• Hesse 42 yaşlarında Tessin köyünde(doğa tasvirlerinin etkisi epey hissediliyor.) yeni bir yaşamı seçmiş. Kendi dünyasına kapanıp, yoğun bir tempoyla yağlıboya, suluboya resimleri yapmaya başlamış. Yeni insanlar tanımış, yarı sarhoş zamanlar geçirmiş. Klingsor da Hesse’nin kendi yaşam gerçekliğinin yansıma pırıltılarıyla donanmış bir yapıtı.

    Klingsor; gözlemci ruhuyla, yüreğindekileri saklayamayan, an peşinde, tutkulu, genelde yarı sarhoş, gece kavramıyla bütünleşmiş bir ressam. Hesse'nin doğa tasvirlerindeki büyüleyici etkisi buram buram hissediliyor eserde. ''Tozsu yeşil mat ağaçlar, buyrun kalbim sizin! Ne kadar da yorgun düşmüşsünüz, doğru yoldan şaşmayan o vefalı dallarınızı nasıl da öyle sarkıtmışsınız. Sizleri içiyorum bir su gibi, ey sevimli nesneler.'' (sy:182) Ağaçlara yüklediği anlam epey etkilemişti beni. Yolda yürürken bilhassa durup ağaçları incelemeyi, fotoğraflamayı sevdiğim için yüreğimde yer edindi kelimeler..

    Klingsor’un Son Yazı başlığıyla ölümün gerçekliğini hissedebiliyoruz. Son yazını nasıl geçirecek ressam ? Yaşam ile ölüm arasındaki çizgide yolculuğu nasıl ilerliyor, ölümün kaçınılmaz etkisi ruhunda nasıl yankı uyandırıyor? ‘’Ama yürekte korku yuvalanmıştı,ölmek istemiyordu, yürek nefret ediyordu ölümden. (sy:188) Peki nedendi bu korku? Bir insan ölümden niçin korkardı? Yaptığı kötülükler, anlamsızlıklar boyutundan dolayı mı? ...Klingsor’un, ruhunu kemiren kurtçuklar vardı sanki... Hayatını birçok kadını sevmeye yer vermiş, yarı sarhoş, tutkulu yaşamış olması mı etkili bunda ?? ‘’Herkesin kendine göre yıldızları vardır,’’ dedi Klingsor acele etmeden, ‘’herkesin kendine göre bir inancı vardır, Ben yalnızca bir şeye inanıyorum, o da çöküştür. Bir uçurumun üstündeyiz, bir arabanın içinde gidiyoruz ve atlar ürkmüştür. Çöküş üzreyiz, biz hepimiz; ölmemiz, ölüp yeniden dünyaya getirilmemiz gerekiyor, bizler için o büyük dönence vakti gelip çattı.’’(sy:185) diyerek hakikat rüzgarının çarpıcı etkisi savruluyor etrafa adeta..

    Yaşam ne kadar da kısaydı, nasıl da her şey elden akıp gidiyor ve bir daha geri gelmiyordu’’ (sy:158) Ahir zamanda saatlerin dakikaya indiğini fark ediyoruz gün be gün. Akıp giden ömürde hakikatin, huzurun, doğruluğun ipini tutuşumuzdaki zayıflığı hisseder olduk. Kayıp gidiyor iz bırakılması gereken şeyler.. Hazın, boşa geçirilmiş oyalanmaların girdabında debelenip duruyoruz. Bu girdapta ölüm hatırımıza gelmiyor. ‘’Bütün günler ölüme gider, son gün ölüme ulaşırız’’ diyor Montaigne.. Hatırladıkça, kalbe yer ettikçe ölümü; hayatın geçiciliğinde kalp kırmanın, kötülüğün, kibrin, bencilliğin zincirlerinden kurtulmak kolaylaşır. Huzurun kapılarını irademizle açmaya başlar; iyiliğin, merhametin denizinde kulaçlar atarız. Meyusa kapılmadan... ‘’Ölüm insanlara verilmiş nimetlerin en büyüğü olabilir’’ diyor Sokrates. Ya olmasaydı ölüm ?
    +.+

    Kitapta Klingsor’un ölümle yaşam arasındaki yüzleşme sancısı düşünmeye sevk edici. ‘’Nasıl gülüyor yaşam, nasıl da gülüyor ölüm. ‘’ (181) Kitap okumanın en dokunan yanı da gerçeklerle yüzleşmeye vesile kılıp anlamaya, düşünmeye yönlendirici kuvveti, doğruya ulaşmadaki serüvende ışık olması bence.

