• Bende bir fotoğrafın var ;
    Eğer ki kalbimden vurmak istersen kurşuna gerek yok bakışların var ya
  • Bugün dört hak mezhepten birine uymayan kişi, müçtehid olduğunu iddia ediyor demektir! Halbuki Hicrî 4. asırdan sonra mutlak müçtehid yetişmemiştir.

    ‘Kur’an mealini okuyun size yeter! Hadis alimlerine, fıkıh alimlerine ihtiyacınız yok!’ diyenler, sapkın hocalardır!
    Amaçları, yorumu fazlalaştırıp, tıpkı Hristiyanlık ve Yahudilik gibi, İslam’ı tahrif etmek ve aslını unutturmaktır!
    Mükemmel olan dinimizi, muharref dinler gibi bozmak ve maçı dengelemektir. Bir neslin yıkımını sağlamaktır. (Bu tahrif hareketiyle zihnen yıkılmış olan bir gencin önüne, Kur’an’ı koyun ve Arapça aslından yarım sayfa okumasını isteyin. Okuyamayacaktır!)

    Bu ihanet şebekesinin tahrif planlarının başarılı olabilmesi için, tefsir alimleriyle, fıkıh alimleriyle ve hadis alimleriyle olan bağlantımızı koparmaları gerekmektedir.
    Kıymetli Peygamberimiz aleyhisselatü vesselam’a en yakın olanlarla aramızdaki bu bağı koparmak için, önce kişiyi, aklın doğruyu bulmak için yeterli bir vasıta olduğuna ikna etmek için uğraşırlar.
    Halbuki salt akıl, zifiri karanlıktaki gözler gibidir. Gözlerimizin görmek için ışığa ihtiyacı olduğu gibi, aklın da doğru yolu bulabilmesi için, vahyin ışığına ve o vahyi en iyi yaşayan bir modelin, yani Peygamberin ışığına ihtiyacı vardır. (Övgüler ve selam, âl ve ashâbına olsun!)

     ‘Kur’an’ı oku, sen de anlarsın, hadislere ihtiyacın yok! Senin aklın yok mu?!’ diyorlar! ⚡

    Ben de bu şaşkınlara diyorum ki,

    Senin aklın yok mu?!
    Eczacılık hakkında bir kitap oku, artık çiçek böcek toplayarak bütün ilaçları sen yapabilirsin, eczanelere para vermene gerek kalmaz!

    Senin aklın yok mu?!
    Cerrahlık hakkında yazılmış olan en önemli kitabı aç, oku!

    Akciğer kanseri olan anneni sen ameliyat et. Kendi işini kendin gör! Kendin pişir, kendin ye!

    Senin aklın yok mu?!
    Sürücü kursuna gidiyorsun, boşuna para veriyorsun. Git en detaylı trafik kitabını oku, ehliyet almana da gerek kalmaz. Masraftan kurtul. Bin arabaya istediğin yere git!

    Sübhanallah! Bu neyin kafasıdır?!😲

    Bu mezhepsizler, kısır inkar politikalarıyla, Müslüman mahallesine gelmiş salyangoz satıyorlar.
    Hiç uğraşmayın, biz sümüklü böcek yemeyiz. Siz bu savlarınızı etrafınızdaki yamyamlara yedirin!
    ‘Mezhebe gerek yoktur!’ diyen kim varsa, gerçekte bize salyangoz yedirmeye çalışıyor demektir. 🔼
    ‘Kader ve alın yazısı diye bir şey yoktur!’ diyen adam, sana salyangoz veriyor dikkat et!
    ‘Şefaat yoktur!’ diyen, pis bir sürüngenle karnımızı doyurmak istiyor…

    Kardeşim, bizler Müslümanız ve salyangoz yemeyiz!
    Siz o elinizdeki garip yaratıklarla, Çin mahallesine gidin!

    Orda çok müşteri bulursunuz!
    Peygamber düşmanlarının burnu yerde sürtünsün…

    İyice bilin ki, Şeytan’ın, amelini bozduğu bir adam günahkar ve fasık olur, ama hâla Müslümandır.
    Ancak, îtikâdını bozduğu adam ise bid’atçi olur. Sapanlar ise, artık Şeytan’ın askerleridir.

    Efendimiz aleyhisselam bunlar hakkında şöye buyurur;
    “(Dinde) Sonradan ortaya çıkan her şey bid’attır; her bid’at dalâlettir (sapıklıktır) ve her sapıklık da insanı ateşe sürükler.” (Müslim)

    “Allah, bid’at ehlinin amelini, bid’ati bırakıncaya kadar kabul etmez.” (İbni Mace)

    Tuzaklar ve planlar ustası o Şeytan, kişiyi imanın şartını inkar eden bir hocaya gönderir, yol gösterir! Çünkü imanın şartlarından birini inkar küfürdür.
    Peki, bu hoca 1400 yıldır altı olan imanın şartlarını neden beşe indiriyor?!😬😶
    Kanaatimce, bu adamın 6 sayısına karşı bir takıntısı var ve duymak istemiyor. Fantezi yapıyor ve ‘İmanın şartı 6 değil 5’ diyor!

