sırasında olmuş olanlar.
    Hiç unutmam, bir geçit töreninde üniformamda yirmi düğme eksik
    diye on beş gün hücre hapsi vermişlerdi; hem de tam iki gün Lazar gibi
    ellerim bağlı yatmıştım. Ama ordu dediğin disiplinli olmalı efendim;
    yoksa kimse kimseyi takmaz. Teğmen Makovets her zaman şöyle derdi:
    ‘Her işin başı disiplindir, Allah’ın salakları! Yoksa maymunlar gibi
    ağaçlara tırmanır durursunuz! Ama merak etmeyin, ordu insan sınıfına
    sokacak sizi, hayvan herifler!’
    Ne kadar haklıymış bizim teğmen! Şöyle bir park düşünsenize:
    Diyelim, Karel Meydanı’nın oradaki park; her ağacın tepesinde
    başıbozuk bir asker! Al başına belayı!”

    Bretschneider, yeniden söze girdi:
    “Saraybosna’da olup bitenler Sırpların marifeti.”
    Şvayk, “Şimdi yanıldınız işte,” diye yanıt verdi. “Bana sorarsanız,
    mutlaka Türklerin başının altından çıkmıştır bu iş;
    Bosna-Hersek yüzünden.” Sonra da, Avusturya’nın Balkan politikasına
    ilişkin görüşlerini anlatmaya koyuldu:
    1912’de Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan’a karşı giriştikleri savaşta
    yenilgiye uğrayan Türkler, Avusturya’nın kendilerinden yana çıkmasını istemişler, Avusturya böyle bir şeye yanaşmayınca da Ferdinand’ı vurmuşlardı.

    Şvayk, Palivets’e dönerek, “Türkleri sever misiniz?”
    diye sordu. “O kuduz kâfirleri sever misiniz? Mümkün mü sevmeniz?”
    “Müşteri müşteridir,” dedi Palivets, “ister Türk olsun, ister başka milletten.
    Esnaf takımı işe siyaset karıştırmaz.
    Birasını içip parasını veren müşterinin başımın üstünde yeri var;
    başköşeye kurulsun, dilediği gibi ahkâm kessin. Benim raconum böyle.
    Bizim Ferdinand’ı vuran Sırp’mış Türk’müş, Katolik’miş Müslüman’mış,
    anarşistmiş,Genç Çek’miş (Dr. Kramar önderliğindeki Çek Ulusal
    Liberal Partisi’nin üyelerine Genç Çekler deniyordu. Dr. Kramar , sonradan, Çekoslovakya Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı oldu.), vız gelir tırıs gider.”

    Artık ikisinden de umudu kesmekte olan Bretschneider,
    “Çok haklısınız, Bay Palivets,” diye lafa karıştı yeniden.
    “Ama ne derseniz deyin, Avusturya için büyük bir kayıp olduğunu
    kabul etmelisiniz.” Yanıt, meyhaneci yerine Şvayk’tan geldi:
    “Gerçekten de çok büyük bir kayıp. Daha büyük bir kayıp olamaz.
    En beyinsiz ahmak bile yerini tutamaz Ferdinand’ın.
    Keşke biraz daha şişman olsaydı.”
    Bretschneider kaçırmadı: “Ne demek istediniz?”

    Şvayk keyiflenmişti:
    “Ne demek mi istedim? Demek istediğim şu: Ferdinand biraz daha
    şişman olsaydı, Konopiştiye’deki topraklarında odun ve mantar toplayan
    kocakarıları kovalarken çoktan kalpten gitmiş olur, böyle utanç verici bir
    biçimde ölmek zorunda kalmazdı. İmparator Hazretlerinin amcasının
    vurularak öleceği kimin aklına gelirdi? Rezaletin daniskası!
    Bütün gazeteler onu yazıyor. Yıllar önce bizim Budyeyovitse’de Brjetislav
    Ludvik adında bir celep vardı, pazaryerinin ortasında çıkan bir
    marazada bıçaklayıvermişlerdi. Adamın Bohuslav adında bir oğlu vardı;
    kimse onun domuzlarını almaya yanaşmazdı. Derlerdi ki:
    ‘O bıçaklanan herifin oğlu bu. Bu da babası gibi rezilin tekidir herhalde!’
    Çocukcağız sonunda dayanamadı, Krumlov’daki köprüden Vltava Irmağı’na
    attı kendini. Atlayıp sudan aldılar; ölmesin diye, baş aşağı çevirip
    yuttuğu suları bile çıkardılar; ama kendisine iğne yapan doktorun kucağında
    can verdi.”