    AFA yayınları 2.baskı Kamuran ŞiPAL çevirisi ile okudum. Klingsor’un Son yazı kitabı; Çocuk Ruhu, Klein ve Wagner ve en son Klingsor’un Son Yazı şeklinde ilerliyor. Sadece Klingsor’un Son Yazını okudum diğerlerini de başka zamana yaymak istedim. Puan kırmamın sebepleri de; epey yoğun anlatımı ve sürekli tekrar varmış gibi hissine kapılmam ve bazı kısımları sıkıcı bulmamdan ötürü oldu lakin betimleme büyüsü içsel yolculuktaki anlam arayışı bu eserinde de hakim pek tabi^_^ Diğer eserlerine kıyasla kendimi pek veremediğim bir kitap oldu.

    Not: Etkinlik düzenleyip yeterince aktif olamadım, kusuruma bakmayın tekrardan. İnşallah toparlayacağım ortalama 2 hafta içinde . Hikayem bu kadardı.
    Bir de hemen ölümle ilgili iki çok sevdiğim sanatçıdan elmas parçalar bırakıyorumdu izninizle ^.^

    Cem Karaca ~https://www.youtube.com/watch?v=y_B886BydzY

    Neşet Ertaş ~ Bir ayrılık bir yoksuzluk bir ölümhttps://www.youtube.com/watch?v=YXtBlJB2Udk

