• VEDA

    Artık iş kalmadı yarenler bizde
    Tökezliyor olduk yazıda düzde
    Şairdik,hatiptik,yazardık sözde

    Ekmeği yemeğe ağızda diş yok
    Dedik ya efendim bizlerde iş yok

    Sağ yanım titriyor,sol yanım tutmaz
    Nabzım tekler durur,muntazam atmaz
    Ayağım bir türlü ileri gitmez

    Ağzım her an kuru,gözümde yaş yok
    Artık bundan böyle bizlerde iş yok

    Bir secdeye varsam başım dolanır
    Ne yesem ne içsem,miğdem bulanır
    Bütün dertler birbirine ulanır

    Yuvamız da bomboş uçacak kuş yok
    Hayra yorulacak hayal yok,düş yok

    Yakını uzağı seçemez oldum
    Bir ufak hendeği geçemez oldum
    Bir bardak soğuk su içemez oldum

    Tatlılarda bile lezzet yok,tat yok
    Benim bu halime takacak ad yok

    İki adım atsam durmaz düşerim
    Eski hallerime şimdi şaşarım
    Allah’ım ben böyle nasıl yaşarım

    Kendimi kollayacak gövdede baş yok
    Bağrıma basacak evlat yok,eş yok

    Yaşıtlarım birer birer ölüyor
    Yeşil yaprak kara toprak oluyor
    Azrail de baş ucumda soluyor

    Üstüme dikmeye ağaç yok,taş yok
    Arkamdan vermeye yemek yok,aş yok...

    Osman Yüksel Serdengeçti
  • DEMEDİM Mİ?

    Oraya gitme demedim mi sana,
    seni yalnız ben tanırım demedim mi?
    Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben'im?

    Bir gün kızsan bana,
    alsan başını,
    yüz bin yıllık yere gitsen,
    dönüp kavuşacağın yer ben'im demedim mi?

    Demedim mi şu görünene razı olma,
    demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben'im asıl,
    onu süsleyen, bezeyen ben'im demedim mi?

    Ben bir denizim demedim mi sana?
    Sen bir balıksın demedim mi?
    Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,
    senin duru denizin ben'im demedim mi?

    Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
    Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben'im,
    senin kolun kanadın ben'im demedim mi?

    Demedim mi yolunu vururlar senin,
    demedim mi soğuturlar seni.
    Oysa senin ateşin ben'im,
    sıcaklığın ben'im demedim mi?

    Türlü şeyler derler sana demedim mi?
    Kötü huylar edinirsin demedim mi?
    Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?
    Yani beni kaybedersin demedim mi?

    Söyle, bunları sana hep demedim mi?

    ~Mevlana
  • Yine sana sesleneceğim

    Senin kim olduğunu hiç bilmeden

    Senin kim olduğunu en çok bilerek

    İsyankar zambakların çılgın nilüferlerin

    Dört nala açan kiraz çiçeklerinin

    Dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım

    Sarı bir hüzün kızıl bir gurur

    Ve siyah bir öfkeyle konuşacağım sana

    ...........

    Sana oklardan değil yaylardan bahsedeceğim

    Gülün dikeninden değil

    Gülleri ve dikenleri doğurmaktan yorulmayacağım

    Topraktan söz açacağım

    Akan su gelmeyecek kelimelerime

    Suyu şefkatle kucaklayan damlaları dinlendireceğim

    ............

    YİNE SANA SESLENECEĞİM

    Senin kim olduğunu hiç bilmeden

    Bilmek istemeden

    .........