    Bretschneider işkillenmişti:
    “Doğrusu, çok tuhaf benzetmeleriniz var,” dedi.
    “Ferdinand’la celebin ne alakası var şimdi?”
    “Nasıl yani?” diye savunmaya geçti Şvayk. “Tanrı yazdıysa bozsun,
    benim kimseyi kimseye benzettiğim yok. Bay Palivets beni iyi tanır.
    Kimseyi kimseye benzetmemişimdir hayatımda.
    Ama Arşidük’ün dul hanımının yerinde olmak istemezdim doğrusu.
    (Şvayk’ın, suikastta Arşidük Franz Ferdinand’ın karısının da
    öldüğünden habersiz olduğu anlaşılıyor. )
    Şimdi ne yapacak acaba? Çocuklar yetim kaldı,
    Konopiştiye malikânesi de efendisiz. Ne dersiniz, acaba yeni bir arşidükle
    mi evlenir? Ama niye evlensin ki? Yeni kocasıyla yeniden Saraybosna’ya
    gitsin, bir kere daha dul kalsın diye mi?

    Biliyor musunuz, yıllar önce Hluboka
    (Prens Schwarzenberg’in Güney Bohemya’daki ünlü malikânesi.)
    yakınlarında Zliv’de bir orman bekçisi tanımıştım. Horoz derlerdi herife.
    Ne kadar boktan bir ad, değil mi? Kaçak avlananlar tarafından vuruldu;
    ardında bir dul, iki de bebek bıraktı. Bir yıl geçti geçmedi, kadın, bir başka
    orman bekçisine, Midlovarili Pepik Şavel'e vardı. Onu da vurmasınlar mı!
    Karı tuttu, gene bir orman bekçisiyle evlendi. Diyordu ki:
    ‘Allah’ın hakkı üçtür. Üçüncüyü de vururlarsa, artık ne yaparım bilemem!’
    Tabii onu da yaşatmadılar. Kadın da, üç orman bekçisinden altı çocukla
    ortada kaldı. Bu kez, Prens Hazretlerinin Hluboka’daki malikânesine
    kadar gitti, evlendiği orman bekçilerinin hepsinin öldürüldüğünü anlattı
    yana yakıla. Bunun üzerine, kadını, Rajitse’deki gözetleme kulesinde çalışan
    Yareş adında bir göl bekçisiyle evlendirdiler. Bu sefer ne oldu dersiniz?
    Gölde kaçak avlananlar, adamı suya atıp boğdular. Kadın ondan
    iki çocuk peydahlamıştı. Gene rahat durmadı, gitti,
    Vodnyani’den bir domuz kasabına vardı. Herifçioğlu bir gece baltayı
    kafasına indirdiği gibi karıyı eşek cennetine gönderdi, sonra da kendiliğinden
    gidip teslim oldu. Pisek’teki bölge mahkemesinde yargılandıktan
    sonra asılırken rahibin burnunu ısırdı ve en küçük bir pişmanlık
    duymadığını söyledi. İmparator Hazretleri hakkında da çok çirkin laflar etti.”

    Artık iyiden iyiye umutlanan Bretschneider,
    “Ne gibi çirkin laflar?” diye sormadan edemedi.
    “Söyleyemem, çünkü bugüne kadar kimse söylemeye cesaret edemedi.
    Ama duyduğuma göre, o kadar korkunç, o kadar iğrenç laflar etmiş ki,
    idamı seyreden savcılardan biri keçileri kaçırmış. Laf yayılmasın diye,
    adamcağızı hâlâ hücrede tutuyorlarmış. Hani, milletin kafayı bulduktan
    sonra İmparator Hazretlerine savurduğu beylik küfürlerden değilmiş.”

    Bu kez, “Peki, millet kafayı bulunca İmparator Hazretlerine ne gibi
    küfürler savuruyormuş?” diye sordu Bretschneider.
    “Beyler, lütfen, konuyu değiştirseniz iyi olacak,” diye araya girdi Palivets.
    “Bu zevzekliklerden hiç hoşlanmıyorum. Sonunda biri olmadık bir laf
    kaçıracak ağzından, başımız belaya girecek.”

    Şvayk oralı olmadı:
    “Yani, adam kafası kıyak olunca İmparator Hazretlerine ne gibi küfürler
    sallar, onu mu öğrenmek istiyorsunuz?
    Ohoo, neler neler! Hele bir kafayı bulun, bir de Avusturya Millî Marşı’nı çalsınlar,
    bakın nasıl bozuyorsunuz ağzınızı! Öyle şeyler gelir ki aklınıza, yarısı doğru
    olsa, İmparator Hazretleri ömür boyu temizleyemez bu rezilliği.
    Ama doğruya doğru, eğriye eğri, ihtiyar bu lafları hiç hak etmiyor.
    Düşünsenize! Oğlu Rudolf, gencecik yaşında, erkekliğinin baharında
    göçüp gitti bu dünyadan. (. İmparator Franz Joseph’in oğlu, tahtın vârisi
    Rudolf, Mayerling’deki av şatosunda, on yedi yaşındaki metresi
    Maria Vetsera’yla birlikte intihar etmiş olarak bulunmuştu.)

