• Haydut Karokep


    Jarvinen konuşmasında Haydut Karokep’in hayatını hatırlattı:
    -Efendiler! Bundan yirmi beş yıl önce bütün Finlandiya’yı heyecan ve
    dehşet içinde bırakan Johan Karokep ismini hatırlıyor musunuz?

    Karokep, bir hırsız ve hayduttu. Büyük şehirlerdeki bankaları, işyerlerini ve kiliseleri
    soyardı. Hırsızlık yaparken âdeta polise meydan okurdu. Gereksiz yere
    cinayetler işliyordu. Bu yüzden tutuklandığında akli dengesinin yerinde
    olup olmadığının anlaşılması amacıyla önce akıl ve ruh hastanesine
    gönderilmişti.

    Karokep, oradan büyük bir cesaretle kaçtı ve izini kaybettirdi. Finlandiya’da
    ismi artık anılmaz oldu. Belki de izlendiği sırada açılan ateşlerden ağır
    bir şekilde yaralandı, öldü ve arkadaşları da cesedini meçhul bir yere
    gömdüler. Herkes böyle düşünüyordu.

    Artık Karokep’ten bahsetmekten vaz geçtiler.
    Efendiler Karokep yaşıyor!

    Geçen yıl, İtalya’da bulunduğum sırada, Napoli’de kendi siyle görüştüm.
    Ben onu tanıyamadım. Finlandiya’da yaşayan herkes gibi ben de onu ölü
    sanıyordum. Bir lokantada yemek yerken o beni tanıdı ve masama geldi.

    Yanında da çok yakışıklı üç oğlu vardı. Fin milletinin en gürbüz ve en
    güzel örnekleriydi sanki. Uzun boylu, geniş omuzlu, yiğit duruşlu, kumral saçlı
    ve mavi gözlüydüler. Yüzleri Güney Amerika’nın yakıcı güneşinin etkisiyle
    esmerleşmişti. İtalyanlar bunlara “Apollon Oğulları” diyorlardı.

    Üçü de Avrupa’nın üç ayrı üniversitesinde eğitim görüyorlarmış.
    En büyüğü İsviçre’de Ormancılık Fakültesi’nde okuyor ve Kaliforniya’da
    bir ormancılık işletmesinin yöneticiliğini yapıyormuş.
    En küçüğü Fransa’da Ziraat Fakültesi’nde, ortanca olanı da Almanya’da Kimya
    Fakültesi’nde eğitim görüyormuş. Deri, odun ve yağların kimyasal işlemleri
    konusunda yaptığı incelemeler, ünlü Alman üniversitelerinden birinin
    dikkatini çekmiş. Bu gencin ünlü bir kimya mühendisi olması bekleniyormuş.
    Bu üç zeki, güzel ve kibar çocuk, ülkemizde bir zamanlar haydutluk yapan
    Karokep’in oğullarıdırlar.

    O zamanlar gazeteler, Karokep’in bir ailesi olduğunu, eşinin kocasının işlediği
    cinayetlerden habersiz yaşadığını ve Karokep’in gayet sevgi dolu bir eş ve
    iyi bir baba olduğunu yazmışlardı. Sonra Karokep’in eşi ve çocukları da
    unutuldu.

    Fakat babaları onları unutmamış ve dostları aracılığıyla Amerika’ya
    getirtmiş. Ancak eşi Amerika’ya giderken yolda sarı humma hastalığına
    yakalanmış ve ölmüş. Karokep üç çocuğunu bizzat kendisi
    yetiştirmiş, onlara hem analık, hem babalık yapmış. Çocuklarıyla birlikte
    eğitim görmeyi sürdürmüş.

    Karokep -şimdi ismini değiştirmişse de burada yeni ismini söylemeye gerek
    görmüyorum- iki transatlantik gemisiyle Cenova’ya buğday göndermişti. Aynı
    zamanda kendisi de çocuklarıyla birlikte İtalya’yı görmek istemişti.

    Karokep, yeni ismiyle, yeni yurt edindiği Güney Amerika ülkelerinden
    birinde ticaret yapmış, para kazanmış ve buğday kralı olmuştu. O kadar çok
    zengin olmuş ki, sizin Reçel Kralı Jarvinen bile onun yanında yoksul kalır.

    Çocukluğumuzda ve sonraları gençliğimizde biz Karokep’le dosttuk,
    ikimizin de ailesi yoksul katrancılardı. Karokep’le birlikte büyüdük, öyle
    tesadüfler oldu ki aynı zamanda babalarımız vefat etti ve yetim kaldık.
    Dul kalan annelerimiz bizi şehre götürdüler. Beni bir fırıncının yanına
    çırak verdiler; Karokep de zengin bir tüccarın yanına yerleştirildi.

    Bu tüccar, ülkede yün, yapağı, ve çamsakızı toplar ve ihracat yapardı.
    Ticaret yaptığı yerlerde yetişen buğday ihtiyacı karşılamadığından, dışardan
    ithal ettiği buğdayı köylülere sa tardı. Karokep, yakışıklı, zeki, namuslu ve
    çalışkan bir çocuktu. Yalnız son derece hiddetli ve taşkın bir çocuktu.

    Kendisini tahkir edenlere karşı herşeyi yapmayı göze alan bir gençti.
    Kızdığı zaman kendisini bir titreme alır, benzi sararır,
    dişleri gıcırdar ve yılan gibi tıslayarak “ben sana Karokep’in kim olduğunu ve
    onu tahkire nasıl cesaret edildiğini öğretirim..” diyordu.

    Bu tüccar, Karokep’i sevdi. Her yerde onun namuslu oluşundan bahsediyordu.
    Birkaç yıl sonra önemli satın almaları ona devretmeye ve kendisine
    oldukça yüksek miktarda paralar teslim etmeye başladı. Nihayet
    onu büyük depolarından birinin müdürlüğüne tayin etti.

    Burada alışılmışın dışında ve anlaşılmaz bir olay meydana geldi.
    Karokep hiçbir dayanağı olmadan efendisinin kendisine teslim ettiği
    yüksek miktardaki parayı köylülere dağıtmış ve tüccarı oldukça büyük
    zarara sokmuş. Bundan başka efendisine de adamakıllı bir dayak atmış.

    Mahkemeye verilmiş. Karokep mahkemede ağzını açmamış. Sadeci
    sinirli sinirli gülmüş. Mahkeme sonunda, “Benim yerime onu mahkûm etseydiniz
    daha iyi yapardınız.” demek le yetinmiş. Tüccar sonradan “Karokep galiba
    delirdi!” demiş.

    Karokep birkaç ay cezaevinde yattı.
    Bu süre içinde kimseyle ilişki kurmamış, sadece okumakla meşgul olmuş.
    Yalnız zincire vurulmuş olan mahkûmların işledikleri cinayetleri dinlemekten
    zevk almış.

    Karokep cezaevinden çıktıktan sonra eşini ve çocuklarını alıp yabancı
    ülkelerden birine göndermiş. Bundan sonra Finlandiya’da korkusuzca yapılan
    hırsızlıklar, soygunlar ve cinayetler başlamış. İki yıl içinde birkaç banka ve
    on kadar kilise soyulmuş, üç papaz cinayete kurban gitmiş.

    Herkesin sevgisini kazanmış olan bir belediye doktoru, hasta ziyaretine
    giderken yol üstünde öldürülmüş. Fakat üstünde bulunan hiçbir şeye
    dokunulmamış, öldürülmesi için mantıklı hiçbir neden de bulunamamış.

    Son olarak da bir şehrin kıyısındaki mezarlık kilisesine hırsız girmiş.
    Kilisenin yanında oturan papaz, tesadüfen kilise pencerelerinden
    birinden ışık geldiğini görmüş. Hizmetliyi çağırarak birlikte kiliseye
    doğru gitmişler. Yüksek binanın kapısında hırsızla burun buruna
    gelmişler. Adam bir darbede hizmetliyi yere sermiş. Arkada duran papazın
    başına da demir bir çubukla vurmuş ve kafasını parçalamış.

    Papaz yine de bağırarak yardım istemeyi başarmış.
    Ayışığının olduğu karlı bir kış gecesiymiş. O sırada birkaç köylü
    tesadüfen mezarlığın yanından geçmekteyken imdat sesini duymuşlar ve
    hemen oraya koşmuşlar. Birisinin kaçmakta olduğunu görmüşler. Peşine
    düşüp yakalamışlar ve polise teslim etmişler.

    Sorguda ismi sorulunca “Haydut ve Katil Karokep” demiş.
    Sinirli bir gülüşle ve sükûnetle, banka, işyeri ve kiliseleri nasıl soyduğunu,
    üç papazı ve bir doktoru nasıl öldürdüğünü anlatmış.

    “Kimden yardım gördün?” sorusuna da “Hepsini kendim yaptım.
    Yardımcılarım sadece bana bilgi verdi. Hiçbirinin ismini de söylemeyeceğim.
    Bütün bunları kendi hesabıma yaptım ve tüm sorumlulukları üzerime alıyorum.
    Oyunu kaybettim. Alınız kaderim sizin elinizde. Her şeye razıyım, isterseniz
    öldürün ama yardımcılarıma dair bana soru sormayın.” cevabını vermiş.

    Bundan sonra Karokep hastaneden kaçtı ve hiçbir iz bırakmadan ortadan
    kayboldu. Bu olayların üstünden yıllar geçti ve her şey unutuldu.

    Şimdi Napoli’de, bizzat Karokep, yemek yediğim masanın yanına gelip,
    Fince bana:
    -Afedersiniz, siz Jarvinen değil misiniz? diye sordu.
    Ben, “Evet.” dedim ve şaşırdım.
    -Jukko Jarvinen? diye tekrar sordu.
    -Evet... dedim.
    -Tomerfors civarındaki Kolmarvi’den değil misiniz?
    -Evet, evet ama siz bunları nereden biliyorsunuz? Ben sizi ilk kez görüyorum.

    -Ben eski Karokep’im... diyebildi.
    -Jukko, benim eski arkadaşım Jııkko!.. Ah benim sevgili çocukluğum...
    O zamanki küçük dostun Johan’ı hatırlıyor musun? Eski Karokep’e elini
    uzatacak mısın? Karokep’le birlikte odama gittik.
    Gece geç vakte kadar Fince söyleştik.

    Bana şunları söyledi:
    -Oğullarım Karokep’in kim olduğunu bilmezler.
    Amerika’da iki kez vatan değiştirdim ve iki kez de ismimi
    değiştirdim. Ailemi Güney Amerika’ya götürdüm, kendim Kıızey’de çalıştım.

    Ben doğuştan yarı Amerikalı, yarı İspanyol’um. Ama ruhum Fin’dir.
    Şimdi nasıl yaşadığımı görüyorsun. Günahlarımı itiraf etmek istesem beni
    dinler misin? Benim izimi kimseye söylemeyeceğine dair namusun üzerine
    söz veriyor musun?

    Jarvinen, ben senin hayatını biliyorum. Bizim Suomi’nin gelişmesini
    de izliyorum. Sen daha çocukken, ben seni çok severdim. Şimdiki Reçel
    Kralı’nı da çok seviyorum. Gençlik dostunun nasıl biri olduğunu
    anlamanı isterim. Johan Karokep’ten nefret etmeni istemem.
    Johan Karokep cani değildi.

    -Sen o zaman ruhen hastaydın değil mi?
    -Sen ne kadar hasta idiysen, ben de o kadar hastaydım.
    O zamanlar ben cahildim.

    Bir kere düşün. Kapkaranlık bir evin içinde dolaşıyorsun.
    Yüzlerce odanın içinde çeşit çeşit şeyler var. Ama hiçbir ışık zerresi yok.
    El yordamıyla gidiyorsun. Elbette çevredeki eşyalar kırılır.
    Hem başkalarının eşyalarını kırar döker, hem kendin yaralanırsın.

    İnsan böyle bir yerde yalnız kalınca deli mi, cani mi, yoksa ışıktan yoksun
    bedbaht mı olur? İşte o zaman biraz sevdiğin Johan bu hâldeydi. Böyle
    karanlıkta kalmış daha kaç mil yon Johan vardır.

    Karokep elimi tutarak sözlerine devam etti:
    -Ah Jukko’cuğum, hayatın bu zalim anlarında senin de bir tarafa yalpalayıp
    devrilmediğine seviniyorum. Ana ben efendimin depolarında çalışırken
    sıkılıyordum. Bir şeyler bana dar geliyordu.
    Ben, “O sıralar ben de bir darlık sıkıntısı yaşıyordum.” diye karşılık verdim.

