• “... bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor.”
  • “...o insanların yüzleri var ya yüzleri, dağıttıkları çaydan daha sıcaktı.”
  • “Yeryüzünün bu saatinde iyi olmak mümkün mü,...”
  • 116 syf.
    ·2 günde·10/10
    Ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde

    Hasan Ali Toptaş ile İtalyan Kültür Merkezi'nde bir söyleşide tanışma ve onu dinleme fırsatı buldum. Heba kitabı İtalyanca'ya çevrilmiş ve bunun sonrasında bir buluşma düzenleme fikri ile bir araya gelmişler. Söyleşide kitabını çeviren çevirmen ile birlikte bulunuyordu. Şimdi yazdıklarım da aslında bir kitap incelemesinden çok bir yazara karşı olan izlenimim olacak. Yazarı sevenlere belki bilmedikleri birkaç bilgi aktarabilme ümidiyle yazıyorum.

    O zaman şöyle başlayayım,

    Hasan Ali Toptaş, okumalarıma kattığım bundan sonra da birçok kitabını okumak istediğim bir yazar. Kuşlar Yasına Gider romanı ile duymuştum onu. Ben yalnızca ismi bile insanda bir his uyandıran kitaplara çok ilgi duyuyorum. Çünkü yalnızca ismiyle bile hikayesine dair şeyler canlanıyor insanda. Bu nedenle ilk hedefim o kitabını okumaktı. İmza gününe giderken hem Kuşlar Yasına Gider hem de Yalnızlıklar kitabını aldım. Yalnızlıklar da sık sık alıntılarına rastlayıp bende merak uyandıran bir kitap olmuştu. Söyleşiden önce Yalnızlıklar kitabının neredeyse yarısını okuyarak yazar hakkında en azından üslubu yönünden biraz da olsa fikre sahip oldum.

    Türkler arasında da ona Kafka yakıştırması yapılıyor mu bilmiyorum ama çevirisi yapılan diğer ülkelerde kendisine "Türk Kafka'sı deniliyormuş. Ancak yazar bundan pek hoşlanmıyor. Benim de çok katıldığım bir şekilde şöyle söyledi: Bir şeyleri bir şeyler üzerinden tanımlamak zorunda değiliz, ki bir de bu kişi yazarsa. Dünya bile Kafka'yı 41 yıl taşıyabildi diyor. Galiba bu ismin yükünü yüklenmek istemiyor. Ki zaten her insan kendine özgüdür ben de böyle yakıştırmaları, bir şeyi benzetme yapmadan anlatamayışı doğru ve sağlıklı bulmuyorum. Kendisi de artık Kafka için halamın oğlu ya da dayımın oğlu diyormuş. Böylelikle bu yakıştırmayı yapanları eleştiriyor denilebilir bence.

    Sonrasında yalnızlık teması üzerine yazmış olsa da bunun -yalnızlık temasının-da üzerine yapışmasını pek istemiyor. Özgürlük alanının kısıtlanmasından ve kalıplara sokulmaktan hoşlanmıyor anladığım kadarıyla.

    Yine üzerine kalmış bir diğer konu bir haciz işlemi sırasında televizyon izleyen çocuğu görüp televizyonu haczetmeye gönlünün elvermediği ve meslekten istifa ettiği hikayesi ya da masalı mı denilmeli bilmiyorum. Ya kişi de bir hata olmuş ya da onu çok seven birileri böyle dokunaklı bir hikaye yazmış. Ancak kendisi bunu da düzeltmek istiyor. Böyle bir olay yaşanmamış ve yazar işinden emekli olarak ayrılmış. Aslında daha sonra yayınlanan bir söyleşi kitabında bu durumdan bahsetse de fazla kişiye ulaşamamış ya da bu bilgi ısrarla paylaşılmaya devam edilmiş.

    Kendisi mesleğiyle ilgili, bürokrasi ile ilgili bir yazı yazmak istemediğini, okumak da istemediğini söyledi. Emekli olmak için gün saydım bir daha o günlere dönmek istemem diyor.

    Çocukluktan kalma bir alışkanlıkla yazılarını yere uzanarak yazıyormuş. Dolma kalem kullanıyormuş ve duyguların ancak kalemle kağıda aktarabileceğini düşünüyormuş şimdiye kadar. Ama son kitabını klavye ile yazmış böyle de olabiliyormuş diyor.

    İlham aldığım bir şey yok ama her şey ilham kaynağı olabilir diyor mesela bir sokak tabelası bile. Kendi yaşamının, birikiminin onu yazmaya yönlerdiğini söylüyor.

    Ben hep bir yazarın nasıl yazdığı konusu üzerine düşünürdüm. Yazarken plan yapıyorlar mı yoksa yalnızca ellerine kalem kağıt alıp mı yazıyorlar diye merak ederdim. Bu sorunun cevabı birçok yazara ve yazdığı türe göre değişebilecektir. Ben ise ideal olanı kalem kağıt alıp içten gelenlerin kağıda dökülmesi şeklinde görürdüm. Plansız, programsız ve bunun yanında kusursuz bir yazının çıkması bana yazarın yetkinliğini çağrıştırırdı. Bu açıdan bakınca Hasan Ali Toptaş da kitaplarını bir plan dahilinde yazmadığını söyledi. Yalnızca Kuşlar Yasına Gider kitabını bu şekilde yazmış. Onun dışında yazdıklarında hikaye kafasında oluşmaya başlayınca yazıya döküyormuş bütün o kafasındakileri.

    Her yazar okunmak, anlaşılmak ister diye düşünüyorum. Ancak Toptaş'ın büyük kitlelere ulaşmak, popüler olmak gibi bir derdi olduğunu düşünmüyorum. Kendisi sadece içinden gelenleri yazıyor. Çok mütevazı, çok içten bir tavrı var. Yazmak istediği için yazıyor. Bu da bence eserlerini daha değerli kılıyor.

    Yalnızlıklar kitabına gelince defalarca okunulası bir kitap. Çok farklı bağdaştırmalar yapmış, alışılmışın dışındaki bu bağdaştırmalar hızlı hızlı okuyup geçmenizi engelliyor. Düşünerek, hissederek okunduğunda anlatım yoğunlaşıyor ve bu derin anlam çok güzel yerlere götürüyor insanı.

    Yalnızlığı şekilden şekile sokan yazara kısa bir yalnızlık tanımlaması yapılması istendiğinde bunun mümkün olmadığını söylüyor ve kitabının sonuna atıfta bulunuyor.

    "Ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde" diyor.
  • Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü.
    Hasan Ali Toptaş
    Sayfa 32 - Everet Yayınevi