    Karısı Elisabeth, bıçaklanarak öldürüldü. Daha sonra, Johann Orth’u da yitirdi.
    (Arşidük Johann, Habsburg unvanını bırakarak kendine Johann Orth
    adını vermişti.)
    Ardından, Meksika imparatoru olan erkek kardeşi, bir kale duvarının dibinde
    kurşuna dizildi. ( İmparator Franz Joseph’in erkek kardeşi Ferdinand Maximilian, Meksika imparatoru olmuş; daha sonra Benito Juárez’in birlikleri tarafından
    tutsak alınmış, 1867’de idam edilmiştir.)
    Şimdi de, şu ihtiyarlık günlerinde, amcasını vurdular.
    Bunca acıya dayanmak için, insanın sinirleri çelikten olmalı.
    Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Allah’ın ayyaşları sövüp sayıyorlar adamcağıza.
    Bugün savaş patlak versin, gönüllü yazılıp İmparator Hazretleri uğruna
    kanımın son damlasına kadar savaşmazsam ne olayım!”

    Şvayk, birayı kafasına diktikten sonra devam etti:
    “Siz İmparator Hazretlerinin bütün bunlara eyvallah diyeceğini mi
    sanıyorsunuz! Öyleyse, onu zerre kadar tanımıyorsunuz demektir.
    Mutlaka savaş açacağız Türklere. İmparatorumuz onlara diyecek ki:
    ‘Siz benim amcamı öldürdünüz. Ben bunun hesabını sormaz mıyım!’
    Savaştan kaçış yok. Sırbistan’la Rusya da bize arka çıkar.
    Ortalık kan gölüne döner.”

    Şvayk, bu kehanetleri savururken güzelleşivermişti.
    Yüzündeki alıklık yerini coşkulu bir ışıltıya bırakmıştı; ay parçası gibi sırıtıyordu.
    Onun gözünde her şey çok açıktı.
    Avusturya’nın geleceğini okumasına kimse engel olamazdı:
    “Türklerle savaşa girersek Almanlar bize saldırabilir. Almanlarla Türkler
    birbirlerine arka çıkarlar. Dünya yüzünde onlardan fırlaması yoktur.
    Ama biz de, 1871’den beri Almanya’ya diş bileyen Fransa’yla saf tutarız.
    İşte o zaman savaş çıkar, hem de ne biçim! Daha ne diyeyim!”

    Bretschneider yerinden kalktı ve karanlık bir sesle,
    “Başka bir şey demenize gerek kalmadı,” dedi.
    “Benimle koridora kadar gelirseniz anlarsınız.”
    Sivil polisin ardından koridora çıkan Şvayk, hiç ummadığı bir durumla
    karşılaştı. Az önce birlikte bira içtiği Bretschneider, kartallı kimliğini
    (Çift başlı kartal, Avusturya Devlet Güvenlik Örgütü’nün simgesiydi.)
    çıkarıp kendisini tutukladığını, dosdoğru emniyet müdürlüğüne
    götüreceğini söyledi. Şvayk, bir yanlışlığa kurban gittiğini, hiçbir suç
    işlemediğini, kimseyi kızdıracak bir söz etmediğini açıklamaya çalıştıysa
    da para etmedi. Bretschneider Nuh diyor, peygamber demiyordu:
    Aslında, bir değil birçok suç işlemişti; üstelik işlediği suçlar arasında
    vatana ihanet de bulunuyordu.

    Birlikte meyhaneye döndüklerinde Şvayk, Palivets’e,
    “Beş bira içtim, iki frankfurter, bir de küçük ekmek yedim,”
    dedi. “Şimdi bana bir erik rakısı ver de gideyim. Tutuklanmış bulunuyorum.”
    Bretschneider, kartallı kimliğini Palivets’e de gösterdikten
    sonra bir süre yüzüne bakıp sordu:
    “Evli misiniz?”
    “Evet.”
    “Siz yokken hanımınız burayı çekip çevirebilir mi?”
    “Elbette.”
    “O zaman mesele yok Bay Palivets,” dedi Bretschneider sırıtarak.
    “Hanımınızı çağırın gelsin, işi ona devredin. Akşam gelip sizi de alacağız.”
    Şvayk, “Aldırma dostum,” diye meyhaneciyi yatıştırmaya
    çalıştı. “Beni sadece vatana ihanetten götürüyor.”
    “Peki ama, ben neden götürülüyorum?” diye sızlandı meyhaneci.
    “O kadar da dikkat etmiştim lafıma.”

    Bretschneider, kendinden emin, gülümsedi:
    “İmparator Hazretlerinin üstüne sineklerin pislediğini söylediniz ya!
    Ama merak etmeyin, emniyette aklınızı başınıza getirirler!”
    Ve böylece Şvayk, Kupa Meyhanesi’nden sivil polisle birlikte ayrıldı.
    Sokağa çıktıklarında, yüzü o alık gülümseyişle aydınlandı:
    “Kaldırımdan aşağı ineyim mi?”
    “O da ne demek?”
    “Tutuklandığıma göre, kaldırımda yürümeye hakkım yoktur diye düşündüm de.”
    Müdüriyetten içeri girerlerken de şöyle demekten alamadı kendini:
    “Doğrusu, orada sizinle çok iyi vakit geçirdik.
    Kupa Meyhanesi’ne sık sık gider misiniz?”
    Şvayk’ı kayıt odasına götürürlerken, Palivets de meyhaneyi karısına
    teslim ediyor, hüngür hüngür ağlayan kadıncağızı elinden
    geldiğince yatıştırmaya çalışıyordu:
    “Bırak şu ağlayıp sızlanmayı artık. İmparator Hazretlerinin
    resminde sinek boku var diye bana ne yapabilirler ki?”

