• Lütfen bizi kurtarın. Lütfen tedavi bulun. Her kelimeyi hickiriklarinin arasında söylüyordu. Vücudu sarsılıyordu.
    Daha sonra randall basından beri gölgelerin arasından olanları izliyormuş gibi karanlıkta belirdi. John ve michael in tam karşısında durana dek tek kelime etmedi. Dünya işte bu hale geldi dedi randhall. Tabii bağışıklık olmayanlar için ve biz tedavi bulana dek. Aksi takdirde iki seçenek var. Kafeslerde gördüğünüz... şeyler gibi olursunuz yada deliliğin ötesine geçmeden hayatınıza son verirsiniz. Bu iyi adam da uygun zamanda bunu yapmamı istedi...onları içeri götürün sanırım eski dostumuzun zamanı geldi. Randhall belinden silahını çıkarttı. Ne yapacaksın diye sordu thomas?
    Randhall karşılık vermedi ki bu da yeterli bir cevaptı.
  • Nereden başlasam, nasıl ilerlesem bilmiyorum ama son elli sayfayı okurken yaşadığım işkenceden sonra içimi dökmek zorundayım. Birinci kitap benim için faciaydı, yorumumu okuduysanız çektiğim acının her satırdan taştığını görebilirsiniz. Ciddi anlamda okurken zorlanmış, sinirlenmiş ve kitap bittiğinde derin bir nefes almıştım. Üç kitabı da en başta almak gibi bir hata yapmamış olsaydım, okumayı asla istemezdim ama elimdeler. Yaptık bir hata, bedelini ödüyoruz.

    İkinci kitaba başlarken bir parça olsun umudum vardı. Çünkü seri hakkında kiminle konuşsam bana ikinci kitabın en iyi kitap olduğunu, elinden bırakamadığını ve çok sevdiğini söylemişti. Hatta birinci kitabı ben de pek sevmedim ama iki öyle değildi falan yazan yorumlar da görmüştüm ve içimde küçük bir umut ışığı doğmuştu. Böylece sakin sakin okumaya başladım.

    Beni ilk delirten @dexpub çevirisi oldu. Öncelikle Türkçe ile bu kadar az bağları olması beni sinirlendirdi. Bir insan nasıl olur da "yabalamak", "tünik", "tıpışlamak" gibi kelimeleri bu kadar çok kullanabilir? Kitabın içinde o kadar çok geçiyorlar ki her gördüğümde kan beynime sıçramadı değil. TDK diye bir kurum ve ona ait güncel bir sözlük var. Ara sıra kullanılmasını tavsiye ediyorum. O yetmemiş gibi öyle kaba, argo, itici bir dil ki bazı yerlerde samimiyetle söylüyorum yüzümü buruşturarak okudum. Kabus gibiydi. Kitabı serserinin biri yazmış gibiydi. Orijinal kitap da bu dille mi yazıldı bilmiyorum ama eminim Sarah, "Döşü gıllı ossun!" gibisinden bir yazım tarzı da kullanmıyordur. Demem o ki kitabı sevecekseniz bile çeviriye sinirlenmemek çaba gerektiriyor. Hele de benim gibi redaksiyon konusunda takıntılı biriyseniz.

    Gelelim kurgumuza... İlk kitap için de söylemiştim, temeldeki ama aşırı temel böyle, çok temeldeki kurgu güzel. Kazan ile kurulmuş bir diyar var. İçinde periler ve insanlar yaşıyor. Yaşanan bir savaş olmuş, topraklar duvar ile ikiye ayrılmış, insanlar ve periler sözde bir barış içinde varlığını sürdürüyor. Bazıları bu durumdan rahatsız, insanları ortadan kaldırmak falan istiyor. İyi, güzel bir fantastik kurgu. Ama yazar bunu nasıl işliyor?

    647 sayfalık kitabımız üç bölümden oluşuyor. Ben size olaylardan biraz bahsedeceğim, bakalım siz kurgu ile ilgili ne bulabileceksiniz.

    Birinci kısım: Kabuslar Evi. (Benim için tüm kitap kabustu ya neyse.) Bu kısımda biricik, zeki Feyreciğimiz peri olmuştur ve bunun şoku, yaşadığı işkence, anılar, kabuslar falan hep psikolojisini bozmuştur. Öyle ki kızımız pek bir zayıflamış, her gece kusmadan uyuyamaz hale gelmiştir. Dağın Altı denilen yerde yaşadıkları elbette böyle bir etki oluşturabilir. Beni irite eden kısım şu çok güçlü perilerin, ama öyle böyle güçlü değiller, elli yıl boyunca tek bir kadının emrinde köle olduğu, her dediklerini yapıp onlarca insanı öldürmesine seyirci kaldığı, hiçbir büyünün ve fiziksel saldırının etki etmediği bir kadını insan olan Feyre ortadan kaldırmış ve efsane olmuştur. O yetmemiş, sonuçlarını tahmin edemiyormuş gibi tüm lordlar kızımıza kanından bir kuple okumuş, kendisi en güçlü ve farklı peri olmuştur. Hım, peki. Yani nasıl anlatsam? Bir yerde sürekli en güçlü, en şöyle, en böyle diye laflar geçip sonucun bu kadar basit ve sıradan bir şekilde Feyre'ye bağlanması beni güldürüyor. Secret Garden izlediyseniz bilirsiniz şu replikleri: En iyisi bu mu? Emin misin? Hım Sarah? O kurgu ile bunu mu yazdın yani?

