• İnsan zor bir ulusdur, kendi evinde yaşar,
    Isınmaz neler yaksa, bir odası soğuksa.
    Aydınlanmaz tepeden, kuş-bakışı gözlere,
    Bir ülke karanlıktır, bir sokağı sönükse.
    Bir adım aksadı mı, bin adam yuvarlanır;
    Bir müzik özgünleşmez bir notası bozuksa.
  • İnsan zor bir ulusdur, kendi evinde yaşar,

    Isınmaz neler yaksa, bir odası soğuksa.

    Aydınlanmaz tepeden, kuş-bakışı gözlere,

    Bir ülke karanlıktır, bir sokağı sönükse.
  • Deniz kıyısında yer alıp, kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Akdeniz (Marmara) olduğunda, mimarlık ilminde şimdiye kadar böyle bir yapı inşa edilmemiştir; iki denizin karıştığı yer de yer alan bu yapı bir saraydan çok şey hem benzemektedir. Buraya ilk yaptıran Hz Süleyman, İkincisi de iki boynuzlu İskender'dir.
    Bu yüzden önceki hükümdarların yaptırdıklarının kalıntıları üzerine inşa edilmiştir ve Fatih, helvahane, has fırın, hastahane,baruthane hasırhane ,odun ambarı ,tahıl ambarı olarak içerde ve dışarıda ahırlar ,çeşitli depolar gibi padişaha ait 70 özel bölüm ekletmiştir.
    Yirmi bin selvi, çınar, salkım söğüt , çam ve şimşirlerin dikildiği yuvarlak İrem bahçesi gibi bir bahçede ayrıca her biri bir kuş haneye ve çiçek bahçesine dönmüş binlerce meyve ağacı vardır ki bugün ancak cennet bahçesi ile kıyaslanabilir .Fatih bu bahçenin ortasında hoşgörü tepe ve yüksek bir zemin üzerinde Çin çinileri ile kaplanmış 40 tane has oda, Saadet kapısının iç tarafına bir Arz odası, ve atmeydanı büyüklüğünde bir avlunun doğusunda güzel bir hamam, yanında Hazine i Hassa, hemen yanında Kuşhane, onun yanında Hazine Odası, sonra Has Oda, sonra Hünkar Camisi, sonra Doğancılar odası, sonra küçük ve büyük içoğlanı odaları, sonra Seferliler Külhanlar Odası ,Büyük Oda mescidi, ve yukarıda bahsedilen hanım'a katılan ve Meşkhane'yi yaptırdı .
    John Freely
    Sayfa 53 - Yapı Kredi Yayınları
  • Fawkes bir anka kuşudur, Harry. ankalar ölme vakti gelince alev alırlar, sonra da küllerinden yeniden doğarlar. Gözünü üstünden ayırma... "

    Harry hızla geri dönünce minicik, buruş buruş, yeni doğmuş bir kuşun kafasını küllerden uzattığını gördü. Küçük kuş, yaşlı olanı kadar çirkindi denilebilir.

    Dumbledore masasının arkasına oturarak, "Onu bir Yanma Günü'nde görmen ne yazık," dedi. "Genellikle çok yakışıklıdır: Harikulade kırmızı ve altın rengi tüyleri vardır. Büyüleyici yaratıklar bu anka kuşları.
  • Bir Yusuf Masalı

    BİRİNCİ BAP
    ŞİVEKAR’IN ÇIKTIĞIDIR

    Ey sökülmüş cep! ey ıslak yorgan!
    Ey bulduğu her bahaneyle çıngar çıkaran!
    Yardım et! Yardım et!
    Bana ilah mahvedecek
    bir uzuv lazım.
    Gel çabuk
    Beni üzüntünün koynunda beklet
    Orada tohum serpecek kadar
    Bana zaman tanı.
    Ve konuş
    Varsa eğer yazgımızın beş duyusu
    Yazgı dediğimiz şeyin deveran ediyorsa kanı
    Söyle ona vazgeçsin beni üstümden esip yönetmekten
    Bana diş geçirsin de anlasın bakalım hangimiz daha kekre
    Çarpayım gözüne bir, kulaklarını çınlatayım hele
    Uzaktan işmar edip durmasın bana
    Gelsin bana dokunsun
    Alnının çatında değil belki
    Ama bir iriminde aklının
    kalsın kokum.

    Benim elbet bir bildiğim var: Hayat saçma sapandır.
    Üstüme saçmalı tüfeğiyle ateş açtı hayat
    Yaylım ateş, bombardıman, güldürücü gaz
    Şairsin! Arkanı dönme! Neyin var fırlat!
    Hiç yoksa şu inkisarı kağıda geçir, sonuna kadar yaz
    Nasıl olsa çıkaramazsın saçmayı etinden
    Hiç deneme
    Cibril`i düşünmeden
    Asla yaşayamazsın
    Seni uçurmazsa yandın
    Kuşları da uçuran
    Ey şair! Ey dilenci!
    Kanatsız, mızmız, sözün köpeği
    Tiryakilik peşinde geceleri
    Günün ortasında karmanyolacı.
    Sana değil Davud`a yaraşıyor sapan
    Korkun var bölük pörçük
    Ümidin çatal çatal
    Baka gör bunların arasından
    Hangi yer sana ayrılmış
    Hangi yâre senlik bir şey bırakmış
    Çalap

    Anlat :
    Bu bir Yusuf masalıdır de
    Bunu söyle ve fakat
    Şunu da sor
    Yusuf’un masalı neden
    Yusuf’la başlamıyor?
    Bir varmış bir yokmuşla başlıyor bütün masallar gibi
    Bir Şivekâr varmış, bir genç kız
    Yusuf yokmuş, cinler
    Kaçırmış, yazgı
    Saklamış onu.

    Masalın orasına gelince bir Yusuf gösterilecek
    Ama önce masalı bir Şivekâr
    Nasıl başlatıyor
    Bilmek gerek.

