Osman ÇetinSoy, bir alıntı ekledi.
20 May 14:59 · Kitabı okuyor

Profesör,
tek tuvaletin tıkandığını, salgın hastalığın baş gösterdiğini öğrendi.
Gemide artık yiyecek yoktı ilaç yoktu, şubat soğuğunda onları ısıtacak
bir şey yoktu, Gemiye gidenler, bebeklerin ağlamalarını, kadınların
hıçk rıklarını, erkeklerin "Bizi kurtarın!" feryatlarını duyuyorlardı.

Serenad, Zülfü LivaneliSerenad, Zülfü Livaneli
S. Ali, bir alıntı ekledi.
06 May 00:31 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

Aslında, Massachusetts Körfez Kolonisi’nin resmi mührünü incelerseniz, üzerinde bir yerlinin elinde barış anlamına gelecek şekilde ok tuttuğu görürsünüz. Ağzından da, üzerinde “Gelip bizi kurtarın” yazan bir sarmal çıkmaktadır. Günümüzde insani müdahale dediğimiz şeyin ilk örneklerinden biriydi bu. Günümüzde de yaşanan başka meselelerin tipik bir örneğidir. Yerliler, sömürgecilere gelip onları kurtarması için yalvarıyor, sömürgeciler de ilahi emri yerine getirmek için hayırsever bir şekilde gelip onlara yardım ediyordu. Sonradan anlaşıldı ki yerlilere, onları yok ederek yardım ediyormuşuz.

Vahşi Abd Emperyalizmi, Noam Chomsky (Sayfa 12 - Aylak Adam Yayınları 1.Baskı- Ocak 2014)Vahşi Abd Emperyalizmi, Noam Chomsky (Sayfa 12 - Aylak Adam Yayınları 1.Baskı- Ocak 2014)

" Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol." Acaba Öyle miyiz? :
* “O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.
* Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!” (Hud 112-113)
* “İşte bunun için, durma tevhid üzerinde anlaşmaya davet et. Ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların nefsani heveslerine sakın uyma! …”(Şûrâ 15)

** Müminler için ağır sorumluluklar yükleyen bu kavram, bizler için çok büyük bir öneme haizdir.

Bu hitaplar, doğrudan Peygambere olmasına rağmen, O’nun (sav) şahsında bütün müminlere de yöneliktir. Vahye ilk teslim olan ve takvada daha üstünü de bulunmayan Hz. Muhammed’e (sav) sanki bir “uyarı” şeklinde yönelen “emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hitabı, uyulması gereken hususun ciddiyetini yeterince göstermektedir. Bu nedenledir ki, Resulullah (sav)’ın “bu hitabın karşısında saçlarım ağardı.” dediği naklolunmuştur.

Bu ayetin nüzul gerekçesine ilişkin olarak Hud Suresi 12. ayette gerekli izahatı bulmamız mümkündür. Müşriklerin Allah’ın Resulünü yolundan döndürmek için çeşitli yollar denedikleri bilinmektedir. Bunlardan biri de O’nun psikolojisini tahribe yönelik çabalarıdır. Nitekim bu nedenle “O Allah’ın elçisi ise üzerine gökten bir hazine indiriliverse ya” veya “Yanında melekler gelip O’nun peygamberliğine şahitlik ediverse ya” diyerek, O’nun halet-i ruhiyesini bozmak ve vahyi tebliğden vazgeçirmek istemektedirler. Ayette bu hususa şöyle değinilmektedir:

“Belki de sen (müşriklerin "Ona (gökten) bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi!" demelerinden ötürü sana vahyolunan âyetlerin bir kısmını (duyurmayı) terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacaktır. (İyi bil ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîldir.” (Hûd 12)

İbn-i Abbas Kur’an’ın tamamı içinde Resulullah’a bundan daha şiddetli ve çetin bir ayet gelmediğini söyler. O Makam-ı Mahmud sahibi ve yüce bir ahlak üzere olmasına rağmen Rabbinin bu hitabına muhatap olmuştur. Bu ne kadar büyük bir ikazdır. Gerçektende istikamet üzere dosdoğru olmanın önemini bundan daha iyi anlatan başka bir örnek yoktur.

O halde Resulullah (sav)’e ve müminlere emredilen bu ağır sorumluluk nedir? Bilinmelidir ki; Resulullah (sav) de bir insandır ve muhataplarının kimi sözleri O’nu etkilemektedir ve bu sözler O’nun kalbini daraltmaktadır. Rabbi vahiyleriyle O’nu zaman içinde eğitmekte ve bütün kulları için en güzel örnek haline getirmektedir. Ancak bu süreç, bizzat hayatın içinde cereyan etmektedir ve Resulullah de bu süreci bir beşer olarak yaşamaktadır. O’nun kalbini daraltacak müşriklerin sözlerinden mahzun olmakta, kimi zaman müşriklerin hevalarına uymaması konusunda sert uyarılar almakta ve “şah damarının koparılması” tehdidine dahi muhatap olmaktadır. Elbette Resulullah hiçbir zaman müşriklerin hevalarına tabii olmamıştır. Fakat bu iddialara cevap verirken beşer tabiatının gereği olarak, kimi zaman bazı zorluklar yaşamış olması da tabiidir.

Gerçekten doğru yol üzerinde sebat etmek zorlu işlerdendir. Şeytan, her yerden yaklaşır ve türlü tuzaklar kurar. Bunlara karşı uyanık olunmalıdır.