    Neyse. Bu detayları görmezden gelelim. Feyre yaşadıkları yüzünden ruhsal ve fiziksel olarak çökmüş haldedir ve birinci kitabımızdaki asil, soylu, saygılı, iyi niyetli, yardımsever ve korumacı Tamlin son kısımlarda başlattığı şerefsizlik akımının kurbanı olmuştur. (Şunu bir söyleyeyim öncelikle. Ne Ryhsand seviyorum ne de Tamlin. Beni rahatsız eden ikisi arasındaki geçişin mantıksızlığı ve saçmalığı.) Tamlin birinci kitapta üstte saydığımız özelliklerde biriyken Dağın Altı'nda gerçek bir pislik olmuştur. Feyre'yi çok seviyordur ama kılını bile kıpırdatamayacak kadar korkaktır. Onunla bir an olsun yalnız kalma fırsatı bulur ve açıkçası ben Ryhsand gibi kaçırmasını beklemiyordum zira saçma olurdu, 1000 yıllık lord bunu düşünemedi, tuhaf tabii ama en azından konuşmasını, onu sakinleştirmesini falan bekliyordum. Ama Tamlin son bir fiziksel birliktelik umuduyla kızın hayatını daha da riske atma derdindeydi. Başlayan bu şerefsizliği rahat yüzü görmesi ile artmış tabii. Feyre kabuslar görür, zayıflar ve her gece klozet - sifon arasında mekik dokurken oğlumuz, şu çok aşık olan, arkasını dönüp horul horul uyuyordur. Feyre'yi evinin kadını, çocuklarının anası yapmaya karar vermiştir. En çok kullandığı repliklerin ucu "Sen hiç o güzel kafanı yorma."ya bağlanmıştır ve onun ağzından yazılmış her iğrenç replik, tam zıttı ile Ryhsand'a da söyletilmektedir. Geçişin ucuzluğunu görüyor musunuz? Anladık Sarah, Sen R ile olmasını istiyorsun, anladık. Mesela şunu düşünün Tamlin der ki (bunlar misal): Feyre pantolon giyme, elbiseler sana çok yakışıyor. Masum gösteriyor.
    Ama Ryhsand?
    Feyre ne istersen onu giy, benim sana karışmaya ne hakkım var?
    Ucuzluğun böylesi Sarah. Birini karaladığın replikle diğerini yüceltmeye böyle diyorum ben, tşk.

    Neyse. Tamlin delirmiştir, akıl sağlığı yerinde değildir çünkü Feyre'yi bir kez kaybetmek onu çok korkutmuştur. Bu yüzden kızımızı güzel bir kafeste, allayıp pullamak derdindedir ve bir yerde Feyre içinden yalvarır: (En sevdiğim üçüncü kısım orası çünkü ben de aynı replikleri kitap boyu tekrarladım.) Kurtarın beni, lütfen, lütfen, birisi beni kurtarsın, yardım edin, boğuluyorum, lütfen.

    Ve o kahraman lord... Ve o karanlık lord.... Ve... Ve işte o geliyor!

    Ryhsand, Feyre'nin yaşadığı zulme dayanamaz ve kızımızı kurtarır. Bir iki kez onunla vakit geçirip Tamlin iyice zıvanadan çıkınca aklı başından giden kızımız sonunda kendine gelir ve Tamlin'i terk ederek Gece Sarayı ahalisine katılır.

    Bu kısımlarda biraz rahatladığımı söyleyebilirim zira ilk kitap için de söylemiştim, Ryhsand demek kitap için olay falan demek. Oh, bir ki ekşın göreceğiz diye umutlandım. Ama ikinci kısım dediğimiz Rüzgar Evi miydi neydi, o kısımda da pek olayla karşılaşmadık. İlk kitaptan beri geliyor, geliyor denen savaş bir türlü gelemiyor. 1200 sayfa civarı okuduk ve hâlâ bekliyoruz savaşı, adım gibi biliyorum ki üçüncü kitabı okusak yine gelmez o savaş. Neyse.

    İkinci kısımda Ryhsand bize şeytan görünümü altındaki meleği gösterir, Feyre'nin yemek yemesi ve güçlenmesi için uğraşır, ona gerçekten bir arkadaş gibi davranır falan. Bu adamla ilgili bir beklentim vardı çünkü gerçekten çok seviliyor. Öyle harika biri okumak istiyordum ki okurken sürekli "Eee? Eee? Nerede şu harika adam?" falan oldum. Yani ikisi arasındaki yakınlaşma ve filizlendiği iddia edilen aşk da beni bu kitaba bağlayamadı. Feyre zaten hep aynı. Tamlin'e de böyle aşık olmuştu. Hakkında doğru düzgün bir şey bilmediği halde adama söver, küfreder, hareket çeker, sebep sonuç düşünmez falan. Ryhsand'a ilk kitaptan beri böyleydi. Adam ona yardım ettikçe daha nankör oluyordu hatta. Başta yine pislik, mikrop, abv, senin gibisi olmaz olsun modlarında ergen triplerini sürdürdü. Gittikçe adamı tanımaya başladı, yine hakaret ediyordu ama eğlenmek için. Adama aşık oldu, yine aynı. Her türlü R hakaret duyacakmış. Hahaha, çok komiklerdi, çok tatlılardı, dersem inanmayın tabii. Benim midem hassas. Birbirlerine hareket çeken, laf sokan, hakaret eden, sürekli bel altı şakalar yapan bir ikilinin gerçek aşkla bağlı olduğunu hissetmek? Benim için mümkün değil. (Günümüzde böyle çiftler görürsünüz, kınamak katiyen istemiyorum ama üzüldüğüm kişilerden kendileri. Sevdiğini iddia ettiği insana küfürlü mesaj falan atan, hakaret eden, vuran falan kimseler. Eh R&F de biraz böyle işte.) İkisi birbirini şiddetle istiyor, fiziksel olarak çok uyumlular, kafa yapıları falan uyuyor deseniz kabul ederim ama okuduğum kısımlara aşk demek, beni aşar. Hayaller sarayımda böyle aşk görmek istemiyorum bro. İkisinin yakınlaşma sahneleri için yazar kitabın sonunda onlar aslında peri değildi de panter, jaguar falandı dese inanın şaşırmam. Hoşuma gider. Zira kitabın içinde birçok belgesele taş çıkaracak vahşi, haşin sahneler mevcuttu. Üzüntüm şu ki çoluk çocuk bunları aşk diye okuyor. Çiftten daha fazla bahsetmek istemiyorum, benden bu kadar arkadaşlar.