    Genç bir kızla, bir bakireyle başlıyor anlatımız.
    Çünkü bakirelik, o bir baş dönmesidir
    Başta gelir, başa gelir, başı yerinden eder
    Eksiksiz olup hiçbir iyelik tertibi gerektirmeyecektir
    Sorguya açık kim derseniz bakirdir, odur bakire
    Kapağı hiç açılmadıysa kitap
    Kaş çattırır insana, korku verir
    Oysa kitap ki yarıya kadar okunmuş
    Bakiredir.

    Bırakalım başta kalsın.
    Gençlik
    Ve kızlık dursun başında efsanemizin.
    Şivekâr’la
    Bir genç kızla başlasın anlatımız
    Ağlatımız
    O dahi gençlik ve kızlıkla bitecek bittiği an
    Zaten son erek değil miydi
    Genç ve kız?
    Vay anam! Ter ü taze ve domurmakta olan her ne ise
    Hele bir dalmaya gör onun döngüsüne.

    Şivekâr’dı
    Gezmeye çıkmıştı ikindileyin
    Evlerinin az ilerisindeki koruda
    Genç kızlar bunu yapar
    Her genç kız ruhta birikmiş sözlerin
    Sürgüsü açılsın diye
    Hep gezintiye çıkar.
    Kıştı mevsim. Toprakta kar.
    Çok tutumlu bir söyleşi gibi berraktı çamların yeşili.

    Avcılar göründü uzaktan
    Şivekâr avcılara görünmek istemedi
    Sindi en bildik köşesine çamlığının
    Kendi yerinden dinledi
    Fend eden, tuzak kuran, ok atan bu milleti.
    Avcı bunlar
    Bir kuş vurdu tezelden
    Aralarından biri.
    Nasıldı kuş?

    Neresinden vurulmuştu?
    Şivekâr göremedi.

    Ok değerse bir kuşun ancak kalbine değer
    Bunu bilmeyecek ne var?
    Kan düşer. Emilir o kızıl bezek
    O bembeyaz satıhta.
    Ossaat “Breh!
    Hüsnü Yusuf’un yanağı mısın be mübarek!”
    Deyiverdi bir avcı.
    Şimdi sezdi Şivekâr saklandığı yerden
    Avcıların da varmış bir içlisi
    Bir bilgesi.

    Kar ve kan. Ak ve kızıl.
    Bir yüzün suçsuz zemininde
    Tutkunun canlandırdığı şey.
    Siması da iması da Yusuf’un
    Böyleymiş meğer.
    Kar üstüne düşen kandı
    Yamandı
    Bir avcıdan Şivekâr’a ulaşan haber
    Müjde değildi.
    Neden bir yavuzluk
    Bir durulukla beraberdi?
    Şivekâr bunu bilmek istedi
    BİLMEK, BİLMEK, BİLMEK İSTEMİ
    Kızda çözdü bütün bağlarını kadim âlemin
    Âlem âlemler oldu, cümle âlem gevşedi
    Kız için artık gevşekti
    Pekinlik bohçasının hodbin düğümü
    Haber deriştirdi kızı
    Soru
    Dünyayı karman çorman bıraktı önüne
    Dünyayı, önce onu delmek
    Yusuf’a varmak gerekti
    Desem ki kapı açıldı
    Yalan olur
    Ama kilidin kalktığı belli.

    Var idiyse bir kuş
    Kalbinden başka yeri olmayan vurulacak
    Vuruş değil de vuruluş kilidi kırdıysa
    Kendi sorgusu yüzünden ayağa kalkıyor insan
    Arıyor. Yusuf bir ayna mıdır acaba?
    Çetrefil, kuşku dolu, yadırgı
    Ne kadar kendi oldu insan
    O kadar başka.

    İKİNCİ BAP

    YUSUF’UN KAÇIRILIŞIDIR

    Tohumu
    Anasının rahmine
    Bir ilkbahar sabahı düşmüş.
    Baharmış.
    Dışarda rüzgâr.
    Dışarda dallarda, bulutlarda
    Toprakta delimsirek çırpınışlar.
    Bir yanda hışır hışır emeniyor börtü böcek
    İrili ufaklı bütün kuşlar
    Suskun buldukları korunakta
    Öte yanda tabiat
    Bir kadınla bir erkeğin yatakta
    Terli telaşıyla yarışa yelteniyor.

    Ah, bu hep zaten böyle oluyor
    İnsanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor
    Çünkü kuşlar ve böcekler gibi değil
    Bulutlar ve ırmaklar gibi sevişiyor insanlar
    Sevişerek çiseliyorlar dünyayı
    Yalnız ilkbahar gecelerinde değil
    Sevişiyorlar
    Sonbaharın mağmum karanlığında
    Kış gelince hakaretamiz bir soğuk çattığında
    Yaz olunca ısınan baygınlığın çözeltisi yüzünden
    Sürgün günlerin birinin batımında
    Birisi bir başkası yerine seyahat ederken
    Yusuf`a doğru giden her eğimde
    Her hangi bir vakte denk düşüyor
    Sevişme anı.

    Erkine göz değen bir beyin oğlu Yusuf
    Annesi han kızıymış
    Doğmuş ve bir zaman
    Ev içinde, şehirde
    Halayıklar, lalalar
    Yaşamış gözaltında.
    Sonra bir gün
    Birden bire
    Bir değil yüzlerce feryat
    Hani çocuk?
    Nerede?
    Onu son kez gören kim?
    neden hiç bir izi yok?

    Yusuf
    Üç cin tarafından yedi yaşında
    Kaçırılarak karışmış oldu kırklara.
    Haz ciniydi ilk göz koyan: Kızguran derlerdi ona
    Öyle bir cindi ki canın tam ortasında
    Bu dünya, öte dünya
    Nerelerden geçiyorduysa ikisi arasındaki çizgi
    Yoktu ayrım yerini bu yaratıktan daha iyi bileni
    Çocuklukla, gençlikle, yaşlılıkla
    Geçen ömrü içinde dağılır ve toparlanırken insan
    Hep duyulan
    Haz cininin kopardığı gürültüden başka bir şey değildi.