Müminler kimi zaman ağır musibetlerle imtihan olurlar, sabırları denenir; kimi zaman fetih, nasr ve nimet verilerek şükredip etmeyecekleri konusunda imtihan edilirler. Kimi zaman dünya hayatının süsü, yol üzerindeki engellerden biri olarak önlerine çıkar. İman ettik demekle Cennet’e gireceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini sananlar, kimi zaman korku ve açlık ile, mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltme ile imtihan olunurlar. Kimi zaman Musa’nın Rabbi’ne teslim olduk dedikleri için ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi imtihanına muhatap olurlar ve içlerinde de peygamberleri olduğu halde; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek ölçüde ağır şekilde imtihan edilirler. Bu zorluklara göğüs geren müminlerin imtihanı bununla da bitmez. Zira eğitim süreci bir bütündür. Ve her yönde kemale ermedikçe, takvaya ulaşılmaz.

Müminlerin karşılaşacakları diğer bir zorluk ise “geçici dünyanın süsü” ile imtihan edilmektir. Şeytan her yolun başına oturur ve dünya hayatının nefse hoş gelen ziynetlerine çağırır. Zorluk sınavından başarıyla çıkan kimseler ise, daha ziyade bu sınavla zorlanırlar ve yolda dökülenlerden olurlar. Kur’an, bu konuda Resulullah’ı, müşriklerin hevalarına uymaması konusunda defalarca uyarmıştır.

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara 120)

Bu uyarılardaki vurgu sadece Kuran’a ittiba ile sınırlı değildir; bilakis, yola çıktıktan sonra, yolun zorluk ve tüm tuzaklarına tabi olmamayı da ihtiva eder. Müminler Cennetin kolay elde edilemeyeceğini, canları ve malları karşılığında ona ulaşabileceklerini bilmelidirler. “İnandık” demekle bırakılmayacaklar ve imtihan edileceklerdir. Müminler “yoldan çıkmamak” konusunda hassas olmalıdırlar. Müminler kendilerine bir “hayır” dokunduğunda sevinip şımarmamak ve böbürlenmemekle emrolunmuşlardır. Nimetler sınanmak amacıyla verilir ve gereğinin yapılıp yapılmadığı sorulur. Müminler dünyanın geçici nimetlerine aldanmamalıdırlar.

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir…” (Enam 32)

“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebut 64)

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadid 20)

Müminler fetih ve Allah’ın yardımı geldikten sonra bile istiğfar etmekle emrolunmuşlardır. Allah yolunda elde edilmiş olsa da fetih ve Nasr dahi insanı azdırabilir ve dalalete kapı aralayabilir.

O halde her halükârda dosdoğru duruş sahibi olmak gerekir. Yani önce İlahı birlemek, sonra sadece O’nun emirlerine, kendi heva ve hevesimizden ilaveler yapmadan yine O’nun emrettiği şekliyle tabi olmak, bunu yaparken de yine O’nun bizlere “en güzel örnek olarak sunduğu” habibinin metoduyla yorulmak, sadece O’nun rızası için, O’nun adaletini dünyada geçerli kılacak çalışmayı yapmak lazımdır.

İstikamet üzere olmak, mücadele sürecinde müşriklerin belirli dönemlerde denedikleri tuzaklara karşı da uyanık olmayı gerektirir. Müşrikler sahip oldukları zenginlik ve refahın niçin müminlere de verilmediğini sorarak onların zihinlerinde kuşkular oluşturmak isterler. Peygambere tabi olanların “en alt tabakadan” insanlar olduğu“ şayiasını yayarak Peygamberinin davetinin de en alt tabakadakilerin süfli işlerinden olduğu imasında bulunurlar. “Niçin yanınızda hazine yok?”, “Hani nerede melekten orduların?”, “Öncekilere verilen mucizelerden sen niye gösteremiyorsun?” türünde kuşkular üreterek, insanları "zayıf damarlarından" yakalamak ve yoldan çıkarmak isterler. Allah ise müşriklerin bu “saf bozucu” iddialarına karşı, ganiy olanın kendisi olduğunu, müşriklerin geçici olarak sahip olduğu ve böbürlendikleri dünya nimetlerinin, iktidarın ve zenginliğin onları kurtarmaya yetmeyeceğini beyan eder ve müminlere de bu ifsat edici (bozguncu) vesveseler karşısında, gevşemeden, sabır ve namazla kendisinden yardim istemelerini öğütler. Kafirlerin sahip olduğu bu geçici nimetler, bazen müminlerin aklında kimi soru işaretleri bırakabilir. Ve kendi kendilerine; “madem biz üstün olan Allah’ın hizbindeniz; o halde neden, onların sahip oldukları bizlerde yok” diye sorabilirler. Bu şeytanin vesvesesidir ve cevabını yine Kur’an vermektedir. Emredildiği şekliyle çalışan ve bu yolda sebat gösteren müminlere Yüce Allah (cc) şöyle vadeder:

“…o günleri insanlar arasında çevirip durmaktadır...” (Ali İmran 140)

“…zalimler nasıl bir inkilap ile devrildiklerini göreceklerdir.” (Şuara 227)

“…(dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler (zaten) bâtıldır.” (Hud 16)

“(Bunlar iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf 104)

“Allah “Yeryüzünde müminleri mirasçı kılacaktır.” (Kasas 5)

“…Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır...” (Enbiya 105)