    Geçelim yazarın bir türlü rayına oturtamadığı şeylerden birine: Zaman. At arabası, fayton, mum ışığı gibi detaylarla bize kurgunun bildiğimiz zamanlarda değil eski zamanlarda yaşandığı izlenimini veren ünlü yazar Sarah; karakterine tost yaptırıyor, tayt + kazak kombini giydiriyor, doğum kontrolü, şemsiye, duvar saati, konserve, bar, kafe ve daha aklıma gelmeyen birçok detay ile "N'oluyoruz be?" dedirtiyor ve biz bunu mantıklı mı görüyoruz? Biz, ben ve ben, hayır. Ya siz gençler? Yani güler misin, ağlar mısın?

    Son kısım: Sis Evi. Yine ergen tribiyle ona yardım eden, hayatını kurtaran -defalarca-, onu koruyan, özgürlüğünü veren, güçlerini kullanmayı öğreten, yetkilerle donatan adama ölümden dönmüşken sırtını dönen kızımız bir yerden sonra beynini kullanır ve ne yapıyorum ben, der ve çift mevzusu güzelce çözülür.

    Ah, bir dakika. Son kısma gelmeden bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bu kadının güç algısı beni dehşete sokuyor. Kitapta ne idüğü belirsiz Amren diye bir kadın var. Kadın en güçlü peri olan Ryhsand'dan bile güçlü, gücünün sınırı yok, kimse onunla baş edemez falan. Bir sahne var, Feyre ile bir yerde hapis kalıyorlar ve ölmeleri işten bile değil. Yine çok saçma bir detay ile -yani bariz bir zorlama detayla- kızımız ve Amren kurtuluyor. Sonrasında Amren'in istese tek üfürüğü ile koca bir şehri yıkabileceğini söylüyorlar, onu durdurmak istiyorlar falan. Şimdi abiciğim, madem böyle güçlüsünüz, başınız dertteyken nasıl bu kadar kolay ölüme yaklaşıyorsunuz? Kitapta en güçlü, en akıllı denen kim varsa en çok hata yapan ve saçma sapan ölümlerden dönen de onlar. Yani güç algısı o kadar abes ki nerede nasıl kullanacağını bilemeyip lafta tutuyor. Kitabı tokatlamak istiyorsunuz ama kağıda sevginiz mani oluyor falan. Daha böyle onlarca sahne var. Sağı solu tıpışlatır insana, öyle sahneler.

    Üçüncü kısım, son çile. Hazır mıyız gençler?

    Ne akla hizmet kraliçelere güvendiklerini bilmediğimiz, Feyre'nin bile yav yapmasak mı bu salaklığı diye düşündüğü bir olay yaşanıyor kraliçeler ve 1000 yıllık en güçlü adamımız Ryhsand arasında. Bu saçma vakanın sonunda saldırıya uğruyor, bir plan yapıp Hybern sarayına saldırıyorlar. Yeşilçam & Bollywood ortak yapımı şeklinde yazılmış, insana saçını başını yoldurtan saçmalıklar silsilesi de böylece bizi karşılıyor. En güçlüler kılını kıpırdatamazken acımasız katil olan kral eğlence peşinde koşuyor, her kitap ve filmde gördüğümüz aslında şu sahnede çok kolay bir şekilde birinden biri öldürülürdü ve olay hiç uzamazdı dediğimiz onlarca şey yaşanıyor, çok güçlü, deneyimli ve akıllı insanlar bunları düşünemiyor ve kahraman anlatıcı kendince bizden bir olay gizleyip sonunda kendini feda ediyor ve tüm yaşanan SAÇMALIKLAR, daha da saçma bir finalle sona eriyor. Elimize geçen?

    Bir bakalım hadi...

    Birinci kitap sonunda elimize geçenler:
    Bir savaş geliyor.
    Feyre çok güçlü.
    Tamlin şerefsiz.
    Ryhsand bebeğimiz.
    Devam etmek için lütfen ikinci kitabı temin ediniz.

    İkinci kitap sonunda elimize geçenler:
    Bir savaş geliyor.
    Feyre çok güçlü.
    Tamlin şerefsiz.
    Ryhsand bebeğimiz.
    Devam etmek için lütfen üçüncü kitabı temin ediniz.

    Neresinden tutsam, elimde kalıyor.

    Kitabı çok zorlanarak okudum. Sıkıldım, bunaldım, daraldım falan ve hep bundan kötüsü olamaz diye devam ettim. Fakat son elli sayfa? Ey Rabbim, bu gözler neler gördü böyle. Keşke birisine araba ile çarpılsa ve sonra kör gözü açılsaydı. Keşke Altar'ın oğlu Tarkan tek yumruk ile sağı solu tıpışlasaydı. Keşke her şey bir rüyaymış deyip günümüze uçsaydık. Yani o kadar mı kötü olabilir? O kadar mı? Neden ya?

    Toparlamam gerekirse seriyi aldığım için kendime kızıyor, bu çileli yolculukta bana güç veren arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Tüm dünya sevse ve tavsiye etse ben edemeyeceğim, üzgünüm. Sevene lafım yok, yanlış anlaşılmasın. Sadece bu kitabı, seriyi ve yazarı tavsiye listeme eklemem söz konusu değil. Sevenlerin yorumlarına da bakmanızı tavsiye ediyor, buraya kadar sabredip okuyan herkese kocaman kalpler gönderiyorum.
  • Her canlı doğar, büyür ve ölür. Dünyanın düzeni böyledir. İnsanlar da bu düzenin içinde olmak zorundadırlar. Bazı insanların ölümleri, yaşamları kadar acılı olur. Ölümün nerede ve ne zaman geleceği belli olmaz. Peki ya hastalıkların? Örneğin; kanserin. Onlarca kanser çeşidi var. Her insan potansiyel kanser hastasıdır. Tedavisi oldukça güç ve sancılı bir süreçtir. Erken teşhislerde çoğu zaman hayat kurtulur. Bazı insanlar ise bu tedaviyi, kanser hangi safhada olursa olsun reddeder. Dini inançlarıyla ilişkili olarak bunu yaparlar. Yaşadığımız her olayın bize Tanrı’nın bir sınavı olduğunu düşünen insanlar emin olun hiç de azınlıkta değildir.