    Hazzı ne dışından, ne içinden tavsif edebilirsiniz
    Hazdır
    Dünyalar sanmayın bizi içine çeken
    Hazdır dünyalardan bütün emdiğimiz
    Daha başından beri
    Henüz cenin iken biz
    Kalbin de cesameti belli belirsiz iken
    Hangimiz hazzın bize neler ettiğini bilmeyiz?
    O cin hiç uğramamış olsaydı semtimize
    iyi olsun, kötü olsun neye yöneldiysek
    Aklımız başımızdayken veya delirdiğimiz zaman
    Canımız susmayı ve konuşmayı çektiğinde
    Oraya hepimizden önce varmış olurdu kızguran.

    Canı hazla tanıştıran işte bu cindi
    Bu cindi Yusuf`u kaçırma işinde
    Şebekenin başını çeken
    Peki, neden Yusuf? Ve kaçırma neden?
    Derinlik kelimesi
    Bu bapta işimize yarıyor
    Şimdi size
    Hüsnü Yusuf`tu o
    Güzellik timsaliydi desem
    Bilirim söylediğim tartışma açmaktan öteye geçmez
    Kime göre güzellik?
    Çağlar içinde konulmuş mu bir kanun?
    Hem nerede görülmüş
    Tek başına güzellik
    Kendi ayakları üzerinde dursun?

    Şehvet, hüsran, hatıra, mukavemet
    Bunların çarkına kapılanda
    bir güzellik doğuyor
    İnsanlar hep böyle şeylerin yedeğinde buluyor güzelliği
    O sebepten ola ki
    Güzel yine de güzel solarken bile.
    Çünkü her soluş merhamet uyandırıyor
    Çünkü merhametti ona önceden rengi veren de.

    Yasasız ve solup giden
    Bir güzellik değildi Yusuf`un güzelliği
    Yoktu tabiattan ve tarihten tanış olduğumuz
    Hüsnü Yusuf`u yeden hiçbir duygu.
    Hüsnü Yusuf o hüsnü Yusuf`tu ki yanı başına
    Yalnızca en gerekli şey konulmuştu
    Ne duygu, ne ihtiras, ne düşünce,
    Ne mükemmel bir mantık…
    Derinlikti Yusuf`u güzel kılan
    Gerçekte Adem soyuna ait olmayan
    Ve sanki bir yeminle onlara hep bağlı kalan
    Derinlik.
    Derinlikti Yusuf`la varoluşun bağını kuran
    Bu çocuğun yüzünden başka yüzlere yansıyan şey
    O bir engin ezinti, bir terennüm gibi
    Devam
    Diyordu devam etsin devam etse gerek
    Derinlikten cayılmasın
    Kopsun kıyamet.

    Bu çocuk ne giyerse giysin
    Giysilerin üzerinde duruşu
    Neye dokunursa dokunsun ona ellerini
    Yerle göğün bağlacına ermiş gibi sunuşu…
    Ya Rabbi, bu derinlik ne demek oluyor?
    Başını çevirirken bu çocuk
    Sanki affı muhakkak bir günah
    Saklıyor.
    Esrar dolu kimine göre belki bu baş
    Ama bilgelik güdümüyle Yusuf`a bakarsanız
    Sırların güzelliğini görürdünüz
    Güzelliğin sırlarıyla sarmaş dolaş.

    Acunu oyalayıp acunda oyalanan
    Kıvılcımlı oklardan biri değildi Yusuf
    Güzel olmasına güzeldi
    Ama bunu söylemek
    Dile denk düşmüyor nedense
    Çünkü denilmez
    Silahlı bir birliğe bakıp :
    Ne de güzel bir ordu!
    Güzelse de güzel denilmez ordulara
    Savaşı hatırlatan hiçbir şeyi gönül
    Yatkın bulmaz güzel kelimesiyle anlatmaya.
    Yusuf’un güzelliği
    Bir çarpışma gibi içrek
    Bir savaş gibi yaman
    Terk ediş uyandırmıyor gidişi
    Bir kalış sunmuyor durduğu zaman.

    “Mutlaka başka“ dedirtiyor oluşu
    Sineyi hatırlatıyor sinesi
    İnsanların
    sineleri olduğunu
    Gözleri çok fazla
    Çok fazla derin
    Her şeyi ezberletecekmiş gibi zora koşuyor
    Oysa ezberleyecek hiç vakit
    Bırakmıyor insanlara
    Çabucak
    Derinleşmeniz gerekiyor Yusuf’la karşılaştıysanız,
    Bitişmeniz isteniyor hakkı verilmiş bir anlamla.

    Haz cini kızguran
    Yazık olur, yanlış olur diye düşündü
    Hüsnü Yusuf
    İnsan dedikleri bu nankör, kan dökücü, cimri, unutkan
    Yaratıklar arasında bırakılırsa.
    Öyle ya
    Dünya ahalisinden hangisi
    Kendini hazır saydı şimdiye kadar
    Bitişmek için
    Hakkı verilmiş bir anlamla?

    Haz
    Güzellikten ayrılmak istemezdi
    Arınmak isterdi haz
    Hazzı arıtmaya güzellik yeterdi.
    Kaçırılmazsa, insanlar arasında bırakılırsa Yusuf
    Bir gün, nasıl olsa, er geç
    Güzelliğin yanı başına bir şehvet
    Bir hüsran, bir hatıra
    En azından insanların o hiç vazgeçmedikleri
    Bir mukavemet eklenecekti.
    Güzellik bulandıkça
    Haz bulandırılacak
    O zaman Hüsnü Yusuf`a bakan diyecek ki
    Güzel; ama bir pürüz var
    Güzel; ama başıma kim bilir ne bela açar
    Güzel; ama daha temiz olabilirdi.

    Kaçmalı Yusuf, kaçırılmalı
    Güzellik hazzı mutlaka arıtmalı
    Yoksa ben
    Önce ben, sadece ben, hep ben
    Diyerek nev`i beşer
    Pıtraklı ve pusarık bir tapınakta raks ederken
    Kendinden geçecek
    Hamleler, darbeler, sarılışlarla binlerce yıl
    Neleri çürüttüyse
    Onlarla geçinecek.

