• Atatürk’e Hayran Olan Fransa Başbakanı: Edouard Herriot

    Le Figaro gazetesinin, Kasım 1936 tarihli sayısında, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıldönümüne ilişkin görüşlerini
    paylaşan Edouard Herriot, Mustafa Kemal için,

    “Hiçbir devlet adamı ya da önemli şahsiyet ile kıyaslanmayacak kadar büyük ve farklı bir liderdir. Onun gözlerinde, bizlerin tahmin edemeyeceği kadar uzaklara bakışı gördüm” ifadesini kullandıktan sonra,

    “Bu sözlerimi en iyi Avrupalılar anlayacaktır. Çünkü o yıkılmış bir ülkenin yere serilmiş halkını ayağa kaldırarak süper devletleri yenmiştir. Mustafa Kemal bundan daha da büyük bir zafer daha kazanmıştır. Cehalete, gericiliğe, din sömürüsüne açtığı savaşı da kazanarak, kurduğu yeni devletin kalıcı olmasının yolunu açmıştır.
    Öyle bir devlet kurdu ki, dünya yıkılsa o yerinde kalacak” demiştir.


    Gürbüz Evren
  • Hiçbir şahıs, hiçbir parti ve hiçbir kurum veya kuruluş, Devletin üstünde olamaz. Devleti de zulüm makinası haline getirilemez.
    Sezai Karakoç
    Sayfa 46 - Diriliş Yayınları 6. Baskı 2017
  • İsimle Ateş Arasında, iki ana öykü üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi ”Numan ile Nihade arasındaki aşk”, ikincisi ise ”Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, bozuluş ve yıkılış öyküsü”dür; hatta bu bağlamda, Osmanlı Devleti’nin çöküşü anlatılmaktadır denilebilir. O halde romanda biri bireysel, diğeri tarihsel olmak üzere iki ana tema vardır. Ancak her iki tema, tasavvufi bir bakış açısıyla işlenir. Bu nedenle romanın en önemli özelliklerinden biri mistik bakıştır. Numan ile Nihade’nin aşk öyküsünde bu mistik bakış; aşkı tasavvufi açıdan yorumlama çabası açıktır. Bir isim satın alarak Yeniçeri Ocağı’na katılan Numan, Nihade’yi sever, aşkı uğruna ailesini terk edip Nihade’yle evlenir. Romanda sık sık siyahlar içinde, kapkaranlık örtülü olarak betimlenen sevgili (s.29; 39. 63), bu yönüyle aklı peşine düşüren bir gizemdir. Aşık, kendini sevgilinin gizemine kaptırır ve billûr aydınlıkları ”esmer bir gecenin karanlığında…” (s. 63) boğulur. Hüsn-i Aşk’taki Aşk gibi, daha ilk adımda karanlık bir kuyuya düşer. Bu, aklın karanlığıdır. Turgut Uyar’ın deyişiyle ise ”aşkı karanlık”tır.

    Bu aşk öyküsünde, arada kalmışlık temi de önemli bir yer tutar. Hatta Nihade ile Numan arasındaki aşk öyküsünün büyük ölçüde arada kalmanın trajikliğine dayandığı söylenebilir.

    Aşka tasavvufi bakış, romanda kelam-kalp, akıl-duygu çatışmasında iyice belirgindir. Numan,
    ”Her şeyi kelama yükleme…” (s. 75) alışkanlığıyla, aşka hep aklıyla yaklaşmak ister. Akletmenin yaman istilasına uğramış, aşkı kalbiyle değil aklıyla onaylamanın telaşına kapılmıştır (s. 170). Bu nedenle kuşku düşer aşığın kalbine. çünkü akıl, kuşkudur, huzursuzluktur. Yapıttaki
    ”Ama akıl şüpheyi, şüphe vehmi, vehim vesveseyi doğurup duruyordu. ” (s.172)
    cümlesi bu düşünceyi pekiştirir.

    Tasavvufta ”Kelam, bilmenin… ” (s. 79) yoludur, aşka kelam (akıl) ile varılmaz. Romanda bu düşünceyi ifade eden, ”Akıl aşka denge değildir. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun… ” (s. 166), ”…aklın güvenilmez terazisine düşünce bir daha aşkın katıksız sevincine geri dönemedim. ” (172) gibi pek çok cümleye rastlanır. Numan, aşkı kalbiyle bulmaya değil de aklıyla bilmeye kalkışınca, gerçek aşka ulaşamaz, eşikte kalır ve ”Bu yüzden silsile silsile uzandı önümde barikatlar. Aşamadım. ” (s. 171) ”Ama ben, bu kemter kul. Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. ” (s. 176) der.