    İşte, Aslan Asker Şvayk, bütün o hoşluğu ve tatlılığıyla Dünya Savaşı’na
    böyle karıştı. Onun öngörüleri tarihçileri mutlaka ilgilendirecektir.
    Kupa Meyhanesi’nde kehanette bulunurken söyledikleri doğru çıkmamış olabilir;
    ama unutmamak gerekir ki Şvayk, kimseden siyaset dersi almış değildi.
    Jaroslav Hasek
    Sayfa 19 - 1.Aslan Asker Şvayk Dünya Savaşı’na burnunu sokuyor - Birinci Bölüm CEPHE GERİSİNDE
  • Haydut Karokep


    Jarvinen konuşmasında Haydut Karokep’in hayatını hatırlattı:
    -Efendiler! Bundan yirmi beş yıl önce bütün Finlandiya’yı heyecan ve
    dehşet içinde bırakan Johan Karokep ismini hatırlıyor musunuz?

    Karokep, bir hırsız ve hayduttu. Büyük şehirlerdeki bankaları, işyerlerini ve kiliseleri
    soyardı. Hırsızlık yaparken âdeta polise meydan okurdu. Gereksiz yere
    cinayetler işliyordu. Bu yüzden tutuklandığında akli dengesinin yerinde
    olup olmadığının anlaşılması amacıyla önce akıl ve ruh hastanesine
    gönderilmişti.

    Karokep, oradan büyük bir cesaretle kaçtı ve izini kaybettirdi. Finlandiya’da
    ismi artık anılmaz oldu. Belki de izlendiği sırada açılan ateşlerden ağır
    bir şekilde yaralandı, öldü ve arkadaşları da cesedini meçhul bir yere
    gömdüler. Herkes böyle düşünüyordu.

    Artık Karokep’ten bahsetmekten vaz geçtiler.
    Efendiler Karokep yaşıyor!

    Geçen yıl, İtalya’da bulunduğum sırada, Napoli’de kendi siyle görüştüm.
    Ben onu tanıyamadım. Finlandiya’da yaşayan herkes gibi ben de onu ölü
    sanıyordum. Bir lokantada yemek yerken o beni tanıdı ve masama geldi.

    Yanında da çok yakışıklı üç oğlu vardı. Fin milletinin en gürbüz ve en
    güzel örnekleriydi sanki. Uzun boylu, geniş omuzlu, yiğit duruşlu, kumral saçlı
    ve mavi gözlüydüler. Yüzleri Güney Amerika’nın yakıcı güneşinin etkisiyle
    esmerleşmişti. İtalyanlar bunlara “Apollon Oğulları” diyorlardı.

    Üçü de Avrupa’nın üç ayrı üniversitesinde eğitim görüyorlarmış.
    En büyüğü İsviçre’de Ormancılık Fakültesi’nde okuyor ve Kaliforniya’da
    bir ormancılık işletmesinin yöneticiliğini yapıyormuş.
    En küçüğü Fransa’da Ziraat Fakültesi’nde, ortanca olanı da Almanya’da Kimya
    Fakültesi’nde eğitim görüyormuş. Deri, odun ve yağların kimyasal işlemleri
    konusunda yaptığı incelemeler, ünlü Alman üniversitelerinden birinin
    dikkatini çekmiş. Bu gencin ünlü bir kimya mühendisi olması bekleniyormuş.
    Bu üç zeki, güzel ve kibar çocuk, ülkemizde bir zamanlar haydutluk yapan
    Karokep’in oğullarıdırlar.

    O zamanlar gazeteler, Karokep’in bir ailesi olduğunu, eşinin kocasının işlediği
    cinayetlerden habersiz yaşadığını ve Karokep’in gayet sevgi dolu bir eş ve
    iyi bir baba olduğunu yazmışlardı. Sonra Karokep’in eşi ve çocukları da
    unutuldu.

    Fakat babaları onları unutmamış ve dostları aracılığıyla Amerika’ya
    getirtmiş. Ancak eşi Amerika’ya giderken yolda sarı humma hastalığına
    yakalanmış ve ölmüş. Karokep üç çocuğunu bizzat kendisi
    yetiştirmiş, onlara hem analık, hem babalık yapmış. Çocuklarıyla birlikte
    eğitim görmeyi sürdürmüş.

    Karokep -şimdi ismini değiştirmişse de burada yeni ismini söylemeye gerek
    görmüyorum- iki transatlantik gemisiyle Cenova’ya buğday göndermişti. Aynı
    zamanda kendisi de çocuklarıyla birlikte İtalya’yı görmek istemişti.

