• 217 syf.
    Dengbêjlerin o büyülü dünyasına girmiş, kurduğu edebiyatı bunlardan güç alarak yaratmış, sürgün edebiyatının güçlü yazarı Mehmed abimin eşsiz bir kitabıyla daha tanıştım.

    Kitap, Mehmed Uzun'un vefatından sonra Muhsin Kızılkaya tarafından derlenen; çeşitli dergilerde yayınlanmış deneme, hatıra ve röportajlarından oluşuyor.

    İlk bölümle birlikte yazar nasıl bir edebiyat yaratmak istediğini ve bunu yaparken başvurduğu kaynakları anlatıyor.
    Mecbur olduğu için bütün hayatını yazarlığı adadığını söylüyor.
    Peki neyin mecburiyeti?
    Doğarken bir insanın sahip olduğu haklardan yoksun olarak dünyaya geliyor. Dili ve kültürü yasaklanıyor. Sonrasında da sürgün ile tanışıyor. İşte böyle bir ortamda olan bir yazarın mecbur edebiyatı.

    "Edebiyatım her türlü iktidara karşı hep çaresizin, kendisini ifade etmekte güçlük çekenin yanında olacaktır." s.(184)

    Hiçbir ideolojinin ve siyasal rejimin yazarı olmadığını her fırsatta dile getirmiş, insanın ana dilini ve kültürünü seçemediğini ama buna karşı sorumlu olduğunu vurgulamış ve buna göre hareket etmiş bir yazar. Hor görülmüş, dışlanmış ve baskı altında kalan herkes için yazdığını söylüyor. Bunu yaparken de herhangi bir ticari kaygısı olmadığını, edebiyatında bundan uzak olması gerektiğini vurguluyor.

    Hastane köşesinde kanser ile mücadele ederken bile yazmaktan, yaratmaktan geri durmuyor. En büyük gücü onu seven ve hep yanında olmuş okuyucularından aldığını söylüyor. Karakterleriyle yaşayan, onlara hayat vermek için sürekli okuyan, araştıran bir yazar.

    'Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık' romanının devamını yazmak istediğini, bununla birlikte Klasik Kürt edebiyatının önemli isimlerini anlatan (Bateyî, Cizîrî, Teyran, Xanî, Beyazidî) başka bir roman yazacağını ve en çok istediği ama başlayamadığı "Auerbach'ın Umudu" romanlarını yazamadı. Kürt aydınının trajedisini anlatan bir üçleme yazmayı kararlaştırdı. Bunun ilk iki kitabını yazmış (Yitik Bir Aşkın Gölgesinde ve Kader Kuyusu) üçüncüsünü yazamadan bu dünyadan göçtü.


    Yazdığı bir yazıda romanlarının birçoğunu ve yazılarını Türkçeye çeviren başarılı olarak gördüğü Muhsin Kızılkaya ile çalıştığı için kendini şanslı olarak görüyor.
    Yazar yaşıyor olsaydı aynı şeyleri şimdi de söyler miydi acaba?

    Mehmed Uzun ile ilgili çeşitli sorulara cevap bulabileceğiniz, okurken çoğu yerde durup iki kez okuyacağınız ve eminim ki sizinde keşke ölüm meleğiyle bu kadar erken karşılaşmasaydı diyeceğiniz bir kitap.

    O anlattı, ben dinledim. İnanıyorum ki daha
    nice sohbetlerde yani başımda olacak. Tank tüfek ve bombalardan degil; insanlık, güzellik ve sevgiden yana konuşacağız.

    Sevgili okuyucu eğer sen de iyilikten, güzellikten yana konuşmak istiyorsan bir tane Mehmed Uzun kitabı alıp sohbete dahil olabilirsin.
  • 167 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Rojbaş güzel insanlar!
    İnceleme yazsam mı yazmasam mı diye çok düşündüm, yazmayacaktım da... Fakat bu kitaba inceleme yapmazsam - ki düşüncem o yöndeydi- kitaba, Mehmed Uzun'a, okuduğuma, bana yazık olurdu. Çok geçmişten beri devam eden o "Kürt Sorunu" hep vardı. Hepte olacak gibi... Beni üzen durum Türk/Kürt çatışmasından ziyade artık Kürt/Kürt çatışmasıdır. Bu nasıl bir şey biliyor musunuz? Bilenleriniz vardır muhakkak. Sözü fazla uzatmadan anlatmaya çalışacağım.
    Çok küçüktüm henüz, ilkokuldaydım. 3. sınıftaydık sanırım. Doğudan Batıya geldiğimiz o dönemde okulda öğle paydosundaydık. Evlere gittik yemek yedik geldik. Sınıfa gitmek için merdivenlerden yukarı çıkıyordum ki arkamdan bi kaç arkadaşımın sesini duydum kavga ediyorlardı. Ne olduğunu anlamak için arkama döndüm ve duyduğum şeyler beni o zaman pekte mutlu etmemişti. Dünyanın ne kadar da zalimlerle dolduğunu daha o zamanlar tatmıştım. Kavga eden o iki arkadaştan biri Türk diğeri ise Kürttü. Türk olan arkadaş Türlüğü kendisi seçmişçesine böbürlene böbürlene ve Kürtlüğü suç sayarak o Kürt arkadaşa "Kürt! Defol git burdan!" gibi gibi şeyler söylemişti. Tabiki bu kadarla kalmamıştı fakat bunu hakaret sayması zaten her şeyi anlatmaya yetiyor. İlkokul 3. sınıf öğrencisi böyleyken bizden büyükleri düşünmek istemedim. Sınıfa çıktım ve şuan bulunduğum yere gelene kadar hiçbir arkadaşımla samimi olmadım. Olamadım. "Hepiniz aynısınız!" Diye bağırmak istedim çoğu zaman ama bu da bana tersti. Sözü çok uzattım, belki buraya kadar okumayacaksınız da fakat inanın bana bu da umurumda değil.