    “İşte görüyorsun ya!” dedi Karokep. “Milyonlarca Jarvinenler, Karokepler,
    hayatın bir döneminde darlık hissediyorlar. Daha geniş daha güzel
    daha neşeli bir şeyler istiyorlar. Benimgeçimim iyiydi. Bir eşim, üç küçük
    çocuğum vardı ve onları seviyordum.

    Kendi başıma ticaret yapma düşüncem de vardı. Fakat ben sıkılıyordum.
    Birgün, bir de baktım ki, bizim efendinin deposundaki kantar hileli.
    Köylülerden aldığı malları başka kantarla, köylülere sattığı buğdayı başka
    bir kantarla tartıyordu. Her ikisiyle de köylüleri aldatıyordu. Yıllardır bu işin
    böyle devam ettiğini, benim de bilmeyerek kendisine hırsızlıkta
    yardımcı olduğumu anladım. Fena hâlde canım sıkıldı.

    Elimdeki paraların hepsini köylülere dağıttım.
    Depo sahibine de temiz bir dayak attım.
    Elimden almasalardı, belki canını da alırdım.
    Mahkemede beni mahkûm ettiler.

    Hileli kantarlardan sözetmeyi düşündüm ama köylüler kantardan şikâyet
    etmeyeceklerine dair imzayla yükümlülük altına girmişlerdi; vazgeçtim.
    Köleler!.. Aptallar!..

    Şikâyet edecek olurlarsa, tüccar artık kimseye veresiye
    vermez diye korkuyorlardı. Ben de sustum. Kölelerden nefret ettim.
    Bunları hesap sormaya ve isyana teşvik için, kendilerini dövmek geldi içimden.

    Cezaevinde sürekli düşünüyordum.
    Tutukluluğum bittikten sonra beni salıverecekler. O zaman ne yapacağım?
    Hileli kantarla tekrar başkalarını aldatmaya mı başlayacağım ya da beni
    aldatmalarına tahammül mü edecektim?
    Böyle düşününce canım çok sıkıldı.
    Zavallı halk!.. Zavallı insanlar...

    Hem soyulurlar hem de birbirlerini soyarlar.
    Tanrı sevgisi için büyük mabetler inşa ediyorlar, sonra bir mabedin önündeki
    meydanlıkta binlerce insanı diri diri yakıyorlar. Birtakım kişiler de Tanrı
    aşkına ölüyor. Ben de artık insanlara ve Tanrı’ya isyan ettim.

    İspanya’da olup da oradaki insanlara ruhsal ve bedensel işkence
    edemediğime hayıflanıyordum. Eğer orada olsaydım, onlara bağırarak,
    “Kölesiniz!.. Kurbansınız!.. Çekeceksiniz!.. Mahvolunuz!..” derdim.

    Artık insanlardan ve Tanrı’dan intikam almaya karar verdim.
    Bankaları soydum. Buraları soymakla daha çok insanın felâketine
    sebep olacağıma inanıyordum. En hoşlandığım şey kilise
    eşyalarını çalmaktı. En iyi papazların kimler olduğunu araştırıyor, gidip onları
    öldürüyordum.

    Ey Tanrım, beni neden yakalatmıyorsun, diye bir yandan da
    isyan ediyordum. Yakalanmayınca daha çok kızıyordum. Yalanı, hileyi
    yeryüzünden kaldırmak için, elimden gelse bütün insanları yok etmeyi istiyordum.

    Bu sırada tekrar yakalandım ama korkmadım. Yalnızca şaşırdım.
    Demek ki her şey yalan değilmiş. Ancak beni kurşuna dizecekleri yerde
    ‘delidir’ diye akıl hastanesine gönderdiler.

    Kendi kendime, ‘Aptallar, ahmaklar, yalancılar...’ dedim.
    Ben de aptallık yapıp, ellerine düştüm. Yerler karlarla kaplıyken, ayışığı ortalığı işitirken, hiç hırsızlığa gidilir miydi?

    Bir müddet akıl hastanesinde kaldım.
    Sürekli beni sorguya çekiyorlar ama derdimi anlamıyorlardı.
    Bir fırsatını bulup oradan da kaçtım. Aklıma sinsi bir plan geldi.
    Kafasını yardığım papaz iyileşmiş ve tekrar önceki evinde oturuyormuş.

    Hastaneden kaçtıktan sonra, bir dostumun evinde kıyafet değiştirdim ve
    o gece doğruca papazın evine gittim. Pencereden baktığımda, oturmuş, bir
    kitap okuduğunu gördüm. Alnındaki yaranın izi hâlâ belliydi.
    Kapıyı çaldım. Ayak seslerinin yaklaştığını duydum.

    -Kim o? diye seslendi.
    -Papaz Efendi’yi arıyorum, dedim.
    -Ne yapacaksın? diye sordu.
    -Dini işler için... diye cevapladım.

    Papaz kapıyı açtı. Elinde bir mum vardı.
    Beni iyice görebilmek için elindeki şamdanı iyice kaldırdı.
    Bir şey hatırlıyormuş gibi kaşları çatıldı, vücudunu bir titreme aldı.

    Ben kapıda durup;
    -Beni tanıdınız mı? diye sordum.
    -Sizi bir yerde gördüm sanıyorum ama nerede olduğunu iyice
    hatırlamıyorum. Son zamanlarda hafızam çok zayıfladı, dedi.

    -Ben size yardımcı olayım, dedim.
    Kilise soygununu ha tırlıyor musunuz?
    Papaz geriledi ama bağırmadı. Kapıyı da kapamadı.

    Derin bir soluk aldıktan sonra usulca sordu:
    -Siz hapiste değil miydiniz?
    -Kaçtım.
    -Buraya niçin geldiniz?
    -Beni saklayasınız diye. Bir zamanlar canilerin kiliselerde
    saklandıklarını bir yerde okumuştum. Ben sizi öldürmek istemiştim.
    Şimdi de bir papazın kendi katiline karşı nasıl davranacağını görmek istiyorum.

    -Buyrun, içeri girin.
    Adımımı içeri atar atmaz, kapıyı sertçe kapadım.
    Alaycı bir gülüşle:
    -Şimdi sizi tekrar öldürmeye kalkışırım diye korkmuyor musunuz? dedim.
    -Hayır korkmuyorum, dedi.
    -Niçin? diye sordum.
    -Gözleri böyle olan insanlar öldürmez, diye cevap verdi.
    -Benim gözlerim nasıl? diye sordum merakla.
    -Hüzünlü, derin bir kederle dolu. Siz ruhen çok fazla hastasınız.
    Odaya girelim.

    O an bana ne oldu anlayamadım. Önce demir kadar sert Karokep,
    bu kez sıcak odaya getirilen donmuş balık gibi birden
    bire yumuşadı. Masanın üzerinde papazın okuduğu İncil açık duruyordu.

    -Karnınız aç mı? Bir şey yemek ister misiniz? diye sordu.
    Ben sertçe;
    -Şarap getir! dedim.
    Göğsüme bir şeyler battı, boğazım tıkandı. Ev sahibi odadan çıkınca
    sandalyeye oturup ağlamaya başladım.
    Çocukluğumdan beri hiç böyle ağladığımı hatırlamıyorum.
    Papaz bir bardak şarapla, bir dilim tereyağ sürülmüş ekmek getirdi.
    Ben huzurunda diz çöküp elini tuttum.

    -Beni affediniz... Affediniz... dedim.
    -Rahat olun, şarabınızı için. Ne istiyorsanız söyleyiniz.
    -Ne söylemek mi istiyorum? Ben isyan etmek istiyorum...
    Papazla alay etmek, belki de onu öldürmek için buraya geldim...
    Sonuç başka türlü oldu...

    Ben perişan bir hâlde, yıllardan beri neler hissettiğimi, yeryüzünde ve
    gökyüzünde yalanı öldürmek istediğimi anlatmaya başladım.
    Ev sahibi beni sakince dinliyor, yalnız arada bir ellerimi ve başımı okşuyordu.
    Hikâyem bittikten sonra papaz gülümseyerek sordu:

    -Demek siz Tanrı’yla mücadele ediyorsunuz.
    Tanrı’yı kızdırmak için de kiliseleri soyuyor ve iyi insanları öldürüyordunuz.
    Siz çok budala ve sefil bir adamsınız.
    -Ama Tanrı varsa, niçin benim cezamı vermiyor?
    -Yavrum sen Tanrı’yı kendin gibi sanarak onunla uğraşmaya kalkmışsın.
    Tanrı senin gibi canilere benzemez ki sana karşılık versin.

    Eğer Tanrı senin cezanı vermemişse, kendini düzeltmeni beklemiştir.
    Önce o Küçük Johan nasıl iyi ve masum bir çocuktuysa, sen yine öyle olmaya çalış!
    -O hâlde gidip kendim teslim olayım...
    -Hayır buna gerek yok. Hz. İsa’ya günahkâr bir kadın gelmiş, günahlarını
    affettirmek için ne yapması gerektiğini sormuş.
    Hz. İsa da ona, “Kalk git, bir daha günah işleme.” demiş.
    Sen de bundan sonra namuslu bir adam ol. Namusunla çalış, kazan.
    Sanıyorum senin çocukların da var. Onları terbiye et.
    Geçimlerini dürüst bir işle kazanmayı öğrensinler.

    İşte azizim Jukko! Ben tekrar namuslu hayata döndüm. Çocukları
    yetiştirdim, okuttum, adam ettim... Benim hikâyem işte böyle...

    Şimdi de sen bana, nasıl Reçel Kralı olduğunu anlat.
    Çünkü Jarvinen ile Karokep iki çocukluk arkadaşıdır.
    Onlar bizim milletimizin iki yarısıdır. Birisi soğuk bir karanlık ve cehalet
    içinde ölmüştür. Diğeri de güneşin ışıklarıyla “aydın” bir bahar hayatı yaşamaya çağrılmıştır.

    ***

    Jarvinen konuşmasının burasında Halk Üniversitesi’nin profesörlerine
    şunları söyledi:
    -İşte sizler çalışmalarınıza devam ederken, Reçel Kralı olan Jarvinen’e ve
    benim gibi daha bir çok Jarvinenlere yaptığınız hizmetleri anmak isterim.
    Değerli Hocalar! Jarvinenlerle, Karokepler hep aynı milletin evlatlarıdırlar.
    Her birisi çocukluğunda iyi etkilere olduğu kadar, kötü etkilere de açıktır.

    Eğer ben herkesin saygısını ve sevgisini kazanmış bir adam olmuşsam,
    bu benim kendi becerim değildir. Eğer sevgili çocukluk arkadaşım
    Johan Karokep, haydut ve katil olmuşsa, bu onun kabahati değildir.
    Bu onun yalnızca talihsizliğidir.

    Jarvinen ile Karokep aynı madalyonun birer yüzüdür.
    Aynı ağacın iki dalıdır. Ağacın gövdesi ise milyonlardan oluşan halk kitlesidir.
  • Kupa Meyhanesi’nde tek bir müşteri vardı:
    Devlet güvenlik örgütünde görevli sivil polis Bretschneider.
    Meyhaneci Palivets bardakları yıkıyor, Bretschneider de onu kapana
    kıstırmaya çalışıyordu, ama boşuna. Palivets, ağzı bozuğun tekiydi.
    “Göt”ten, “bok”tan, “sıçmak”tan başka laf bilmezdi.
    Ama aslında mürekkep yalamış adamdı;
    önüne gelene, Waterloo Çarpışması’nda Napoléon’un Muhafız Birliği
    Komutanı’nın, İngilizlerin suratına şamar gibi indirdiği yanıtı
    Victor Hugo’dan okumalarını salık verirdi.
    (İngilizlerin komutanı, Mareşal Cambronne’u çağırıp teslim
    olmasını istediğinde Mareşal’in şöyle dediği söylenir:
    “Merde! Asker adam ölür de teslim olmaz.”)

    Bretschneider, ciddi bir sohbete kapı açtı:
    “Ne kadar muhteşem bir yaz!”
    Palivets, bardakları dolaba yerleştirirken, yanıtı yapıştırdı:
    “İçine sıçayım böyle yazın!”

    Bretschneider, umutsuzca da olsa, “Herifçioğulları Saraybosna’da
    iyi iş becermişler doğrusu,” dedi. Palivets, “Ne Saraybosna’sı?” diye sordu.
    “Nusle’deki şarap dükkânını mı söylüyorsun?
    Bilmez misin, her Allah’ın günü hır çıkar orada.”
    “Ben Bosna’daki Saraybosna’dan söz ediyorum Bay Palivets.
    Ekselansları Arşidük Ferdinand’ı vurmuşlar. Buna ne dersiniz?”