    O’nu ilk defa sorgu odasında görmüştüm. Ufak tefek bedeni, çökmüş gözleri, yorgun bedeni ile yaşayan bir cenaze gibiydi. Sorgusuna girmeden önce, Scully ve Skinner’a dönüp baktım. İçimden bu adamın hiç de suçlu olduğuna inanmak gelmiyordu. Her ne kadar suç mahalinde yakalanmış olsa bile bu adamın, kanser hastası zavallı bir kadını öldürebileceğini aklım almakta zorluk çekiyordu.

    Sorgu odasına girmeden önce son defa şansımı denemek için: “Bunu yapmamız şart mı?” diye sordum.
    Skinner öfkeyle: “O masada oturan adam kanser hastası bir kadını öldürdüğü için burada. Geldiğinden beri tek kelime bile etmedi. Biz bu adamı sorgulamak ve cinayeti neden işlediğini çözmek için buradayız. Burada olma sebebimiz adamı aklamak değil, zavallı kadının ailesinin acısını bir nebze de olsa dindirebilmek.” dedi.
    Scully’ye dönüp: “Bu adamın, bu aciz haliyle o cinayeti işleyebileceğine inanıyor musun?” diye sordum. Ancak Scully herhangi bir cevap veremeden, Skinner sorgu odasına girmemi söyledi.

    İçeri girip adamın karşısına oturdum. Adam gözlerini dikip bana bakmaya başlayınca, önümde duran sabıka kaydına baktım. Ağır ağır konuşmaya başladım.

    “Chris Aaron Nadir. İlginç bir ismin var. Chris adın bir Hristiyanı, Aaron adın bir Yahudiyi, Nadir adın da bir Müslüman’ı anımsatıyor. Nadir, çok ilginç bir soyadı. Arapça kökenli olmalı. Anlamını biliyor musun?”
    “Soyadımın anlamı az bulunur, değerli demek.”
    “Gerçekten de soyadın gibi bir insan mısın?”
    “…”
    “Konuşmamakta ısrarlı olursan, ben de konuşman konusunda ısrarlı olurum.”
    “…”
    “Zaten ölmek üzere olan kanser hastası bir kadını neden öldürdün?”
    “…”
    “Daha önce bir sabıkan yok. Bugüne kadar hiçbir şekilde başın belaya gitmemiş. Buradan yola çıkarak dürüst bir insan olduğunu mu, yoksa çok profesyonel bir katil olduğunu mu düşünmemiz lazım?”
    “…”
    “Bu halinle o cinayeti nasıl işlediğini anlatırsan, daha az ceza alabilirsin.”
    “Önemli olan benim ceza almam değil.”
    “Hayatının sonuna dek hapishanede kalmayı göze alıyorsun demek.”
    “Benim ölümüm de çok yakında olacağı için bunun bir önemi yok.”
    “Bunu nereden biliyorsun.”
    “Hissedebiliyorum. Daha hissettiğim pek çok şey var. Fakat ne sen, ne de dışardakiler bunu anlayamazlar.”
    “Gerçekten de soyadın gibi biri olduğunu mu ispatlamaya çalışıyorsun?”
    “Hiçbir şey ispatlamaya çalışmıyorum. Tek üzüntüm artık hiç kimseye bir faydamın dokunamayacak olması.”

    Bu son cümlesi beni şaşkına çevirmişti. O’nu sorgu odasında yalnız bırakıp dışarıya çıktım. Skinner ve Scully şaşırmış bir şekilde bana bakıyordu.
    “O’nu 24 saat daha burada tutmamız gerekiyor. Bu adamın sakladığı bir şeyler var ve ben bunu açığa çıkartmak istiyorum.”
    “24 saat içinde ne değişecek ki? Adam cinayeti kabul ediyor. Tek yapmamız gereken şey bu pislik herifin en ağır cezayı almasını sağlamak.”
    “Adamın cinayeti kabul ettiği falan yok. Kadına yardım etmeye çalışıyordu.”
    “Yardım etmeye mi çalışıyordu?”
    “Evet, hastalığını tedavi etmek için uğraşıyordu. Bir şeyler yanlış gitti ve kadın öldü. Bunun nedenini bulmamız lazım. Bu adam kesinlikle suçsuz ve ölmek üzere.”
    “Sana 24 saat süre, 24 saat sonra bu adamı buradan en yakın hapishaneye göndereceğiz.”
    “Peki efendim. Scully, hemen bu adamın hayatını araştırmaya başlamamız lazım. Bugüne kadar oturduğu yerleri, çalıştığı işleri, ailesini, arkadaşlarını, komşularını. En yakın kime ulaşabilirsek konuşmamız ve bilgi toparlamamız lazım.”
    “Mulder, bunun bu olayı çözmemizde bir faydası olacağından emin misin?”
    “Eminim, bu adam suçsuz.”
    “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun.”
    “Bu adam bir tür ‘iyileştirici’ olabilir.
    “Bu haliyle mi? Kendine bile bir faydası dokunabileceğini zannetmiyorum.”
    “Zaten artık kendine faydası dokunamadığı için bu hale gelmiş. Kadına da yardım etmeye çalışıyordu.”
    “Mulder, bazen çok fazla hayal dünyasında yaşadığını düşünüyorum.”
    “24 saat Scully ve süremiz başladı. Bir an evvel bu olayı aydınlatmamız lazım.”
    Büroya geri döndükten sonra, Chris Aaron Nadir hakkında toplayabileceğimiz bilgilerin hepsine kısa sürede ulaştık. Eski ev adresi en kolay ulaşabileceğimiz uzaklıktaydı. Oraya doğru yola çıkarken, Scully bir yandan da akrabalarıyla iletişim kurmaya çalışıyordu. Ulaşabileceğimiz çok fazla bir akrabası zaten yoktu. Olan birkaç kişi içerisinde de sadece tek bir kişi bizimle görüşmeyi kabul etti. Eski komşularıyla görüştükten sonra bu akrabasına doğru yola çıkmaya karar verdik.