Fakat bu vaadin gerçekleşmesi için de bazı şartları vardır. Bu şartların en önceliklilerinden biri de, tavizler karsısında uyanık olmaktır. Kafirler, müminleri yoldan çıkarmak için, verecekleri küçük bir taviz karşılığında onları “uzlaşmaya” davet ederler. Buna göre müminler “yönetime” katılmalıdırlar. Eğer böyle yapıp da Darul Nedve’ye girmeyi kabul ederlerse, Mekke şirk düzenini onaylamış olacaklardır. Müşrikler bunun bilincindedir ve “Biraz sizin Tanrınıza biraz da bizim tanrımıza tapalım” önerisini bunun için getirirler. Hatta “kadınsa kadın, paraysa para, krallıksa krallık” teklif ederler. Yani bir anlamda “İslamizasyon” politikası uygularlar. Ama vazgeçemeyecekleri bir şartları vardır; putlarına sövülmeyecektir. Yani şirk düzenlerinin temellerine ilişilmeyecektir. İşte bu apaçık bir tuzaktır. Müminler buna aldanmamalıdır. Her halükârda:

“…Hüküm yalnız Allah’a aittir.” (Yusuf 40)

Ayetinde olduğu gibi haykırmalıdırlar.

Müminler asla; “bugüne kadar rejimin kaymağını hep başkaları yediler, bugün biraz da Müslümanlar yesinler” dememelidirler. Müminler asla “fundamentalizm para etmedi, o halde bir de tek parti iktidarında ülke yönetimini biz devralalım. Önce ekonomiyi vs. düzeltelim, sonra başörtüsü gibi meselelerle ilgileniriz” dememelidir. Müminler asla “ülke menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapacağız” diyerek Müslüman kardeşinin canını, namusunu, kanını satmamalıdırlar. Müminler asla “sistemi içeriden fethetme” yöntemine tevessül etmemelidirler. Belki bu düşünce nefse hoş gelebilir; ama bu yol yol değildir. Yolcusunu perişan eder, zelil kılar, delalete sürükler. Bu bizzat Kur’an ifadesiyle Allah (cc)’nın Hud Süresinde bildirdiği üzere zulmedenlere meyletmektir. Akıbeti ise hüsrandır. “Yönetime katılma” dişlilerin parçası olmayı kabul etmektir. Müminler şirk düzeninin dişlisi olmak yerine o dişlilere tabiri caizse “çomak sokmalıdırlar”. Çünkü bu çarklar işledikçe arasına girenleri sistemin istediği ayarda öğütecektir. Bu nedenle Hz Peygamber Darul Nedve’nin başına geçmesi tekliflerini; “bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz, yolumdan dönmem” diyerek, kesin bir dille reddetmiştir. Yine O (sav) asla; “önce şu krallığa bir geçeyim, iktidarımı bir perçinliyiyim, ekonomiyi, ahlaki vs. düzelteyim, sonra tevhidi açıklar; insanları emredildiğim yola davet ederim, iktidarın imkanlarını da bunun için kullanırım” dememiştir. Zira O (sav) bilmektedir ki, daveti başta gizlediğinde, bir daha asla geri dönemeyecektir. Dönmek istese de müşrikler bu kez; “Seninle aramızda bir anlaşmamız vardı; anlaşmamızı niçin bozuyorsun, niçin sözünde durmuyorsun?” diyerek, kendisini sıkıştıracaklardı. Çünkü yanlış üzerinde ne kadar mesafe alınırsa, doğrudan o kadar uzaklaşılmış olur. Bu nedenle Hz. Peygamber, Rabbani yönetimin gereğine uymuş, onların bütün uzlaşma tekliflerini reddetmiş ve bu konuda en ufak bir gevşeme göstermemiştir. Evet bu reddiye, günümüz liderlerinin Müslümanlar adına, İslam adına kafire sunduğu uzlaşma ve yozlaşma tekliflerine hayır demektir!

Yine bu reddiye, İslam adına, sisteme zararsız, tabiri caizse sistemin muhafızlığını yapacak kalifiye elemanlar yetiştirmeye hayır demektir.

Yine bu reddiye, her ne amaçla olursa olsun, zalimin zulmünü meşrulaştıracak olan, ortaklık, başkanlık tekliflerine hayır demektir!

İlahlaşan kişi veya kurumlar ne kadar dayatırlarsa dayatsınlar özel alanda farklı, kamusal alanda farklı düşünmek ve davranmak gibi bir lüksümüz yoktur bizim! İslam hayatın her alanını düzenleyen hükümler getirmiştir. Bugünkü uzlaşmacı, diyalogcu, tavizci liderlere sormak lazımdır. Sizler İslam adına kimi örnek aldınız da Müslümanları peşinizden sürüklüyorsunuz? Yine sormak lazımdır ki, (haşa) Allah (cc) ve Resulünden daha mi iyi siyasetçisiniz de; O’nun Resulüne emrettiği metodun dışına çıkarak, heva ve heveslerinizden alternatif yolar üretip Müslümanları selin sürüklediği çer-çöpler haline getiriyorsunuz.

Ve dönüp müminlere sormak lazımdır: Allah Resulünün yolunda mı yoksa O’nun metodunu dahi bilmeyen insanların ürettiği yollarda mı yorulacaksınız?