    ”Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü”, bu tasavvufi bakış içerisinde sürer ve sevgilinin, akıl dairesinde kalan aşığı terk etmesiyle sona erer. Dolayısıyla bu öyküde, tasavvufi aşk anlatılarının ana teması olan akılla kalp arasındaki çatışma . işlenir ve sonuçta gerçek aşka ulaşmanın kalple olabileceği vurgulanır. Böylece . tematik düzlemde, geleneksel anlatılarımızdan tasavvufi öykülerle bir bağ kurulur.

    Aşk öyküsünde işlenen bir başka tema, koku ve çiçeklerdir. Romanda, kokuların yapılışı, kimi çiçekler ve bunların öyküsü uzun uzun anlatılır (s. 68-80). Hatta koku ile tasavvuf arasında ilgiler kurulur, kokunun metafizik nitelikler taşıdığı belirtilir. Kokular arasında filbahri kokusu, ezelden izler taşıyan, insana fizik ötesi evreni, ”sınırsız güzeli ” (s. 79) anımsatan çarpıcı bir kokudur (s. 76- 77).

    Romanın ikinci ana öyküsü, ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”dür. Bu öyküde, bir yeniçeri, geriye dönüş tekniğiyle Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunu, devşirme usulünü, başlangıçta ocağın sağlam yapısını, yeniçeriler ile sultan arasındaki güçlü bağları anlatır:
    - Kuruluş döneminde ordu sultanı, sultan da ordusu için vardır. Ancak bozulma Üçüncü Murat’la başlar. 0, ”ordularının başında sefere çıkmayan alışılmadık bir hünkardı(r). ” (s.. 57). Bu sultan, canbaz, perendebaz, hokkabaz taifesinin Yeniçeri Ocağı’na girmesine izin vererek bozulmaya zemin hazırlar. Aslında bozulma sadece orduda değildir; on sekizinci yüz yıla gelindiğinde nakış, minyatür, hat, cilt, mimari, saray, ebru, şiir her şey bozulmuş (s. 97-101), sultanla yeniçeriler arasındaki bağlar kopmuştur. Kopuş, yeniçerilerin ağzından
    "…biz artık birbirini bütünleyemeyen birer yarımız. ” (s. 110)
    cümlesiyle ifade edilir. Ardından başkaldırılar başlar. Böylece sözlüklere yeni bir deyim girer: Kazan kaldırmak. Yeniçeriler, ”zorba” diye anılır olmuşlardır. Bu öykü, yeniçerilerin evlenmelerine izin verilmesi, ticarete atılmaları, askerlikten kopmaları ve esame defterlerinde yapılan yolsuzlukların anlatılmasıyla sürer ve İkinci Mahmut döneminde ocağın yıkılmasıyla sona erer. Savaşçılıkları nedeniyle semendere benzetilen yeniçeriler, ateş içinde yok olurlar. Romanda Yeniçerilerin öyküsüne bağlanan küçük öyküler de vardır.
    ”Nezuka: Devşirme” (s.45- 49)
    başlıklı ilk öyküde, ”Nezuka adlı bir çocuğun küçük yaşlarda devşirme olarak alınması, ailesinden ve vatanından koparılması, dilini ve kökünü unutması, Yeniçeri Ocağı’na katılmak üzere yetiştirilmesi”, ”III.Murad” (s.57-59)de, ”III. Murat döneminde Yeniçeri Ocağı’na canbaz ve perendebazların alınmasına izin verilmesi ve böylece ilk bozulma” anlatılır. ”Şehzade” (s.113-118), ”kafeslerde kapalı, tedirgin ve halktan kopuk bir yaşam sürdüren şehzadelerin öyküsü'dür. Romanın en etkileyici bölümlerinden olan ”II.Osman” (s. 141-147)te, ”Yeniçerilerin Genç Osman’ı acımasızca katletmeleri” anlatılır. ”IV.Murad” (s. 153- 157) başlıklı bölüm, ”hiddeti ve acımasızlığıyla ünlü Dördüncü Murat’ın, esame defterlerinde yapılan yolsuzluklar ve rüşvetle yaptığı mücadele'nin öyküsüdür. Öyküde, ”IV Murat’ın Yeniçeri katibini rüşvetle sınaması ve rüşvete kanan katibin boynunu vurdurması” anlatılır. ”Gül-ebru-su: III. Selim” (s. 187-192), ”yenilikçi ve sanatçı ruhlu bir padişah olan III. Selim’in yeniçerilerce öldürülmesi”ni anlatan bir öyküdür. ”III.Mustafa” (s.203-206) başlıklı bölümde, ”çöküş döneminin çaresiz ve tedirgin, adım tarihe yazdırmayan padişahlarından III. Mustafa’nın öyküsü” anlatılır.
    ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü” (s. 223- 224), ”Efsane” (s. 225-227) ve başlık verilmemişse de 228-230. sayfalarda anlatılanlar, bir öyküdür denilebilir. Bu bölümde, padişahın muhafız solaklarının askerlik niteliğinden uzaklaşması, turnayla ilgili bir aşk efsanesiyle ilinti kurularak ele alınmıştır.
    ”II.Mahmud” (s.231-235) ve ”Mahmud Adli” (s. 269-274) başlıklı bölümlerde ”Sultan II. Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmasını” anlatır. Ancak-”Mahmud Adli” den önce yer alan ”Süleyman” (s. 263-267) başlıklı öykü ise yeniçerilerin veya sultanların öyküsüne bağlanmamakla beraber dünyada bir ad bırakmakla ilgili olması bakımından romana eklemlenir. Öyküde, tersanede körükçü olarak çalışan Süleyman adlı sıradan bir delikanlının, duvara yazdığı şiirle adını geleceğe ulaştırması anlatılır.