    Kitaba geçecek olursak Mehmed Uzun "fikir suçlusu" olarak tutuklanmış, belli cezaevlerinde yatmış daha sonraları genç yaşta İsveç'te mülteci olarak yaşamak zorunda kalmış bir güzel insandır. Kitabı ilk olarak İsveç'te yayınlanmış. "Kendi yurtlarında Kürt aydınlarına verilmeyen bu temel özgürlükleri İsveç, karşılık beklemeksizin yeni Kürt aydınlarına vermiştir. Hem de elbette çok doğal bir hak olarak."

    Kitapta farklı denemeler bulunmakta ve hepsi birbirinden güzel. Mehmed Uzun'un savaşlar ve kültürel gruplara karşı söylediği" Sanki dünya, dünya değil bir ölüm tarlası, ölüm üreten, ölüm saçan bir makine." sözü benim için çok anlamlıydı..
    Baştada dediğim gibi beni Türk/Kürt çatışmasından ziyade Kürt/Kürt çatışmaları üzüyordu. Halbuki diyordu ya Mehmed Uzun "İnsanın kendi dilinin, diliyle yaratılmış zenginlerini, kültürünü, ülkesini ve halkını sevmesi bir erdemdir. "

    Olmadı, birliği hiçbir zaman sağlayamadık. Pek tabi bu hep böyle devam edecek. Dünyanın güzelleşeceğine olan inancım da kalmadı. Kendi dünyamı güzelleştirerek yaşamaya devam edeceğim. Fakat bu ne kadar mümkün onu da bilemiyorum." Arzu ve isteklerimin dışında, benden ve istediklerimden çok daha güçlü bir takım kuralların olduğunu çocuk kafam anlamaya başlamıştı."haliyle kendi iç savaşlarım başlamıştı benimde. Ve bu Yaratıcıya" Neden?"diye sormama da sebep olmuştu. Tabi ki kendi cevabımı hep kendim verdim. Ailem de dahil olmak üzere bana hiç kimse kim olduğumu anlatmadı. Türkiye toprakları üzerinde yaşayıp da vatanını seven insanlardık hepimiz. -Ki hala öyleyiz.- fakat kim olduğumuzu bilmiyorduk. Leyla ile Mecnun'u bilipte daha sonra burada öğrendiğim Mem u Zin'i bana daha önce neden anlatmadığını anneme sorduğumda cevap veremedi. - o da kendini unutmuşlardan, ölümü bekleyenlerdendi-.

    Kürtçe şarkıda hüzünlenen arkadaşlarım vardı. "Nasıl olur?" diye düşünüyordum. Sonradan bir yerde okuduğum şu söz her şeyi anlamama yetmişti. "Kürtçe şarkıda duygulanmak için Kürtçe bilmek gerekmez. Kalp her dilden anlar."


    "Rilke'nin dediği gibi, ayrılık ve sürgün bir solma ve çiçeklenmedir. Bir ölüm ve yeniden doğuştur. Bu unutuluş ve unutulması mümkün olmayan bir ölümsüzlüktür. Bir insanlık trajedisi ve zamanla mekanın tümden unutulduğu renkli bir insanlık geçididir. Orada dün, bugün, yarın iç içedir. Orada sadece insan vardır. Orada insanlar, diller, kültürler, alışkanlık ve gelenekler karşılamaktadır. Orada insanın tarihini ve geleceğini yumuşak sözlerle tasvir eden sonsuz bir destan söylenmektedir."

    Bir kaç ay önce elime bir kağıt aldım üzerine Kürtçe bir şeyler yazmaya başladım. Sınıftan bir arkadaşım yanıma gelip oturdu. Bende ona" Kürt Edebiyatına geçiş yaptım artık burdan devam edeceğim." dedim. Bana dönüp" Ya bırak Allah aşkına! Kürt Edebiyatı diye bişey mi var sanki?... " demişti. İlkokuldaki olayları bir yana bırakmıştım ben halbuki. Şimdi niye böyle yaptınız? Ülkenin bir bütün olacağına az bir umudum kalmıştı. 18 yaşındayım ve bunu söyleyen arkadaşım da 17/18 yaşlarında... Umudumuzu kırdınız.