    Huzurla, sağlıcakla kalmanız dileğiyle. İyi okumalar dilerim.
  • Kusuruma bakmayın öfkeyle kalkıpta zararıyla oturmayı bi türlü bilemedik...
  • Saat dördü gecenin uykudaydı yıldızlar
    Rüzgar yaman vurdukça yorgun tepeler sızlar
    İki aslan parçası döndü operasyondan
    Sırılsıklam oldular,üşüdüler bir yandan
    Süratle abdest alıp başladılar namaza
    Yasin dedi gidip de bakayım yaramaza
    Ağır şartlar, sonunda hanıma çark etmişti
    Yuvasını dağıtıp evini terk etmişti
    Beş yaşındaydı Yusuf, sevimliydi oldukça
    Bakıcı gelir idi sabah fırsat buldukça
    Bayburt'taki annesi yatalaktı Yasin'in
    Yüzü de somurtgandı ağabeyi Tahsin'in
    Kıyıp da veremedi Yusuf'u ellerine
    Bir bakıcı buldular Mardin'de evlerine
    Salih'in de Maraş'ta bir tek anası vardı
    Babasının yüzünü güç bela hatırlardı
    Kara gözlü Salih'im iki gündür uykusuz
    Bayburtlu Yasin ise çok yorgun aç ve susuz
    Her biri bir an önce uyumak istiyordu
    "Allah'ım yurdumuzu koru şerden" diyordu
    Tam yatağa uzandı,gözü azdan dalmıştı
    Ardı kesilmeksizin telefonu çalmıştı
    "Sus artık be telefon" dedi çalarsın niçin?
    Uzanıp aldı ele tezden kapatmak için
    Baktı ki annesiymiş arayan gözü doldu
    Durduk yerde aramaz yoksa bir hâl mi oldu?
    Aradı annesini hayır olsun diyerek
    Çoktandır aramamış affını isteyerek
    Anası bakmaksızın boynundaki ağrıya
    Panikle cevap verdi bir an önce çağrıya
    Dedi "Yavrum üç defa rüyada gördüm seni
    Peygamber'im giydirdi elleriyle kefeni
    Hayır olur inşallah gözümü uyku tutmaz
    Ağrı sızı değil de hasret beni uyutmaz
    İyi misin,hoş musun ne yer de ne içersin?
    Dualarım sizinle Mevla'm kolaylık versin
    Ne zaman geleceksin Bayburt'a sen izine
    Bizi hasret bırakma Yusuf'umun yüzüne"
    Dedi ki "Merak etme anneciğim bizleri
    Hele şu terör bitsin tezden dönelim geri
    Burada olmak bizim alnımızın yazısı
    Dinsin diye burdayız anaların sızısı"
    O esnada Salih'in telefonu da çaldı
    Salih ise deliksiz derin uykuya daldı
    Müsaade istedi çağrıya bakmak için
    Telefona öfkeyle dedi çalarsın niçin
    Baktı ki arayana yazıyor Komser Hasan
    Ulan bir çift söz derdim amirimiz olmasan
    Açtı "Buyur amirim Salih uyumuş çoktan"
    Dedi "Kusura bakma görev çıktı hiç yoktan
    Teröristler pusuya düşürmüş Osmanları
    Kurtarmaya acele etmeliyiz onları
    Salih'i de uyandır geç kalmayalım lütfen
    Bu saatte aramak hiç de istemezdim ben"
    Yasin, Salih'i sarstı pek derindi uykusu
    Dedi "Uyan be Salih yine kurulmuş pusu
    Osman ile ekibi zor durumda kalksana
    Bizim şu Çelik Hasan demin söyledi bana"
    Salih zorla da olsa yatağından fırladı
    Yasin de silahını doldurup hazırladı
    Üstü başı iyice kurumamıştı daha
    Görev kutsal diyerek sarıldılar silaha
    Karakoldan bir araç geldi sokaktan aldı
    Araç da kaygan yolda kayacaktı az kaldı
    Gönlüne Yusuf düştü Yasin'in bir ah çekti
    Gün yüzüyle yavrusun ne zaman sevecekti
    Bir de rüyası geldi annesinin,fikrine
    Döner dönmez bir daha arayacaktı yine
    Bir vadiye geldiler tehlikeli yer idi
    Yanlarında amiri, Çelik diyorlar idi
    Dört beş araçtan daha başka polisler indi
    Ekipleri görünce Osman hayli sevindi
    Teröristler çapraza almıştı üç kişiyi
    Biri yaralanmıştı, şükür durumu iyi
    Kaçmaya yeltendiler,gelince yeni ekip
    Bizim Yasin birini etmek istedi takip
    Ateş açıp nihayet indirdi başlarını
    Döndü çağırmak için tüm arkadaşlarını
    O esnada tepeden mermi geldi sırtına
    Düştü doğruldu tekrar bakamadan ardına
    Salih yetişti hemen kucakladı dostunu
    Yarayı sarmak için biraz yırttı üstünü
    Bir can daha yakmıştı kuduz itler kaçmadan
    Araçlara bindiler ağzı bıçak açmadan
    Dayan Yasin diyordu dolu dolu gözleri
    Salih dedi bulalım tezden pansuman yeri
    "Hastaneye gidecek zaman yok dayanamaz
    İnşallah daha fazla yaraları kanamaz
    Ulaşalım evvela Nevşehirli doktora
    Adı neydi adamın ya Burhan'dı ya Bora"
    Doktorla sözleştiler bir sağlık merkezinde
    Aklı,zihni donmuştu telaştan herkesin de