    Karokep, yeni ismiyle, yeni yurt edindiği Güney Amerika ülkelerinden
    birinde ticaret yapmış, para kazanmış ve buğday kralı olmuştu. O kadar çok
    zengin olmuş ki, sizin Reçel Kralı Jarvinen bile onun yanında yoksul kalır.

    Çocukluğumuzda ve sonraları gençliğimizde biz Karokep’le dosttuk,
    ikimizin de ailesi yoksul katrancılardı. Karokep’le birlikte büyüdük, öyle
    tesadüfler oldu ki aynı zamanda babalarımız vefat etti ve yetim kaldık.
    Dul kalan annelerimiz bizi şehre götürdüler. Beni bir fırıncının yanına
    çırak verdiler; Karokep de zengin bir tüccarın yanına yerleştirildi.

    Bu tüccar, ülkede yün, yapağı, ve çamsakızı toplar ve ihracat yapardı.
    Ticaret yaptığı yerlerde yetişen buğday ihtiyacı karşılamadığından, dışardan
    ithal ettiği buğdayı köylülere sa tardı. Karokep, yakışıklı, zeki, namuslu ve
    çalışkan bir çocuktu. Yalnız son derece hiddetli ve taşkın bir çocuktu.

    Kendisini tahkir edenlere karşı herşeyi yapmayı göze alan bir gençti.
    Kızdığı zaman kendisini bir titreme alır, benzi sararır,
    dişleri gıcırdar ve yılan gibi tıslayarak “ben sana Karokep’in kim olduğunu ve
    onu tahkire nasıl cesaret edildiğini öğretirim..” diyordu.

    Bu tüccar, Karokep’i sevdi. Her yerde onun namuslu oluşundan bahsediyordu.
    Birkaç yıl sonra önemli satın almaları ona devretmeye ve kendisine
    oldukça yüksek miktarda paralar teslim etmeye başladı. Nihayet
    onu büyük depolarından birinin müdürlüğüne tayin etti.

    Burada alışılmışın dışında ve anlaşılmaz bir olay meydana geldi.
    Karokep hiçbir dayanağı olmadan efendisinin kendisine teslim ettiği
    yüksek miktardaki parayı köylülere dağıtmış ve tüccarı oldukça büyük
    zarara sokmuş. Bundan başka efendisine de adamakıllı bir dayak atmış.

    Mahkemeye verilmiş. Karokep mahkemede ağzını açmamış. Sadeci
    sinirli sinirli gülmüş. Mahkeme sonunda, “Benim yerime onu mahkûm etseydiniz
    daha iyi yapardınız.” demek le yetinmiş. Tüccar sonradan “Karokep galiba
    delirdi!” demiş.

    Karokep birkaç ay cezaevinde yattı.
    Bu süre içinde kimseyle ilişki kurmamış, sadece okumakla meşgul olmuş.
    Yalnız zincire vurulmuş olan mahkûmların işledikleri cinayetleri dinlemekten
    zevk almış.

    Karokep cezaevinden çıktıktan sonra eşini ve çocuklarını alıp yabancı
    ülkelerden birine göndermiş. Bundan sonra Finlandiya’da korkusuzca yapılan
    hırsızlıklar, soygunlar ve cinayetler başlamış. İki yıl içinde birkaç banka ve
    on kadar kilise soyulmuş, üç papaz cinayete kurban gitmiş.

    Herkesin sevgisini kazanmış olan bir belediye doktoru, hasta ziyaretine
    giderken yol üstünde öldürülmüş. Fakat üstünde bulunan hiçbir şeye
    dokunulmamış, öldürülmesi için mantıklı hiçbir neden de bulunamamış.

    Son olarak da bir şehrin kıyısındaki mezarlık kilisesine hırsız girmiş.
    Kilisenin yanında oturan papaz, tesadüfen kilise pencerelerinden
    birinden ışık geldiğini görmüş. Hizmetliyi çağırarak birlikte kiliseye
    doğru gitmişler. Yüksek binanın kapısında hırsızla burun buruna
    gelmişler. Adam bir darbede hizmetliyi yere sermiş. Arkada duran papazın
    başına da demir bir çubukla vurmuş ve kafasını parçalamış.

    Papaz yine de bağırarak yardım istemeyi başarmış.
    Ayışığının olduğu karlı bir kış gecesiymiş. O sırada birkaç köylü
    tesadüfen mezarlığın yanından geçmekteyken imdat sesini duymuşlar ve
    hemen oraya koşmuşlar. Birisinin kaçmakta olduğunu görmüşler. Peşine
    düşüp yakalamışlar ve polise teslim etmişler.

    Sorguda ismi sorulunca “Haydut ve Katil Karokep” demiş.
    Sinirli bir gülüşle ve sükûnetle, banka, işyeri ve kiliseleri nasıl soyduğunu,
    üç papazı ve bir doktoru nasıl öldürdüğünü anlatmış.