    Mehmed Uzun 'Şiddet Ve Kültürel Diyolag' adlı denemesinde Sultan Abdülhamid' in sözlerine de yer vermişti. "Osmanlı İmparatorluğu, dünyanın birçok milletini sinesinde toplamış olan bir imparatorluktur. Türkler, Araplar, Kürtler, Arnavutlar, Bulgarlar, Yunanlılar, Zencilerden ve diğer birçok unsurdan teşekkül etmiştir... Kürtler... Kuvvetli ve kavgacıdırlar... Tarihi bilinmeyecek kadar eski zamanlardan beri bu eyaletlerde yaşamışlardır... Kendi dinimizden olan Kürtleri kendimize yaklaştırmakta ne gibi bir zarar olabilir?.. Ben kabul ettiğim Kürt politikasında doğru yolda olduğum kanaatindeyim... ". Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, yavaş yavaş bu politikayı terk eder."


    Bu kitap Mehmed Uzun'dan okuduğum ilk kitaptı. Diğer kitaplarını okumama vesile olacak olan kitapta yine budur. Mehmed Uzun kitabın sonunda çok sevdiğim Yaşar Kemal'e de yer vermiş ve onun için şu sözleri kullanmıştır ;
    Yaşar Kemal; Anadolu topraklarında durmadan akan coşkulu bir çağlayan. Anadolu'nun, Mezopotamya'nın, Akdeniz'in edebi semalarını, hiç sönmeden aydınlatan bir yıldız. Yarattığı bu görkemli edebiyat ve roman geleneğiyle hep yaşayacak, romanları, romanların sözcükleri, durmadan, kuşaktan kuşağa ve zamandan zamana, akacak bir yazar. Yaratıcı gücü ve enerjisiyle ölümsüzleşen çağından, zamanından sorumlu bir aydın."

    Sevgi, barış ve kitap ile kalın... :)
  • 328 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    Kürt şiirinin mihenk taşı sayılabilecek bir eserdir Melaye Ciziri Divan ı .Başucu kitabı olarak raflara yerini almalı diye düşünüyorum . Birbirinden güzel şiirler , kalıplaşmış mazmun cümlelerle kendinizi rüya alemindeymiş gibi hissediyorsunuz . Şiddetle tavsiye ediyorum herkese .Özellikle kendi dilinde Kürtçe olarak okunması halinde daha bir zevkli oluyor.
    Molla Ahmed-i Cezirî veya Molla-yı Ceziri (1570-1640), 15. yüzyılda yaşamış olan Osmanlı Kürt alim ve mutasavvıfı.

    Asıl adı Ehmed olan alimin doğum tarihi hakkında kesin bilgiler mevcut değildir. Kendisinin şiirinde belirttiğine göre Hicri takvime göre 974’te Cizre’de dünyaya gelmiştir.Miladi takvime göre 1566’a denk gelir. Dindar bir ailede büyümüştür. Diyarbakır, Bingöl, Hasankeyf gibi farklı yerlerde eğitim alan alim, imamlık görevini Diyarbakır’da yapmıştır. Diyarbakır’dan sonra Sırba, Hasankeyf ve Cizra’de imamlık yapmıştır ve hayatının sonuna kadar Cizre’de kalmıştır.

    Alimin en önemli eseri Divan’ıdır. Divan’ının birden çok elyazması nüshaları mevcuttur. Bunlar arasında en eskisi Muhammed Tayyar Paşa-yı Amidi’nin 1131 Hicri tarihli el yazmasıdır. Bir diğer eski nüsha da Alman şarkiyatçı Martin Hartman (1851-1918) tarafından 1904 yılında Berlin’de Almanca bir önsözle birlikte tıpkıbasımı yapılan nüshadır. 2007 yılında alimin Divan’ı Kent Yayınları tarafında Türkçe olarak yayınlandı ve bu çalışmada eserin mevcut nüshaların tümü göz önünde tutularak hazırlanmıştır.
    Bediüzzaman Saidi Kurdinin İstanbul’da kolunun altında taşıdığı, yanından ayırmadığı tek kitabı olduğu söylenir. Üstad, Mela Cizîrî hakkında ayrıca şöyle der: “Melayê Ciziri, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ve Mevlânâ cami aşk makamında birdirler. “
    Kürt tasavvuf şiirinin en önemli temsilcisidir. Onun divan’ı geleneksel eğitim sistemi içinde temel derslerden biri olarak görülmüş, iyi şiirin standardı olarak benimsenmiş ve Mevlânâ, Hafız, gibi tasavvufçu alimlerle eşdeğerde görülmüştür. Böylece bir çok şair kuşağı tarafından rehber olarak takip edilmiştir. Hâlâ şiirleri sözlü olarak bile halkın arasında gezinmekte ve onun hayatı üzerinden efsaneler üretilmektedir. Doğum tarihi bir çok spekülasyona neden olmuştur. Bazı araştırmacılar onun 1589 yılında, bazıları ise 1570’li yıllarda doğduğunu söyler. Bu tarihi çok daha erken zamanlara çekenler de vardır. nitekim araştırmacı Farhad Shakely “şairin doğumu ve ölümü hakkında verilen en erken ve en geç tarihler arasında tam olarak dört buçuk yüzyıllık bir aralık vardır” demektedir. Yine başka bir iddiaya göre Cizre sarayında prens ve prenseslere ders verirken yazmış olduğu aşk kasidelerini zamanın Cizre Miri yanlış yorumlamış ve önce Mela’yı idama mahkum etmiş sonra vazgeçip Diyarbakır’a sürgün ettirmiş. Diyarbakır’da kaldığı yedi yıl süre içinde Cizre’ye bir damla yağmur yağmadığı iddia ediliyor.