    Hazzın gücü Hüsnü Yusuf`u kaçırmak için yetmedi
    Yalnız yönelmek gelirdi Kızguran’ın elinden
    Yönelmek, yöneltmek, yönlendirmek
    Sevgilim! Sevgilim! Sevgilim!
    Başka ne söylenebilirdi?

    İnsan dediğin aceleci
    Cinler de acele etmeli
    Kızguran çabucak
    Yusuf’u kaçırmak için
    İki başka cinden yardım istedi
    İki cin daha
    Yönlendirmesi gerekti hazzın
    Güzellik hırsızlığına.
    Bunların ilki Sarlanan
    Eylem cini.

    Edim
    Dünden hazırdı güzelliği
    güzel olan her şeyi
    Köhne yığından kaçırmaya.
    Çünkü boy atmaya can atarken bir fidan
    Umursamaz çokluktaki kösteği.
    Eylem gerek tohumu çatlatmak için
    Yalnız doğurandır doğruyu bulan
    Neyse çok toprakta
    Gökte ne çoksa
    Bir an gelir
    Biriciklik burcuna edimle varır
    Eylemdir
    Tazeler, harap eder, küstürür, gönül alır
    Eylemle uçar bezginlikteki kir
    Dirilik erki kalırsa
    Yalnız eylemde kalır.

    İşte Yusuf`un güzelliği
    İşte arınmak isteyen haz

    Bir kez “işte“ denildiyse artık durulmaz
    Bir şey bir şeye dönüşürken
    Eyleme geçilecek
    Ve yakadan düşecek bu bungun kalabalık
    Bir oluş yönünde sıyrılan her ne ise
    Edimle ilenecek çokluğa, katılığa
    Eyleyenler görecek yegânelik ne imiş:
    Nereden sonrası kübra
    Nereden önce sagir
    Kaç, kaçır, doldur ya da dök
    II faut agir.

    Haz cini eylem ciniyle bir araya gelince
    Belki her şey yapılabilirdi
    Evet, her şey
    İyi ve kötü.
    Acaba
    İyi veya kötü şey
    Aynı zamanda yerli yerince ve uygun mu?
    İyi olsun, kötü olsun diye yapmak istenilen
    Rast gelecek mi kendini var eden yöne?
    Bunu anlamak için haz cini Kızguran
    Yönlendirdi Gökleren’i
    Yusuf’u kaçırmaya.
    Güzelliği çalmak için çağrılan
    İkinci cindi bu
    Ödev cini.

    Hüsnü Yusuf kaçırılacak çünkü
    Bunun bir çünküsü var
    Her nesnenin kendine özgü
    Bir yeri var evrende
    Hazzın çünküsü yoktur
    Eylemin de
    Haz ve eylem
    Bilinmez nerede eğleşecekler
    Oysa yalnız nesneler değil duygular düşünceler
    Ararlar ve bilmek isterler benzerleri arasındaki yerlerini
    Bu yer bir yer olmaklığı yüzünden
    Ödevini gösteriyor her nesneye
    Giderek
    Her nesne ödeviyle
    Kaybediyor nesne niteliğini
    Ödevini yerine getiren “o şey“ oluyor.

    Böylelikle ormanların kimliğinden söz açıyorlar
    Denizlerin kimliği, çöllerin, buzulların, sıradağların
    Ve kapanmak bilmiyor bir kere açıldımı söz
    Gökleren her tarafa bir şey yetiştiriyor
    Armağan verir gibi, tetiğe basar gibi
    Maden işçilerinin urbalarına kimlik
    Kumarhane kapılarındaki kabadayılara nişan
    Rujunu sürdükten sonra
    Aynada kendini öpermiş gibi yapan
    Sütüm yetseydi de doyurabilseydim, ne var?
    Sana almazsam neyim önümüzdeki yaz
    Ödevin cümleleri birer birer sayılmaz
    Yerine getirmeye bile gerek yok
    Tabiatla düşüyor
    Tarihle
    Yükseliyor durmadan
    Hem ödev
    Hem ödevi üstüne alan.

    Hepsi üç cindir bunların.
    Hazdır, eylemdir, ödevdir
    Yusuf’u kaçıran.
    Yusuf’u insanların dünyasında
    El âlemin dipsiz düşkünlüklerine tutundurmayan.

    ÜÇÜNCÜ BAP

    ŞİVEKÂR’IN YOLCULUĞUDUR

    Eskiler iz sürerdi.
    Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar.
    Arıyoruz âlemin iç yüzünden zihnimize
    Yansıyan bir tasarımla gerçeği.

    Şivekâr bizden biri
    Yola çıktı yolu bilmeden
    Arıyor bir hedef gözüne kestirmeden
    Aradığı ne sevgili, ne efendi, ne sultan
    Özünü harekete geçiren onun
    Kanını kaynatan candır düpedüz kendi canı.
    Yol canlılıkla mukayyet
    Gitti deriz
    Ölenler için
    Yalnız yaşayanların işidir
    Yola çıkmak, yolu kat etmek.

    Şivekâr olduğuna
    Olmasını istediği için inandığı
    O bir, biricik can için yola koyuldu
    Canını koydu yola
    Öyle bir başka ben
    Bulsun ki
    Ben’i bütün şemaliyle onda bulunsun
    Başkada bir ben yok ise
    Yere çalınsın rüya
    Benle
    Başka yok olsun.

    Eskiler aramaz, iz sürerdi.
    Bilirlerdi Evet’le Hayır arasına Belki
    Sokulduğunda
    Felaket gelir.
    Noksanı fark ederlerdi, çünkü bütünden
    Nelerin koptuğu besbelli.
    Dağılmak eskilerin dilinde
    Ufalanmak anlamına gelirdi
    İz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
    Biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
    Korkarız kaybolmaktan çokluk içinde.

    Şivekâr korkmadı kaybolmaktan
    Daldı çokluğa can havliyle
    Dedi bulsam da Hüsnü Yusuf’u
    Onun gibi kaybolsam keşke.

    Kaç yıl geçirdi Şivekâr arayış içinde?
    Neler yaşadı?
    Biz yeniler yüz kızartan soruları hemen atlarız.
    Saklarız
    Arayan ve arayışın süre gittiği ortamın
    Yek diğerinden ne paylar aldığını.