    “Kimden yardım gördün?” sorusuna da “Hepsini kendim yaptım.
    Yardımcılarım sadece bana bilgi verdi. Hiçbirinin ismini de söylemeyeceğim.
    Bütün bunları kendi hesabıma yaptım ve tüm sorumlulukları üzerime alıyorum.
    Oyunu kaybettim. Alınız kaderim sizin elinizde. Her şeye razıyım, isterseniz
    öldürün ama yardımcılarıma dair bana soru sormayın.” cevabını vermiş.

    Bundan sonra Karokep hastaneden kaçtı ve hiçbir iz bırakmadan ortadan
    kayboldu. Bu olayların üstünden yıllar geçti ve her şey unutuldu.

    Şimdi Napoli’de, bizzat Karokep, yemek yediğim masanın yanına gelip,
    Fince bana:
    -Afedersiniz, siz Jarvinen değil misiniz? diye sordu.
    Ben, “Evet.” dedim ve şaşırdım.
    -Jukko Jarvinen? diye tekrar sordu.
    -Evet... dedim.
    -Tomerfors civarındaki Kolmarvi’den değil misiniz?
    -Evet, evet ama siz bunları nereden biliyorsunuz? Ben sizi ilk kez görüyorum.

    -Ben eski Karokep’im... diyebildi.
    -Jukko, benim eski arkadaşım Jııkko!.. Ah benim sevgili çocukluğum...
    O zamanki küçük dostun Johan’ı hatırlıyor musun? Eski Karokep’e elini
    uzatacak mısın? Karokep’le birlikte odama gittik.
    Gece geç vakte kadar Fince söyleştik.

    Bana şunları söyledi:
    -Oğullarım Karokep’in kim olduğunu bilmezler.
    Amerika’da iki kez vatan değiştirdim ve iki kez de ismimi
    değiştirdim. Ailemi Güney Amerika’ya götürdüm, kendim Kıızey’de çalıştım.

    Ben doğuştan yarı Amerikalı, yarı İspanyol’um. Ama ruhum Fin’dir.
    Şimdi nasıl yaşadığımı görüyorsun. Günahlarımı itiraf etmek istesem beni
    dinler misin? Benim izimi kimseye söylemeyeceğine dair namusun üzerine
    söz veriyor musun?

    Jarvinen, ben senin hayatını biliyorum. Bizim Suomi’nin gelişmesini
    de izliyorum. Sen daha çocukken, ben seni çok severdim. Şimdiki Reçel
    Kralı’nı da çok seviyorum. Gençlik dostunun nasıl biri olduğunu
    anlamanı isterim. Johan Karokep’ten nefret etmeni istemem.
    Johan Karokep cani değildi.

    -Sen o zaman ruhen hastaydın değil mi?
    -Sen ne kadar hasta idiysen, ben de o kadar hastaydım.
    O zamanlar ben cahildim.

    Bir kere düşün. Kapkaranlık bir evin içinde dolaşıyorsun.
    Yüzlerce odanın içinde çeşit çeşit şeyler var. Ama hiçbir ışık zerresi yok.
    El yordamıyla gidiyorsun. Elbette çevredeki eşyalar kırılır.
    Hem başkalarının eşyalarını kırar döker, hem kendin yaralanırsın.

    İnsan böyle bir yerde yalnız kalınca deli mi, cani mi, yoksa ışıktan yoksun
    bedbaht mı olur? İşte o zaman biraz sevdiğin Johan bu hâldeydi. Böyle
    karanlıkta kalmış daha kaç mil yon Johan vardır.

    Karokep elimi tutarak sözlerine devam etti:
    -Ah Jukko’cuğum, hayatın bu zalim anlarında senin de bir tarafa yalpalayıp
    devrilmediğine seviniyorum. Ana ben efendimin depolarında çalışırken
    sıkılıyordum. Bir şeyler bana dar geliyordu.
    Ben, “O sıralar ben de bir darlık sıkıntısı yaşıyordum.” diye karşılık verdim.

    “İşte görüyorsun ya!” dedi Karokep. “Milyonlarca Jarvinenler, Karokepler,
    hayatın bir döneminde darlık hissediyorlar. Daha geniş daha güzel
    daha neşeli bir şeyler istiyorlar. Benimgeçimim iyiydi. Bir eşim, üç küçük
    çocuğum vardı ve onları seviyordum.

    Kendi başıma ticaret yapma düşüncem de vardı. Fakat ben sıkılıyordum.
    Birgün, bir de baktım ki, bizim efendinin deposundaki kantar hileli.
    Köylülerden aldığı malları başka kantarla, köylülere sattığı buğdayı başka
    bir kantarla tartıyordu. Her ikisiyle de köylüleri aldatıyordu. Yıllardır bu işin
    böyle devam ettiğini, benim de bilmeyerek kendisine hırsızlıkta
    yardımcı olduğumu anladım. Fena hâlde canım sıkıldı.

    Elimdeki paraların hepsini köylülere dağıttım.
    Depo sahibine de temiz bir dayak attım.
    Elimden almasalardı, belki canını da alırdım.
    Mahkemede beni mahkûm ettiler.