Ve yine sormak lazımdır müminlere: Bizim iradelerimizi kimler elimizden aldı? Kim bizim malımızı-mülkümüzü talan etti? Kimler bizi dilenciliğe mahkum etti? Kimler bizi bizim anlamadığımız birtakım tanımların, yaftaların içine hapsetti; kim tanımladı bizi? Kim ölü toprağı saçtı üzerimize? Kim toprağımızı, ekmeğimizi, denizimizi, ırmağımızı, otlağımızı, bahçemizi, ormanımızı kirlettikten gayri, zihnimizi de kirletti? Elimizdeki, dilimizdeki, kitabımızdaki kelime ve kavramlarımızı alıp da bize ‘yeni(!)’, ‘çağdaş(!)’, ‘muasır uygarlık seviyesini yakalamış(!)’ kelime ve kavramları kimler yutturdu? Kimler bizi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kapısında ‘hak’ aramaya yöneltti? Duamızı kim çaldı? Seherlerde tabiatla birlikte uyanıp, Rablerini zikreden bizleri, gece yarılarına kadar televizyon denen aygıtla halvet kılarak, leş gibi bir uykudan sonra sabahleyin ancak mesaiye geç kalmayacak biçimde kalkar vaziyete bizi kimler getirdi? Dua yerine, kadın bedeni pazarlayan reklamları kim ezberletti bizlere? Tekasür suresini unutturup, paralarımızı faize yatırmayı kim tavsiye etti bize? Rızkı Allah’tan bilen biz Müslümanları kim rızkın kulu yaptı? Hani Allah ekberdi? Hani Allah Kerimdi? Hani Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktu? hani nerede namusumuz? Hani Müslümanların hiçbir şekilde pazarlık konusu yapmadıkları şeylerin başında gelen kadın şerefi ve asaleti? Hani Müslüman kadının saçının bir teli bile haramdı? Hani kadın, yani namus yüzünden kan akar, savaş çıkardı, ne oldu da kadınlarımızı, kızlarımızı üç beş kuruş kazanç getirecek diye kapitalizmin kokuşmuş ofislerinde modernlik adına soyundurup hizmetçi yaptık? Kadınlarımızın köyde tarlada çalışmalarını bunun için mi eleştiriyorduk? Ne çabuk unuttuk aç yatan komşumuzu? Lükse ayırdığımız paraların izahını ne de kolay yapar olduk böyle?

Hele de şu, peşinde sürüklendiğimiz liderlerin, daha düne kadar kara dediklerine bugün ak demeleri yok mu?

Kimi Müslüman kimlikli insanlar, çok değil; bundan on sene öncesine kadar, şeytani düzen olarak açıklamakta beis görmedikleri demokrasiyi, bugün nasıl da bu çağda olabilecek en iyi ve en ideal tek rejim olarak görmektedirler? Ne değişti on yılda? Yoksa dünya yandı yıkıldı, yeniden kuruldu da, bütün kavramlar yeniden mi tanımlandı? Ülkeler, devletler, siyasi rejimler, ideolojiler yeniden mi kuruldu? Şu an İslam diye bir din yok mu yoksa?! Henüz İslam’ın irsal edilmediği, karanlık cahiliyye çağında mı yasıyoruz?

Kimler üretti sorunları göğüsleyen Müslümanlar yerine, ehven-i şer taktikleriyle sıvışan bu kalabalıkları?

Bütün bu tavizler ve zillet fotoğraflarına rağmen zorba ideoloji ve müntesipleri, durmadan daha fazlasını istemediler mi? Her geri adım atışımızda bir adım daha üzerimize gelmediler mi? Kadınlarımızı, hastasından, memurundan, öğrencisine kadar perukladıktan sonra, erkeklerimizin de sakalına, kalemine, duruşuna kadar peruklamadılar mi?

Bizler adına kimler verdi bu tavizleri? Düşmanlarımız bize komplo kuruyorlarken bizler ne ile meşguldük? Onlar bizim başımıza çoraplar örüyorlarken bizim misyonumuz neydi? Elin adamı, kavgada hem vurup hem de ‘ah beni dövüyorlar’ kurnazlığını oynuyorken, bizler acaba hangi önemli meseleleri hallediyorduk?

Sizlere Ebu Garip Hapishanesinden Nur bacımızın çığlığını hatırlatıyorum. Şöyle yazmıştı Ümmete hitabettiği mektubunda:

Bizi ve kendinizi birkaç dolar karşılığında pazarlardaki köleler gibi Amerikalılara ve Siyonistlere mi sattınız? Haysiyet ve şerefinizi ne çabuk kaybettiniz? Allah’ın bizleri sizlere emanet olarak verdiğini ne çabuk unuttunuz?

Sizler sıcak evlerinizde, sevdiklerinizle beraber oturup, karınlarınızı doyuruyorken bizim maruz kaldığımız aşağılanmayı ve çektiğimiz açlığı; sizler su içiyorken bizim çektiğimiz susuzluğu, sizler derin uykularda iken Amerikalıların bizlere yaşattığı uykusuz geceleri, sizler giyinikken bizim yaşadığımız çıplaklığı, bizi soyup önlerine sıraya dizmelerini nasıl anlatabilir, nasıl kelimelere dökebilirim ???

Amerikalılar, Ebu Garip’te namusunuzu her gün ayaklar altına alıyor. Mektubumu okuyanları Allah adına, buradaki vahşiliklere dur demeye çağırıyorum. Burada her gün ırzımıza geçiyorlar. Avazımız çıktığı kadar çığlıklar atıyoruz, ama kimsenin bizi duyduğu yok!

Sizler, ey bizim dini liderlerimiz olarak ortada tozup gezenler!

Müslüman’a yapılan bu cinsel ve hayvani eziyetler karsısında, hala nasıl oluyor da açık alınla ortalarda görünebiliyorsunuz?

Eğer kalbinizde, ruhunuzda bir zerre miktarı insanlık, haysiyet, onur ve şeref varsa, birleşin, gelin ve bizi kurtarın

Sizlere yalvarıyoruz: Allah için birleşin, bizleri, Amerikalıları ve karnımızdaki onların piçlerini öldürün!