    Dünyada
    Çözülürse dünyayı
    Issız kılacak bir çelişki vardı
    Bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan
    Taraf olunduğunda.

    Aradı Hüsnü Yusuf`u Şivekâr
    Hep geciktirilmesi gereken o çelişkinin
    Susmayanı sağırlaştıran çekişmenin ortasında.
    Yalnız arayan bilir acımasını
    Aramamak acımamak demektir
    Küçümsenecekse
    Memnuniyet küçümsenmelidir
    Dünyanın dönmekten memnuniyeti
    İnsanların utancı dünyaya dönüşmekten
    İnsanlar
    Onların birer kırba hepsi
    Dış tarafları köseledir
    Hepsi içinde taşır içilecek şeyi
    Utanır ıslanmış köseleden insanlar
    SAHİPSİZ BİR UTANÇ HEPSİ.

    Şivekâr önceleri
    Arayışın ilk aşamasında
    Bu utancı sadece seyretmekteydi.
    Evden ayrılırken bohçasına koyduğu birkaç altın
    Takındığı birkaç parça mücevher
    Bir şehirden başka şehre göçerken
    Dağlar aşıp ormanlardan geçerken
    Sıyrılıp yol bulmayı ona kolaylaştırdı.
    Daha sonra ve fakat
    İnsan dedikleri o sahipsiz utançla
    Yaptığı pazarlık fena tartakladı onu
    İnsanlık utancından
    En külliyetli payı o aldı.

    Aradı
    Arayış ibresinden gözünü ayırmadı
    Karnı aç
    Üstü başı lime lime
    Artık narin ayakları çiziklerle dolu
    Dirsekleri de yara kabukları
    Gerçi bu kadarı, böylesi
    Başlarken hiç akla gelmezdi
    Lakin hayret!
    Arayana yoksulluk eziyet vermiyor
    Arayanın aramaktan başka derdi yok.

    Vakti bilmek için
    Diyor kendi kendine
    Haber almak sadece bir başlangıçtı
    Aradıkça dirisin
    Aradıkça mecalsiz kaldı kibrin.
    Aradın ve anladın
    Haber almakla yol tüketilmiyor
    Arayış sahicilik vaktine erişsin istiyorsan
    Senin kendin
    Haber olsa gerektir.

    Bak işte
    Bir parça kuru ekmek
    Kim bilir kim düşürmüş
    Kim bilir kim ekmeği bir kenara
    Ayakaltından çekmiş.

    Ne de sert!

    Şu akan derecikte biraz ıslatsam ekmeği
    Diye düşündü Şivekâr
    O zaman dişim keser.
    Pırıl pırıl dereye
    Uzattı elindekini
    Belki eski kibrinden
    Kalma biraz halsizlik
    Belki bu ince suyun
    Cilveli alayişi
    Ekmek
    Dereye düşüverdi.
    Hem karnı aç
    Hem de avı nispet yaparmış gibi
    Su üstünde kıpırdanıyor
    Koştu o kuru ekmeğin
    Peşi sıra Şivekâr
    Bir süre öyle gittiler

    O da ne?

    Dere görünmez oldu
    Harap bir tahta perde girdi
    Ekmekle Şivekâr’ın arasına
    Genç kız gerilemedi
    Hem zaten vazgeçerse
    Ne yapacağı belli mi?
    Dönülecek bir yer
    Bilmiyor gitmezse ekmeğin ardı sıra.

    Suya girdi bulmak için ekmeğini
    Tahta perdeden öteye geçti.

    Aklı zorlayan bir yer o perdenin ötesi.
    Bir bahçe. Gerçekten buraya bahçe mi demeli?
    Ağaç, yaprak, meyve, kuş hepsi tamam
    Tastamam hepsi.
    Sanki biraz önce tamamlanmış gibi.

    Kokusu çiçeklerin
    Otların, çalıların kısa cümlecikleri
    Yukardan dua fısıldar gibi yüze değen esinti.

    İnsan bir resmin içine
    Bu kadar girebilir.

    Bu bahçede her şey hayran olunmak için
    Her şey kendine özen göstermiş
    Her şey kendine öyle bakıtıyor ki
    Şivekâr bir kuru ekmeğin peşi sıra buraya girdiğini
    Bir daha aklına hiç getirmedi
    Hangi garip kuşun rızkıydı ki o ekmek?
    Kim bilir nereye gitti?

    Şimdi artık bahçenin derinliği genç kızı cezbediyor
    Bu bahçe keşfe açık bir kalbi bekler gibi
    Yürüdükçe bahçeden bir şey siniyor kıza
    Şivekâr bahçeye tını salıyor adım attıkça
    Çok geçmeden gözlerinin önüne

    Ne diyelim?
    Resim içinde resim mi?

    Edebiyat burada bize yardım edemez.

    Bir çiçekle meşgul olan kelebekle meşgul olan bir erkek
    Eskiler olsaydı betimleyeceklerdi
    Biz yeniler Alt dudağımızı ısırır
    Ve terleriz
    Şivekâr bizden biri
    Onun dilinden dökülen
    Bizim kelimelerimiz
    Saçma
    Ama başka ne sorulurdu ki?
    “ in misin, cin misin?“
    Cevap verdi Hüsnü Yusuf:
    “ ne inim, ne cinim“
    “ ben de senin gibi bir beni âdemim“

    DÖRDÜNCÜ BAP

    BİR YUSUF, BİR ŞİVEKÂR

    Şivekâr buldu
    Kendi arayışında bir karşılık bulunduğunu.
    Ya Yusuf?
    Peki, Hüsnü Yusuf bulunmak istiyor muydu?
    Harikulade bir bahçede
    Cinlerin arasında geçmişti günleri
    Öğrenmişti cinlerden yüzlerce hüner
    İnsanlar arasında kalsaydı eğer
    Hükmetmek ve itaat etmekten başka bir alanda
    Yusuf’a rahat vermezdi onlar.
    Gülünç özlemleri insanların
    Sinir bozucu tedirginlikle
    Ve derinlik karşısında gösterdikleri
    Şiddetli ve tamamen mankafa tepki
    Bütün bunlar Hüsnü Yusuf için
    Bezgin bir hayat demekti.