    Yeniçerilerin öyküsü, kimi yönlerden Numan ile Nihade Arasındaki aşk öyküsüne benzer. Aşk öyküsünde üç aşama söz konusudur. İlk aşamada, aşık (Numan), sevgiliye (Nihade) gönlünü delicesine kaptırır; aşk böylece doğar ve gelişir. İkinci aşamada, aşığın kalbine kuşku düşer, aşka fitne karışır ve kopuş başlar. Son aşamada aşık kuşkunun karanlığında yolunu ve sevgilisini yitirir, gerçek aşka varamaz. Yeniçerilerin öyküsünde de yeniçerilerle sultan arasında böyle bir süreç yaşanır. Ocağın kuruluş döneminde yeniçeriler (aşık), sultana (sevgili) canları pahasına bağlıdırlar. Bu bağlılık, ”Cihanda bir padişahı vardı, bir de kendisi… ” (s.49), ”Su sızmazdı aramızdan. Ten ve can kadar yakındık. ” (s. 103) cümleleriyle belirtilir. Ancak aşk öyküsündeki gibi, yeniçerilerle sultan arasına da fitne girer. Son aşamada sultanla yeniçeriler koparlar, aşk biter, yeniçeriler ateşte yanarlar. Bu, her iki öyküde olayların, İbn-i Haldun’un devletlerle ilgili görüşüne uygun biçimde doğum, gelişme ve ölüm aşamaları doğrultusunda geliştiğini gösterir. Son bölümdeki şu cümleler bu bakımdan önemlidir:
    ”Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. ,, (s. 296)

    Söz konusu iki öykü ”farklı değer veya kavramların karşı karşıya gelmesi” üzerine kurulması bakımından da benzeşirler. Daha önce de inildiği gibi, Numan ile Nihade Arasındaki aşk, akılla kalp arasındaki çatışmaya dayanır. Yeniçerilerin öyküsünde de isim-ateş, sultan ordu, ney-kılıç, Mevlevilik-Bektaşilik, doğu-batı gibi sözcük ve kavramların temsil ettj i değerler Arasında benzer bir çatışma vardır.