    Alaattin'in sihirli lambasından çıkan cin bana gelseydi

    Ve ne dilersem dilememi isteseydi

    Hiçbir şeyi elde etmeyi dilemezdim

    Bir şeyden vazgeçmek isterdim sadece

    Hayatta birşeyden vazgeçmek lütfedilseydi

    Bedeli herşeyim olsa bile

    Sana seslenmekten vazgeçmek isterdim

    Garip değilmi sana seslenmekten vazgeçtiğimi

    Bundan hoşlandığımı düşünüyorsun belkide

    Oysa sana seslenmek bütün hesaplarımı gördüğüm şu dünyadaki

    Tek geride kalmış hesap benim için

    Bu dünyadaki tek yük

    Bu seslenişin kalbini avucumda tutabilmek

    Kürek mahkumu için kürek neyse

    Benim içinde sana selenmek o

    Bir yandan gemiyi ufka ulaştırmanın tek yolu

    Öbür yandan bileklerimden sızan kanların

    Gönlümü işgale yönlendiği bir rotanın can suyu

    Oysa ben sana kürekten değil gemiden bahsetmek isterdim

    Atalarım bana kadınlara gökyüzünü

    Gemileri ve yelkenleri anlatmayı öğrettiler

    Sen kürekleri yağlı urganları

    Geceyi siyaha gömen fırtınaları öğretmeye çalışıyorsun

    Sana ellerimle dokunarak gözlerimle okşayarak

    Göstermek istedim

    Rüzgarla şişen beyaz yelkenleri

    Ama senin vaktin yoktu

    Ben bunu hiç anlayamadım

    Kavmimin kadınları bana öğretmedilerki

    Bazı kadınların beyaz güvercinlerden daha çok,

    Siyah apletleri sevebileceğini

    .............

    Sana sesleniyorum

    Ve gözlerin bileklerimden parmak uçlarına

    Toplanmış kan pıhtılarını seyrediyor

    Kürekleri bırakamıyorum

    Önce yücelttiğin sonra terkettiğin aşkın onuru için

    Kalemi biran elimden düşürmüyorum

    Ankara Kalesinin önünde

    SANA SESLENİYORUM

    ..............

    Benden kaçıp cennete gitmek isteseydin

    Seni cennetin kapısına kadar götürürdüm

    Bana gelmek için seni korkutan cehennem olsaydı

    Cehennemle konuşur Seni ona anlatabilirdim

    Oysa sen ne cenneti isteyebilecek kadar aşık oldun

    Nede cehennemi isteyebilecek kadar ayrılık

    Seviyorum seni ama dedin

    Hoşçakal diye ekledin

    Şimdi gitmeye mecburum

    Belki yine gelirim, umarım gelirim

    SON SÖZÜN OLDU

    Cennet ve cehennemin dillerini

    Savaş naralarıı ve aşk şiirlerini

    Gazelleri ve boleroları öğreten atalarım

    Senim sözlerinin anlamını öğretmediler

    Hiçbirşey söylemeden gittin

    Ayrılığın dilsiz olduğunu ben senden öğrendim

    Dilsiz olanın yaşayabileceğini sen öğrettin bana

    Ve kalemimle ilk defa yavan gözlerle baktın

    Yine yeniden sadece sana sesleneceğim

    Müebbet bir aşk dışında

    Bildiğim tüm duygularımı terkedeceğim

    SANA SELENECEĞİM YİNE

    Seni sadece kuru bir sevgiyle değil

    Derin bir hüzünle binlerce yıllık bir gururla

    Ve pervasız bir öfke ile sevdiğimi duyuyormusun

    Mütevazi bir sevgiyle değil

    Küstah bir aşkla sevdim seni

    Ben OSMANLI gibi

    Kollarımın yetişmediği bir aşkı kucaklamaya çalışırken

    Ölen köprülerin ülkesindeki Venedikteki son sancağı

    Kışın üşümemek için şal yaptın kendine

    Neden bilmiyorum özlemin artıyor içimde

    Gün geçtikçe eksilir demiştim oysa

    Atalarımın öğrettiklerinede ters düşsede

    Sana inanırım bilirsin

    Zamanla unutursun demiştim

    Niye daha derinleşiyor öyleyse

    Derinleşiyor özlemin

    Ve gönlümde bir iç savaşta dökülen kanları

    Coşturuyor ayrılık sözlerin

    Öfkelerimin kararlılığını

    Aşka katık ederek konuşacağım

    Bedenim bu dünyayı terkedene kadar

    ............

    Öyle sanıyorumki

    Hüzünle ve acıyla pek barışık olmadığın için

    Benden uzun yaşayacaksın

    Benden sonra kelimelerim gelecek gönlüne

    Onların benden geldiğini birtek sen bileceksin

    Küstah bir aşkla seveceğim seni

    Ben savaş ve ölümle haşir neşir olan

    Kelimeler dışındakileri unutmaya gayret edceğim

    Ömrün geri kalınında

    SANA SESLENECEĞİM YİNE

    Ben seni beyrut gibi sevdim ama

    Sana ne Mağribi nede Manhatten'i anlatamadım

    Bağdat ve Şam'ı işgale yeltenmişken

    Venedik' ten gelen ihanet tarumar etti ordularımı

    Sarı bir keder, kızıl bir kibir, siyah bir isyanla konuşacağım sana

    Senin kim olduğunu hiç bilmeden

    Ağlayan zambakların dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım

    Senin kim olduğunu en çok bilerek

    Kavmimin bana vaadettiği tüm aşkları terkedeceğim

    Müebbet bir aşk, Sarı bir hüzün

    Kızıl bir gurur ve siyah bir öfkeyle konuşacağım

    Bu dünyayı terketme müjdesi gelene kadar

    ..........