Bizler çoktan ölüme razıyız, gelin ve burayı yerle bir edin!”

Evet, yeniden soralım kendimize: Şu gün Allah Resulü (sav) getirmiş olduğu hükümler aramızdayken ve her birimizi ayrı ayrı Allah’ın dinine yardıma davet ederken bizlerin verdiği cevaplar neler, Allah için düşünelim bir kez!

Acaba “seni tanıyorum, sen yalan söylemezsin, sen Muhammedul Eminsin; ama ben yine de, hocama, şeyhime, efendime bir danışayım, öyle gelirim” mi?

Yoksa “senin davet ettiğin şeylere bizler de inanıyoruz, sen haklısın, ama; bizler de senin yapmak istediğini farklı metotlarla yapmak istiyoruz, hepimiz de senin, rızasına davet ettiğin Allah’ın rızasına talip kişileriz, sen o usulle, biz de bu usulle çalışalım” mi deriz?

Yoksa “Rabbinin sana 1400 yıl önce verdiği, bizlere de herhangi birini yalanlamadan itaatimizi emrettiği ayetlerini ezberden biliyoruz. Hatta bu ayetleri anlamak için 20 ayrı ilim de öğrendik, ama şimdilik biz şu ayetleri tercih edelim ve bunlarla amel edelim, diğerleri bizleri fazlaca sıkıntıya sokacak” gibi bir yaklaşımla mürtetlerden mi oluruz?

Yoksa Allah Resulünün hayatını, metodunu araştırıp “işittik ve itaat ettik” dedikten sonra, davasını hiç umursamayan gafillerden mi oluruz?

Ve yine; O (sav); bizzat talep ettikleri ve hükümler ortadayken, O’nun bir Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’si (r. anhum) olurdum diyebilecek kaç yiğit var, kaç talip var aramızda?

Soralım kendimize; Allah’ın dini için modelini büyüteceğimiz arabamız kadar da olsa kaygılanıyor muyuz şu günlerde?

Neyi bekliyoruz, Allah’ın ayı tekrardan ikiye bölmesini mi? Yoksa yeni bir peygamber mi?

Bizler çok güçlüyüz aslında. Hayatımızın her alanında uymamız, uygulamamız gereken Allah’ın kelamı, Resulünün sünneti bütün diriliğiyle aramızda iken, gücümüzün, silahımızın paramızın veya adamımızın olmadığını ileri sürmek Kuran’ı hiç tanımamaktan başka bir şey değildir. Dikkat edelim, Kuran’a iman etmemek demiyorum, çünkü Kuran’ı tanımadan ona iman edilmez. Sadece Fatiha Süresi bile bizlere bütün dünya siyasetiyle başa çıkacak imkanı veren bir kaynaktır, bir rehberdir. Müslümanlar olarak hem Fatiha’yı okuyalım, hem de dünyanın yüzkarası, maskarası olalım! Bunu hangi akıl kabul eder?

Müslüman olarak bizler dini yalnızca Allah’a has kılmakla emrolunmuşuz. Fatiha Suresinde bunu defalarca söylüyoruz. Yalnızca Allah’a ibadet edeceğimizi, O’ndan başka Rab tanımadığımızı, yalnızca Allah’tan yardım beklediğimizi itiraf ve beyan ediyoruz. Bu bir beyandır. Bir icap ve kabuldür. Bir senet imzalamaktır. Müslüman bu senede, namus sözleşmesine, en fazla sadık kalması gereken insan demek değil midir? Bizler bu sözleşmeye sadık kalmazsak kimden bekleyeceğiz sadakati? Biz Müslümanlar olarak ilk etapta yapmamız gereken, gerçek bir adam gibi verdiğimiz söze bağlı kalmak, ağzımızdan çıkan söze kulak vermektir. Allah’tan başka İlah kabul etmemek, sadece Allah’a ibadet etmek ve yalnızca O’ndan yardim beklemek…

Bizler tıpkı Resuller gibi, Sünnetullah’a uygun tarzda, Kuran’ın ruhuna tam muvafık biçimde hareket edersek, başımıza hiçbir sıkıntının gelmeyeceğini, her şeyin toz pembe olacağını vadetmemiz mümkün müdür? Hayır! Bu durumda da peygamberlerin başlarına ne gelmişse, Müslümanların başlarına da benzerleri gelebilir. Ama önemli olan bizim kendi üzerimize düşeni yapmamızdır. Allah da kendisine ait olanı yapacaktır. Bizler kendi üzerimize düşeni hakkıyla yapmalıyız ki; dünyada işlediğimiz büyük küçük bütün amellerimizin serildiği ve Cehennemin dehşetinden sapsarı kesildiğimiz o gün, Rabbimize karşı mazeretimiz olsun.

Hak üzerinde sebat etmek, yol alırken de ifrat ve tefritten uzak durmak zordur. Ve elbette tevhidin faturası çok ağırdır, ama ahiretteki mükafatını düşününce bu fatura son derece cazip olmaktadır. Bu dünyada kendimizi bütün risklerden berkenar etmek, tamamen risksiz, konforlu bir hayat özlemi, bizleri zillete götüren en önemli faktördür.

Yaşadığımız dünyada, sahih İslam anlayışına sahip olduğumuzda ve bunda direndiğimizde suyun akışının tersine yüzdüğümüzü unutmayalım. Bu dünyada yaşarken öyle veya böyle, ne pahasına olursa olsun mutlaka bir sonuca ulaşmak diye de bir kaygımız olmamalı… Zaferle değil, seferle yükümlü olduğumuzu unutuyoruz çoğu zaman.