    29773_122800784416938_4308362_nCizîrî’nin nerede doğduğu da bir muamma olmasına rağmen onun Cizre bölgesinde yerleşik olan Botî aşiretine mensup olabileceğini söyler araştırmacılar. Hayat hikâyesinin belirli bir kayıt altına alınmaması, onun etrafında daha da mistik bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. İlk eğitimini babasından alan Cizîrî, daha sonra medreselerde geleneksel dini eğitimi almak üzere yola çıkar. Diyarbakır, Hakkâri gibi yerlerde eğitimini tamamlar ve daha sonra Diyarbakır’ın Sterebas köyünde o dönemin önemli alimlerinden Molla Taha’dan dini icazetini alır. Cizîrî’nin bazı şiirleri onun daha sonra Şam’a ve Irak’a gittiğini de bize işaret eder.

    Cizîrî’nin hayatının kronolojisi etrafında örülen efsaneler onu şark’ın diğer alimleriyle yan yana getirir. Önceleri Kur’an eğitimi, daha sonra geleneksel eğitim sistemi, bilgi almak için çıkılan uzun yolculuklar ve camide vaiz olarak yada saray şairi olarak yapılan görevler. Nitekim Cizîrî’nin yaşamını bu kronolojiden ayıran ve onu biraz da Mevlânâ’ya yaklaştıran en önemli benzerlik ise aşkta yatmaktadır. Mevlânâ, Şems-i Tebrizi’yle karşılaştıktan sonra aşkın çeşitli boyutlarını yaşamaya başlar ve o zamana kadar sürdürdüğü geleneksel alimliği bir kenara bırakır. Cizîrî’de de aynı durum söz konusudur. Cizîrî’nin hayatının kırılma noktası onun Hasankeyf mirinin kızı Selma’ya olan aşkıyla başlar. O döneme kadar geleneksel bir din alimi olan Cizîrî, Selma’yla karşılaştıktan sonra aşk üzerine şiirler yazmaya başlar. Selma’nın aşkını ilahi bir aşka dönüştürür. ‘sureti öz’e yaklaştırır. Tasavvufi şiirlerinin de bu zamanda yazıldığı söylenir. Cizîrî, Divan’ında mela, melê ve nişanî gibi mahlaslar kullanmıştır.

    Bu büyük şairin bilinen tek eseri divan’dır. bugüne kadar onun başka bir eserine de rastlanmamıştır. Nitekim elimizdeki divan da çok daha sonraları başkaları tarafından derlenip yayınlanmıştır. kendisi böyle bir derlemeye gitmemiştir. Ancak el yazmaları mevcuttur.

    Melayê Cizîrî’nin divan’ı ilk defa 1904 yılında Berlin’de Martin Hartman tarafından basıldı. Daha sonra ise bugüne kadar en güvenilir kaynak olarak başvurulan kamışlı müftüsü Ahmedê Zivingî’nin bastırdığı ve derleyip toparladığı divan basıldı. Bu divan’da yüz yirmi şiir ve üç rubaiye forma bakılmaksızın, kafiyelerin son harfine göre alfabetik yer verildi. Bir başka önemli derleme kaynak ise Kürt şairlerinden Hejar’ın yayımladığı divan olmuştur. Yakın zamanda ise Celalettin Yöyler’in İstanbul Kürt enstitüsü tarafından basılan Şîroveya Diwana Melayê Cizîrî önemli bir kaynak olarak gösterilebilir. Diğer yandan şu anda elimizde bulunan ve Nûbihar yayınlarınca okuruyla buluşan Kürtçe ve Türkçe metin ise derli toplu bir şekilde Cizîrî’nin bütün şiirlerine yer vermektedir. Önemli bir başvuru kaynağı ise yine yakın zamanda Türkçeye çevrilen Melayê Cizîrî, sevgi ve güzelliğin şairi, kitabıdır.

    Cizîrî’nin şiirlerinde tasavvufi konular ve imgeler başattır. Ama temel teması aşktır. Aşkın çeşitli halleridir. Şiirlerin temel öğeleri belli bir ahenk çerçevesinde tema ve fikirlerle örülmüş ve sembolik olana çoklukla yer verilmiştir. Güzellik kavramı ise Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın hemen yanı başında yer alır. Cizîrî’nin güzelliğe bakışı, diğer sufi düşüncelerine benzer. Cizîrî de güzelliği tanrının sıfatlarından biri olarak tanımlar ve onu bu şekilde benimser, şiirlerinde işler. Evrenin bir ayna olduğunu ve tanrının suretini yansıttığını belirtir. Nitekim şair evrende var olan güzelliği ilahi bir güzelliğin simgesi olarak işler. Aşkta da aynı mecrada ilerlemiş ve Selma’ya duyduğu aşk zaman içinde öz’e duyulan bir aşka dönüşmüştür.