    Hüznü, gururu ve öfkeyi bilseydin keşke

    Hüznün beni aşan taşkınlığını

    Gururumun binlerce yıl önceden miras kalmış hoyratlığını

    Öfkelerimin hiç bir zaman sona ermeyecek ve azalmayacak kararlılığını

    Anlayabilseydin

    ANLATABİLİRDİM SANA

    Seninle yaşana bir aşktan sonra

    Ayrılığın ölüm bile olsa

    MAVİ BİR ÖLÜM OLACAĞINI
  • Geçim zordu. Fakat biz çok bir şey istemiyorduk. Akşam bir lokma, sabah bir lokma ekmek, bir bardak su bazen kuru peksimet çorbası bize yetiyordu.
  • zenginin elinde kuru dal yeşerir , fakir su içerken boğulur
    ..
  • https://youtu.be/s0XeSeeaUQs

    Deli gönül, neyi özler durursun? 
    Acınacak dostun, cananın mı var?

    Dünya yansa yorganın yok içinde,
    Harap olmuş evin, dükkânın mı var?

    Hatır, gönül bulamazsın birinde,
    Dama dedi dişisinde, erinde,

    Vatan dedikleri yangın yerinde,
    İnsanlığa hâlâ imanın mı var?

    Nene yetmez senin şu kuru kaval? 
    Pir aşkına sıkıldıkça durma, çal.

    Malta'daki kurnazlardan ibret al,
    Paran mı var, bağın, bostanın mı var?

    Sana giren, çıkan nedir, be dürzü? 
    Be Allah'ın numunelik öküzü!

    Ben mi yuttum on dört bin okka düzü,
    Bekri Mustafa'dan fermanın mı var?

    Ne uymazsın zamaneye be domuz? 
    Kırk senedir.... ne verdin omuz.

    Nâzır olmuş desem sana ıstakoz,
    Reddedecek kılıç, kalkanın mı var?

    Çünkü neden? Dalyanın yok, ağın yok,
    Bir tek hamsi kızartacak yağm yok.

    Ocağın yok, dalın yok, budağın yok,
    Yoksa Gökalp gibi Turan'm mı var?

    Uyanmadın gitti, dalgın uykudan,
    Sana ne be âlemdeki kaygudan?

    Dem vurursun siyasetten duygudan,
    Beynelmilel bir imtihanın mı var?

    Feylesofum dedi herif, pap çıktı,
    Nâzır oldu, saman sattı sap çıktı.

    Reçetede şurup yazdı, hap çıktı,
    Yutmayacak yoksa, âyanın mı var?

    İspermeçet-zade, Kirpi, Pehlivan
    Yanaşması, o bayraklı Kahraman.

    Sadrazamlar içinde en düztaban”
    İmzacılar başı Mervan'm mı yar?

    Çal nayını, ferahnakte ver karar.
    ...n nazır...rın müsteşar.

    Kumda oyna çöp batmasın aşikâr
    Düşünecek senin zamanın mı var?

    Kendi cihanında bak sen keyfine,
    Kulak asma halkın hayfa-hayfine.

    Tanburuna, kemanına, define
    Sen de katıl, neyde noksanın mı var?

    Şu kırk yıldır senin daran alındı,
    Suratına yüz bin kara çalındı,

    Nasıl olsa şu bokluğa dalındı
    Neyzen’den de büyük isyanın mı yar?
  • ÇOBAN KÖPEĞİ İLE SOKAK KÖPEĞİ MASALI

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Bir varmış, bir yokmuş...

    Allâh'ın kulu çokmuş...

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...

    Develer tellal iken, pireler berber iken...

    Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...

    Ak sakal, sarı sakal...

    Berber elinden, yeni çıkmış, kırkılmış, yok sakal...

    Kasap olsam, sallayamam satırı...

    Nalbant olsam, nallayamam katırı...

    Hamama girsem, sorarım natırı...

    Nadan olan bilmez, ahbap hatırı...

    Dereden geldim, sandığa girdim...

    Bir de ne göreyim, köşede bir hanım oturuyor...

    Şöyle ettim, böyle ettim...