    Bu reformist hocalar hakkında benim de bir fantezim var:
    Köhne bir bina tutucam. Her tarafa ses kolonları döşiycem. Ortada bisikletli bi kukla yürüyecek ve ‘Hadi bi oyun oynayalım!’ diyecek bunlara. Vericem testere müziğini arkadan. (Vericem kırbacı! Vericem kırbacı! Benim olacak fıstık!)
    Ahmet Çakar’la Rasim Ozan’ı da bunların içine atıcam.
    Sabaha kadar tartışın!
    Çivi çiviyi söker! (Başka bi deyimi daha vardı, dilimin ucunda…)
    Bunları ancak Ahmet’le Rasim düzeltir, iddia ediyorum…

     “Bid’atler çıkınca, âlim ilmini açığa çıkarsın! İlmini açıklamayana lânet olsun!” (Deylemî)

    #Kerem ÖNDER
  • "Eğerki kalbimden vurmak istersen kurşuna gerek yok,sözlerin varya"
  • 303 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Albert Camus'nün felsefe anlayışı, dünya ve siyasi görüşü, dine yaklaşımı bir kenara bırakılırsa kitabı bir cümleyle özetleyebilirim: "Cezayir'in Oran şehrinde 194... yılında yaşanan veba salgını anlatılıyor." Ama durum öyle değil... Camus, ne veba hastalığını açıklayacak bir tıp doktoru, ne de 1940-1949 yılları arasında Cezayir'de yaşananları anlatacak bir tarihçi. Zaten o yıllarda Cezayir'de yaşanmış bir veba salgını da yok. Camus'nun felsefi, edebi dehası da asıl burada ortaya çıkıyor. 1940-1949 yılları arasında,  Cezayir'de ve dünyada  yaşananlara bir bakmak gerek. 1940'larda, Camus'nün yazdıkları üzerinde  önemli ölçüde etkili olan ll. Dünya Savaşı ve Almanların Fransa'yı işgali söz konusu. Yine o yıllarda  Fransa'nın Cezayir'i sömürge olarak kullanması, Cezayirlilerin savaştan sonra bağımsızlık için ayaklanmaları  ve 1945 yılında  gerçekleştirilen "Setif Katliamı" var. Oran şehri Setif Katliamı olarak adlandırılan olayların yaşandığı en önemli yerlerden bir tanesi. Camus'nün bu olayları farklı bir kurgu ile bu kitapta anlattığı düşünülebilir. Kitapta böyle düşünmeme sebep olan birçok söz var; veba bir hastalık gibi değil de karşı konulması, mücadele edilmesi gereken bir düşman ordusu gibi anlatılıyor. Bunların yanı sıra okurken  benzerlik gördüğüm bir konu daha var. 1871'de katliamla sona erdirilen "Paris Komünü." O yıllarda Paris'te binlerce fare sokakta ölmüş, binlerce kedi tehlikeyi yaydığı gerekçesiyle katledilmiş, Paris'e beş yıl sıkıyönetim hakim olmuştur. 1871 ilkbaharı itibariyle çocuk, kadın denilmeden Federe Duvarı'nın dibinde binlerce insan kurşuna dizilmiş, binlerce Komüncü idam edilmiştir. Kitapta anlatılan; fare ölüleriyle dolu sokaklar, öldürülen kediler, veba duvarı dibinde ölen insanlar o tarihte yaşananları anımsatıyor. Son bir benzerlik daha söyleyeyim; o da Camus'nün bu kitaptan bir yıl sonra kaleme aldığı "Sıkıyönetim" eseri. Albert Camus'nün Sıkıyönetim eseri için "Bu kitap Veba'nın bir uyarlaması değildir" demesi bile bir benzerlik olduğunu gösteriyor.

    Kitabın ilk sayfasında Daniel Defoe'nun şu sözü var: "Bir hapsedilmişliği başka bir hapsedilmişlikle göstermek, gerçekte var olan herhangi bir şeyi, var olmayan bir şeyle göstermek kadar mantığa uygundur." Bu söz Albert Camus'nün Veba kitabını yazarken etkilendiği en önemli sözlerden biridir sanırım. Kendisi kitabı hakkında bir söz söylese ancak bu kadar uygun olurdu. Sözün kitapta anlatılanları yansıtma açısından önemi kitabı okuduktan sonra anlaşılıyor aslında. Burada hapsedilmişlik "umutsuzluktur." Umutsuz insanların yaşadığı başka bir hapsedilmişlikse şehrin karantina bölgesi ilan edilip dört taraftan kapatılmasıdır. Gerçekte var olan şey "savaş" ya da "katliamdır." Yani "ölümdür." Ölümün gösterildiği var olmayan şey ise vebadır. Umutsuzluk ve ölüm gerçektir. Karantina ile veba kurgudur.  Albert Camus'nün dikkatimi çeken en önemli eleştirisi mücadeleyi, iradeyi umursamayan kaderci anlayışa yöneliktir. Ölümün var olması, ölümle mücadele etmek veya yaşamak için engel değildir.

    İyi okumalar...
  • Kurşuna gerek var mı yok mu bilinmez ama tak kulaklığı dinle... canın çekiyorsa "Tan-Kurşuna Gerek Yok"
    https://www.youtube.com/watch?v=b2uqRy5LFA4