    Palivets, piposunu yakarken, “Ben böyle işlere burnumu sokmam,”
    diye karşılık verdi alttan alarak. “Sikimde değil. Alarga duracaksın.
    Bugünlerde böyle işlere burnunu sokarsan kafanı kopartırlar.
    Esnaf adamım ben, bira isteyene birasını veririm, o kadar.
    Saraybosna’ymış, siyasetmiş, toprağı bol olsun, Ferdinand’mış,
    bize göre değil bunlar. Dosdoğru Pankratz’ı (Prag hapishanesi)
    boylar adam.” Sesi soluğu kesilen Bretschneider, umarsızca boş
    meyhaneye baktı. Ama çok geçmeden yeniden lafa girdi:

    “Şu aynanın olduğu yerde İmparator Hazretlerinin resmi asılı değil miydi?”
    “Evet, hakkın var,” diye yanıtladı Palivets.
    “Tam da orada asılıydı, ama sinekler pisleyip duruyordu üstüne,
    baktım olacak gibi değil, ben de tavan arasına kaldırdım.
    Neme lazım, müşterinin biri kalkar bir laf eder, tatsızlık çıkmasın.
    Durup dururken başımı neden belaya sokayım?”

    “Saraybosna’da durum çok kötüymüş, ne dersiniz Bay Palivets?”
    Bu kurnazca soruya, Palivets’ten çok temkinli bir yanıt geldi:
    “Bu mevsimde Bosna-Hersek cehennem gibidir.
    Askerliğimi orada yapmıştım. Bizim teğmeni serinletmek
    için başına buz torbası koyardık.”
    “Hangi alaydaydınız, Bay Palivets?”
    “Önemsiz şeyleri hiç aklımda tutamam,” dedi Palivets.
    “Hangi alayda olduğumdan bana ne! Merak bile etmedim.
    Böyle mevzulara merak sardırmak insana iyilik getirmez.”

    Bretschneider, artık umudunu tümden yitirmiş ve suspus olmuştu ki,
    Şvayk girdi içeri. Şvayk kendisine bir siyah bira söyleyip de,
    “Bugün Viyana da yasa bürünecekmiş,” der demez,
    Bretschneider’in asık suratında güller açıverdi.
    Gözleri umutla ışıldadı ve “Konopiştiye’de de on siyah bayrak asmışlar,”
    deyiverdi. Birasından bir yudum alan Şvayk, “Aslında on iki bayrak
    asmaları gerekirdi,” diye karşılık verdi.
    Bretschneider soracak oldu: “Neden on iki bayrak asacaklarmış?”
    Şvayk, “Yuvarlak hesap olsun diye,” dedi.
    “Düzinenin hesabı daha kolay olur. Hem düzineyle alırsan, daha ucuza gelir.”

    Bir sessizlik oldu. Sessizliği göğüs geçirerek Şvayk bozdu gene:
    “Artık Tanrı’ya kavuştu, meleklerin yanında.
    Huzur içinde yatsın! Ömrü imparator olmaya yetmedi. Askerliğimi yaparken,
    generalin teki attan düşmüş, sessiz sedasız cavlağı çekmişti.
    Hemen koştular, kaldırıp atına bindirmeye çalıştılar, ama bir de baktılar,
    koca general çoktan öbür dünyayı boylamış.
    Hem de tam mareşal olacakken.
    Geçit töreninde cumbadak düşüp yeri öpüvermiş.

    Bu geçit törenlerinde hep bir uğursuzluk vardır.
    Zaten Saraybosna’da da geçit töreni sırasında olmuş olanlar.
    Hiç unutmam, bir geçit töreninde üniformamda yirmi düğme eksik
    diye on beş gün hücre hapsi vermişlerdi; hem de tam iki gün Lazar gibi
    ellerim bağlı yatmıştım. Ama ordu dediğin disiplinli olmalı efendim;
    yoksa kimse kimseyi takmaz. Teğmen Makovets her zaman şöyle derdi:
    ‘Her işin başı disiplindir, Allah’ın salakları! Yoksa maymunlar gibi
    ağaçlara tırmanır durursunuz! Ama merak etmeyin, ordu insan sınıfına
    sokacak sizi, hayvan herifler!’
    Ne kadar haklıymış bizim teğmen! Şöyle bir park düşünsenize:
    Diyelim, Karel Meydanı’nın oradaki park; her ağacın tepesinde
    başıbozuk bir asker! Al başına belayı!”

    Bretschneider, yeniden söze girdi:
    “Saraybosna’da olup bitenler Sırpların marifeti.”
    Şvayk, “Şimdi yanıldınız işte,” diye yanıt verdi. “Bana sorarsanız,
    mutlaka Türklerin başının altından çıkmıştır bu iş;
    Bosna-Hersek yüzünden.” Sonra da, Avusturya’nın Balkan politikasına
    ilişkin görüşlerini anlatmaya koyuldu:
    1912’de Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan’a karşı giriştikleri savaşta
    yenilgiye uğrayan Türkler, Avusturya’nın kendilerinden yana çıkmasını istemişler, Avusturya böyle bir şeye yanaşmayınca da Ferdinand’ı vurmuşlardı.

    Şvayk, Palivets’e dönerek, “Türkleri sever misiniz?”
    diye sordu. “O kuduz kâfirleri sever misiniz? Mümkün mü sevmeniz?”
    “Müşteri müşteridir,” dedi Palivets, “ister Türk olsun, ister başka milletten.
    Esnaf takımı işe siyaset karıştırmaz.
    Birasını içip parasını veren müşterinin başımın üstünde yeri var;
    başköşeye kurulsun, dilediği gibi ahkâm kessin. Benim raconum böyle.
    Bizim Ferdinand’ı vuran Sırp’mış Türk’müş, Katolik’miş Müslüman’mış,
    anarşistmiş,Genç Çek’miş (Dr. Kramar önderliğindeki Çek Ulusal
    Liberal Partisi’nin üyelerine Genç Çekler deniyordu. Dr. Kramar , sonradan, Çekoslovakya Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı oldu.), vız gelir tırıs gider.”

    Artık ikisinden de umudu kesmekte olan Bretschneider,
    “Çok haklısınız, Bay Palivets,” diye lafa karıştı yeniden.
    “Ama ne derseniz deyin, Avusturya için büyük bir kayıp olduğunu
    kabul etmelisiniz.” Yanıt, meyhaneci yerine Şvayk’tan geldi:
    “Gerçekten de çok büyük bir kayıp. Daha büyük bir kayıp olamaz.
    En beyinsiz ahmak bile yerini tutamaz Ferdinand’ın.
    Keşke biraz daha şişman olsaydı.”
    Bretschneider kaçırmadı: “Ne demek istediniz?”

    Şvayk keyiflenmişti:
    “Ne demek mi istedim? Demek istediğim şu: Ferdinand biraz daha
    şişman olsaydı, Konopiştiye’deki topraklarında odun ve mantar toplayan
    kocakarıları kovalarken çoktan kalpten gitmiş olur, böyle utanç verici bir
    biçimde ölmek zorunda kalmazdı. İmparator Hazretlerinin amcasının
    vurularak öleceği kimin aklına gelirdi? Rezaletin daniskası!
    Bütün gazeteler onu yazıyor. Yıllar önce bizim Budyeyovitse’de Brjetislav
    Ludvik adında bir celep vardı, pazaryerinin ortasında çıkan bir
    marazada bıçaklayıvermişlerdi. Adamın Bohuslav adında bir oğlu vardı;
    kimse onun domuzlarını almaya yanaşmazdı. Derlerdi ki:
    ‘O bıçaklanan herifin oğlu bu. Bu da babası gibi rezilin tekidir herhalde!’
    Çocukcağız sonunda dayanamadı, Krumlov’daki köprüden Vltava Irmağı’na
    attı kendini. Atlayıp sudan aldılar; ölmesin diye, baş aşağı çevirip
    yuttuğu suları bile çıkardılar; ama kendisine iğne yapan doktorun kucağında
    can verdi.”

    Bretschneider işkillenmişti:
    “Doğrusu, çok tuhaf benzetmeleriniz var,” dedi.
    “Ferdinand’la celebin ne alakası var şimdi?”
    “Nasıl yani?” diye savunmaya geçti Şvayk. “Tanrı yazdıysa bozsun,
    benim kimseyi kimseye benzettiğim yok. Bay Palivets beni iyi tanır.
    Kimseyi kimseye benzetmemişimdir hayatımda.
    Ama Arşidük’ün dul hanımının yerinde olmak istemezdim doğrusu.
    (Şvayk’ın, suikastta Arşidük Franz Ferdinand’ın karısının da
    öldüğünden habersiz olduğu anlaşılıyor. )
    Şimdi ne yapacak acaba? Çocuklar yetim kaldı,
    Konopiştiye malikânesi de efendisiz. Ne dersiniz, acaba yeni bir arşidükle
    mi evlenir? Ama niye evlensin ki? Yeni kocasıyla yeniden Saraybosna’ya
    gitsin, bir kere daha dul kalsın diye mi?

    Biliyor musunuz, yıllar önce Hluboka
    (Prens Schwarzenberg’in Güney Bohemya’daki ünlü malikânesi.)
    yakınlarında Zliv’de bir orman bekçisi tanımıştım. Horoz derlerdi herife.
    Ne kadar boktan bir ad, değil mi? Kaçak avlananlar tarafından vuruldu;
    ardında bir dul, iki de bebek bıraktı. Bir yıl geçti geçmedi, kadın, bir başka
    orman bekçisine, Midlovarili Pepik Şavel'e vardı. Onu da vurmasınlar mı!
    Karı tuttu, gene bir orman bekçisiyle evlendi. Diyordu ki:
    ‘Allah’ın hakkı üçtür. Üçüncüyü de vururlarsa, artık ne yaparım bilemem!’
    Tabii onu da yaşatmadılar. Kadın da, üç orman bekçisinden altı çocukla
    ortada kaldı. Bu kez, Prens Hazretlerinin Hluboka’daki malikânesine
    kadar gitti, evlendiği orman bekçilerinin hepsinin öldürüldüğünü anlattı
    yana yakıla. Bunun üzerine, kadını, Rajitse’deki gözetleme kulesinde çalışan
    Yareş adında bir göl bekçisiyle evlendirdiler. Bu sefer ne oldu dersiniz?
    Gölde kaçak avlananlar, adamı suya atıp boğdular. Kadın ondan
    iki çocuk peydahlamıştı. Gene rahat durmadı, gitti,
    Vodnyani’den bir domuz kasabına vardı. Herifçioğlu bir gece baltayı
    kafasına indirdiği gibi karıyı eşek cennetine gönderdi, sonra da kendiliğinden
    gidip teslim oldu. Pisek’teki bölge mahkemesinde yargılandıktan
    sonra asılırken rahibin burnunu ısırdı ve en küçük bir pişmanlık
    duymadığını söyledi. İmparator Hazretleri hakkında da çok çirkin laflar etti.”

    Artık iyiden iyiye umutlanan Bretschneider,
    “Ne gibi çirkin laflar?” diye sormadan edemedi.
    “Söyleyemem, çünkü bugüne kadar kimse söylemeye cesaret edemedi.
    Ama duyduğuma göre, o kadar korkunç, o kadar iğrenç laflar etmiş ki,
    idamı seyreden savcılardan biri keçileri kaçırmış. Laf yayılmasın diye,
    adamcağızı hâlâ hücrede tutuyorlarmış. Hani, milletin kafayı bulduktan
    sonra İmparator Hazretlerine savurduğu beylik küfürlerden değilmiş.”

    Bu kez, “Peki, millet kafayı bulunca İmparator Hazretlerine ne gibi
    küfürler savuruyormuş?” diye sordu Bretschneider.
    “Beyler, lütfen, konuyu değiştirseniz iyi olacak,” diye araya girdi Palivets.
    “Bu zevzekliklerden hiç hoşlanmıyorum. Sonunda biri olmadık bir laf
    kaçıracak ağzından, başımız belaya girecek.”