    Kalkıp, çıkıp, uzaklaşıp
    İnsanların dünyasından
    Yusuf’un mahremiyetine kadar uzanan
    Bu pejmürde kız da neyin nesi?
    Önce halinden ona hiçbir şey söylemedi
    Bıraktı
    Konuşsun Şivekâr.
    Aman Allah’ım!
    Şivekâr konuştukça
    Yusuf’un her yanına
    Oklar saplandı sanki.
    Dertli gönül neymiş
    Gönüle dert neden düşermiş
    Nasıl olurmuş göze almak
    Gözlerden ötesini
    Yağmadan, çapuldan, hazıra konmaktan uzak
    Akları, karaları, bütün renkleri esirgeyip
    Esirgenmeyi hak etmek
    Ve dönenmek evrende arındırıcı
    İtimada şayan bir rüzgâr gibi.
    Hayret ki cinler bu kızı kaçırmamış
    Bu fevkalade gönlüyle.

    Şivekâr’ı dinledikten sonra Yusuf
    Ancak anlayabildi kendi başına neler geldiğini.
    Sonra açarken uzun uzun halini kıza
    Sanki ona bir şeyler iade etti.

    Bir Yusuf, bir Şivekâr
    Anlamı yoktu artık ayrı hayatlarının
    Çabuk anladılar ki armağanmış yaşadıkları
    Verilmeyi beklemişler birbirlerine.
    İki insan diyelim isterseniz artık onlara
    Bizler de başvuralım
    Tarihin ve tabiatın
    Güç yetiremediği
    O ifadeye.

    İki insan bir araya gelince
    İki taşın beraberliği gibi olmaz
    Diyelim iki salkım
    Bir çift kuş, yılanlar, kurbağalar, göçmen sürüler
    Yarasa aşiretleri, birbirine açılan tanrısız mağaralar
    Yabancılık
    Yalıtkanlık üretirler ha bire.

    İnsan soyu
    İletkenliğiyle ünlüdür öteki türler arasında
    İki insan
    Başka hiçbir yaratıkta olmayan
    Geçirgen bağın başlatıcısıdır
    Anneler ve babalar
    Oğullar, kızlar, hısımlar
    Komşular, hemşeriler, yurttaşlar
    Hangileri arasından seçilirse seçilsin
    İki insan bir araya gelince
    O geçirgen bağa bir ilmek atar
    Bazen fiyonk olur arada
    Bazen her şey düğümlenir
    Yine de sonuna kadar
    Bu bağın götürdüğü
    Yere kadar gitmez
    İnsanlar
    Dostluğa, kandaşlığa, aşka evet
    Evet ama nereye kadar?

    Bunun bir son kertesi vardır
    Binlerce yıl iki insandan çok azı
    Son kerteyi birlikte tanımıştır.
    Sûra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken
    İki insan tahsil eder zamanı
    En doğrusu son kertede iki insan
    Vakitsiz okunmuş bir ezandır
    Yusuf ile Şivekâr
    Vakitsiz okundular
    Çünkü zaman
    İki insan
    Ya da
    Hiç…

    Gün batımı yaklaşıyor
    Birazdan bahçeye geri gelecek cinler
    Her sabah gün ışıdığı zaman
    Üç cin
    Gökleren, Sarlanan ve Kızguran
    İri kuşlar şekline girip havalanırlar
    Sormaya gelmez gün boyu yaptıkları
    Ama onlar görecek olursa
    Yusuf’un yanında bir insanı
    Hiddetleri neye mal olur
    Bunu Yusuf bilmiyor.

    Güneş battı batacak derken
    Yusuf gönlünün sıcaklığıyla buram buram
    Tütsülenen eşine sevecen bir tokat indiriyor
    Bir elma haline giriyor Şivekâr
    Hani bir zamanlar bir kuru
    Ekmeğimiz vardı ya
    Onun gibi bir kenara koyuyor.

    Cinler geniş kanatlarıyla alaca gökten süzülüp
    Toprağa silkinerek konduklarında
    İnsan şekline giriyorlar
    Bir
    İki
    Üç
    “Burada bir insan kokusu var”
    “İnsan kokuyor buralar”
    “İnsan var”
    Cinlerle yıllarca beraberliğin verdiği pişkinlikle
    Hatta biraz azarlar gibi cevap veriyor Yusuf
    “Bu bahçede benden gayri insan ne arar”
    “Kokuysa sizin dişleriniz arasından geliyordur”
    “Kaç insan parçaladınız acaba?”
    Cinleri kandırmak o kadar kolay değil

    “Nedir Yusuf” diyorlar
    “Sen eskiden hiç kendinden”
    “İnsan diye bahsetmezdin?”

    O gece böyle geçer
    Ertesi gün Yusuf ile Şivekâr
    Yine birbirlerine kalır
    Çevre olurlar birbirlerine
    Gün batar
    Elma olur Şivekâr
    Birkaç hafta, sonra ay
    Aylar çoğalır
    Şivekâr gebe kalır
    Elmayı cin gözünden saklamanın imkânı yoktur artık.

    BEŞİNCİ BAP

    DÖNÜŞ

    Bütün sevişenlerin zor dakikaları vardır
    Hepsinin o zamanlarda benzeşir davranışları
    Hüsnü Yusuf
    Aldı Şivekârını karşısına
    Ellerini tuttu
    Ayırmadan gözlerinden gözlerini
    Önce derin bir iç geçirdi
    Konuşmaya başladı sonra:

    “İkimiz o bir kalarak en özel yeri”
    “Yaratılmışlar arasında”
    “Ne kadar hakkıyla kazanmış olursak olalım”
    “Ve şimdi çok kimsenin anlamadığı”
    “Yüceliş basamaklarında olsak da”
    “Her yaratılan şeyin zemini”
    “Bizim de zeminimiz”
    “İnsan çoğalacaksa insanlarda çoğalır”
    “Bir dönüş bekliyor seni”

    “Cinlerin bahçesinde”
    “Çocuk doğamaz”