    Eski ev adresine vardığımızda Skinner’in bize verdiği sürenin bitmesine 20 saat kalmıştı. Eski adreste oturan kişi Chris Aaron Nadir ismini hiç duymadığını, buraya da 3 ay önce taşındığını söyleyince, komşularıyla görüşmeye karar verdik. Komşularının bir kısmı da adını daha önce hiç duymadığını iddia ediyordu. Sadece çok yaşlı bir karı-koca bizimle konuşmaya karar verdi. Daha doğrusu sadece yaşlı adam konuşabiliyordu. Karısı rahatsızlığından dolayı konuşamıyordu. Yaşlı adam kapı önünde konuşup, dikkat çekmemek için bizi evine davet etti.

    “Demek Chris’i soruyorsunuz? Peki, neden?”
    “Chris, kanser hastası bir kadını öldürmekle suçlanıyor. Biz suçsuz olduğuna inanıyoruz.”
    “Chris karıncayı bile incitecek bir insan değildir.”
    “O’nu kaç yıldır tanıyorsunuz?”
    “Belki 15 seneden uzun zamandır tanıyoruz. 3 yıl önce aniden buradan taşınınca, görüşememeye başladık.”
    “Aniden neden taşınmış olabileceği konusunda bir fikriniz var mı?”
    “Yok. Bir gün bize geldi ve artık buradan taşınması gerektiğini söyledi. Bizlerden ayrılacağı için çok üzülüyordu ancak elinden gelen bir şey olmadığını ve gitmesi gerektiğini söyledi. Bizimle vedalaşırken başımız ne zaman bir sıkıntıya girerse O’nu düşünmemizi istedi. O zaman ne yapıp, edip mutlaka yardımımıza koşacakmış.”
    “Aniden ortadan yok olmaya çalışması bir şeylerden korktuğunu gösteriyor.”
    “O’nun hiç kimseye bir zararı dokunmazdı. Bakın, adınız neydi, unuttum maalesef?”
    “Mulder.”
    “Bakın Bay Mulder, Chris’in bize hiçbir zaman bir zararı dokunmadı. Sadece bize değil, çevresinde hiçbir canlı varlığa bir zararı dokunmadı. Çocuklarımız bizden çok uzaklarda, Chris’i çocuğumuz gibi sevdik. O da bizi çok severdi. Buraya ilk taşındığı zaman hiç kimsesi olmadığını söylemişti. Aramızda güçlü bir bağ oluşacağını o zamandan hissetmiştik. O’nun cinayet işlediğini düşünen kişiler mutlaka yanılıyor olmalılar.”

    Scully önünde duran not defterine artık gitmemiz gerektiğini yazınca hareketlendik. Kapıya doğru yürürken aklıma birden bir soru geldi. Yaşlı adam, bizi yolcu etmek için arkamızdan ağır ağır yürüyordu. Aniden durup dönünce, O da durdu. Sanki soracağım soruyu anlamış gibiydi.

    “Acaba aile geçmişinizde daha önce kanser hastalığına yakalanan veya tedavi gören birileri oldu mu?”
    Yaşlı adam korku dolu gözlerle, kekeleyerek: “Ha-ha-hayır.” dedi.
    Scully soruyu neden sormuş olabileceğimi tahmin ederek: “Bakın Efendim. Hastane kayıtlarına ulaşmamız bizim için çok zor değil. Bize doğruyu söyleyerek zaman kazandırabilir, Chris’in hayatını kurtarmamızı sağlayabilirsiniz.” dedi.

    Yaşlı adam yorgun bir şekilde geriye dönüp az önce kalktığımız koltukları işaret etti. Biz de evden ayrılmaktan vazgeçip, eski yerlerimize tekrar oturduk. Yaşlı adam Chris’in hikâyesini ağır ağır anlatmaya başladı.

    “Üç oğlumuz vardı. Birini çok erken yaşta kanserden kaybettik. Diğer ikisi büyüyüp, evden ayrıldıktan sonra bir daha geriye dönmediler. Şimdi bizden çok uzaklarda çalışıp, hayatlarını devam ettiriyorlar. Karım, oğlumuzun ölümüne çok üzülmüştü. Uzun yıllar bu acıdan kurtulamadı. Chris’in buraya yeni taşındığı zamanlarda karıma kanser teşhisi konulmuştu. Tanıda geç kalındığı için altı aylık ömrünün kaldığı, tedavinin boşuna olacağını söylediler. Eve geri dönüp, acı dolu günler geçirmeye ve mutlak sonu beklemeye başladık. Bir gün Chris kapımızı çaldı. Utangaç bir ifadeyle buraya yeni taşındığını, evdeki ufak tefek tamiratlar için gerekli birkaç tamir aletinin olup olmadığını sordu. Memnuniyetle yardımcı olacağımı söyleyerek, bodrum katında duran alet çantasını almak için gittim. Geriye döndüğüm zaman Chris’in karımla konuştuğunu ve bize yardımcı olmak istediğini söylediğini duydum. İkisinin yanına vardığım zaman, bu sırrın her ne olursa olsun aramızda kalacağına söz vermemiz isteyerek bize yardım edebileceğini söyledi. Nasıl bir yardım olacağını anlayamamış olmamıza rağmen, çaresizce bize yardım teklifini kabul ettik. Chris, ertesi gün geri geldiğinde sessiz ve karanlık bir oda istedi. 1 saat boyunca eşimle yalnız kaldı. Dışarı çıktığı zaman Chris oldukça yorgun, eşim ise kanser hastalığından önceki haliyle karşımda duruyordu. Her ne kadar kalması için ısrar etsek de Chris çok yorgun olduğunu ve evine geri dönmesi gerektiğini söyledi. Birkaç gün sonra karımla doktor kontrolüne gittik. Doktor bunun bir mucize olduğunu, karımın vücudunu saran kanserin ortadan kaybolduğunu, eskisinden daha sağlıklı olduğunu söylediler.”
    “Yani Chris gerçekten de bir tür ‘iyileştirici’ miydi?”
    “Adına ne derseniz deyin. O, karımı tekrardan hayata döndürdü. Chris buradan taşınmadan hemen önce karım felç geçirip konuşamaz hale geldi. O, bu konuda yardımcı olamadığı için çok üzülüyordu. Zaten daha sonra da hayatının tehlikede olduğunu söyleyerek buradan taşınmak zorunda kaldı.”
    “Tehlikenin ne olduğundan bahsetti mi?”
    “Hayır, hiç bahsetmedi.”
    “Aklınıza gelen başka herhangi bir şey var mı? En ufak bir başka bilgi bile bizim için çok faydalı olabilir.”
    “Hayır, anlatacaklarımın hepsi bu kadar. Umarım başını bu beladan kurtarabilirsiniz.”