    Cizîrî’nin şiirlerinde şarhoşluk imgesi de önemli bir yer tutmaktadır. Sarhoşluk ruhsal bir olgu olarak belirir şairde. Bu onun tasavvufi ve şiirsel dünyasının bir parçasıdır. Bu anlamda dönemin diğer kültürlerindeki örneğin Mevlânâ, Hafız gibi sufi şairlere benzerliği de söz konusudur. Sarhoşluğu ilahi güzelliğin bir sonucu olarak görür. Cizîrî’ye göre bu güzelliğe kavuşmanın yolu ruhsal terbiyeden geçer.

    Diğer yandan Cizîrî’nin gazelleri ise onun mistik olana tutkusunu, ilahi aşkı ve felsefi düşüncesini işler. Şair birçok şiirinde aşkını ve kırılganlığını dillendirmek için sevgilisine seslenir. Tanrı kavramı etrafında hiçleşme ve onunla birlik olma tarzındaki tasavvufi değerler şiirlerinde kendini okura hemen sezdirmektedir. Onun şiirlerinde aşık ve maşuk öylesine bir olmuşlardır ki (hem bedenen hem ruhen) sevilen onu kendi suretinde, aynada gördüğü gibi tanır, bilir ve sever. Şair ayrıca şiirlerinde çeşitli metaforlara da yer verir. Bu metaforlar daha çok önemli şark şairlerinde görülen metaforlardır. Kafes, yeni ay, sevgilinin kaşları gibi… Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın dışındaki temel konular da vardır. Astronomiden, tarihe, felsefe ve fizike kadar birçok konu onun şiirlerinde yer almıştır.

    Cizîrî’nin, Kürtçenin bütün lehçelerinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Türkçe de bildiği şiirlerinde belli olur. Bu dillerdeki kelimeleri şiirlerinde kullanmakta bir sakınca görmez. Araştırmacılar Cizîrî’nin, Cizre sınırları içinde bulunan medreseya sor’da (kızıl medrese) dersler verdiğini, öğrenciler yetiştirdiğini ve orada vefat ettiğini söyler. Farhad Shakely de buna değinir: “Cizîrî’nin hayatı ve şiiri bağlamında bir diğer önemli mesele onun kızıl medrese, medreseya sor, ile olan ilişkisinde yatar. Bu yapı şairin çağdaşı olduğu sanılan mir şerefler’den biri tarafından inşa edilmiştir. Söylendiğine göre, uzun süre sürgünde kaldıktan sonra II. Mir Şeref Cezire’yi ele geçirmek üzere yola çıktı, Allah’a dua etti ve şehre girdiği noktada bir cami inşa edeceğine söz verdi. Böylece kızıl medrese ve bir de cami inşa edildi. Cizîrî’nin kızıl medrese’de yaşayıp ders verdiği çok sık iddia edilen bir husustur.”

    Melayê Cizîrî ve divan’ı hem Kürt edebiyatı hem de dünya edebiyatı için çok önemli bir eserdir. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan ve hiç eskimeyen şiirler onun üstün şiir kalitesini de gösterir. Estetiğe önem vermesi, aşkı yüceltmesi ve onu bütünsel bir yere taşıması, dünyadaki diğer felsefi akımlardan haberdar olup bunları şiirine konu etmesi ve daha birçok nedenden dolayı onu Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Hafız ve Mevlânâ cami ile aynı merhalede görmeyi zorunlu kılar.”

    Divanında toplam 140 şiir bulunan Ahmedê Cizîrî’nin eseri 2008 yılında Divan Osman Tunç tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Kürtçe ve Türkçe karşılıklı basılan eserin ilk sayısının tükendiği bildirildi.
  • Melayê Cizîrî yaşamının neredeyse tümünü, Cizre’de Medresa Sor’da öğrencilerini eğiterek geçirmiştir. Şiirlerinde, Medresa Sor temasını da işleyen Cizîrî ile bu medrese arasında özel bir ilişki olduğu görülür. Melayê Cizîrî’nin çağdaşı, II. Mîr Şeref tarafından inşa edilen bu medrese, son yıllarda restore edilmiştir. İddiaya göre uzun yıllar Cizre dışında sürgün hayatı yaşadıktan sonra Cizre’yi ele geçirmek üzere yola çıkan II. Mîr Şeref, şehri ele geçirdikten sonra şehre ilk giriş yaptığı noktada bu zaferin anısına bir cami inşa eder. Medresa Sor, bu camiyle birlikte inşa edilerek Melayê Cizîrî’nin hizmetine sunulur.
  • Kürtlerin Kazakistana Gelişi

    Kürtler Kafkasya'dan Orta Asya'ya iki kez sürgün edildiler.Sovyetler Birliği yönetiminin 7 Temmuz’da aldığı bir kararla 1937 sonbaharında Kafkasya’da yaşayan ve “güvenilmez unsurlar” olarak nitelendirilen yüzlerce Kürd ailesi yük trenleri ile Ermenistan ve Azerbaycan’dan Kazakistan’a sürgün edilmiştir. Kürdlerin Kazakistan’a 2. sürgünü 1944 yılının son aylarında gerçekleşmiştir; bu sefer Kürdler buraya SSCB KP MK Genel Sekreteri ve Devlet Savunma Komitesi Başkanı İ.V.Stalin’inin imzasını taşıyan bir kararla Gürcistan’dan sürülmüştür. 1989’da Karabağ savaşı nedeniyle Ermenistan’dan sürülen Kürdlerin önemli bir bölümü de bu ülkeye sığınmıştır. Ayrıca, Kazakistan’da Sovyetlerin çöküşünden sonra Azerbaycan’a bağlı Nahçivan özerk cumhuriyeti’nden, Rusya’nın Krasnodar bölgesinden, kısmen de Ermenistan ve Gürcistan’dan gelen Kürdler da yaşamaktadır.