    Örneğin isim, var olma, hayat, ateş ise yok olma, ölüm demektir .Romanda bu,
    ” Bir isim koymakla başlar her şey. Bir ismi kaldırmak/a biter aynı şey. ” (s. 274) cümleleriyle belirtilir. Yeniçerilerin öyküsünde, padişahı padişah eden, sikkede yazılan ve hutbede söylenen ismidir. Bir padişahın ismi hutbeden çıkarıldığında sultanlığı son bulur. Bu nedenle padişah, isimdir (s. 12). Yeniçeriler ise, yakan ve yanan bir ateştir, onların tarihteki diğer adı semenderdir. Romandaki, ”Semenderdi lakabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık.” (s. 56) cümleleri ateşin bu öyküdeki anlamını açıklar. Ayrıca yeniçerilerin esame defterlerinin romanın sonunda ateşte yakılması da ismin ve ateşin anlamlarını vermesi bakımından önemlidir. Benzer biçimde ”GüI-ebru-su: IlI.Selim” başlıklı öyküde, ney ve kılıç karşı karşıya gelir. Bu öyküde, ney, güzellik, müzik, duygusallıktır; hatta sanatçı bir ruha, duyarlığa sahip Üçüncü Selim’i simgeler. Kılıç ise, savaşı, ölümü, yeniçerileri simgelemektedir. Aynı çerçevede Mevlevilik, sarayın, merkezin, padİşahın bağlandığı tarikat, Bektaşilik ise, yeniçerilerin tarikatıdır. Nizâm-ı Cedit, batıyı, yeniliği: Yeniçeri Ocağı ise, doğuyu temsil ederler. Bu değerler Arasındaki çatışma ikinci ana öyküde, daha üst katmanda sultanlarla Yeniçeri Ocağı Arasındaki çatışma içinde değerlendirilmelidir.

    Sonuç olarak hayat-ölüm, tasavvuf, aşk, akıl-kalp çatışması, koku ve çiçekler, Yeniçeri Ocağı, Osmanlı ordusunun bozulması, toplumsal çözülme, ordu ile sultanlar arasındaki çatışmalar, romanda işlenen başlıca temalardır.

    Romanda iki ana öyküye paralel olarak olay örgüsünde de İki zincir vardır. ilk zincir, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsündeki olay halkalarından, ikincisi ise, yeniçerilerin öyküsünü oluşturan olay halkalarından meydana gelmektedir.
  • Bapheus(koyunhisar) savaşı Osman'a bir hanedan kurucusu karizmasını kazandırmış, kendisinden sonra oğlu Orhan itirazsız beylik tahtına geçmiştir. Biz 27 temmuz 1302 tarihini Osmanlı hanedanının dolayısıyla OSMANLI Devlet'inin kesin kuruluş tarihi olarak kabul edebiliriz.
  • "Herkesçe bilinmektedir ki, Devlet ve milletlerin ilerleme, büyüklük ve kuvvetleri
    ancak adalet vasıtasıyla olur. Hatta Devleti Aliyemizin (Osmanlı İmparatorluğu'muzun) ilk kuruluş zamanlarında kudret ve kuvvetinin âleme yayılmış olması, emri hükümette [yönetimde-hükümet etmede] adalete ve teb'anın her sınıfının hak ve çıkarına uyulmuş olunmasıyla meydana geldi!"
  • Allah'a hamd olsun ki Türküm bütün ırkların eşit olarak yaratıldığını savunduğum halde bunu diyorum çünkü ırklar eşittir fakat yaptıkları onları asil yapar. Biz ki dünyada kim zorda olsa yardımına koştuk ve hala bu sekilde devam ediyor dün o zamanın zorda kalan milletleri bugün zordaki milletler
    ornek 1
    1845’te, İrlanda’da müthiş bir kıtlık baş gösteriyor. Bir milyondan fazla insan açlıktan ölüyor, İrlanda bütün dünyadan yardım istiyor. Fakat dünya kulaklarını tıkamış, gözlerini kapatmıştır: Yardım çığlıklarını ne duyuyor, ne de görüyorlar... 

    Sadece İngiltere Kraliçesi Victoria, aslında kendi topraklarına dahil olan İrlanda’ya iki bin sterlincik bir yardım vaadinde bulunuyor. 

    Yardım talebi gelmemesine rağmen, Osmanlı Devleti bu felakete duyarsız kalmıyor. Bu tarihte atalarının tahtında oturan Sultan Abdülmecid Han’ın emriyle, 1847 yılında beş gemi hazırlanıyor. Gemilere gıda maddesi, ilaç ve tohum yükleniyor. 