    Yaşlı adamın anlatacak daha fazla bir şeyi olmadığına ikna olmuştuk. Bizimle görüşmeyi kabul eden tek akrabası için uzun bir yolculuğa çıkmamız gerekiyordu. Geriye kalan süremiz yalnızca 15 saatti. Adeta zamanla yarışarak 6 saatte bu yolu aldık. Bizimle görüşmeyi kabul eden tek kişi olan akrabası yetmişli yaşlarının ortasında bir adamdı. Yüzüne bakınca Chris ile akraba olduğunu tahmin etmek çok zor değildi. Yaşlı adama hemen kendimizi tanıttık ve fazla zamanımızın kalmadığından bahsettik. Yaşlı adam da hızlı bir şekilde olayı anlatmaya başladı.

    “Ben Chris’in amcasıyım. Chris, çocukluğundan beri farklı bir çocuktu. Dünyaya ilk geldiği gün, O’nun buraya özel bir görevle gelmiş olduğunu hissetmiştim. Bizler, yani ailemiz, Hristiyanlığın çok koyu bir mezhebine üyeyiz. Bu mezhepte, iyi veya kötü her şeyin bizlere Tanrı’dan geldiğine inanırız. Buna hastalıklar da dâhil. Hastalıkları tedavi etmek, Tanrı’nın emirlerine karşı gelmek demektir. Bu yüzden pek çok kişi kanserden veya diğer hastalıklardan yaşamını yitirmiştir. Chris’ten üç yaş büyük bir oğlum vardı. Chris, oğlumun kanser olduğunu anlamıştı. Ancak mezhebin katı kuralları, biricik oğlumu tedavi ettirmemi engelliyordu. Chris, oğlumu yani kuzenini iyi edebileceğini söylemişti. Gerçekten de oğlumu tedavi etmeyi başardı da. Ancak bu olay öğrenilince oğlumu öldürdüler, beni de ölümle tehdit ettiler. Chris, evinden ve mezhebin bu katı kurallarından kaçmayı başardı. Yıllarca görüşemedik. Ta ki bundan birkaç yıl öncesine kadar. İzini bulduklarından ve kendisini öldürmeye çalıştıklarından bahsetti. Bu süreçte pek çok insana iyilik ve umut dağıttığından bahsetti. O, hiç kimseye kötülüğü dokunmayan bir çocuktu, eminim ki hala da öyledir. Bu dünyaya özel bir görevle gelmiş birinin, hiç kimseye bilerek bir kötülüğü dokunamaz. Lütfen O’nu kurtarın Bay Mulder.”
    “Kurtarmak için elimizden geleni yapacağız Bay Nadir. Sizin tanıklığınıza da başvurmamız gerekebilir.”
    “Chris’i kurtarmak için elimden geleni yapmaya her zaman hazırım.”

    2 saat boyunca konuştuğumuz yaşlı adamdan duyacaklarımızı fazlasıyla duymuştuk. Şimdi tekrardan aynı yolu geriye dönmemiz ve Chris’i aklamaya yardımcı olmamız gerekiyordu. Yine zamanla yarışarak 24 saatin dolmasına 45 dakika kala geriye dönmeyi başarmıştık.

    Chris ile tekrar konuşmak için sorgu odasına gittiğim zaman yüzünün iyice solmuş olduğu gördüm. Fısıldar gibi konuşuyordu. Duymak için iyice yanına yaklaştım. Sesi yerin yedi kat dibinden geliyormuşçasına, kesik kesik cümleler kuruyordu.

    “Gerçeği öğrendiniz mi, Bay Mulder? O kadını ben öldürmedim. Tek amacım O’nun hayatını kurtarmaktı. Ancak ailemin bağlı olduğu mezhep beni yıllarca takip etti. Otuz yıldan fazla saklanmayı başardım. Ne olduysa birkaç yıl önce oldu, yerimi bulmayı başardılar. Ben de tekrardan kaçmayı başardım. Ancak birkaç gün önce yine beni bulduklarını anladım. Bu sırada, bir kanser hastası kadın, yardımıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Bu kadının mezhebe bağlı bir kadın olduğunu anlayamamıştım. ‘iyileştirici’ görevimi görmek üzereyken bir anda içerisi dumana boğuldu. En son hatırladığım bayılmış olduğumdu. Kendime geldiğim zaman kadın ölmek üzereydi. Beni öldürmek için gelenler, kadının hayatını da feda etmişlerdi. Kadını kurtarmayı denedim ama çok geçti. Zaten daha sonra da beni yakaladınız. Yıllarca pek çok insana, bu kutsal görev ile yardım ettim. Bağlı olduğum mezhep beni anlamak istemedi. Yardım ettiğim bütün insanların kanserlerini bedenimde topladım. Genelde kanserin etkisinden büyük ölçüde kurtulsam da, yıllar içinde vücudum eskisi gibi toparlanamamaya başladı. Nasıl olsa öleceğimi bildiğim için, mümkün olduğu kadar çok insana yardım etmeye çalıştım. Onların son umudu oldum. Ama artık benim için böyle bir umut kalmadı. Yolun sonu geldi Bay Mulder. Her şeye rağmen benim masum olduğuma inandığınız için teşekkür…”