    Sürülen Kürdler beşer, onar aileler biçiminde tek tük haneli köylere ve aullara (mezra) dağıtılmıştır. Yük trenleri ile sağlıksız koşullarda Güney Kafkasya’dan Kazakistan’a taşınan Kürdlerden yüzlercesi yollarda ölmüş, yüzlercesi de sürgünün ilk aylarında alışık olmadığı yeni yerleşim alanlarında yaşama veda etmişlerdir. Ayakta kalanlar yıllar boyunca ağır zorluklar içerisinde yaşamış, 1956 yılına kadar asker denetiminde “özel sürgüncü” muamelesi görmüşlerdir. Özel sürgüne tabi tutulan Kürdler bir köyden diğer bir köye askeri yönetimin izni ile gidebilmişler.



    Kazakistan Kürt Nüfusu
    Diğer Sovyet Cumhuriyeti’nde olduğu gibi Kazakistan’da da güvenirliği tartışılır genel nüfus sayımları sonuçlarına göre, bu cumhuriyette 1970 yılında 12 bin; 1989’da 25 bin; 2002’de ise 32 bin Kürt yaşamıştır. Bağımsız kaynakların ortalama hesaplamalarından yuvarladığımız rakam, halihazırda Kazakistan’da 150 bine yakın Kürt'ün bulunduğunu göstermektedir. Kazakistan 2010 yılında yapılan nüfus sayımına göre Kazakistan da 38.325 Kürt yaşamaktadır ve Kazakistan'ın %0.2'sini teşkil etmektedirler.Fakat Kazakistan Kürt Derneği Başkan Yardımcısı, Malikshah Gasanov Kazakistanda 46.000 -150.000 arası kadar Kürt nüfusu bulunduğunu listede bazılarının Azer veya Türk olarak listeye alındığını belirtmiştir.


    Kazakistan Kürtlere Haklarını Veriyor

    Eski Sovyet Cumhuriyetleri arasında Kürdlerin milli-kültürel gelişimi açısından en hoşgörülü zeminin Kazakistan Cumhuriyeti’nde oluşturduğunu kolaylıkla söylemek mümkündür. Burada eski Sovyet Cumhuriyetleri arasında azınlıklara yaklaşım açısından örnek bir politika izlendiği; sosyal, toplumsal yaşamın her alanında açıkça göze çarpmaktadır. Kazakistan’da Kürd diasporasının örgütlenmesinde ve milli kültürlerin geliştirilmesinde Kazakistan Halkları Birliği’nin önemli bir rolü vardır. Kazakistan Kürdleri Birliği’nin Almata kentinde iki ayrı yerde çalışma ofisi ile temin edilmesi, hoşgörülü siyasetin bir göstergesidir. Kazakistan Kürt nüfusunun çoğu Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan'dan Stalin döneminde sürgün edilen Kürtler'den oluşmaktadır. Yıllar sonra, Kürtler Kazakistan'ın komşu ülkeleri,Özbekistan ve Kırgızisitan'dan Kazakistan'a göç etmişlerdir.


    Kazakistanda Kürtçe Eğitim

    Kazakistanda Kürt nüfusunun yoğun olarak bulunduğu şehirlerde , Kürt edebiyatı ve Kürt dili ilköğretim ve ortaöğretim okullarında öğretilmektedir.Kashkabulak köyünde, Kürt öğrenciler 12. sınıfa kadar Kürtçe eğitim görebilmektedirler.1990 yılından bu yana Kürtlerin gazeteleri olan Kürdistan Gazetesi bulunmaktadır ve yayına devam etmektdir.

    Kazakistan Kürtlere Özel Bölümü Olan Müze

    1998‘den bu yana Devlet Milli Müzesi’nde Kürtlerin maddi ve manevi değerlerinden örnekler sergilenen bir bölüm faaliyet göstermektedir.

    Kazakistan Kürtleri Her Alanda Başarılılar

    Kürdler bugün Kazakistan’ın bilimsel, ekonomik, sosyal yaşamına kendi kimlikleriyle katılma imkanları yakalamıştır. Onları temsil eden bilim adamları, devletin yürütme, hukuk sisteminde, yerel halk ve belediye meclislerinde görev yapan yetkililer, defalarca Kazakistan ve Avrupa şampiyonu olan sporcular Kürd kimliğiyle ülkenin siyasal, ekonomik, sosyal yaşamına etkin bir katılım sağlamaktadır.
  • 103 syf.
    ·2 günde·10/10
    Hepinize merhaba canım insanlar, mutlu pazarlar, bugün alan sınavına giren herkese; "inaniyorum kazanacaksınız "

    Daha önce adını duymadığım, duyduysam bile hatırlamadığım biriyle beni tanıştırdığı için Esra öğretmenime bin minnet..