    Gerçi Osmanlı Devleti eski haşmetinde değildir. Neredeyse kendisi himmete muhtaçtır. Yine de Padişah, genlerindeki yardım dürtüsüyle, harekete geçiyor: Gıda, ilaç ve tohum dışında on bin sterlin de nakdi yardım taahhüdünde bulunuyor. 

    Ne var ki, kendi insanlarına yalnızca iki bin sterlin vermeyi kararlaştıran İngiltere, bundan rahatsızlık duyuyor. İstanbul’daki Büyükelçisi vasıtasıyla, Padişah’ın teklifine karşı çıkıyor. Osmanlı bağışının bin sterline indirilmesi için baskı yapıyor. 

    Ornek 2

    Yunanistan, İkinci Dünya Savaşı’nda özellikle Alman işgalinden sonra önemli sıkıntılar yaşamaya başlamıştır. Zaten normalde gıda ihtiyacının bir kısmını ithal etmek durumunda olan Yunanistan işgal döneminde bu girişimini gerçekleştirememiştir. Tarım faaliyetlerinin de aksaması ve ağır kış şartları problemin büyümesine yol açmış ve 1941 sonbaharından itibaren Yunanistan’da “Büyük Açlık” diye tabir edilen bir dönem başlamıştır. Yunanistan’ın bu zor günlerinde ilk destek sağlayan ülkelerden birisi Türkiye olmuştur. Özellikle Kızılay, gıda maddeleri ve sağlık malzemelerinin gönderilmesi için önemli çalışmalar yapmıştır. Kızılay haricinde birçok kuruluş ve organizasyon da bu insanlık görevinde aktif rol üstlenmişlerdir. Türkiye, ilk andan itibaren komşusuna destek olmaya çalışmış ve bu faaliyetler savaş sonuna kadar devam etmiştir.