    Zavallı adam cümlesini tamamlayamadan son nefesini vermişti. Sorgu odasına acil servis ekibini çağırdım ve O’nun için yapabileceğim son görevimi tamamladım.
  • DİŞ BİLEMEK
    Husumetleri anlatmak için kulandığımız bir deyimimizdir , ''diş bilemek ''Hani şöyle'' , öfkenin insana yaptırabileceği bütün kötülükleri içine alır bu deyim.Açığını yakaldığı anda mahvetmeye,hayatını söndürmeye,rızkını kesmeye hazırdır birine diş bileyen kişi.Oysa deyim hiç de öyle kötü bir hatırayı yansıtmaz.
    Bir hadis-i şerifte , ''Eğer ümmetime ağır geleceğinden korkmasaydım , her namazda onlara misvak kullanmayı emrederdim . ''buyurmuştur. Diş sağlığının ne derece önemli olduğunu her fırsata ilan eden modern tıbba örnek olacak bu düsturu atalarımız , o derece titizlikle uygulamışlardır ki misvak ,
    onların hayat prensiplerinden biri olmuş, en zor şartlarda dahi unutulmamış, ihmal edilmemiştir.
    Rivayete göre , sabah vakti Müslüman orduların karargahlarını keşfe çıkan bir haçlı müfrezesi , onların sabah alacasında dereye indiklerini ,elerindeki ağaç parçalarını dişlerine aşağa yukarı sürdüklerini , sonra su ile ellerini ,yüzlerini ,kollarını,ayaklarını yıkayıp gittiklerini görüp bunun ne olduğunu anlamayınca bir nevi harbe hazırlık seremonisi yaptıklarına kendilerini inandırırlar. Gelip ordu içine bunu dillendirdiklerinde , ortalık birbirine girer ve şu yolda cümleler yüksek sesle söylenmeye başlar :
    -Müslümanlar , yine bilmediğimiz bir harp hilesi yapıyorlar anlaşılan . Hem bu sefer dişlerini de bileyerek bizi parçalamak niyetindeler . Başınızı kurtarın!
    Zavallı haçlı askerinin giysisi gibi kalbi de karamış olamalı ki diş temizliği gibi bir medeniyet emaresini , kendi içinde bulunduğu vahşetle tevile kalkıyor ve zihninde mağlubiyeti kabul ediyor .
    Gerçekten de sabah namazından sonra atlarına binip düşman üzerine süren gaziler , karargahı yerinde bulurlarsa da ordudan bir eser bulamazlar.Çadırların birinde yakaladıkları yaralı bir haçlı askeri ,
    tir tir titreyerek onlara şöyle der:
    -Keşfe çıkan askerler sizin diş bilediğinizi görmüşler , Bu haberi duyunca hiç kimse sizinle savaşmak istemedi ve benim gibi yaralıları da bırakıp çekildiler.
  • Seranad ı okuduğumda ,kendimi bir kütüphanede bir çok kitaplar arasında araştırma yapan biri gibi hissetim.

    Kitap dan edindiğim bilgiler .

    1-Türkiyede öğretim sistemlerinin kimlerin oluşturduğu ..
    ``Cumhuriyet rejimi, Batılılaşmak istediği için hukuk, tıp gibi akademik disiplin alanlarında kitaplıkların ve öğretim sistemlerinin
    kurulmasında, arkeologların yetiştirilmesinde Alman bilim adamlarına güvenmişti.``

    (Okullardaki eğretim kitaplarında ALLaH ve peygamberinden bu yüzden söz edilmiyor ) :)

    2-İnsanlar
    Bu dünyada nereye gitsen doğanın güzelliği ve insanoğlunun zalimliği karşına çıkıyordu.

    (Doğa sürekli ALLah itaat eder ,onun sözünden çıkmaz,ve bundan dolayı hep güzellik sacar.
    İnsan oğlu ise ALLah tan başkasına itaat ediği için zalimliği marifet sanır )

    3-iktidara gelmek
    İyi insanlar iktidara gelemez, gelse bile iktidar onu bozar, zalim yapar.

    ( Buğün ki lider zamanında- bir gün beni zengin görürseniz bilinki ben hırsız olmuşumdur ,sözünü söylemesi,
    İyi insanlar iktidara gelemez, gelse bile iktidar onu bozar, zalim yapar.Sözünü ne çok doğruluyor ) :)

    4- Cehenneme giden yollar-
    Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşenmişti.

    ( İnsan, kendini de, başkasını da iyi niyet etrafında aldatıyor. Günahlara da böyle dalıyor, yanlışlara da, kötülüklere de. Tuzak dolu iyi niyetler,
    beşerin ömrünü kötülüklerle yiyip bitiriyor. Bu fânî hayatta iyi niyet filân derken, ebedî bir hayat hüsrana dönüşüyor.
    Dikkat et ey insanoğlu! İyi niyet;Kötü amelleri süslü gösteren sahte bir ayna olmasın!Çirkinlikleri yıkayan zalim bir çamaşır makinesi olmasın!
    Sonunda felâket doğuran ve dostu katleden bir cehâlet taşı olmasın.)

    5- Müslümanlara yapılan haksizlıklar.
    Batılı devletler Osmanlı'yı parçalarken
    bu ülkenin bütün tebası acı çekti. Ermeniler, Rumlar, Yahudiler.
    Kabul, ama ölen 5 milyon Osmanlı Müslümam unutuluyor. Bu
    haksızlık değil mi?"

    (ölen ermenilerden söz edildiği kadar ,müslümanlardan söz edilmediği bir gerçek )

    6-Tarihimiz .
    Bırakın yakın tarihimizi doğru dürüst öğrenmeyi, kendi aile hikâyelerimizi bile bilmeden yetiştirilmiştik.

    (Eminimki çoğumuz kendi sülalemizin geçmiş tarihinden habersizsiz )

    7- Eski evlilikler ve yeni evlilikler.
    Gerçi onların zamanında bizdeki kadar çok boşanma yoktu, insanlar birlikte yaşamak için evleniyorlardı, şimdiki gibi boşanmak için değil.

    (19 yaşında dul kalan erkeklerin ve bayanların olduğu bir devirdeyiz ) :)

    8-Devletler .
    Devlet diye gerçek bir şey yok ki.En tepe de kendini devlet sanarak kararlar alan insanların yaşamasına yada ölmesine karar veren çobanlar var!