    Mehmed Uzun kim diye sorarasa birgün biri bana ,"direnişin, yazarı"ndan başka cevabım olmayacak artık. "Yasaklı bir dilin yazarı ",kendi dilini savunmuş ve dili için yaşamış bir adam Mehmed Uzun.

    Hiçbir mücadele yok ki, acısız olmasın, Mehmed Uzun yorucu ve uzun bir mücadele vermiş, sürgün ile sonlanan bir mücadele...' E değmiş mi bu kadar uğraştığına bak hala kimse bilmiyor Kürtçe ne, Kürt yazarlar kim,ne yazmışlar,bazı Kürtler bile bilmiyor Kürtçe' deme sevgili okur, değdi. Mesela bana sorsan iki gün önce, en basitinden, Türkçe yazan Kürt yazar kim diye, birkaç kişi sayar susarım, yani susardım... Şimdi Kürt edebiyatının temel taşlarını sayabilirim sana, isimlerini doğru telaffuz edemesem de. Bir tek ben değil tabi, Mehmed Uzun ve kitapta adı geçenler sayesinde birçok kişi, birçok şeye ulaşabildi.
    İnaniyorum ki bir yerlerde, kendinden uzaklaşmış bir Kürt "benim geçmişim bu" diyebildi, Mem û Zin destanını okuyunca. Biri bir yerlerde, yasak ama var, var ve gerçek,gerçek ve güzel,dedi okuyunca..

    Mehmed Uzun " Metnin amacı olabildiğince rahat bir biçimde, düz bir gelişme çizgisini izleyerek, Kürt edebiyatına ilişkin en temel bilgileri, "Kürt edebiyatına yabancı" okuyucuya iletmektir." notunu düşmüş. İçin rahat olsun Mehmed abi, bunu başardın. Bana ulaştın en azından, diğer kitaplarında sıra..

    Kitap içeriğini yukarda yazdığım amaçtan da anlaşılacağı üzere Kürt edebiyatı ile ilgili temel bilgileri oluşturuyor.
    Kürt edebiyatının dönemleri, lehçeleri ne ?
    önemli yazar ve sairleri kim ?
    Hangi şartlar altında gelişmiş? sorularının cevabı var kitapta. Kitabın içindekileri uzun uzun anlatmayacağım sana burda da bak bunları yazdım, kısa notlar kalıcıdır diye düşünerek.

    https://hizliresim.com/DDO6zl

    Daha detayını öğrenmek istiyorsan..ki bence iste, Önyargılarını yak, ve oku..ötekileştirmek ne senin, ne benim faydama..oku çünkü yeni bir şeyler öğrenmek, dışlanmışlıktaki benliğini bulmak, aslında onun "başka" olmadığını görmek sana zarar vermeyecek.

    "Bütün mesele insanoğlunun iç ve dış gerçeğine varmak" diyor ya Yaşar Kemal, dinle onu..

    İyi kal, önyargılarını yak ve git hemen bir yerden bir Mehmed Uzun kitabı edin, oku, okuttur..
    Esra öğretmenim bin minnet, var'ol..sen ve senin gibiler, Mehmed Uzun gibiler, Ehmede Xanî 'ler var'olun :))
  • 389 syf.
    ·8 günde·9/10
    Şunu çok iyi anladım ki, Kürt edebiyatı denince akla ilk gelen şey sürgündür. Ne bedeller ödediklerini okuyunca bu güzel insanların; eserlerinin muhakkak okunması gerektiğinin bilinci, daha bir harlanıyor içimde. Bu tür kitaplara 'kim bilir ne derdi var' diye başlarım. Tasası sonradan gelir.
    Bazen 'Laiklik' ilkesinin, "Hukuk" ve "Devlet" otoritelerinin, hayatımızda sadece arkadaşımın bir cümlesinden ibaret olduğunu düşünmekte haksız olmadığımı görüyorum; "Burası Laik bir Hukuk Devleti" demekten ötesi yok. Neyse bu konu çok su götürür. Ama şunu sormak lazım kendimize, laik bir hukuk devleti iddiası, beraberinde fikir ve düşünce, hatta yaşam özgürlüğü sunmuyorsa, halkının acılarına kulak kesilmiyor, üstüne kendileri bu halka bir dert kaynağı oluyorsa; bir düzgüden başka nedir ki... Yararsız, faydasız, etkinsiz bir düşünce biçimidir.

    Ben bir fotoğrafçı değilim. Aynı zamanda entelektüel biri de değilim. Fakat fotoğraf veya tablo yorumlamaları, hep dikkatimi cezbetmiştir. Keza anlama dayalı, her fotoğraf karesi beni de düşündürtür. Bazen resmedilen bir acı oluyor. Bazen bu bir sevinç oluyor. Bazen bir hiçliktir. Hiçlikten kopan bir çığlık oluyor bazen...

    Şimdide kitabın muhtevasına dair bir şeyler yazmaya çalışacağım. Ama ilk olarak Yaşar Kemal'in bu roman ve Uzun hakkındaki, kitabın arka kapağında yer almış yorumunu buraya yazmakta fayda var; "Uzun'un romanını okuduğumda çok şaşırdım, bir dilin ilk romanı böylesine ustalıkla, böylesine zengin bir dille, üstelik de gelişmiş bir roman dili yaratılarak nasıl yazılmış diye..."