    Örnek 3
    1985 yılının ilkbaharında iran-ırak savaşı son hızıyla devam etmektedir.
    tüm dünya iran’da bulunan vatandaşlarının tahliyesine başlamıştı. tabi iran’da pek çok yabancı bulunuyor, çalışıyordu. avrupa’dan onlarca uçak kalkmış, iran’daki avrupalıları tahliye etmeye başlamıştı. lakin tahran’da bulunan nissan fabrikasında çalışan 215 japon vatandaşı iran’dan çıkmayı başaramamış, kendilerini savaş hattının dışına taşıyacak bir vasıta bulamamışlardı.
    japonya’nın tahran büyükelçisi ülkesinden uçak talep etmiş, lakin japonya’ya ait hava yolları şirketleri iran ve ırak’tan herhangi bir garanti alamadıkları için tahran’a uçmayı reddetmişlerdi. keza avrupalı hava yolları şirketleri de buna yanaşmamıştı.
    japonya’nın tahran büyükelçisi yutaka nomura çaresiz bir şekilde türkiye’nin tahran büyükelçisi ismet birsel’i arayarak durumu anlattı ve “türk hava yollarının tahran’a özel sefer düzenleyip düzenleyemeyeceğini” sordu.
    Büyükelçi ismet birsel durumu ankara’ya, başbakan turgut özal’a bildirdi. turgut özal bir süre tereddüte düştüyse de uçak göndereceğini söyledi.
    saddam hüseyin’in saldırı yapacağını söylediği zamana 24 saatten az bir süre kala ismet birsel, japon meslekdaşına müjdeyi veriyordu.
    Aankara’da bu operasyon için hemen özel bir ekip oluşturuldu ve kriz masası kuruldu.
    ankara’dan tahran’a gidip japonları kurtaracak uçağın pilotu olarak pilot ali özdemirseçildi. ali özdemir ve ekibi günün ilk ışıklarıyla,tc-jaytescilli, “izmir” adlı dc10 tipi uçakla tahran’a doğru yola çıktı.
    Izmir uçağı, Van’ı geçtikten kısa süre sonra tahran havalimanı’nın kapatıldığı bildirildi. kaptan pilot özdemir, geri dönmek için harekete geçerken ikinci bir haberle havalimanının açıldığı bildirildi. tahran’a yönelen uçak, saddam’ın “sivil uçakları vurma” tehdidine rağmen tahran havalimanı’na ulaştı.
    Kapısı açılır açılmaz, çocuk çocuk 215 japon uçağa doluştular. iran kulesi’nin yönlendirmesiyle, thy uçağı 15 dakika sonra kalktı ve saddam’ın açıkladığı saldırı saatinden sadece 3 saat önce iran’dan havalandı.Toplam 9.5 saat süren yolculuğun ardından kaptan pilot ali özdemir’in yaptığı “welcome to turkey” anonsu uçaktaki yolcuları büyük bir sevince boğdu.
    Ornekler devam edip gidiyor bugün Suriye yarın neresi kim bilebilir. Zorda olan milletlerin imdadına yetişen asil bir millet vardır buda Yüce Türk Milletidir.
    Bu yuzden Allah'a hamd olsun ki Türküm
    Hcrt.ct
  • Merhaba arkadaşlar. Kitabımız gene bomba gibi. Bir soru cevap çalışması içeriyor. Kitaptaki soru cevapları da konferanslarında gelen sorulara verdiğim cevapları, bölümlere ayırıp kitap haline getirilmiş hali olarak görüyoruz. Bakalım kitabımızda neler var?
    Kitabımız 16 bölümden oluşuyor. Türklerin Ortadoğu Sahnesine Çıkışı; ki burada tarih sahnesine ilk çıkışımız, nereden geldiğimiz, kim olduğumuz ve adımızın nereden geldiği, kimliğimiz, Anadolu’nun ismi nereden geliyor gibi bir çok soruyla yolculuğumuza başladık. Ardından sırasıyla; Türklerin Devlet Anlayışı ve İslam’la Tanışmaları, Dünya Tarihinde Türklerin Yeri, Türk Yazısı, Alfabesi ve Dili işleniyor.
    Bunun yanında yalnızca Türk üzerinden değil, Türklerle beraber diğer devletler de işleniyor. Sasaniler, Karahanlılar, Gazneliler üzerinde de oldukça iyi tespitler yapılıyordu.
    Tabi bir de bilinen tarihimizin ve büyük devletlerimizin arasında Selçuklular var ki; İlber Hoca da bu konuya oldukça zaman ayırmış. 6 konuyu da buraya ayırmıştı. Selçuklular ve Malazgirt Savaşı, Selçuklularda Devlet Yönetimi, Toplumsal Yaşam ve Dil, Şehir Hayatı işlenen konular. Ayrıca Anadolu Selçukluları ve Bizans ilişkileri, 2. Kılıçarslan dönemi ve Haçlıların Anatolia yani Anadolu’ya gelmeleri üzerine de bahisler açtık.
    En son kısımda da Beylikler Dönemi ve tahmin ettiğiniz gibi Osmanlı Beyliği ile Osmanlının Kuruluş Zamanında Orta Asya ve Anadolu da işlenen bir konumuz. Bu konuyu işleyip Osmanlının Doğuşuna da değinmezsek olmazdı.
    Bu konunun hemen akabinde Son Söz olarak kısa bir özet niyetinde 2.5 sayfa vermek ve İlber Hoca’nın vazgeçilmez olayı İndex ile konumuzu bitirdik. Burada benim söylemek istediğim birkaç şey var. Umarım kısaca anlatabilirim.
    Bazı tarih kitapları vardır birkaç gününüzü alır, bazıları vardır birkaç saat içerisinde biter. Şimdi bunu 2 örnekle vereceğim, demek istediğimi anlatacağım. Mesela Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi hem uzun bir konu hem de bölümler aşırı uzun ve öğretici olduğundan hemen hemen 1 haftalık zaman diliminde bitebilir. Hatta normal şartlarda daha uzun da sürebilir. İlber Hoca üzerinden giderek Tarih kitabı örneği veriyorum. Bunun yanında Türklerin Tarihi kitabına bakarsak bunda soru cevap öne çıktığından hangi konuyu okuduğunuzu unutmuyor, kısa notlarla konuyu uzatmaya gitmiyor ve hemen paragraf başında hangi konuda olduğunuzu rahatça görüyorsunuz. Bunun sonucunda da kitabımızın kullanımı oldukça kolaylaşıyor. Bunu da değerlendirmek gerek. Zaten 2 kitabın okunmasını da sitemizde karşılaştırdığımızda aradaki farkı anlayabiliriz. Dışarıya bakmaya bile gerek kalmaz.
    Evet arkadaşlar, güzel ve güneşli bir hafta sonundan herkese mutlu günler diliyorum. Kendinize iyi bakın, esen kalın. Keyifli okumalar..