    Yüzüne baktım, hanım yerinden kalktı...

    Çıktık birlikte yola...

    Ne sağa baktık, ne sola...

    Gide gide, kaf dağının arkasına geldik ki...

    Ne ileri gidilir, ne geri...

    Sana bir masal söyliyeyim gel beri.

    *************************************

    (Masal Başlangıcı)

    Vaktiyle köyün birinde bir çoban yaşarmış. Köyün bütün koyunlarını dağlarda, ovalarda gece gündüz otlatmaya çıkarırmış.

    Köyün havası şehir merkezlerine göre biraz serin ve soğuk olduğundan, çobanı soğuklardan ve gece ayazlarından koruyan, kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılmış, ismine kepenek denen kıyafetini, çoban üzerinden hiç çıkarmazmış. Sürüyü otlatmaya çıktığı zaman kavalını çalar, sürüye hâkimiyet sağlarmış.

    Bir de çobana hem arkadaşlık eden hem de koyunları koruması için çobanın yanında bulundurduğu, heybetli mi heybetli, güçlü mü güçlü bir çoban köpeği varmış. Çok bakımlı, tüyleri görkemli ve parlakmış. Çoban köpeğinin bir hırlamasıyla yer gök inlermiş ki havlamasını siz düşünün artık!

    Çoban köpeği o kadar kuvvetli ve atikmiş ki, sürüye yaklaşacak olan kurtlara hemen müdâhele edermiş. Çoban köpeği ile baş edemeyen kurtlar bir daha sürünün bulunduğu yere yaklaşma cüretinde bile bulunamazlarmış.

    Bir gün, sürünün yanından, sünepe mi sünepe, sefil mi sefil, başı boş, işe yaramaz bir sokak köpeği geçiyormuş. O kadar bakımsızmış ki tüylerinin birçoğu dökülmüş. Sokak köpeğinin dökülmeyen tüylerinin üzerinde ise pireler uçuşuyormuş. Açlıktan derisi kemiklerine yapışmış, kemikleri sayılıyormuş. Sokak köpeği, kuru bir kemik verene, kırk yıl köle olabilirmiş.

    Çoban köpeği hemen sokak köpeğini farketmiş. Yıldırım hızıyla sokak köpeğinin yanında soluğu almış.

    Çoban köpeği:

    "Hey dostum! Niye geziyorsun buralarda?" demiş.

    Sokak köpeği çok yorgun, aç ve susuzmuş ki, çoban köpeğinin söylediklerini zor anlamış.

    Sokak köpeği, çoban köpeğinin yüzüne manâsız manâsız bakarak:

    "Hiç, ne olsun, bir parça yiyecek arıyorum. Bir de bir yudum su bulmayı ümit ediyorum." demiş.

    Çoban köpeği, sokak köpeğinin görünüşüne çok üzülüp, hâline acımış. Kendi tabağındaki yiyeceklerden, sokak köpeğine ikrâm etmiş. Yalağındaki sudan da kana kana su içmesine izin vermiş.

    Sokak köpeği güzelce karnını doyurmuş. Susuzluğunu gidermiş.

    Çoban köpeğine dönüp:

    "Dile benden ne dilersen!.. Ne söylersen yapacağım. Emrine âmâdeyim." demiş.

    Çoban köpeği ise:

    "Ben, bu koca sürüyü, zor zaptediyorum. Eğer bana hem arkadaş hem de yardımcı olursan, barınacak bir yerin olur, ayrıca aç susuz kalmazsın!" demiş.

    Sokak köpeği bu teklife çok sevinmiş. Hemen teklifi kabul etmiş.

    Günler geçtikçe sokak köpeği kendini toparlamış. Sokak köpeğinin dökülen tüylerinin yerinden daha güzel tüyler çıkmış, sarkan kasları kuvvetlenmiş. Eski hâlinden eser kalmamış. Hatta bir süre sonra sokak köpeği o kadar güçlenmiş ki çoban köpeğini bile geride bırakmış.

    (Masal bitişi)

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Gökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara...

    Artık ne bir dert, ne bir mihnet…

    Devlet üstüne devlet sürüp, balı kaymağa katıp yemişler, içmişler...

    Gayrı karardı köz, tükendi söz; gökten üç elma daha düştü. Anasız kuzulara, kol kanat olanların başına…

    Günlerini gün ettiler ama bir gün geldi, bunlar da adı kalanlara karışıp, hikâyeleri dillere destân oldu.


    Mehmet Zâhid Eser ﷽