    Şvayk oralı olmadı:
    “Yani, adam kafası kıyak olunca İmparator Hazretlerine ne gibi küfürler
    sallar, onu mu öğrenmek istiyorsunuz?
    Ohoo, neler neler! Hele bir kafayı bulun, bir de Avusturya Millî Marşı’nı çalsınlar,
    bakın nasıl bozuyorsunuz ağzınızı! Öyle şeyler gelir ki aklınıza, yarısı doğru
    olsa, İmparator Hazretleri ömür boyu temizleyemez bu rezilliği.
    Ama doğruya doğru, eğriye eğri, ihtiyar bu lafları hiç hak etmiyor.
    Düşünsenize! Oğlu Rudolf, gencecik yaşında, erkekliğinin baharında
    göçüp gitti bu dünyadan. (. İmparator Franz Joseph’in oğlu, tahtın vârisi
    Rudolf, Mayerling’deki av şatosunda, on yedi yaşındaki metresi
    Maria Vetsera’yla birlikte intihar etmiş olarak bulunmuştu.)

    Karısı Elisabeth, bıçaklanarak öldürüldü. Daha sonra, Johann Orth’u da yitirdi.
    (Arşidük Johann, Habsburg unvanını bırakarak kendine Johann Orth
    adını vermişti.)
    Ardından, Meksika imparatoru olan erkek kardeşi, bir kale duvarının dibinde
    kurşuna dizildi. ( İmparator Franz Joseph’in erkek kardeşi Ferdinand Maximilian, Meksika imparatoru olmuş; daha sonra Benito Juárez’in birlikleri tarafından
    tutsak alınmış, 1867’de idam edilmiştir.)
    Şimdi de, şu ihtiyarlık günlerinde, amcasını vurdular.
    Bunca acıya dayanmak için, insanın sinirleri çelikten olmalı.
    Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Allah’ın ayyaşları sövüp sayıyorlar adamcağıza.
    Bugün savaş patlak versin, gönüllü yazılıp İmparator Hazretleri uğruna
    kanımın son damlasına kadar savaşmazsam ne olayım!”

    Şvayk, birayı kafasına diktikten sonra devam etti:
    “Siz İmparator Hazretlerinin bütün bunlara eyvallah diyeceğini mi
    sanıyorsunuz! Öyleyse, onu zerre kadar tanımıyorsunuz demektir.
    Mutlaka savaş açacağız Türklere. İmparatorumuz onlara diyecek ki:
    ‘Siz benim amcamı öldürdünüz. Ben bunun hesabını sormaz mıyım!’
    Savaştan kaçış yok. Sırbistan’la Rusya da bize arka çıkar.
    Ortalık kan gölüne döner.”

    Şvayk, bu kehanetleri savururken güzelleşivermişti.
    Yüzündeki alıklık yerini coşkulu bir ışıltıya bırakmıştı; ay parçası gibi sırıtıyordu.
    Onun gözünde her şey çok açıktı.
    Avusturya’nın geleceğini okumasına kimse engel olamazdı:
    “Türklerle savaşa girersek Almanlar bize saldırabilir. Almanlarla Türkler
    birbirlerine arka çıkarlar. Dünya yüzünde onlardan fırlaması yoktur.
    Ama biz de, 1871’den beri Almanya’ya diş bileyen Fransa’yla saf tutarız.
    İşte o zaman savaş çıkar, hem de ne biçim! Daha ne diyeyim!”

    Bretschneider yerinden kalktı ve karanlık bir sesle,
    “Başka bir şey demenize gerek kalmadı,” dedi.
    “Benimle koridora kadar gelirseniz anlarsınız.”
    Sivil polisin ardından koridora çıkan Şvayk, hiç ummadığı bir durumla
    karşılaştı. Az önce birlikte bira içtiği Bretschneider, kartallı kimliğini
    (Çift başlı kartal, Avusturya Devlet Güvenlik Örgütü’nün simgesiydi.)
    çıkarıp kendisini tutukladığını, dosdoğru emniyet müdürlüğüne
    götüreceğini söyledi. Şvayk, bir yanlışlığa kurban gittiğini, hiçbir suç
    işlemediğini, kimseyi kızdıracak bir söz etmediğini açıklamaya çalıştıysa
    da para etmedi. Bretschneider Nuh diyor, peygamber demiyordu:
    Aslında, bir değil birçok suç işlemişti; üstelik işlediği suçlar arasında
    vatana ihanet de bulunuyordu.

    Birlikte meyhaneye döndüklerinde Şvayk, Palivets’e,
    “Beş bira içtim, iki frankfurter, bir de küçük ekmek yedim,”
    dedi. “Şimdi bana bir erik rakısı ver de gideyim. Tutuklanmış bulunuyorum.”
    Bretschneider, kartallı kimliğini Palivets’e de gösterdikten
    sonra bir süre yüzüne bakıp sordu:
    “Evli misiniz?”
    “Evet.”
    “Siz yokken hanımınız burayı çekip çevirebilir mi?”
    “Elbette.”
    “O zaman mesele yok Bay Palivets,” dedi Bretschneider sırıtarak.
    “Hanımınızı çağırın gelsin, işi ona devredin. Akşam gelip sizi de alacağız.”
    Şvayk, “Aldırma dostum,” diye meyhaneciyi yatıştırmaya
    çalıştı. “Beni sadece vatana ihanetten götürüyor.”
    “Peki ama, ben neden götürülüyorum?” diye sızlandı meyhaneci.
    “O kadar da dikkat etmiştim lafıma.”

    Bretschneider, kendinden emin, gülümsedi:
    “İmparator Hazretlerinin üstüne sineklerin pislediğini söylediniz ya!
    Ama merak etmeyin, emniyette aklınızı başınıza getirirler!”
    Ve böylece Şvayk, Kupa Meyhanesi’nden sivil polisle birlikte ayrıldı.
    Sokağa çıktıklarında, yüzü o alık gülümseyişle aydınlandı:
    “Kaldırımdan aşağı ineyim mi?”
    “O da ne demek?”
    “Tutuklandığıma göre, kaldırımda yürümeye hakkım yoktur diye düşündüm de.”
    Müdüriyetten içeri girerlerken de şöyle demekten alamadı kendini:
    “Doğrusu, orada sizinle çok iyi vakit geçirdik.
    Kupa Meyhanesi’ne sık sık gider misiniz?”
    Şvayk’ı kayıt odasına götürürlerken, Palivets de meyhaneyi karısına
    teslim ediyor, hüngür hüngür ağlayan kadıncağızı elinden
    geldiğince yatıştırmaya çalışıyordu:
    “Bırak şu ağlayıp sızlanmayı artık. İmparator Hazretlerinin
    resminde sinek boku var diye bana ne yapabilirler ki?”

    İşte, Aslan Asker Şvayk, bütün o hoşluğu ve tatlılığıyla Dünya Savaşı’na
    böyle karıştı. Onun öngörüleri tarihçileri mutlaka ilgilendirecektir.
    Kupa Meyhanesi’nde kehanette bulunurken söyledikleri doğru çıkmamış olabilir;
    ama unutmamak gerekir ki Şvayk, kimseden siyaset dersi almış değildi.
    Jaroslav Hasek
    Sayfa 19 - 1.Aslan Asker Şvayk Dünya Savaşı’na burnunu sokuyor - Birinci Bölüm CEPHE GERİSİNDE
  • 564 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Dünya tarihi ile birlikte, milyonlarca kişiye kan kusturmuş ya da insanların refahı için insana yaraşır biçimde gerçekten çabalamış kişiler hep süregelmiştir. Bu kişilerin yaşamları boyunca yaptıkları, gerek iyi gerek kötü, hep konuşulmuş, kimilerince Kafdağı’nın ulaşılmazlığına kadar yüceltilmiş, kimilerince de aşağılık bir eylem olarak anılmıştır. Böyle kişilerin yaşamları boyunca yaptıkları bu kadar konuşulmuşsa varın ölümlerinde ne kadar konuşulduklarını siz düşünün. Kitabımız Kar Kurdu da yaşamında çok konuşulan, ölümü hakkında çokça soru işareti bulunan, kendi emelleri uğruna milyonlarca masum insanın kanına girmiş Josef Stalin hakkında. Kitap kurgu ama tamamen gerçekle bağını da koparmıyor. Böyle bir kitap katiyen ezbere ya da düşünerek yazılmış olamaz. Sayısız araştırma yapılmış, bu konulara hakim kişilerin görüşleri alınarak meydana getirilmiş bir eser Kar Kurdu.

    Soğuk savaşın insanlar üzerindeki etkisini fazlasıyla hissettirdiği bir dönemde geçiyor kitaptaki olaylar. Nagazaki ve Hiroşima’ya atom bombasının atılması emrini veren ABD başkanı Harry Truman görevini Dwight Eisenhower’a devretmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Stalin önderliğinde sivrilerek her alanda gelişme gösteren SSCB Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatmak için yer aramaktadır. Bu istekliliğin en önemli nedeni hidrojen bombasını üretmekte büyük aşama kaydetmeleridir. CIA Josef Stalin’in ruhsal dengesizlik içinde olduğuyla alakalı bir istihbarat alır. Bu bilgi sonucunda Başkan Eisenhower gerçekleşmesi sonucunda tüm güç dengelerini değiştirecek bir operasyon için düğmeye basmıştır: Kar Kurdu Operasyonu. Operasyonun amacı Stalin’e suikast düzenlemektir. Ama hesaplarında olmayan bir şey vardır. KGB bu operasyonun yapılacağı bilgisini almıştır. Buradan sonra olacaklar tam bir mini savaş niteliğinde. Okunmaya değer.

    Kar Kurdu genel itibariyle parçadan bütüne giden olay örgüsünden oluşuyor. İlk 150 sayfada gelişen olaylara ve adı geçen kişilere alışmak biraz zaman alıyor. Kitaba alıştıktan sonra rahatça okuyabiliyorsunuz. Kitapta karakter ve mekân bolluğu var adeta. Amerika, Rusya, Finlandiya gibi ülkeler mekân olarak olaylara ev sahipliği yapıyor. Olayların arasında herhangi bir kurgusal kopukluk kesinlikle yok. Dolayısıyla sizde okurken herhangi bir şekilde kitaptan ve anlatılanlardan kopmuyorsunuz. Tarih kimine göre sadece tekerrür, kimine göre düz bir çizgi kimine göre de Tanrı’nın iradesi içinde oluşan bir olgudur. Tarih biraz da kurgusal olmalıdır bana göre. Çünkü tarihte yaşanan bazı olayların yaşanıldığını düşünmekten ziyade bu olayların kurgu olduğunu düşünmenin insanı biraz avutacağını düşünüyorum. Ki gerçeklerin acıtıcı olacağını düşünürsek bunu istemem de doğal olsa gerek. İşte tam da burada Kar Kurdu gibi kitaplar bu düşüncemi biraz destekliyor. Gerçeği kurguyla öğüterek bize sunan Kar Kurdu, konu bakımından Stephen King’in 22/11/63’üne benziyor. Aralarındaki fark birinde suikast gerçekleştirilmek istenirken birinde suikast engellenmeye çalışılıyor. Glenn Meade Kar Kurdu’nda harika bir iş ortaya çıkarmış. Çerez kitap tamlaması bu kitap için çok çok gülünç kalır. Zamanınızı bu kitaba ayırdığınız için kesinlikle pişman olmayacaksınız.

    Gelelim kitapta öldürülmeye çalışılan Stalin’e. Ölümü hakkında çokça soru işaretleri olduğunu söyledik. Kaynaklara beyin kanaması olarak geçmiş ölüm sebebi. Bazı kaynaklar Lavrenti Beriya’nın yönetimi ele geçirmek için Stalin’i zehirlediğini yazmış. Ailesi de ölüm sebebinin beyin kanaması olmadığını, öldürüldüğünü, bunun da devlet güvenliği için örtbas edildiğini savunmuş. Ne şekilde olursa olsun Stalin öldü. Ama milyonlara işkence etmiş, kardeşi kardeşe vurdurmuş bu adamın iyi biri olarak ya da daha doğru bir ifadeyle savunduğu görüşü empoze etmek için bunları yaptığını savunan insanların kalplerinde vicdanın olup olmadığı sorusunu hep merak edeceğim. Kitap bol aksiyon ve heyecan içermesinin yanında gücü elinde bulunduran, sadece Stalin değil, kişiler hakkında da güzel tespitler sunuyor. Buyurun, bunlardan iki tanesi:

    “Kremlin'dekilerin ilgilendikleri tek şey, güç. Nazilerin aynadaki görüntüsüne bakıyorsun sanki. Tek fark, gamalı haçın yerine bayrakta orak, çekiç ve kızıl bir yıldız bulunması.” Sayfa 77

    “Göçmen gazetelerinden Kızılların tüm Sibirya köylerini nasıl göçe zorladıklarını, yollarına çıkan herkesi nasıl ezdiklerini, Josef Stalin'in tarım reformlarına karşı çıkmaya cesaret ettikleri için kulak adı verilen on binlerce küçük çiftçinin nasıl katledildiklerini öğrenecekti. Aileler bütünüyle kayboluyor, köyler yıkılıp halk göçe zorlanıyor, tek bir adamın iktidar tutkusu yüzünden milyonlar kurşuna diziliyordu.” Sayfa 91

    Keyifli okumalar.
  • Ey Türk evladı..Ben Aliya İzzetbegoviç!...