    Hüsnü Yusuf Şivekâr’a neler yapacağını birer birer anlattı.
    Bir kocaman yumak ip vererek ona.
    Gidecekti
    Yumağın bittiği yere kadar hiç durmayacaktı.
    Ne bitmez yumakmış! Kaç gün gitti?
    Sonunda vardığı yer kapkara bir şehirdi.
    Önce
    Gecenin tesiri sandı
    Oysa gerçekten kara
    Gün ışığı altında bile kapkaraydı şehir.
    Evlerin duvarları siyaha boyanmıştı
    Panjurlar ve kepenkler
    Onlar da siyah ve kapalı
    Yollar hep zift karası
    Kaldırımlar kara taş
    Fakat ne geçen var, ne giden
    Bütün perdeleri çekik ve kara
    Bakan kimseler yok pencereden sokaklara.
    Şivekâr
    Karnı burnunda
    Ağır ağır kat etti kara şehri.
    En büyük kapısını buldu şehrin
    En kara kapı da buydu.

    Bu şehir baştan başa yıllardır
    Hüsnü Yusuf yasını tutmaktaydı.
    Gizli, gözden uzak bir yerde oynuyordu çocuklar
    Büyükler için oynamak, gülmek
    Gizlice bile olsa yasak.
    Yusuf’u cinler kaçırınca yedi yaşında
    Önce annesiyle babası karalara büründü
    Sonra
    Yavaş yavaş güzel Yusuf’un yokluğuyla
    Kendine çirkinlik bulaşmış hisseden herkes
    Siyahı seçti
    Bir dürüstlük aradı yasla avunmakta.

    Bu şehrin beyi Hüsnü Yusuf’un babası
    En büyük kapı bey kapısı
    Gebe kadın büyük, kara kapıyı
    Tam da doğum sancısı tuttuğu sırada çaldı.
    Açan olmadı, içerden bir kıpırtı
    Duyulmadı
    Çaldı Şivekâr bir daha
    Bir daha, bir daha
    Ne ses
    Ne nefes
    Sonunda ona öğretildiği üzere
    “Açın, Hüsnü Yusuf’un başı için açın” dedi.
    İçten ve iç parçalayıcı bir inleyişle
    O zaman kocaman kara kapı
    Açılıvermediyse de tamamen
    Mağrur ve ağırdan aralandı.
    “Doğurmak üzereyim”
    “Bana bir yer gösterin”.

    Şivekâr’ı ineklerin ahırına aldılar
    Çok geçmeden doğurdu
    Hani şu bir avcıdan işittiğine kanan var ya
    Ümidin ve korkunun hakkını vermek için
    Nice iniş nice çıkış yaşayan
    Mezbeleliklerde hırpalandıktan sonra
    Nikâhını harikulâde bir bahçede
    En harikulâde erkekle kıyan kızın
    Oğlu doğdu nihayet.
    Loğusa yalnız kalmasın
    Al basmasın onu diye
    O gece ahıra bir halayık bıraktılar
    Ve o gece bir kuş kondu ahırın penceresine
    Dile geldi, seslendi:
    “-Şivekârım! Şivekârım!”
    İçerden yanıtlandı bu çağrı
    “Lebbeyk! Sultanım!”
    “Ne yapar sultanım?”
    “Boklu çaputlar içinde yatar sultanın”
    “Annem duymadı mı?”
    “Al haneye almadı mı?”
    “Yavrumun yavrusu deyip”
    “Sinesine sarmadı mı?”
    Pır deyip uçtu sorular sonrası kuş.
    Ama olay halayık kızı çok korkuttu
    Koşup anlattı duyduklarını kâhya kadına
    Kâhya kadın işkillendi bu işten:
    “Kaz kümesine alsınlar loğusayı”
    “Oraya benim için de bir yatak koysunlar”.

    Ertesi gece aynı kuş
    Bu sefer kaz kümesinin penceresine
    Konarak aynı söyleşiye yer verince
    Halayık ne işittiyse, kâhya kadın, o da duyunca
    Anladı kara konaktaki emektar
    Bir bey doğurmuştu vesveseyle baktıkları yabancı
    Üstelik bu son gelen konakta herkesten daha yerli.
    Yeni efendisidir doğan bebek
    Beyin torunu.

    Gerçeği öğrenince
    Yas kentinin beyi, kara konağın hatunu
    Bir basübadelmevt saydılar bütün olan biteni
    Yavruyu vekit geçirmeden al haneye aldılar
    Yavrumuzun yavrusu deyip kucaklarında sardılar
    Şivekâr’la konuşup tebcil ettiler gelini
    Daha ileri gittiler
    -Bu soyda ihtiras bitmez
    Dediler:
    “Yakala bu kuşu bize!”
    “Tut bu kuşu bizim için!”
    Şivekâr Yusuf’a dokunmak istemez mi?
    Can ü yürekten
    Kabul etti teklifi.

    Al haneyi görmeliydiniz.
    Daha hüsnü Yusuf doğmadan
    Orayı annesi
    Bir sevinç odası olarak tertiplemişti.
    Her taraf siyaha büründüğü günlerde bile
    Bu oda al hane kaldı
    Ümit ve sevinç
    Temsil etsin istendi.

    Demirden ve kızıl bir karyolada yatıyordu Şivekâr
    Kuş pencereye konup adını ünledi:
    “Şivekârım! Şivekârım!”
    Bir naz uykusu içindeymiş
    Gibi yaptı yatakta sere serpe uzanan
    Kuşcağız kondu bu sefer karyola demirine
    Tez canlı, endişeli seslendi:

    “Şivekârım! Şivekârım!”
    Yine ses yok.
    Yastığa indi, geldi başucuna
    “Şivekârım!” “Şi…” der demez
    Kaptı kuşu uyurmuş gibi yapan.

    Kaçırılmak neyse…
    Ama bunca serencamın sonunda
    Bir kuş olarak yakalanmak
    Ağır geldi Yusuf’a
    Silkinip buluverdi gerçek cesametini
    Birden bire al haneyi
    Güzelliğiyle doldurdu.