    ( Çoban birini terörist diye tanımlarsa,koyun sürüsü araştırmadan itaat eder . Kime de kahman derse ,koyun sürüsü o kişileri kahraman diye tanımlar ) :)

    9-Kitap yazmak -
    Tolstoy da kitap yazdı, Adolf Hitler de, sorun yazıda değil, kimin ne amaçla yazdığında.

    ( Yazmaktaki amac önemli tabi ) :)

    10-Zengin ve fakir -
    Acaba yoksullar zenginlerden daha mı çok hastalanıyorlardı,yoksa nüfusları daha çok olduğu için mi hastaneleri dolduruyorlardı?

    (Zengin köpeğinin içtiği sütü- fakirin çocuğu içmediği bir ülkede ,elbete fakirlerden oluşur hastane kalabalıkları ) :)

    11- Türkiye nin çıkarları için ,görmemezlikten geldiği o caresiz insanların ölüme terk edişi .
    Tek tuvaletin tıkandığını, salgın hastalığın baş gösterdiğini öğrendi.
    Gemide artık yiyecek yoktı ilaç yoktu, şubat soğuğunda onları ısıtacak
    bir şey yoktu, Gemiye gidenler, bebeklerin ağlamalarını, kadınların
    hıçk rıklarını, erkeklerin "Bizi kurtarın!" feryatlarını duyuyorlardı.

    12-ALLah tan daha çok başkasından korkan devletler .
    İstanbullu Struma'dan
    gelen bu feryatları duyuyor, yardım etmek istiyor ama hükümetin emriyle gemiye yaklaşamıyorlardı.

    13-Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın .
    "Komşularına zorbalık yapılırken bir halk niye sessiz kalır?

    (Zalimin elindeki mazluma yardım etmeyenlere insan mı denilir ? )

    14-Doğru söze ne denilir !
    "Doğru söze ne denir!" diye düşünüyorum. Evet! Bütün devletler
    kötüdür! Aslında devlet denen örgüt, kötülüğün sürdürülmesi için
    vardır.

    ( ALLah ın kitapını bırakıp kendi kitapını var eden devletler-den elbete adalet beklemek ahmaklıktır . )

    15-Türkiye ye bir genel bakış .
    Türkiye'nin iç karartıcı haberleriyle doluydu. Ekonomik kriz, birbirini
    suçlayan politikacılar, sütunlarını meslektaşlarına çatarak dolduran
    köşe yazarları... Bunları peş peşe okumak insanın bütün neşesini
    kaçırıyor, içini karamsarlıkla dolduruyordu.

    16-Devletler yaparsa meşrudur, kişiler yaparsa değildir .
    "Hiç şüphen olmasın. Olayların bir görünen, bir de görünmeyen
    yüzü var. Hiçbir devlet, kendi aleyhindeki davranışlara izin vermez."
    "Struma, ingiltere, Rusya, Türkiye, Almanya, Romanya devletlerinin
    ortak suçu."
    "Dediğin gerçek olsa bile, bu devletlerin hiçbiri senin gerçeği ortaya
    çıkarmana izin vermez."

    17-Kafa da kalan sorular .
    Türk devleti bu insanları da ölüme terk etti. Kapalı vagonlar içindeki ölüm
    feryatlarına kulak tıkadı. İntiharlarını ve sonra sınırda kurşuna
    dizilmelerini seyretti. Peki, kendi kanından ve canından olan insanlara
    niye bunu yaptı abi? Bir açıklaman var mı?"

    18- Osmanlı yıkıldıktan sonraki türkiye -
    Demek ki Türkiye'nin yakın tarihi böyleydi. O büyük altüst oluş
    yıllarında ırklar, dinler, diller, katliamlar, sahte kimlikler birbirine
    karışmış ve her evin bir sırrı olmasına yol açmıştı. Bizim aile bir
    istisna değildi.

    19-Struma olayından dolayı almanların özür dilemesi,türkiye nin orali bile olmaması.
    Yani Almanlar kendi aleyhlerindeki diziyi göstermiş
    ama konuyla hiç ilgisi olmayan Türkler bunu yasaklamıştı. Belki
    binlercei kez "Yarabbi, ne garip ülkeyiz!" diye düşündüm.

    20-Kitap bitince ,60 yıl önceki olay odama kadar geldi.Onların ise ,
    Hikâye bitince uzun süre sessiz kaldık. Hepimiz düşüncelere
    dalmıştık. Annemle babam, kendi ailelerinin başına gelenleri mi
    hatırlıyor diye merak ettim. Savaşın korkunç laneti, 60 yıl sonra bile
    Gümüşlük'teki masamıza gelip bizi buluyordu.

    Herkese keyifli okumalar .

    Ne güzek demiş yaratan :BAKARA-11: Kendilerine: 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın' dendiği zaman, 'Bizler sadece ıslah edicileriz' derler.
    BAKARA-12: Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.
  • Profesör,
    tek tuvaletin tıkandığını, salgın hastalığın baş gösterdiğini öğrendi.
    Gemide artık yiyecek yoktı ilaç yoktu, şubat soğuğunda onları ısıtacak
    bir şey yoktu, Gemiye gidenler, bebeklerin ağlamalarını, kadınların
    hıçk rıklarını, erkeklerin "Bizi kurtarın!" feryatlarını duyuyorlardı.
  • Aslında, Massachusetts Körfez Kolonisi’nin resmi mührünü incelerseniz, üzerinde bir yerlinin elinde barış anlamına gelecek şekilde ok tuttuğu görürsünüz. Ağzından da, üzerinde “Gelip bizi kurtarın” yazan bir sarmal çıkmaktadır. Günümüzde insani müdahale dediğimiz şeyin ilk örneklerinden biriydi bu. Günümüzde de yaşanan başka meselelerin tipik bir örneğidir. Yerliler, sömürgecilere gelip onları kurtarması için yalvarıyor, sömürgeciler de ilahi emri yerine getirmek için hayırsever bir şekilde gelip onlara yardım ediyordu. Sonradan anlaşıldı ki yerlilere, onları yok ederek yardım ediyormuşuz.
    Noam Chomsky
    Sayfa 12 - Aylak Adam Yayınları 1.Baskı- Ocak 2014