Müslümanca yaşamanın tatili olmadığı gibi, bu yürüyüşün 3-5 km’lik değil uzun bir yürüyüş olduğunu, fani vücudumuz kara toprağa girinceye kadar sürecek bir maraton olduğunu hatırımızdan çıkarmayalım.

Bu yol çetin ve zorluklarla dolu olduğundan, zaman zaman yorulup ağırlaşsak da durmadan, geriye dönmeyi, yan yollara sapmayı akıldan bile geçirmeden, ağır ve emin adımlarla “Akıbet muttakilerindir” emri ilahisini hatırdan uzak tutmadan yola devam edelim. Müminler olarak bu zorlu yolculukta:
“…Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et...” (Bakara 250)
“…Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kafirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!” (Ali imran 147)

Fezanın tüm yıldızları birleşin !! Birleşin ve bizi kirli şehir ışıklarından kurtarın, sakinliğiniz ve büyünüz aydınlatsın bizleri. Birleşin yıldızlar !!

Aylar gelir geçer, yıllar gelir geçer
Belki rüzgârlar üşütür sizi
Bir bütünleşin bilgiyle, kültürle
Mevsimler bükemez bileğinizi

Karanlıktayız, oturmuş bekliyoruz
Işık olun kurtarın bizi.

Kerim Aydın Erdem

KÖPEK KAHRI
Minik, tiz bir ses ''hevhevhev'' diye göğe sesini uçurtma misali uçuruyordu. Onu bulmak epey zordu, çünkü avuç kadar bir can taşıyordu. Bir baktım balkondan, sütlü çikolata renginde, kımıl kımıl kımıldayan, pembe dilli bir bebek köpek. Ama nasıl tatlı, dıgıl dıgıl ordan oraya koşuyor, heyecanlı. Sahibi, efendisi(!) onunla binlerce lira döktüğü, acaba neresini yaptırsam daha diye şaşırttığı evinin bahçesinde, çimlerin üzerinde bu minik canla yuvarlanmalar, kovalamacalar, şakalar şukular eşliğinde oynuyordu. Biz de arada bahçenin demirleri ve duvarlarından ona yaklaşabildiğimiz kadar yaklaşıyor, onunla konuşuyorduk. Annem de yatak odasının balkonu tam onun yuvasıyla paralel hizada olduğu için, her gün garip sesler çıkararak köpekle konuşuyor, onu seviyordu :) Annem hayvanlarla ve bebeklerle konuşurken çok garip sesler çıkartıyor. Kesin onlar da korkuyorlardır :) Ama baktım, köpek anneme alışmış, beni çok nadir gördüğü için korkutacak şekilde havlarken, annemi gördüğünde neşeli neşeli dilini çıkartarak kuyruk sallıyordu. Cinsi Çin aslanıymış, bir süredir de bunları almak, onlara sahip olmak -ama asla sahiplenmek değil- popülermiş. Hatta canım komşumuz da köpeği çalan olur diye, o küçücük poposuyla bahçede koşturduğu dönemde evine alıyordu geceleri. Çünkü para vermişti. Daha onunla bahçede yavruluğunu sömüreceği çok günler vardı.

Köpek onu her gördüğümde, sanki bir masal kahramanı gibi, yahut kahverengi tüylerinin bende çağrıştırdığı misal kahvenin köpürdüğü gibi, inanmakta zorlanacağım bir hızla büyüyordu. Bir baktım kocaman olmuş. Artık bahçede gezmesine izin yoktu. 1'e 2 metrelik demir tellerle çevrili bir alana bir yuva konmuş, altına toprak atılmış, yağmurda o toprak çamur olmuş ve içine gömülmüş bir vaziyette yatar halde bırakılmıştı. Şu an bunları yazarken dişlerimi sıkıyorum, gözlerim yaşardı. İçler acısıydı ya... Bana destek olacaklarla birlikte komşuyu dövebiliriz. Annem, köpeğin o perişan halini görünce, adama (!) ''Şuncağızın altına bir taş maş dökün, hayvan çamurun içine batıyor, çok zorlanıyor yazık'' demiş. Komşunun bir iyi yönü varsa; bizlere zararsız, kendi halinde, kibar ve verilen önerileri dikkate alan biri. Her neyse ''Aaa doğru abla, öyle yapalım'' demiş. O güne kadar köpeğin farkında değil. Çünkü artık büyüdü, çünkü artık sevimliliğini sömüreceği bir şey kalmadı, o yüzden nazar-ı dikkatini cezbetmiyor!