    Bey ve hatun
    Babayla anne
    Coşkuyla daldılar içeri
    Sarılmalar, öpüşler…
    Hasretler giderildi.

    İnsan hayatı dediğin ne de meraklı bir şey
    Neden kılıç kabzasındadır kınalı parmak?
    Buraya kadar geldi masal
    Şimdi acep ne olacak?

    ALTINCI BAP

    İNS Ü CİN

    Cinlerin
    Hüsnü Yusuf’u kaçırmaları
    Elbet el altından bir desiseydi
    Bir insanı
    Yusuf’u yabancısı olduğu bir ufka taşıdılar.
    Yine de cinlerin insan ufkunu
    İnsanlık ortamını yıkmaya yanaştıkları söylenemez.
    Fakat ne yaptı buna mukabil insanlar?
    Cinlere sezdirmeden kimi bölgelerini onların
    Çaldılar önce
    Şimdi de denemek istiyorlar
    Cinlerin cinliğini ihlâl etmeyi.

    Yusuf’un babası, erki hep göze batan bey
    “Bak oğlum” diyor “Buraya kadar geldik”
    “Seni görmek, sana dokunmak fırsatına erdik”
    “Bizden bir oğul kaçırıldı, can yakan bir şeydi bu”
    “Bu yanık can”
    “Nasıl avutsun babası kaçırılmış çocuğu?”
    “Yok mudur bir yolu ki”
    “Cinlere sor bakalım”
    “Oğlunla ve Şivekâr’ınla”
    “Yeni bir hayat kurasın?”

    Bu teklifi meydan okuma saydı cinler
    Dediler “Baban o kadar kendine güveniyorsa eğer”
    “Biz seni ins ü cin sınırına getirip oturtalım”
    “Döktürsün senin başından üste baban”
    “Kurşun bir kubbe”
    “Kubbeyi biz yıkamazsak”
    “Artık hep insan kalırsın”
    “Ama bizim darbelerimizden bu kubbe yıkılırsa”
    “Tutsak saymayız seni avımızsın”.

    İnsan cine meydan okuduktan sonra
    Her şey cinlerin sıraladığı işlerle başladı
    Kızguran, Sarlanan, Gökleren
    Daha yedi yaşında
    Ayartarak
    Kaçırdıkları Yusuf’u
    Gerisin geri getirip
    Ter ü taze bir baba olduğu çıplaklığıyla
    Sınıra bıraktılar.
    Burası
    Cinlik ve insanlık sınırıydı

    O anda
    Cinler Hüsnü Yusuf’u bırakır bırakmaz
    Beyin emrinde binlerce nefer
    Hatunun mahiyetinde yüzlerce kadın
    Dökülecek kubbenin harcını
    Hızla yere çaktıkları
    İskeleye sıvadı.
    Yusuf şimdi
    Cinlerin ona öğrettiği yerdedir
    Etrafını şu an kaplamakta olan oysa
    İnsan işi anlaşılmaz alaşım.

    Bitti mi?
    Diye sordu yukarıdan cinler.
    Şimdiye kadar
    Yusuf’un bile görmediği
    Devasa kanatlı, pençesi azman
    Birer kuş kıyafetindeydiler

    Süre dolunca bir ağızdan
    Haydi gelin gelecekseniz
    Diye haykırdı onca nefer
    Onca kadın alçak sesle yine de bir ağızdan
    Boyunuz devrilsin deyip ilendi.
    Cinler kanatlarını kaldırıp
    Vurdular dev kubbeye
    Her vuruşta etraf
    Zangırdadı, gümbürdedi
    Hem vuruyor, hem çığlık atıyorlardı:
    “Yusuuuf! Çık da bir kaşık kanını içelim”

    Cinler hesabına göre bu kubbe
    Sayılı darbelerden sonra çökmeliydi
    Fakat kubbenin direnci tahminleri aştı
    Öyleyse daha sert kanat darbeleri indirilmeli
    Âvâzı yükseltmeli
    “Yusuuuf!” “Yusuuuf!” “ Yusuuuf!”
    “Çık da bir kaşık kanını içelim”
    Cinler çok kanat vuruyor
    Çok ağır

    Direniyor kubbe.

    Cinlerin çabaları
    Şaşırtıcı bir yönde etkiledi Yusuf’u
    Yıllarını cinler arasında geçirmiş bu taze baba
    Etkilendi
    İnsan iddiasının bu kerte direşken oluşundan.
    Göz önündeki hesaplaşmadan kolayca kaçan
    Hasmı için hep bir tuzak tasarlayan insan kafası
    Sihirden ve tılsımdan daha büyük endişe.
    Cinler gibi kan içmiyor insanlar
    Ama hepsi sülâlece ilik emmede usta.
    Kubbeyi cinler dıştan yıkamıyor
    Ben içerden zorlasam yıkılır mı?
    Hüsnü Yusuf
    Bütün gücüyle içten
    -Evet, samimiyetle
    Yüklendi kubbeye.

    Yıkılmadı yatık duran şey
    Kendinden yassılmış olanı hangi kuvvet yıkacak?
    Yıkılmaz çünkü atılım zevki nedir hiç bilmeyen
    Eyyamcı kamuya kaynaştırıyor onu
    Özgünlükten duyduğu nefret
    Donukluktan alıyor direncini
    Bir gün
    Sırf merak yüzünden
    Yerini asla terk etmiyecek
    Sapasağlam çünkü hassas yeri yok
    Çünkü her tarafı aynı miktarda müphem.

    Hüsnü Yusuf masalı
    Onlar
    Cümle el âlem
    Muradına erince bitti.
    Herkes Yusuf’a kavuştuk diye pek seviniyor.

    Yusuf artık cinlerle değil.
    Yine de sormak lazım
    Kavuşmak
    Denir mi
    Hep bir arada bulunmaya?

    Bir arada bulunmanın töresi, yasası var
    İnsanlar bir arada. Neden iki insan yok?
    Nerede Yin?
    Nerede Yang?
    The two and the one?

    YEDİNCİ BAP
    SUYUN SIZLADIĞIDIR

    Sızıyı gideren su.
    Suyun sızladığını kimseler bilmez.

    İsmet Özel