    Salih de komseri de gözünü yumuyordu
    Bir an önce hayırlı haberler umuyordu
    Bir an dayanamadı atıldı içeriye
    Yasin'den bir manidar bakış kaldı geriye
    Bir şey söyleyecekti elvermedi lisanı
    Allah diye haykırıp teslim eyledi canı
    Komser Hasan yıkıldı,en çok Salih ağladı
    Osman da kabahati kendisine bağladı
    Göz gözü görmüyordu,ciğere kor vurunca
    İçi sevgiyle dolu koca bir kalp durunca
    Beraber ne belalar atlatmıştı bu canlar
    Gözlerinden film gibi şeritle geçti anlar
    Salih yıkıldı hepten bayıldı düştü yola
    Oğlu görmesin diye Yasin'i karakola
    Götürdü omuzunda iki polis sırtlayıp
    Salihse uzun zaman uyudu ayılmayıp
    Ne oldu bana diye hafızayı yokladı
    Birden bire Yasin'in resmini kucakladı
    Acısı tazelenip tekrar düştü sineye
    Nasıl haber vereyim o zavallı anneye
    En iyisi bu işi amirim halletmeli
    Beklemek çok yararsız emniyete gitmeli
    Toparlanıp ofise uğradı taksi ile
    Meğer acı haberi çoktan vermişler bile
    Sonra birden aklına Yusuf düşünce yersiz
    Dedi o yavrucağız olanlardan habersiz
    Bir başına ne yapar acaba şimdi evde
    Muhakkak babasını biliyordur görevde
    Eve dönüp çocuğa nasıl anlatsam dedi
    Babasını sormaz mı nasıl atlatsam dedi
    Ekipden arkadaşı eve kadar bıraktı
    Yaya gidecek yol da Bağdat kadar uzaktı
    Yasin'siz bu sokaktan adım atmamıştı hiç
    Bu vedayı hesaba yazık katmamıştı hiç
    Velhasıl odasına baktı Yusuf'un lakin
    Göremedi çocuğu ortalık da pek sakin
    Sağa sola bahçeye baktı telaşa düşüp
    Komşuları yetişti feryadına üşüşüp
    Garip bir durum vardı,onlar da görmemişti
    Komser de telefonda haberim yok demişti
    Nasıl olur, nereye giderdi ki aniden
    Her tarafı telaşla arıyordu yeniden
    Bu esnada durmadan telefon çalıyordu
    Yasin'in abisinden mesajlar geliyordu
    Ya gönderin çocuğu ya biz gelip alalım
    Böylesi kara günde nasıl rahat kalalım
    Salih tamam ben onu gönderirim diyordu
    Tahsin illa bir tarih konulsun istiyordu
    Anlatamadı gitti içinden geçenleri
    Hem konuşup hem hızla arıyordu her yeri
    Bakıcıyı aradı bakmıyordu cebine
    En sonunda bir haber gönderdi ekibine
    Yusuf için seferber oldu bütün birlik de
    Mardin'i baştan sona aradılar birlikte
    Evvela bakıcının kapısını çaldılar
    Üç günden taşındığı haberini aldılar
    Bütün şüpheler şimdi çekildi üzerine
    Kadın için malumat verdi amirlerine
    Sonrasında soluksuz bütün Mardin arandı
    Hastanede cesetler teker teker tarandı
    Ekiplerce şehirin çıkışları tutuldu
    Yaşam durdu bir anda Yasin de unutuldu
    Mardin Kenan'a döndü Yusuf'u yuttu sanki
    Birileri kuyuda onu unuttu sanki
    Sabaha dek arandı bir tek işaret yoktu
    Bu ıstırap Salih'in bağrına düşen oktu
    "Gardaş emanetine sahip çıkamadım ki
    Yüzüne doya doya dönüp bakamadım ki"
    Günler geçer Yusuf'dan ne haber var ne de ses
    Yusufçuk dönmeyince kahıra düşmüş herkes
    Bayburt'ta da acılar ikiye katlanmış hem
    Bir ocakta iki köz,bir evde iki matem
    Ninesi günden güne eriyip,hasta düşmüş
    Bu karanlık günlerin ışığı dosta düşmüş
    Şingah'tan yirmi yiğit koşup gelmiş Mardin'e
    Bütün Bayburt tutuşmuş yavrucuğun derdine
    Ne bir iz var ne haber bunca zamandan beri
    Zaman durdu saniye geçmez oldu ileri
    Ardı kesilmeksizin telefon çaldı birden
    Üşenerek eline aldı olduğu yerden
    Yabancı bir numara Salih abi diyordu
    Sesi boğuk geliyor bazen kesiliyordu
    Dedi ki "Duydum meğer Yusuf'u aramışsın
    Gece gündüz demeden her yanı taramışsın
    Merak etme ben onun annesiyim bilinsin
    Amcası alır diye istemedim bulunsun
    Yanımda afiyette, bakmayın kusuruma
    Ailemin yanına döndüm ben Erzurum'a"
    Başından kaynar sular aktı Salih'in birden
    Telefonu fırlattı duvarlara sinirden
    Öfke,sevinç ve hüzün derin indi bağrına
    Hem mutluluktan uçtu,hem çok gitti ağrına
    Şehidin emaneti çıkmıştı gün yüzüne
    Şimdi doyabilirdi gönlündeki hüzüne
    Saat dördü gecenin uykudaydı yıldızlar
    Rüzgar yaman vurdukça yorgun tepeler sızlar