Köpek ayların sonunda yaşlı bir ihtiyarın hüzünlü gözlerini almıştı, bizi görünce yalandan havlıyor, adeta beni kurtarın diye bakıyordu. Adam hovarda bir tip. Genç kızlar bacaklarına geçirdikleri streç pantolonlarla, popolarını, onun adını dahi telaffuz etmekte zorlanacağım arabalarına abanmak suretiyle adamı çağırırlarken, bizim gariban köpek arada beni de sokağa çıkarsalar da bacaklarım yol yürümek nedir görse diye umuyordu. Yürüyeceği bir alan dahi yoktu köpeğin. Öylece ayakta dikilmek tek çaresiydi ve Allah kahretmesin büyüdükten sonra hayvanın beslenmesine dahi dikkat etmez oldular. Hayvanın yavruyken sevgisini kazanıp, sonra yüzüne bakmayan sahibi, onun sevgisizliği ve ilgisizliği üstüne, fiziksel koşullarının da içine tükürüldüğü için, onun git gide tükendiğini görmüyordu. Geçen çaprazdaki komşumuzla karşılaştık. Köpeği birkaç ayda bir bahçeden çıkarıyorlardı, haklarını yemeyim (!) Yine o nadir anlardan birinde kuyruğunu kaldırmış, yere kafasını gömmüş eşeleniyor, bakınıyordu, ama bir durgunluk vardı üstünde. Komşumuz dedi ki ''Bakkala giderken gördüm, köpek kusuyordu. Hastalanmış galiba. Hemen sahibini arayıp haber vedim.'' Bu arada annem köpeğe arada yemesi için bir şeyler de veriyordu. Anlayacağınız köpeğe sahibi değil, mahallecek bakıyorduk. Derken 2 gün evvel, köpeğin sahibi hovarda komşumuz, avratlara gösterdiği ilginin %1'ini köpeğine göstermeyen hani, annemle karşılaşmış. ''Köpek sizi rahatsız ediyor mu?'' demiş. Arada çılgınlar gibi havladığı oluyordu. Olur. Köpektir. Bir de enerjisini nasıl atacak hayvan? Annem de ''Yok yok hiç rahatsız olmuyoruz, yazık zaten hiç sesi çıkmıyor uzun zamandır.'' demiş. Adam da gülmüş; ''Çıkmaz çünkü öldü.'' demiş. Komşuyu dövme teklifim hala geçerli. 3 hatunu bıraktı. 4.yle evlenince köpek alacakmış bir daha. Bu köpek hastalıktan ölmedi. Kahrından öldü. Yetmedi daha fazla ölüm istiyor.

İşin edebiyatında olsam, komşuyu dövme teklifim hala geçerli, cümlemde bırakırdım yazmayı. Fakat size başka köpeklerin durumundan da bahsetmek istiyorum. Ben müstakil evlerin olduğu bir mahallede oturuyorum. Burada adi insanlar cins cins kediyi köpeği yavruyken alıyor, bebekliklerini sömüyor, büyüyünce yahut bakamayınca sokağa salıyorlar. Bakın bu şerefsizliktir.

Bir yaz vakti otobüse binecektim, kaçırdım. Otobüs güzergahı da bir nevi menderes misali. O diğer duraktayken ben de biraz yürürsem yine yakın olan bir durak var oraya yetişirim dedim. O kadar sıcak bir gündü ki abartmıyorum, ayakkabım asfalta yapışıyordu. Gölge bir yer yoktu ve ben o otobüse binmek zorundaydım. Asfalt, sıcaktan adeta gökyüzüne doğru ağlıyordu. Ben Ankara'da değil, çöldeydim ve bu gördüğüm evler bir seraptı, birazdan bir kapıyı yumruklayacak şu fakire bir su diyecek ruh haline gelmiştim, derken yolun tam ortasında daha evvel birkaç kere daha gördüğüm Sibirya kurdu bir hayvancağız yatıyordu. Sağ ön patisinin üzerine başını çuval gibi bırakmış, gölge bir yer aramaya dahi mecali kalmamıştı besbelli. Bakışları mahzun ve sabitti, ölmemişti, nefes alıyordu ama belli ki perişandı sıcaktan. O an küfrettim. Çaresizlikten, diyecek söz bulamamaktan, yapacak bir şey bulamamaktan, onu soğuk memleketine özgü postuyla buraya sıcağa bırakan buna vasıta olan herkese her şeye küfrettim. Bilirsiniz ki bozulan insan küfreder, diyecek sözü olmayan. O an kendimi dahi zor taşıdığım için sürüne sürüne durağa ulaştım. Onu daha sonraları birkaç kez daha gördüm. Ama sonu nedir bilmiyorum... Burada bir ara epey bir kuçukutturi çeteleri vardı. Evinden atılan köpek çetesi... Hepsi birbirinden cins ve pahalı köpekler. Hala görüyorum, ama o birkaç sene öncesi gibi değil. Belediyeye sürekli şikayetler gittiği için toplatıldı diye biliyorum. Ve bir duyuma göre başka bir ilçenin belediyesi de barınaklar dolu diye, kendi ilçesindeki köpekleri toplayıp bizim buraya salıyorlarmış.

Biz elimizden geldiğince kediyi de köpeği de besliyoruz çok şükür, ama bu böyle olmaz. Nasıl olur buna da diyecek bir sözüm yok.. Sadece üzülüyorum..

Bir arkadaşım doktor, yeni atandı gitti Yozgat'ın küçük bir ilçesine. Gezecek pek bir yer yokmuş. Ancak merkeze inmek gerekiyormuş. Canı çok sıkıldığı ve evde tek olduğu için buna bir çözüm arıyordu. Geçenlerde yolda yavru bir kediyle karşılaşmış, oldukça uysal, ona eğilip elini uzatmış ve ''Benim ev arkadaşım olur musun?'' demiş. O da dünden razıymış ki, arkadaşıma patisini uzatarak karşılık vermiş ve orada tokalaşmak suretiyle anlaşmışlar :) Fotoğrafını attı, çok tatlı ve komik bir kedi. Korkuyla uyanmış da ''Ay noldu'' der gibi bakıyor. Ankara'ya geldiğinde petshop'a gittik. Birkaç ihtiyacı varmış. Orada kocaman bir kafese kapatılmış, büyük ama hüzünlü bir papağan vardı. Dakikalarca onunla konuştum. Bence beni anladı. Ona yerinin gökyüzü olduğunu, onu alsaydım evde kafese koymayacağımı ama evde hayvan beslemenin onların özgürlüklerine kasıt olduğunu düşündüğümü, onu buraya getirenin de satanın da vs epey bir sohbet ettik. Üzüldüm ve minicik kutularda alınmayı bekleyen diğer yavrulara bakıp, ağlamaklı çıktım ordan. Bu çarka hizmet eden herkesin çarkına Cem Karaca'dan https://www.youtube.com/watch?v=QdZNIU46BBo

Ayşe*, Tıkanma'yı inceledi.
28 Oca 18:24 · Kitabı okudu · 6 günde · 8/10 puan

Chuck Palahniuk okumaya ba yı lı yo rum!!