    Sevgili okurlar..

    Bu bir tarihi mektup...

    Bir büyük ders..

    Belki uzunluğu zamanınızı alacak…

    Ama bugün Pazar…

    Lütfen bu tatil gününde koltuğunuza oturun 5 dakika okuyun…


    Çünkü hafızalarımızı tazelemeye çok ama çok ihtiyacımız var..

    Çok ama çok anlamlı ifadelerle yüklü bir mektup..

    Hele, Hele küresel güçler tarafından Ortadoğu’da oynanan oyunları, son olarak Mescid-i Aksa’da yaşanan trajediyi ve Fetö’ sü, PKK’sı, İŞİD’ i ülkemizin üzerine çökme planlarını ,güneydoğumuz üzerindeki ayrıştırma ,karıştırma planlarını görünce daha da anlamlı..

    O nedenle çok şey anlatıyor…

    Bizden biri…

    Bağımsız Bosna Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı

    2003’de aramızdan ayrılan Türk İslâm âleminin ‘Bilge Kral’ı, yakın dönemin dünya tarihine damga vuran şahsiyetlerinden biri..

    Bakın yazdığı mektup ile Avrupa’nın gerçek yüzünü nasıl anlatıyor, Türklere nasıl sorumluluk yüklüyor…

    Gelin okuyalım;

    ***

    "Merhaba Efendim,
    Ben Aliya.
    Aliya izzetbegoviç.
    Bosna-Hersek'in Cumhurbaşkanıyım.
    Sizi Devlet-i Aliyye'nin en güzel şehirlerinden birinden, Bosna Sarayı'ndan, sizin daha sık kullandığınız haliyle Saraybosna'dan selamlıyorum.
    Bu kısacık sohbetimizde, parçası olduğumuz Avrupa'dan, Avrupa'nın ve Batı'nın aslında ne olduğuna dair bazı tecrübelerimden bahsetmek istiyorum.
    Belki bilirsiniz, benim dedem Devlet-i Aliyye'nin ordusunda askerlik yapmıştı, Üsküdar'da. Orada tanıştığı bir Türk kızıyla, ninem Sıdıka ile evlenmiş. Babam Mustafa Bey, bu evlilikten doğmuş. Biz ailece 1927'ye kadar Bosanski Samac şehrinde yaşadık. Bu şehir Sultan Abdülaziz zamanında Müslümanlara tahsis edilmiş, Semendire'den gelen Boşnaklar tarafından kurulmuş. Ben iki yaşındayken Saraybosna'ya taşınmışız. Çocukluğum ve öğrenciliğim Saraybosna'da geçti. Bu dönemde Yugoslavya'da Kara Corceviç hanedanı hüküm sürüyordu. Bu hanedan, 19. yüzyılda Devlet-i Aliyye'ye isyan eden Sırp Kara Corceviç'in kurduğu hanedandı.
    Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Corceviçier planlı bir şekilde Müslüman halkı yok etmeye yönelik politikalar uyguladı. Yapılan toprak reformuyla bize ait 10 milyon dönüm toprağa el koydular. Birçok zengin aile, bir gecede herşeylerini kaybetti, Müslümanlar varlıklı uyandıkları günün akşamına fakir bir halk olarak girdi.
    Bosna'da üç halk yaşıyordu: Müslümanlar, Sırplar, Hırvatlar. Aslında onlar bizi Müslüman diye ayırmıyorlardı, bize Türk diyorlardı. Sırpların gözünde 1389 Kosova Savaşı'nda burayı fetheden Türkler bizdik yani Boşnaklar. (Siz de sorguladınız mı bilmiyorum ama ben 28 Haziran 1389 ile 28 Haziran 1914 arasında küçük de olsa kurnaz bir bağ olduğunu düşünmüşümdür. Hatırlarsınız, 28 Haziran 1914 günü, Saraybosna'da bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip'in ateşlediği kurşun, Birinci Dünya Savaşı'nı başlatmıştı. Bu savaşın en önemli amacı ise Devlet-i Aliyye'yi çökertmek ve sömürgecilere karşı direnen son kaleyi tarumar etmekti. Bunu başardılar da.)
    Boşnaklara sorarsınız, tarihi hafızamızda üç tarihin çok önemli olduğunu söylerler. Birisi bu 1918. ikincisi Devlet-i Aliyye'nin Bosna topraklarından çekilmeye başladığı, Avusturya-Macaristan'ın yavaş yavaş hüküm sürdüğü 1878. Son olarak da artık Türk hâkimiyetinin tamamen son bulduğu ve Sultan Abdülhamid'in resimlerinin duvarlardan indirilip Avusturya-Macaristan imparatorunun resimlerinin asıldığı 1908. Babam o günleri gözü dolarak anlatırdı hep. Çünkü 1908'den sonra biz Boşnaklar çok büyük sıkıntılar yaşadık.
    İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Sırplar ve Hırvatlar, ülkemizi ikiye ayırmaya karar verdiler. Hangi şehirde kimin daha fazla nüfusu varsa, o şehir o devletin olacaktı. Sırp ise Sırbistan'ın, Hırvat ise Hırvatistan'ın… Türklerin yoğun olduğu bölgelerde Türkler hiç hesaba katılmadan sayım yapılacaktı. Tuhaf olan ise Bosna'da en fazla nüfusa sahip milletin Türkler olmasıydı. İkinci ayrışmayı Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve Yugoslavya'nın dağılmasıyla yaşadık. Bu yüzyılın bizce en hazin, en zalim, en yoksul vakitleri, 1992 ile 1995 arasına âdeta sıkıştırılmış o felaket günlerdi. Hele insan onurunun tamamen ortadan kalktığı, vicdanın yok olduğu, insanlığın, evet insanlığın kaybolduğu Temmuz 1995…
    Efendim,
    Boşnak kime deniliyor? Sırplara ve onları himaye eden Avrupalılara sorarsanız, Avrupa'ya İslamı yaymaya çalışan Türklere deniyor. Peki, Türklere sorsanız nasıl bir cevap alacaksınız? Çoğu, Boşnaklara Müslüman olmuş Slav bir ırk diye tanımlıyor. Benim için ırk zaten önemli değil. Hele 1992-1995 arasında yaşadıklarımızdan sonra Boşnak isminin anlamı çok değişti. Ben size Boşnak'ı “Kültürünü, dinini, kimliğini sömürmeye çalışan güçlere karşı canı pahasına direnen millet” diye tanımlasam ne dersiniz, bilmiyorum. Benim gözümde, Türkiye'den bize destek olmak için gelen savaşçılar da Boşnak'tır. Bosna ismini duyduğu an, kalbinin bir köşesinde küçük bir sızı hisseden başka milletlerin insanları da…
    Dedelerimizin seksen yıl önce Çanakkale'de ve Yemen'de korumaya çalıştıkları şey neyse bizim Saraybosna'da ayakta tutmaya çalıştığımız şey oydu. Dünyayı sömürgeleştirmek isteyen, bunun için bazen dini, bazen dili bazen ırkı, bazen mezhebi kullanan işgalcilere karşı insanlığı, kardeşliği bir arada yaşama idealini korumak için direndik. Bu idealin adı Bosna'ydı. Boğazı sıkıldı, kurşuna dizildi, aç bırakıldı, tecavüz edildi, yalnızlaştırıldı ve ölüme terk edildi.


    O günü hiç unutmuyorum:
    Yugoslavya'nın artık dağılacağı belli olmuştu. Slovenya ve Hırvatistan, bağımsızlıklarını ilan ettiler, Avrupalı devletler onları hemen tanıdıklarını açıkladılar. Biz, Boşnakların, Hırvatların ve Sırpların birlikte barışla yaşayacakları bir devleti savunuyorduk. Ama Sırplar bizim gibi düşünmüyorlardı. Yugoslavya'nın hiç parçalanmadan, tamamıyla Sırp hâkimiyeti altında Büyük Sırbistan adıyla devam etmesini planladılar. Kimliğimizi yok edeceklerdi, bizi insan olarak bile görmeyeceklerdi.

    Yugoslavya ordusunun bütün silahlarına, Yugoslavya istihbaratının bütün araçlarına el koydular. Bosna-Hersek olarak bağımsızlığımızı ilan etmeye kalktığımızda Avrupa bizden referandum istedi. Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatların katıldığı referandumda % 64,4 bağımsızlık yönünde oy kullanıldı. Biz haklıydık ama o gün Sırp askerleri topraklarımızı, devletimizi işgal etmeye başladı.


    Silahımız yoktu. Tankımız, roketatarlarımız, uçaklarımız, bombalama da… Hepsine onlar el koymuştu. Birleşmiş Milletler'e başvurduk. Avrupa'dan ve Amerika'dan adaleti, hakkı, hukuku, yıllardır savundukları demokrasiyi, hürriyet hakkını, kendi koydukları ve var olduğunu savundukları ilkelere sahip çıkmalarını talep ettik. Yardım dilenmedik, para ve silah da…

    Sadece ama sadece silahsız ve korunmasız halkı koruyacak bazı tedbirler talep ettik. Çünkü Birleşmiş Milletler bunun için kurulmuştu; barışı, demokrasiyi korumak, soykırımlara engel olmak. Toplandılar, bir karar açıkladılar. “Savaşın üstüne savaş eklemek istemiyoruz.” dediler. Silah satışına ambargo koydular.
    Bu ne demekti? Bütün Sırplar silahlıydı, ama artık ambargo sebebiyle, direnmeye başlayan Boşnaklara silah satışı yasaklanmıştı. Avrupa ve Amerika, Müslümanları, Türkleri yani sizin deyişinizle biz Boşnaklara elimiz kolumuz bağlı hâlde düşmanımızın önüne sürdü.
    1200 gün boyunca gece ve gündüz cehennemi yaşadık.
    1200 gün boyunca Avrupa'dan, Amerika'dan sesimizi duymalarını bekledik.
    Her gün bizi kandırdılar, her gün bizi aldattılar.
    Çare bulmak ümidiyle gittiğimiz her toplantının aslında düşmanımıza daha fazla zemin hazırlama çalışması olduğunu fark edince Avrupa'nın ne demek olduğunu anlamıştım


    Onlar için biz yoktuk. Avrupa'nın ortasında bir halk, sadece Müslüman olduğu için, hakkını-hukukunu demokrasiyle aradığı için katillerin önüne elleri bağlı halde terk edildi. Ben halkımı bir savaşın yaklaştığına dair ikaz ettim, ama itiraf etmeliyim ki bir savaşın içinde olduğumuzu söylerken bile 20. yüzyılda bir millete soykırım uygulanacağını, hele bunun Avrupa'nın gözünün önünde ve hemen yanında, onların göz yummasıyla yaşanacağını hiç ama hiç düşünmemiştim. (Soykırım elbette soykırımdır.

    Mesela neredeyse aynı tarihlerde Afrika'da yaşanan ve bir milyon kişinin ölümüyle sonuçlanan Ruanda Soykırımı için Fransa Devlet Başkanı François Mitterand'ın “Oralarda yaşanan şeylerin ciddiye alınmasını gerekli görmüyorum.” dediğini duymuştum. Orası Afrika'ydı. Yıllarca Fransızlar ve İngilizlerin sömürdükleri topraklar. Ben de Fransızların, İngilizlerin oralara bu kadar umursamaz baktıklarını biliyordum. Biz Avrupa'da olduğumuz için en azından bir sorumluluk hissedeceklerini düşündüm. Yanılmışım.)


    Peki, neler oldu Bosna'da?
    Bosna, dört bir tarafından Sırp askerleri tarafından kuşatıldı. Boşnaklar, tarihte eşine az rastlanır bir direniş sergilediler. Kendi tüfeğimizi yapmaya çalıştık, kendi silahlarımızı üretmeye uğraştık. Şofbenden bombalar, soba borularından roketatarlar yaptık. Ama hiç tankımız olmadı mesela. Savaşı yaşamayan kişiye onu anlatmak çok zordur. Anlayamazsınız.