    Hileli kantarlardan sözetmeyi düşündüm ama köylüler kantardan şikâyet
    etmeyeceklerine dair imzayla yükümlülük altına girmişlerdi; vazgeçtim.
    Köleler!.. Aptallar!..

    Şikâyet edecek olurlarsa, tüccar artık kimseye veresiye
    vermez diye korkuyorlardı. Ben de sustum. Kölelerden nefret ettim.
    Bunları hesap sormaya ve isyana teşvik için, kendilerini dövmek geldi içimden.

    Cezaevinde sürekli düşünüyordum.
    Tutukluluğum bittikten sonra beni salıverecekler. O zaman ne yapacağım?
    Hileli kantarla tekrar başkalarını aldatmaya mı başlayacağım ya da beni
    aldatmalarına tahammül mü edecektim?
    Böyle düşününce canım çok sıkıldı.
    Zavallı halk!.. Zavallı insanlar...

    Hem soyulurlar hem de birbirlerini soyarlar.
    Tanrı sevgisi için büyük mabetler inşa ediyorlar, sonra bir mabedin önündeki
    meydanlıkta binlerce insanı diri diri yakıyorlar. Birtakım kişiler de Tanrı
    aşkına ölüyor. Ben de artık insanlara ve Tanrı’ya isyan ettim.

    İspanya’da olup da oradaki insanlara ruhsal ve bedensel işkence
    edemediğime hayıflanıyordum. Eğer orada olsaydım, onlara bağırarak,
    “Kölesiniz!.. Kurbansınız!.. Çekeceksiniz!.. Mahvolunuz!..” derdim.

    Artık insanlardan ve Tanrı’dan intikam almaya karar verdim.
    Bankaları soydum. Buraları soymakla daha çok insanın felâketine
    sebep olacağıma inanıyordum. En hoşlandığım şey kilise
    eşyalarını çalmaktı. En iyi papazların kimler olduğunu araştırıyor, gidip onları
    öldürüyordum.

    Ey Tanrım, beni neden yakalatmıyorsun, diye bir yandan da
    isyan ediyordum. Yakalanmayınca daha çok kızıyordum. Yalanı, hileyi
    yeryüzünden kaldırmak için, elimden gelse bütün insanları yok etmeyi istiyordum.

    Bu sırada tekrar yakalandım ama korkmadım. Yalnızca şaşırdım.
    Demek ki her şey yalan değilmiş. Ancak beni kurşuna dizecekleri yerde
    ‘delidir’ diye akıl hastanesine gönderdiler.

    Kendi kendime, ‘Aptallar, ahmaklar, yalancılar...’ dedim.
    Ben de aptallık yapıp, ellerine düştüm. Yerler karlarla kaplıyken, ayışığı ortalığı işitirken, hiç hırsızlığa gidilir miydi?

    Bir müddet akıl hastanesinde kaldım.
    Sürekli beni sorguya çekiyorlar ama derdimi anlamıyorlardı.
    Bir fırsatını bulup oradan da kaçtım. Aklıma sinsi bir plan geldi.
    Kafasını yardığım papaz iyileşmiş ve tekrar önceki evinde oturuyormuş.

    Hastaneden kaçtıktan sonra, bir dostumun evinde kıyafet değiştirdim ve
    o gece doğruca papazın evine gittim. Pencereden baktığımda, oturmuş, bir
    kitap okuduğunu gördüm. Alnındaki yaranın izi hâlâ belliydi.
    Kapıyı çaldım. Ayak seslerinin yaklaştığını duydum.

    -Kim o? diye seslendi.
    -Papaz Efendi’yi arıyorum, dedim.
    -Ne yapacaksın? diye sordu.
    -Dini işler için... diye cevapladım.

    Papaz kapıyı açtı. Elinde bir mum vardı.
    Beni iyice görebilmek için elindeki şamdanı iyice kaldırdı.
    Bir şey hatırlıyormuş gibi kaşları çatıldı, vücudunu bir titreme aldı.

    Ben kapıda durup;
    -Beni tanıdınız mı? diye sordum.
    -Sizi bir yerde gördüm sanıyorum ama nerede olduğunu iyice
    hatırlamıyorum. Son zamanlarda hafızam çok zayıfladı, dedi.

    -Ben size yardımcı olayım, dedim.
    Kilise soygununu ha tırlıyor musunuz?
    Papaz geriledi ama bağırmadı. Kapıyı da kapamadı.

    Derin bir soluk aldıktan sonra usulca sordu:
    -Siz hapiste değil miydiniz?
    -Kaçtım.
    -Buraya niçin geldiniz?
    -Beni saklayasınız diye. Bir zamanlar canilerin kiliselerde
    saklandıklarını bir yerde okumuştum. Ben sizi öldürmek istemiştim.
    Şimdi de bir papazın kendi katiline karşı nasıl davranacağını görmek istiyorum.