    Önder Eryılmaz
    Bayburt
    12.06.2018
  • > Bundan yıllar evvel, ben küçükken bulunduğumuz ilçeye haftanın belli günleri gelen gezici kütüphaneye üye olmaya karar verdikten sonra, okul öğretmenim Nevin hocamın da tavsiyesi ile dünya klasiklerinden birisi olan Moby Dick’i okumaya karar verdim. Devrimci Yunan filozof: Herakleitos, “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözüyle, bir nehrin devamlı harekette olduğu ve değiştiği için aynı suda yıkanmanın tekrarının imkânsız olduğunu ifade etmiştir. Fakat bazı yazarların kaleme almış oldukları kitapları vardır ki, bu güzel eserler her daim aynı tatta kalırlar, ama buna karşın bizler dur duraksız değişir ve gelişiriz. Zamanında bu gibi kitapları okumak ve sonrasında bir tekrar geçmek, benim zaman içerisinde nasıl değiştiğimi ve neden değişime ihtiyaç duyduğumu anlamama daha da yardımcı oluyor. Bence dünya klasikleri, her evin kitaplığında olması ve gerçekten okunması gerekenlerden diye düşünüyorum.

    > Ben şahsen bazı klasiklerin çok daha iyi yıllandıklarını keşfettim ve bir klasik eserin klasik kalabilmesi için birçok edebi güzelliği üzerinde barındırdığını unutmamak gerektiği düşüncesindeyim. Bu eserler ki, her dönemde geçerli olan fikri derinlik ile birlikte, biz okurlara özgün mesaj sunabilmektedirler. Bizlere, o dönemin medeniyetinin geniş temsil gücünü ve ruhunu yansıtırlar. Bu klasiklerin: yenilikçi olmaları, evrenselliği onaylamaları, edebiyatın en iyisi olmaları, her dönem sadık ve sıkı takipçilerinin olması, en yaygın görülenlerde bulunan belli başlı özelliklerdir. Bu gibi eserlerde sıklıkla rastlanan bir diğer husus ise, onların zamana karşı direnebilmeleri ve emsalsiz eserler olmalarıdır. Klasik eserler, biz okurlara bir sanat eseri olarak edebiyatın tüm inceliklerini aktarırken, yazarın kalemi aracılığı ile bizleri hayal dünyasında en ileri noktaya taşırlar. Klasiklerin hem biriktirici hem de kendilerine has olmaları, neredeyse her okuyanı tarafından onaylanmaktadır. Bununla birlikte, okunduğu her zaman diliminde geçerli olan değer üretme gibi bir kavrama sahiptirler. Ve hatta bu sebeptendir ki, eserde bulunan karakterler ile bütünleşen okurlar ve taklitçiler bile yaratabilirler. Bu gibi eserlerin okur edebiyat dünyasında bıraktıkları etkiler yüzyıllarca sürebilir ve dünya klasiklerinin medeniyete birçok şey kattıkları kesin ve kaçınılmazdır.