    Dört tarafı dağlarla çevrili bir şehre, her taraftan ateş edildiğini düşünün. Hareket eden herşeyi vurma emri veren bir zihniyet düşünün. Çocuk, kadın, bebek, yaşlı ayırmayan bir yöntem düşünün. Ağır silahlardan 700 bin merminin yağdığı bir şehrin ne hale gelebileceğini hayal etmeye çalışın. Milyonlarca boş kovan… Elinizdeki insani malzemenin tükendiğini… Şehirde gıda bitti, temiz su şebekeleri yok edildi. Elektriğimiz ve gazımız yoktu. Odun ve kömürümüz de… Şehre giriş ve çıkış da yapılamıyordu.

    Bir kuşatmaydı bu.

    Çocuklarımız, bebeklerimiz, yaşlıları açlıktan, bakımsızlıktan öldüler. Birleşmiş Milletler, yardım gönderiyoruz diye bize otuz yıl öncesine ait konserveleri, pirinç paketlerini gönderdiler. Bu konserveleri sokağa koyduğumuzda, kapağını henüz açmadan köpekler bile onların kokusunu alıp hemen kaçıyorlardı.
    Savaşı yöneten bir lider olarak aldığım en acı haberler, kadınlarımıza ve kızlarımıza yönelik tecavüzlerdi. Maalesef Bosna'nın her tarafından, Mostar'dan, Srebrenitsa'dan bu tür haberler alıyorduk. Bu, Sırp askerlere verilmiş kati bir emirdi. Sırp entelektüellerin teorisini yazdığı etnik temizliğin bir parçası olarak Sırp yöneticiler tarafından kurgulanmış iğrenç bir plandı. Bir gün Brçko'da üç bin kardeşimizin boğazlanıp nehre atıldığını öğrendik, başka bir gün toplu soykırım Kosaraz'da devam etti, peşinden Prijedor'da…

    Ve sonra bütün Bosna'da…


    Biz Sırplara düşman değildik. Onların yöneticilerinin bize ve ortak yaşama idealine karşı çıkmalarına direniyorduk. Yani Sırp devletinin takip ettiği işgal politikasına… Ama düşmanımız yani Sırplar, doğrudan bizim milletimize düşmandı. Savaşta bile olsak, inançlı birer Müslüman olarak Kitab ne emrediyorsa ona göre davranmak zorundaydık. Öyle de davrandık. Bunu, insanlık ve İslamlık onuruyla ve gururla söyleyebilirim. Sırplar, şehitlerimizi gömdüğümüz mezarlarımıza bile tahammül edemediler, hepsini tarumar ettiler. Sadece mezarlarımızı değil, tarih? eserlerimizi de…

    Yüzyılların kıymeti Mostar' daki köprümüz, Saraybosna'daki NAHIT Kütüphanemiz ki bu kütüphane Avrupa mimari tarzına göre inşa edilmişti. Yıktılar, yaktılar. Yıkılan 1300 camimizi saymaya gerek var mı bilmiyorum.
    200 bin insanımızın öldüğünü, binlerce kadınımıza ve çocuğumuza tecavüz edildiğini, insanlarımızın açlıktan kırıldığını ve yüz binlerce vatandaşımızın yurtlarından kaçmak zorunda kaldığını gördükleri halde Fransa, İngiltere, Rusya gibi büyük devletler ne yaptı dersiniz? Onlardan sadece Saraybosna'ya uygulanan ambargoyu kaldırmalarını istediğimiz zaman, Güvenlik Konseyi toplandı ve talebimiz işte bu modern ve demokrat devletler (!) tarafından reddedildi. Ben hem onların, hem Sırpların bana karşı işlediği suçları affedebilirim, askerlerime karşı işledikleri suçları da… Ama söyleyin, hangi sabır, hangi vicdan, hangi inanç onların kadınlarımıza ve kızlarımıza yaptıklarını affettirebilir? Asla affetmeyeceğim.


    Bütün bu anlattıklarımdan sonra Batı'nın ve Avrupa'nın Bosna'da yaşanan soykırıma müdahale etmediğini söylemiyorum. Yanlış anlaşılmasın. Onlar, bu soykırıma doğrudan ve çok etkili bir şekilde müdahale ettiler: Sırplara yapabilecekleri her türlü yardımı perde arkasında yaptılar, Boşnakları elleri kolları bağlı bıraktılar ve sonunda zeminini hazırladıkları Müslüman kıyımını oturdukları yerden seyrettiler.
    Saraybosna'yı, Mostar'ı gezerken göreceksiniz ki bizim şehirlerimizde park yoktur. Bütün parklarımız şehitlerimizin istirahatgâhı. Boşnakların en mahir olduğu işlerden biri de mezar taşıdır. Bu sözün ne anlama geldiğini şehirlerimizin dört bir köşesinde karşınıza çıkacak şehitliklerimizde göreceksiniz.

    Dünya Bosna'yı o mucizeyi ve onurlu direnişiyle hatırlasın istesem de bizim yüreğimizde sakladığımız ama yine de yüzümüze yansıyan şey “acı"dır. Lütfen bu söz sebebiyle bize acımanız gerektiğini düşünmeyin, hatta sakın bize acımayın. Çünkü bahsettiğim bu acı ancak bir Boşnak'ın anlayabileceği ve hakkıyla yaşayabileceği bir histir. Biz acınacak bir millet değiliz aksine bastığımız her adımda gururla yürüyoruz.


    Size Bosna hakkında anlatmak istediğim son şey çoğunuzun üstünkörü bildiği, bazı detaylarına vakıf olmadığı Srebrenitsa Olayı hakkında… Bir insanın hayatında karşılaşabileceği en aşağılayıcı, en zalim, en adi günlerin yaşandığı katliam… İnanın, o gün Srebrenitsa'da bulunan binlerce Boşnak kardeşimize Allah'ın Kitap'da bize anlattığı cehennemi tarif etseniz, onlar o cehenneme sığınmak için ne yapmaları gerekiyorsa mutlaka yaparlardı. Ama buna bile fırsatları olmadı.


    Srebrenitsa, Sırbistan sınırına yakın olan bir şehrimizdi. Birleşmiş Milletler savaş devam ederken burayı Güvenli Bölge ilan etti ve Hollandalı bir askeri birliği şehrin beş kilometre yakınına, Potocari'deki kampa yerleştirdi. Şimdi dinleyeceklerinizi lütfen yüzlerce yıl önce yaşanıp bitmiş bir hadise olarak dinlemeyin. Henüz yirmi yıl önce yaşanmış ve etkileri hâlâ devam eden çok taze bir dramdır bu.
    Güvenli Bölge ilan edilen bir yerde "Avrupa'nın ilkeleri” gereği insanlar silahsızlandırılır. Boşnak kardeşlerimiz de Avrupa'ya güvenerek ve artık NATO, BM gibi kurumların koruması altına girdiklerini düşünerek silahlarını teslim ettiler.

    Fakat 1995'in Temmuz'unda Sırplar, Radko Mladiç komutasında Srebrenitsa'yı abluka altına aldılar. Dağlardan sivil insanlara tanklarla, toplarla saldırmaya başladılar. Çevre kasaba ve köylerdeki vatandaşlarımız, büyük bir korkuyla güvenli yer bildikleri Srebrenitsa'ya sığındı. Şehrin nüfusu bir anda katbekat arttı. Artık bırakın evleri, sokaklarda bile yatacak yer, yiyecek gıda kalmamıştı. Mladiç, bir insanın asla yapamayacağı bir planla silahsız ve korunmasız bu insanların üzerine ateş kustu.

    Binlerce Boşnak, canını kurtarmak üzere Potocari'deki BM kampına sığındı. Şehir boşaltılmış, yirmibine yakın masum sivil halk, kampın etrafına kaçmıştı. Gücü yetenler ise ormanlara dalıp Tuzla tarafına doğru koşmaya ve kurtulmaya çalıştı.
    Mladiç, askerleriyle birlikte Srebrenitsa'ya girdiğinde yakılmış evler, yıkılmış camiler ve okullarla karşılaştı. Sokaklarda tek bir insan bile yoktu. Büyük bir keyifle gezindiği caddelerde “Nihayet Türklerden intikamımızı alıyoruz, artık onları Avrupa'dan tamamen kovmanın zamanı geldi.” diye konuşuyor, askerlerini tebrik ediyordu.


    Bugün Almanya'ya gitseniz, sokaklarda karşılaştığınız herhangi bir Alman vatandaşının yüzüne baksanız, Yahudi soykırımı sırasında yaşanan insanlık dışı olayları bu insanların yaptığına inanır mısınız? Ben inanamıyorum. Tıpkı sokakta karşılaştığım bir Sırp'ın o gün Srebrenitsa'da yaşananları yapacağına inanamadığım gibi. Fakat yaptılar.

    Maalesef yaptılar.
    Miadiç, askerleriyle Potocari'deki kampa geldi. Kampa sığınan bütün sivillerin kendisine teslim edilmesini istedi. O gün, orada bulunmalarının tek sebebi, silahsız ve korunmasız hâlde kendilerine yalvaran halkı korumak olan birliğin komutanı, hiçbir direnç göstermeden bu isteği kabul etti.

    Şimdi gözlerinizi kapatın ve erkek, kadın, çocuk, yaşlı yirmi bin kişinin aynı anda “Bizi teslim etmeyin, öldürecekler.” diye yalvardığını düşünün. Nasıl hüzünlü ve uğultulu bir ses, değil mi? Mahşer yeri denilen bu olsa gerek. Bu sesi umursamamak için ne kadar zalim olmanız gerekir, bir fikriniz var mı?

    Sizin yoksa da tarihin bir fikri var: BM Bosna Barış Gücü Komutanı, Fransız General Bernard Janvier veya Hollanda Askeri Birliği Komutanı General Tom Karremans olmanız yeterli!
    Bombardıman altındaki Güvenli Bölge'yi korumak için bir tek adım bile atmayan bu beyler, yirmibin masum sivili o gün Radko Mladiç'e teslim ettiler. NATO'ya bağlı uçakların, karargâhtan havalandığını ama İtalya üzerindeyken yeni bir emirle geri döndüğünü artık hepimiz biliyoruz.
    Peki, o gün orada neler oldu?


    Size söylemiştim, bize yapılan herşeyi affedebiliriz ama kadınlarımıza ve çocuklarımıza yapılanları asla affetmeyeceğiz.
    Dokuz yaşında henüz ergenliğe girmemiş bir erkek çocuğunu düşünün. Yanında annesi var. Sırp askerler, çocuğun kafasına silah dayıyorlar ve ondan çırılçıplak soydukları kadına yani annesine tecavüz etmesini istiyorlar. Sonunda askerlerin istediğini yapamayınca kafasına yediği tek kurşunla ölüyor. Bu sırada Hollandalı Barış Gücü askerleri kulaklarına takılı kulaklıkla müzik dinliyorlar.
    Bir kadın, kucağında beş yaşında kız çocuğu. İki asker, kızı annesinin kucağından indirmeden kadının ellerini ve bacaklarını iki yana açıp üçüncü bir askerin tecavüzüne yardım ediyor.

    Bu sırada Birleşmiş Milletler komutanı, askerlerin önderi Mladiç'le aynı masada bira içiyor.
    Bir bebek. Kampın etrafındaki binlerce insan gibi ağıyor. Sesi, askerleri rahatsız etmiş. Annesine “Kes şunun sesini!” diye bağırıyorlar. Kadın bebeğini sarıp sarmalıyor, susturmaya çalışıyor ama başaramıyor. Asker “Sen susturamazsan ben sustururum.” deyip elindeki çakıyla bebeğin dilini kesip yere atıyor.


    Türk'ün evladı…
    Unutma.
    Ben Aliya,
    Boşnakların içinde herhangi biriyim. O gün bütün Avrupa bizi yapayalnız bıraktı. Üç gün içinde sekiz bin vatandaşımızı katlettiler ve toplu mezarlara gömdüler. Binlerce kadınımıza tecavüz ettiler. Binlerce çocuğumuzu yetim bıraktılar.

    Henüz mezarlarını bulamadığımız kaç kardeşimiz daha var, bilmiyoruz. Önce, hepsini sıraya dizip tek tek öldürmeye başlamışlar. Elinize kazma kürek verildiğini, bir çukur kazdırıldığını, sonra kafanıza bir kurşun sıkıldığını düşünün. Biraz zaman geçince işin çok uzun süreceğini anlıyorlar. Bu kez yirmili, otuzlu, kırklı gruplar hâlinde daha büyük çukurlar kazdırıyorlar. Vatandaşlarımızı bu kuyuların içine atıp üstlerine kurşun yağdırıyorlar.