    -Buyrun, içeri girin.
    Adımımı içeri atar atmaz, kapıyı sertçe kapadım.
    Alaycı bir gülüşle:
    -Şimdi sizi tekrar öldürmeye kalkışırım diye korkmuyor musunuz? dedim.
    -Hayır korkmuyorum, dedi.
    -Niçin? diye sordum.
    -Gözleri böyle olan insanlar öldürmez, diye cevap verdi.
    -Benim gözlerim nasıl? diye sordum merakla.
    -Hüzünlü, derin bir kederle dolu. Siz ruhen çok fazla hastasınız.
    Odaya girelim.

    O an bana ne oldu anlayamadım. Önce demir kadar sert Karokep,
    bu kez sıcak odaya getirilen donmuş balık gibi birden
    bire yumuşadı. Masanın üzerinde papazın okuduğu İncil açık duruyordu.

    -Karnınız aç mı? Bir şey yemek ister misiniz? diye sordu.
    Ben sertçe;
    -Şarap getir! dedim.
    Göğsüme bir şeyler battı, boğazım tıkandı. Ev sahibi odadan çıkınca
    sandalyeye oturup ağlamaya başladım.
    Çocukluğumdan beri hiç böyle ağladığımı hatırlamıyorum.
    Papaz bir bardak şarapla, bir dilim tereyağ sürülmüş ekmek getirdi.
    Ben huzurunda diz çöküp elini tuttum.

    -Beni affediniz... Affediniz... dedim.
    -Rahat olun, şarabınızı için. Ne istiyorsanız söyleyiniz.
    -Ne söylemek mi istiyorum? Ben isyan etmek istiyorum...
    Papazla alay etmek, belki de onu öldürmek için buraya geldim...
    Sonuç başka türlü oldu...

    Ben perişan bir hâlde, yıllardan beri neler hissettiğimi, yeryüzünde ve
    gökyüzünde yalanı öldürmek istediğimi anlatmaya başladım.
    Ev sahibi beni sakince dinliyor, yalnız arada bir ellerimi ve başımı okşuyordu.
    Hikâyem bittikten sonra papaz gülümseyerek sordu:

    -Demek siz Tanrı’yla mücadele ediyorsunuz.
    Tanrı’yı kızdırmak için de kiliseleri soyuyor ve iyi insanları öldürüyordunuz.
    Siz çok budala ve sefil bir adamsınız.
    -Ama Tanrı varsa, niçin benim cezamı vermiyor?
    -Yavrum sen Tanrı’yı kendin gibi sanarak onunla uğraşmaya kalkmışsın.
    Tanrı senin gibi canilere benzemez ki sana karşılık versin.

    Eğer Tanrı senin cezanı vermemişse, kendini düzeltmeni beklemiştir.
    Önce o Küçük Johan nasıl iyi ve masum bir çocuktuysa, sen yine öyle olmaya çalış!
    -O hâlde gidip kendim teslim olayım...
    -Hayır buna gerek yok. Hz. İsa’ya günahkâr bir kadın gelmiş, günahlarını
    affettirmek için ne yapması gerektiğini sormuş.
    Hz. İsa da ona, “Kalk git, bir daha günah işleme.” demiş.
    Sen de bundan sonra namuslu bir adam ol. Namusunla çalış, kazan.
    Sanıyorum senin çocukların da var. Onları terbiye et.
    Geçimlerini dürüst bir işle kazanmayı öğrensinler.

    İşte azizim Jukko! Ben tekrar namuslu hayata döndüm. Çocukları
    yetiştirdim, okuttum, adam ettim... Benim hikâyem işte böyle...

    Şimdi de sen bana, nasıl Reçel Kralı olduğunu anlat.
    Çünkü Jarvinen ile Karokep iki çocukluk arkadaşıdır.
    Onlar bizim milletimizin iki yarısıdır. Birisi soğuk bir karanlık ve cehalet
    içinde ölmüştür. Diğeri de güneşin ışıklarıyla “aydın” bir bahar hayatı yaşamaya çağrılmıştır.

    ***

    Jarvinen konuşmasının burasında Halk Üniversitesi’nin profesörlerine
    şunları söyledi:
    -İşte sizler çalışmalarınıza devam ederken, Reçel Kralı olan Jarvinen’e ve
    benim gibi daha bir çok Jarvinenlere yaptığınız hizmetleri anmak isterim.
    Değerli Hocalar! Jarvinenlerle, Karokepler hep aynı milletin evlatlarıdırlar.
    Her birisi çocukluğunda iyi etkilere olduğu kadar, kötü etkilere de açıktır.

    Eğer ben herkesin saygısını ve sevgisini kazanmış bir adam olmuşsam,
    bu benim kendi becerim değildir. Eğer sevgili çocukluk arkadaşım
    Johan Karokep, haydut ve katil olmuşsa, bu onun kabahati değildir.
    Bu onun yalnızca talihsizliğidir.

    Jarvinen ile Karokep aynı madalyonun birer yüzüdür.
    Aynı ağacın iki dalıdır. Ağacın gövdesi ise milyonlardan oluşan halk kitlesidir.