    Bir dilin ilk romanı olan bu kitap 16 tane fotoğraf başlığı altında toplanan, 16 bölümden oluşmaktadır. Kitapta fotoğraflar üzerinden ele alınan konu, Bedirhanpaşazadeler'in o çalkantılı dönemlerde başlarından geçen musibetler ve zorluklar. Bedirhan ailesinin tarihi ve geçmiş yılları. Sürgün yılları. Acı yılları. Ölüm yılları.
    "Yıllar önce sabah namazında sessizce gidenler,
    şimdi akşamüzeri mahşeri bir kalabalıkla geri dönüyorlardı." S.84

    Celadet Bedirhan, bu münevverlerin başında gelir. Mir Bedirhan’ın torunu ve Emir Ali Bedirhan’ın oğlu olan Celadet Bedirhan, Kürt isyanları bastırılınca kendini Kürt dilini ve edebiyatını diriltmeye adamış şahsiyetlilerin başında gelir. Siyasal yenilgilere uğrayınca Kürtçenin asimilasyona kurban gitmemesi için, 15 Mayıs 1932’de, ilk dergisi olan Hawar dergisini kurar. "Hawar" dergisi ve dolayısıyla Hawar ekolü, hiç kuşku yok ki Kürtlerin bu minvaldeki en büyük edebi atılımıdır. Sonrasında "Ronahi" adında ikinci bir dergi daha çıkarılıyor. Ve yaşamının son yıllarına doğru, Roja Nû'yu kardeşi Kamuran Bey tarafından çıkarılacak. Dergilerden ilki, ve Kürtlerin ilk edebi atılımı olan "Hawar" dergisini, Mir Celadet Bedirhan şu sözleriyle ifade ediyor;
    "Hawar bilginin sesidir, bilgi ise kendini tanımaktır. Kendini tanımak da özgürlüğün, mutluluğun yolunu açar. Kendini tanıyan, kendini tanıtabilir de. Hawarımız her şeyden önce dilimizin varlığını tanıtacaktır..." S.242

    Yine bu söz Kürtler'in bin yıllık durumunu çok iyi özetliyor; "avluda yetişen pancar, ev sahibine acı gelir." S. 290


    Dönüp bakıyorum da, herkes kendi sahiciliğinden, başkalarının yapaylığından öylesine emin ki. Sanırsın ki, kaderlerimizi kendi elleriyle yazmışlar. Mesela bir birey olarak ben, savaş vb. yıkımlı ve kıyımlı, insanların canlarına halel getiren durumlardan hazetmeyebilirim. Kendi adıma kararları verebilecek olgunluğa sahibim. Benim adıma kararları, benden başka birinin vermesini niye isteyeyim ki? Asla kendi aklımın yeterli olduğunu düşünen biri olmamışımdır. Kişi kendine yettiğini, her şeyi bildiğini düşündüğü an gaflettedir zaten. Ziyandadır. Ama bu benim adıma, hele ki hayatıma, hatta benim beraberimde birçok hayata mal olacak savaşları, bir takım kimselerin yürüttüğü politika ve siyaset uğruna, yaşamımı onlara teslim etmemi gerektirmez. Hayat benim hayatım, ister size mihnet eder -tabi siz de müsade ederseniz-(!) ellerinizin altında çalışırım.
    Öldür dersiniz öldürür, ye derseniz yiyip, otur derseniz otururum. Yani sizin ellerinizde, rızalı bir köle olurum. İstersem de, kendi bağ ve bahçemde solucanlarla muhabbet kurarım. Bu benim seçebileceğim bir yaşam tarzı olmak zorunda. Sizin değil.

    Son olarak bir alıntıyla, incelemenin sonunu getireyim;
    "Roman, dillerin coşkun zenginliği, toplumların tadı ve kokularıydı. Romana ulaşmış, roman ve roman dili yaratmış diller, artık kefeni yırtmış dillerdi." S.296
    Bu dizeleri okuduktan hemen sonra, başımı kitaptan usulca kaldırdım. Elimi masanın üzerinde bulunan tabakaya uzattım, içinde altınımsı renk de ve güzel kokular saçan bir Bitlis tütünü sardım. Tamam tamam gerisi bana kalsın, canınızın ne kadar çektiğini bunları yazarken dahi hissedebiliyorum... :)

    Esas itibariyle, ünlü Kürt Mir'lerinin, başta Celadet Bedirhan olmak üzere, bir dilin imha-yok edilmesi durumu karşısında, yoksulluk, sürgün ve acılarla dolu, "Bedirxan" ailesinin yaşam öyküsünü merak eden ve öğrenmek isteyenler için güzel bir tarih kitabı niteliğinde.

    Etkinliği düzenleyen ve bu kitabı bana hediye eden, Esra 'ya sonsuz teşekkür ve sevgilerimi gönderiyorum. Sevebileceği, belki de zaten sevdiği bu parçayı da onun için buraya bırakıyorum;
    https://youtu.be/97VwhGLw7pQ

    İncelemeyi okuyan herkese teşekkür ediyorum. Bu Kürtçe parçayı da sizler için buraya bırakıyorum;
    https://youtu.be/yyXmkmbhM9Q