    Bu kez de çok fazla mermi harcandığını anlayıp başka bir yola başvuruyorlar. Çukurlara doldurulan kardeşlerimizin üstüne bomba atıp onları paramparça ediyorlar. Onların mezarını biz bulmadık. Kelebekler buldu. Mavi kelebekler. Sadece toplu mezarların olduğu yerde biten bir çeşit bitkiyle beslendikleri için bazı bölgelere kümelendiklerini anladık. Nerede mavi kelebek gördüysek orayı kazdık. Binlerce şehidimizi çıkarıp Potocari'deki şehitliğe defnettik.


    Biz “Bosna'da kendi devletimiz olsun.” demedik, onlar dediler. Biz “Bosna'da sadece bizim dinimiz olsun.” demedik, onlar dediler. Biz “Bosna'da sadece bizim kimliğimiz olsun.” demedik, onlar dediler.

    Bizim Bosna'da savunduğumuz şey, Batı'nın tüm dünyaya göğsünü gererek anlattığı Helsinki Nihai Senedi'ydi, Paris Şartı'ydı, demokrasi ve hürriyet ilkeleriydi. İki yüz bin canımızı kaybettiğimizde, binlerce kadınımız karınlarında kocalarını öldüren askerlerin bebekleriyle terk edildiğinde, yirmi dokuz günlük bebeklerimiz öldürülüp toprağa düştüğünde Avrupa'nın anlattığı şeylerin koca bir yalan olduğunu anladık.

    Amerikan Başkanı George Bush'a toplama kamplarını, tecavüzleri, ambargoyu delilleriyle gösterdiğimde verdiği tepki dünyanın nasıl yönetildiğini öğretti bana. Petrol için Irak'a bir gecede savaş açan ama buna demokrasi kılıfı uyduran, yıllarca Afganistan'da, Pakistan'da, Afrika'da, Filistin'de, Hindistan'da askeri operasyon yapan Amerikan Başkanı, anlattıklarımı dinledikten sonra tek bir cümle söyledi bana: “Bosna bizim meselemiz olamaz, o, Avrupa'nın bir iç meselesi.”


    Ben Aliya,
    Aliya İzzetbegoviç.
    Unutma, Türk'ün evladı!
    Sömürgeciler, bütün ilkeleri kendi menfaatleri için koyuyorlar ve kendi çıkarlarını korumak için denklem kuruyorlar. Onların demokrasi dedikleri, hürriyet dedikleri, aidiyet dedikleri, barış ve hoşgörü dedikleri ilkeler, Saraybosna'da, Srebrenitsa'da, Mostar'da toprağın altına gömüldü. Hem de çok acı hatıralarla… Biz, kendi çocuklarımız en azından tebessüm edebilsinler diye yaşadıklarımızı yeni nesillere anlatmıyoruz, anlatmayacağız.


    Ama sen bizim yaşadıklarımızı sakın unutma!
    Onlar askerleriyle, basın ve medyasıyla, kurumlarıyla çok güçlüler. Onların güçlerinden değil, ikiyüzlü olmalarından kork.
    Biz, senin kardeşin olduğumuz için öldürüldük, boğazlandık, tecavüze uğradık.
    Senin hafızana sahip olduğumuz için toplu mezarlara gömüldük, yok edildik.
    Türk'ün Evladı,
    Bizim korumaya çalıştığımız sancak, Yemen'de, Çanakkale'de, Filistin'de, Kırım'da, Açe'de, Türkistan'da korunmak istenen sancaktı. O, ne bir dinin, ne bir ırkın, ne bir dilin, ne bir mezhebin sancağıydı. insanlığın, tek başına insan olmanın temsiliydi.


    Sömürgecilerin karşısında sakın yere düşme.

    Biz, Çanakkale'den sonra direnişi devam ettiren nesiliz. Sen, direnişin değil, dirilişin nesli olacaksın. Korumak için değil, düzen kurmak için çalışacaksın. Sen varsan biz olacağız. Sen ayaktaysan biz yaşayacağız.
    Ama unutma!
    Sömürgeciler, seni tamamen Asya'ya sürmek için planlarını adım adım işletecekler. Bir gün sıra sana da gelecek. Seni yok etmek için bin yıldır hazırlananlar, bir gün bile durmadan çalışıyorlar.
    Sen Türk'sün. Bir ırk, bir din, bir mezhep değilsin, olamazsın.
    Batı, Haçlı Seferlerini düzenlerken Araplara Arap demiyordu, Türk diyordu. Çanakkale'de Kürtleri boğazlarken onlara Kürt demiyordu, Türk diyordu. Ne zaman ki onların çıkarı için yeni devletlere ihtiyaç duydu, Arap'a Arap demeye başladı. Seni ondan, onu senden ayırdı. Bugün de Kürt'ü senden, seni Kürt'ten ayırmak için gece ve gündüz çalışıyor.

    Türk'ün Evladı,
    Biz Boşnak'ız ama Türk'üz de. Sen de kalbimde taşıdığım acıyı taşıdığın kadar Boşnak'sın. Utanacak tarihimiz, saklayacak hafızamız yok. Sırp'a karşı sorumlu olduğumuz için değil, yasayla zorunlu kılındığı için değil, kimimiz dinimiz, kimimiz milletimiz, kimimiz Kitabımız, kimimiz ahlakımız sebebiyle vicdan sahibi olduk. Birileri öyle istediği için değil, vicdan bunu tarif ettiği için hiçbir milletin diline, dinine, mezhebine karışmadık. Mezarlarıni çiğnemedik, ibadethanelerini yıkmadık, kadınlarına tecavüz etmedik, bebeklerini boğazIamadık.
    Sen var olmak zorundasın.
    Bu yüzden bir ve beraber olmak zorundasın.
    Sömürgecilerin tezgahlyla saflara ayrışmamalısın.
    Türk'ün Evladı,
    Bizi, onların bize yaptıklarını ve sorumluluğunu sakın unutma."

    ***

    Evet Bilge Kral, unutulmaz devlet adamı Aliya İzzetbegoviç’in ardında bıraktığı tarihi mektup çok şey anlatıyor…

    Ders gibi…

    Tabi ki o dersi alabiliyorsak…

    Allah gani ,gani rahmet eylesin..

    Mekanı cennet olsun...
  • — Senin adın İbbieta mı?

    — Evet.

    — Ramon Gris nerede?

    — Bilmiyorum.

    ...

    — Onun hayatına karşılık senin hayatın.
    Onun nerede olduğunu bize söylersen hayatını kurtarırız.
    Kırbaçlı, çizmeli bu iki adam yine de bir gün ölecektiler.
    Benden biraz daha sonra, ama çok sonra değil.
    Ellerindeki kâğıt parçalarında ad arıyorlardı, başka insanları
    hapsetmek ve aşağılamak için onların peşlerinden koşuyorlardı.
    İspanya'nın geleceği konusunda ve başka konularda görüşleri vardı.
    Onların küçük çabaları bana kaba, gülünç geliyordu.
    Kendimi onların yerine koyamıyordum artık, bana deliymiş gibi geliyorlardı.
    Tıknazı hep bana bakıyordu, kırbacıyla çizmelerine vuruyordu.
    Bütün hareketleri ona canlı ve yırtıcı bir hayvan görünüşü
    vermek için hesaplı kitaplıydı.

    — Evet? Anlaşıldı mı?

    — Gris'in nerede olduğunu bilmiyorum, dedim. Sanırım Madrid'teydi.

    Öteki subay solgun elini şöyle bir kaldırdı.
    Bu şöyle bir hareket bile hesaplıydı.
    Bütün küçük oyunlarını görüyordum ve böyle eğlenmek
    isteyen insanların bulunması beni şaşırtıyordu.

    Yavaşça,

    — Düşünmek için on beş dakikanız var, dedi.
    Alın bunu çamaşırhaneye götürün, on beş dakika sonra geri getirin.
    İnkâr etmekte direnirse hemen kurşuna dizilecek.

    Ne yaptıklarını biliyorlardı: Geceyi beklemekle geçirmiştim.
    Ondan sonra, Tom ve Juan kurşuna dizilirken beni bir saat daha
    mahzende bekletmişlerdi, şimdi de götürüp beni çamaşırhaneye kapatıyorlardı.
    Yapacakları şeyi geceden hazırlamış olmalıydılar.
    Zamanla sinirlerin harap olacağını söylüyor ve
    benim de böyle olacağımı umut ediyorlardı.

    Aldanıyorlardı. Çamaşırhanede arkalıksız bir iskemleye oturdum,
    çünkü kendimi pek bitkin hissediyordum. Düşünmeye koyuldum.
    Ama onların önerisini değil elbette.
    Gris'in nerede olduğunu biliyordum doğrusu:
    Yeğenlerinin yanında gizleniyordu, şehirden dört kilometre uzaktaydı.
    Gizlendiği yeri açık etmeyeceğimi de biliyordum, işkence yapmazlarsa.
    (İşkenceyi düşünür gibi bir halleri de yoktu zaten.)
    Bütün bunlâr pek düzgün, anlaşılırdı ve beni zerre kadar ilgilendirmiyordu.
    Yalnızca davranışımın nedenlerini anlamak istemiştim.
    Gris'i ele vermektense gebermeyi yeğ tutuyordum. Niçin?
    Artık Ramon Gris'i sevmiyordum.
    Ona olan dostluğum Concha'ya olan aşkımla, yaşamak tutkumla
    birlikte gün doğmadan az önce ölüp gitmişti.

    Kuşkusuz ona hep değer veriyordum, yiğit bir adamdı.
    Ama onun yerine ölmeyi kabul edişimin nedeni bu değildi;
    hayatı benimkinden daha değerli değildi.
    Hiçbir hayatın değeri yoktu. Tutup bir adamı duvara dayıyorlar,
    sonra da geberip gidene kadar üstüne ateş ediyorlardı.
    İster bu adam ben olayım, ister Gris olsun, ister bir başkası, hep aynıydı.
    İspanya söz konusu olunca, Gris'nin benden daha işe yarar
    bir insan olduğunu biliyordum, ama İspanya ve kargaşa vız geliyordu bana.
    Artık hiçbir şeyin önemi yoktu.

    Gelgelelim ben buradaydım.
    Gris'i ele vererek de postu kurtarabilirdim ve bunu yapmayı reddediyordum,
    hatta bunu gülünç bile buluyordum; bu inattandı.
    Dik başlılık etmek gerek! diye düşünüyordum.
    İçime tuhaf bir sevinç doluyordu.
    Gelip beni aldılar, iki subayın yanına götürdüler.
    ...
    — Nerede olduğunu biliyorum, dedim. Mezarlıkta gizleniyor.
    Ya bir mezar çukurunda, ya da mezarcıların kulübesinde.

    Bu onlara bir oyun oynamak içindi.
    Onların ayağa kalktıklarını, fişekliklerini kuşandıklarını ve
    telâşlı bir tavırla emirler verdiklerini görmek istiyordum.

    Ayağa fırladılar.

    — Haydi gidelim. Moles, git Teğmen Lopez'den on beş adam iste.
    Sen; dedi tıknaz olanı, sana gelince doğruyu söylüyorsan sözüm yok;
    bizi uyutuyorsan bu sana pahalıya mal olacak.

    Bağıra çağıra gittiler ve ben falanjistlerin gözetimi altında
    sakin sakin bekledim. Zaman zaman kendi kendime gülümsüyordum,
    çünkü neler yaptıklarını düşünüyordum.
    Kendimi sersemlemiş ve kötücül hissediyordum.
    Onları mezar taşlarını kaldırırken, bir bir lâhit kapılarını açarken
    gözümün önüne getiriyordum. Sanki bir başkasıymışım gibi
    durumu gözümde canlandırıyordum. Kahramanlık yapmayı aklına
    koymuş şu mahkûm, bıyıklarıyla şu heybetli falanjistler ve
    mezarların arasında koşup duran şu üniformalı adamlar:
    Bu dayanılmaz bir gülünçlüktü.

    Yarım saat sonra ufak tefek tıknaz olanı tekbaşına çıkageldi.
    Beni kurşuna dizme emri vereceğini düşündüm.
    Ötekiler mezarlıkta kalmış olmalıydılar.

    Subay bana baktı. Pek öyle bozum olmuş bir hali yoktu.