Tıkanma'yı okumadan önce yazarı tanımak adına, Dövüş Kulübü, Gösteri Peygamberi yada Görünmez Canavarlar ile giriş yapmanızı önermeden edemeyeceğim, zira yazar şöyle güzel bir girizgah yapıyor kitaba ;

"Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz vazgeçin, kendinizi kurtarın, televizyonda mutlaka daha iyi bir şeyler vardır. Burada anlattığım şeyler önce sizi kızdıracak. sonra her şey daha da kötü olacak."

Epey iddialı bir giriş kabul edin. Fakat bunu iddialı bir yazar olmak istediği için yazdığı düşünmüyorum. Çünkü yazar da aynı bizler gibi, modern toplum çıkmazına saplanıp kalmış bir insan nihayetinde. Ve anladığım kadarıyla kitaplarında bu bataklığı parlatarak bizim bunu daha iyi algılamamızı sağlamaya çalışıyor. Bunu Tıkanma'da daha fazla hissettim. Kitapta ki Ida Mancini'nin ;
''Kölelerden oluşan bir jenerasyon yetiştiriyoruz.'' diye bağırdığı sahne söylediklerimin özeti olabilir.

Kitapta beni en çok etkileyen karakter şüphesiz Victor'un annesi Ida Mancini (Annecik), yaptığı her eylem,söylediği her söylem insanların yasalarla,adeta kurma bebeklere döndüğü bu çağda otoritelerin tamamını çökertip anarşinin fitilini ateşleme fikri bana çok cazip geliyor ve Annecik devam ediyor;

''İnsanlar dünyanın güvenli ve düzenli bir yer olması için yıllarca çalışırlardı. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini; bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun, ne yaptığının kaydının tutulduğunu düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmazdı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka gitmek gibi. Film izlemek gibi. Ama bunlar yine de sahte heyecanlardı. Dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. Büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı. Gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. Gerçek mutluluk yok. Gerçek heyecan yok. Eğlence, keşif, buluş yok... ''

Ve devam ediyor;

''Öyle planlanmış bir vaziyetteyiz ve ince ince yönetiliyoruz ki, burası artık dünya olmaktan çıktı. Burası Lanet olası bir sahil güvenlik teknesi oldu! ''

İnsanların toplumun gözünde ki üstlenmek zorunda olduğumuz roller,sahnelemek zorunda kaldığımız Oscarlık oyunculuklar yaşamla bağımızı koparıp, her gün zincirin dışına çıkmamak adına verdiğimiz savaş bizi tüketiyor. İyi bir anne, iyi bir baba, iyi bir evlat, iyi bir arkadaş, iyi bir sanatçı, iyi bir yazar, iyi bir bankacı, vb. bunlardan hiç biri olmazsak toplum bizi zincirin dışına itiyor, ve hep bir yarış halince daha iyisi olmanın telaşıyla koşup duruyoruz. Kahramanımız Victor Mancini'de tam bu çıkmaza düşmüş debelenip duruyor.

Kitapta epey pornografik öğe bulunuyor , hassasiyeti olanlara başlamadan ufak bir spoiler olsun. Chuck Palahniuk okurken ne ile karşılaşacağımı az çok kestirdiğim için kitabı beğenerek okudum. Herkese hitap edebilecek bir kitap değil fakat yeraltı okumaktan hoşlananlara önerebileceğim bir kitap. Şimdiden keyifli okumalar dilerim. :)

Mehmet Sevinç, bir alıntı ekledi.
21 Kas 2017

Bir zamanlar müthiş büyük bir deprem olmuştu
Ve güneş saçlardan örülmüş tövbe giysisi kadar simsiyah olmuştu
Ve ay tamamen kan kırmızısı olmuştu
Ve gökteki yıldızlar tek tek yer yüzüne düştü
Müthiş bir rüzgarla sarsılıp sallanan incir ağacı
Bütün ham incirlerini dökmüştü

Ve gökyüzü sarılmış bir parşömen gibi ikiye ayrılmıştı
Ve her dağ
Ve her ada
Bulundukları yerden hareket etmişlerdi
Ve dünyada bulunan krallar
Ve büyük adamlar
Ve zenginler
Ve varlıkla olanlar
Ve güçlü
Ve özgür olan her kişi
Kendilerini mağaralara
Ve dağların arasında bulunan
Kayalık yerlere saklamışlardı
Ve dönüp dağlara kayalara dediler ki;
"Üzerimize düşüp bizi şu an tahta oturan hükümdarın varlığından kurtarın."
Ve masumların gazabından
Onun hıncını alma günü geldiği zaman
Ayakta durmayı başaran kim olacak?

Zaman Zaman İçinde (1970-1986), Andrey TarkovskiZaman Zaman İçinde (1970-1986), Andrey Tarkovski