    — Ötekilerle birlikte bunu da büyük avluya götürün, dedi.
    Askerî harekâttan sonra, görevli mahkeme kaderini tayin edecek.

    Anlamamıştım.

    — Yani beni... Beni kurşuna dizmeyecek misiniz? diye sordum.

    — Şimdi değil herhalde. Sonra. Artık işin orasını bilmem.

    Hiç, ama hiç anlamıyordum.

    — Ama niçin? dedim.

    Yanıt vermeden omuzlarını silkti ve askerler beni alıp götürdüler.
    Büyük avluda kadınlarla, çocuklarla, yaşlılarla yüz kadar tutuklu vardı.
    Ortadaki yeşilliğin çevresinde dönmeye koyuldum, şaşkındım.
    Öğleyin, bizi yemekhanede doyurdular.
    İki üç herif beni sorguya çekti.
    Onları tanıyor olmalıydım, ama yanıt vermedim.
    Nerede olduğumu da bilmiyordum artık.

    Akşama doğru on kadar yeni tutukluyu avluya getirdiler.
    Fırıncı Garcia'yı tanıdım. Bana:

    — İşe bak! Seni hayatta bulacağımı düşünmüyordum, dedi.

    — Beni ölüme mahkûm etmişlerdi, dedim,
    sonra da fikirlerini değiştirdiler. Nedendir bilmiyorum.

    — Beni saat ikide tutukladılar, dedi Garcia.

    — Niçin?

    Garcia siyasetle uğraşmıyordu.

    — Bilmiyorum, dedi. Kendileri gibi düşünmeyen herkesi tutukladılar.

    Sesini alçalttı.

    — Gris'yi de hakladılar. Titremeye başladım.

    — Ne zaman?

    — Bu sabah. Aptallık etmiş.
    Salı günü yeğeninden ayrılmış, çünkü bir şeyler öğrenmişler.
    Onu gizleyecek adam yok değilmiş, ama o kimseye yük olmak istemiyormuş. İbbieta'larda gizlenecektim, ama onlar yakalanınca
    gidip mezarlığa gizleneceğim, demiş.

    — Mezarlığa mı?

    — Evet. Aptallık işte.
    Tabii bu sabah oradan geçtiler, olan oldu.
    Mezarcıların kulübesinde buldular onu.
    Ateş ettiler, işini bitirdiler.

    — Mezarlıkta!

    Her şey dönmeye başladı ve toprağa çöküverdim:
    Öyle bir gülüyordum ki, gözümden yaşlar geliyordu.
    Jean-Paul Sartre
    Sayfa 25 - Can Yayınları
  • 265 syf.
    ·6/10
    Şaşıra şaşıra okuduğum bir kitabın yorumunu girmek üzereyim. Şu an yazarken bile şaşkınlığım geçmiş durumda değil.

    Yazar kendi hayatını, karısıyla nasıl tanıştığını ve neler yaşadığını anlatıyor kitabında. Bir Budalanın Aşkı adını vermiş kitabına, budala demek biraz hafif kalmış ama neyse. Gerçek hayat hikayesi olduğu için ilgimi çekti ve okumaya başladım.

    Kitabı anlatmaya başlamadan önce Naomi'den aşırı derecede nefret ettiğimi belirtmek istiyorum. Böyle bir kadından vazgeçemediği için yazardan hoşlanmadığımı da söylememe gerek yok.

    Yazar beye, Naomi Joji diyor, başkaları Kawai bey. Ben Naomi gibi Joji demek istemiyorum o yüzden Kawai diye hitap edeceğim.

    Kawai on beş yaşındaki Naomi'yi kendi himayesine alıyor, kolunda batılılar gibi modern, kültürlü bir kadın olsun istiyor. Bu yüzden piyano dersleri ve ingilizce dersleri almasını sağlıyor.

    Naomi büyüdükçe çekilmez bir insan (şeytan) olmaya başlıyor. Kendini beğenmişin teki olup çıkıyor. Evde yemek yapmıyor, dışarıdan söylüyor. Kıyafetlerini çıkarıp rolu yapıyor ve bir yerlere sıkıştırıyor. Çamaşır yıkamıyor, yıkattırıyor. Neredeyse her hafta bir tane sandalet alıyor. Kawai bey sesini çıkartmıyor.

    Aldığı maaş artık onları geçindirmeye yetmez hale geliyor. Bankadaki birikmişlerini de harcamak zorunda kalıyor.

    Naomi'nin iki tane arkadaşı (!) var. Hamada ve Kumagai. Bu ikisi sürekli takıldığı insanlar, gelip sürekli misafir olanlardan tabii. Bu arada Hamada dans kursuna çağırıyor Naomi'yi. Kawai bey bir gün işten geldiğinde bahçede karşılaşıyor Hamada'yla.

    Sonra yine bir gün Hamada ve Kumagai bunların evinde misafirken yağmur çok hızlı yağdığı için Naomi gitmeyin bu gece burada kalın diyor. Sonra küçücük bir odaya geçiyorlar ama odada dört kişinin kalmasına imkan yok, çok zor. Naomi bu odayı seçiyor nedense...

    Kikirdiyor, oynaşıyor, erkeklerin ona ilgi göstermesine bayılıyor anlayacağınız. Ben Naomi'nin ne olduğunu sürekli etrafında erkeklerin olmasını sevmesinden anlamıştım ama Kawai bey inanmak istemiyor hatta aklına dahi getirmiyordu.

    Kawai bey bir gün iş yerindeyken kulağına dedikodular geliyor. Naomi hakkında, en sonunda şüphelenmeye başlıyor. Naomi bana bunu yapmaz, belki o Naomi bu Naomi değildir falan diyor. Bir kere içine şüphe düştü neyse ki.

    Eve gelip Naomi'ye duyduklarından bahsedince, Naomi öyle bir şey yok diyor. Ben hala temizim, masumum, seninim, seni asla aldatmam, yemin ederim. Ben inanmıyorum, Kawai bey çaresizlik içinde inanıyor...

    Sonra Naomi bir yazlıktan bahsediyor. Bilmem kimin tanıdığının neyi olan biri sayesinde yazlığı bir aylığına tutuyorlar. Kawai bey her şeyi Naomi'nin halletmesine izin veriyor. Ve yazlığa gidiyorlar.

    Kumagai ve Hamada'da orada tabii...
    Yine bir gün Kawai bey işten yazlığa geliyor ama gelmesi gerekenden erken geliyor. İçeri girdiğinde kimseyi bulamıyor. Naomi yok. Görevliye soruyor ve nerede olduğunu öğreniyor. Ve bunun ilk kez olmadığını da öğreniyor. Naomi sürekli o işteyken çıkıp gidiyormuş ya da erkek arkadaşları geliyormuş. Yani anlayacağınızı anlamanız lazım burada, benim anladığım gibi.

    Gittiği yere gidince dört erkek arasında buluyor Naomi'yi üzerinde bir önlükle. Gizlice izlerken Hamada onu görüyor, yakalanıyor. Sonra sarhoş Naomi ne diyor biliyor musunuz? 'Joji, gelip bize katılsana.' tabi daha uzun bir şey diyordu da genel olarak buydu. Dört erkekle beraber gülüyor, gevşekçe sohbet ediyor. Hepsinin ona ilgi göstermesine bayılıyor.

    Orada Kawai bey bağırıyor ve küfür ediyor, kusura bakmayın ama gayet haklı küfürlerdi onlar. Sadece bir tane önlük (kolsuz,düğmeli bez parçası diyeyim) ve başka hiçbir şey yok altında. Hiçbir şey...

    Ondan sonraki günlerde Kawai bey işten izin alıyor ve gitmiyor. Naomi'nin yanında kalıyor sürekli. Üç dört gün sonra bütün elbiselerini görevliye bırakıp kaçamasın diye kilitliyor, geceliği hariç hiçbir elbisesi olmadan bırakıp işe gidiyorum diye gidiyor. Aslında işe gidecekti ama son anda evlerine gidip aşk mektubu falan bulurum belki diye düşünüyor.

    Eve gittiğinde bulduğu şey aşk mektubundan daha şok edici. Hazır olun...
    Kapıyı açıp içeri girdiğinde karşısında Hamada'yı buluyor.

    Bundan sonraki ve en en en can alıcı kısımları yazmak istemiyorum. Okumanız gerekiyor. Okumanız ve bu ne genişlikmiş demeniz gerekiyor.

    Ben o kadar şaşkındım ki bu kitabı okurken, kardeşim bile Naomi'nin namını biliyor. Ona da anlattım meşhur Naomi'yi çünkü birileriyle şaşkınlığımı paylaşmam gerekiyordu.

    Yaşanan her şeye rağmen yazarın yaptığı o şeye ne desem bilemiyorum. Son kısımda bide ahlaktan falan bahsetmiş yok artık diyorum. Ahlaktan bahsedecek en son kişi sensin herhalde yazar efendi.

    Ben buna aşk diyemiyorum, bu yaşananlara aşk diyemem. Resmen uyuşturucu (Naomi) bağımlısı haline gelmiş adam. Beynini kaybetmiş, çünkü beyni olan bir insanın böyle bir şey yapmaması gerekir. Tamam aldın, büyüttün, evlendin, emek verdin ama bu kadarı da olmaz.

    Bu arada Naomi'nin ailesinin randevu evi varmış. Okumayan anlamaz ama okursanız ne demek istediğimi anlarsınız. Yazar bunu en başında söyleseydi Naomi'nin ne olacağını rahat rahat söyleyebilirdim.

    Açıkçası bir insanın ailesine bakarak onun ne olacağına dair bir fikir yürütebilirsiniz mesajı da veriliyor kitapta. Her şey ailede başlıyor ve bitiyor. Bitiyormuş daha doğrusu, bunu biliyordum ama bu kitapta daha iyi öğrendim.

    Son olarak böyle geniş bir yazarı okumaya devam etmeyeceğimi de söyleyeyim. Bu okuduğum ilk ve son kitabıydı. Böyle bir adamdan ne öğrenebilirim ki?

    Yine de bir ders olması açısından okumanızı tavsiye ediyorum. Gerçekten asla unutamayacağınız bir kitap olmaya aday...
  • Neden her şeyin en iyisini yapmaya, her alanda en iyisi olmaya çalışıyorsunuz; bu çaba sizi yormuyor mu gerçekten?

    Fotoğraf çekmekten hoşlanmaya başladınız diyelim, yeni yerler keşfetmek ve güzel gördüğünüz yeri fotoğraflamak, onların üzerinde uğraşmak ve herhangi bir dijital ortamda paylaşmak sizi eğlendirmeye başladı. Ne güzel işte! Bu işi profesyonelce, kitabına uygun şekilde yapanları gördüğünüzde neden fotoğrafçılık kursuna gitmeye başlarsınız mesela? Bunu, bu işte kendini geliştirmek isteyenler için söylemiyorum kesinlikle; lafım, “yapacaksam, en iyisini yapayım” takıntısından kendini kurtaramayanlara. Sizi eğlendiren, hayatın yoğun temposundan uzaklaştıran, ruhunuza iyi gelen bir hobi edinebilmişken, bunu “en iyi” olma kaygısıyla sizi yoran bir çabaya dönüştürmenin hiç mantıklı olmadığını söylemeye çalışıyorum.

    Bir örnek de buradan olsun: Bu siteyi hırs haline getirmek, gördüğüm en saçma işlerden biri! Mesleğiniz ne olursa olsun, Edebiyat hayatın çok büyük bir parçası, her zaman öyledir. Bu konuda kendini geliştirmek, daha fazla okumak, bakış açını genişletmek ruhun ihtiyacı. Bu site de bu ilgi alanı için son derece faydalı. Ama insanın bu siteyi de en iyi, en fenomen olma kaygısıyla kullanması bana yine yorucu bir çaba gibi geliyor. Sahi nedir en iyi olmak? Kimin iyisisiniz, kime göre en iyisiniz? Bu sitede tez yazar gibi satırlarca inceleme yazmak zorunda değilsiniz, kült haline gelmiş yazarlarla ilgili sayfalarca görüş bildirmenize de gerek yok, insanların gördüğü en güzel şiirleri yazmaya çalışmanız da beyhude... Burada yapacağınız her şeyi, sadece kendiniz için yapın lütfen. Profesyonel ya da en bilgin olmaya çalışmanıza gerek yok! Bu sizi yorar, daha çok hırslandırır ve üzer. Ruhunuzu doyurmak, yeni hikayeler duymak, hoş vakit geçirmek için burada olduğunuzda, eminim daha fazla keyif alacaksınız.