    > Kitapların gerçekten kitap gibi koktuğu bir dönemde, benden önce birçok kişinin elinden geçmiş olan Moby Dick romanını almanın heyecanı vardı bende. O zamanlar siyah beyaz televizyonumuz, radyomuz vardı, ama Ankara gibi bir merkezde bile soğuk yağışlı günlerde elektrik kesilmesi sık yaşandığı için gaz lambasız ve sobasız hiç olmazdı evlerimiz. İşte o zamanın gelişmişliği ile o günün Türkiye’sini düşünün ve elinizde tuttuğunuz, size bambaşka bir dünyayı aralayacak türde romanı hayal ediniz. Romanın kapağını çevirdim ve ben romanı okudukça, o beni daha da cüretkâr davet etti maceranın içine. İşte o andan itibaren kaptan Ahab ve Moby Dick'le inanılmaz maceralı bir deniz seyahatine çıkma cesaretini buldum kendimde. O zamanlar şimdiki gibi bir kitaplığım olamadığı için, hep yatağımda, yastığımın altında saklardım romanı ve soğuk kış akşamlarında, sıcak sobanın yanarken vermiş olduğu o eşsiz çıtırdama eşliğinde okuma çok iyi gelirdi bana. O günlerde kitap her şeyden öncelikli olmuştu benim için. Ah keşke bir de ben görebilsem ve dokunabilseydim o güzel beyaz balinaya! Ben Moby Dick'ten hoşlandım ve eğer bugüne değin okumadılarsa, burada okumak düşüncesinde olan çoğu okur arkadaşıma tavsiye ederim.

    > Melville, kitabın belli bir bölümüne kadar balina avcılığının büyüleyici, eğlenceli ve ilgi çekici hikâyesini sunuyor biz okurlara. Yazarın kalemi ile hayal gücü bu konuda çok iyi ve o gün için geleceği parlak bir düzyazıya sahip. Kitap belki bazılarınız için arada sabrınızı yoklayabilir, ama biraz dayanabilirseniz, sonrasında sizi daha geniş ve ezoterik düşkünlük çevrelerine davet ediyor. Hadi buyurun, şimdi bir buçuk asır geriye bir yolculuk yapalım ve literatürün o zamana dair eleştiri dünyasında, yazarın kitabında konu olan macerasını, düşüncelerinin aktarımını ve kaleminin ustalığına birlikte bakalım!


    GELELİM KİTABIMIZ MOBY DICK’E;

    “Ahab için, yeryüzündeki tüm kötü güçler, ete kemiğe bürünmüştü Beyaz Balina’da. Bu kötü güçler sanki Ahab’ı kemirdikçe kemirmiş, yüreğinin ve ciğerinin yarısını yemiş bitirmişti.”

    > Kitap, bir anlamda, çoğunluğunu balinaların, balina avcılığının ve denizcilik kültürünün çeşitli yönleri hakkında ansiklopedi benzeri girişler yapıyor. Kendisini denizlere adamış olan Kaptan Ahab’ın, Moby Dick ile hiçte güzel olamayan bir anısı ve o anıdan kendisine kalan yarası vardır. Bu hoş olmayan anının Kaptan Ahab’a bir diğer mirası da, kendisinin sindiremediği, bir hayvana yenilmişlik duygusudur. İntikam hırsı ile yanıp tutuşan Ahab, ucu bucağı olmayan okyanuslarda beyaz balinanın peşine düşmeyi ve öç almayı kendisine amaç edinmiştir. Sefere ve ava birlikte çıkacakları mürettebatını Peqoud adlı gemisine toplayan Kaptan Ahab, ilk ava çıktıklarında, onu öldürmeden huzura eremeyeceği düşmanına karşı olan amacını takımına anlatır ve uzun bir sefere yelken basarlar. Hedefledikleri yere ilerlerken türlü zorluklar ile karşı karşıya kalan mürettebat arasında bu balina ile ilgili şehir efsaneleri de söz konusudur. Zorlu şartlar altında yapmış oldukları bu uzun yolculuğun artık sonuna gelinmiştir ve Moby Dick ile karşılaşmaları artık an meselesidir. İntikam hırsı ile hareket eden Kaptan Ahab’ın gözü hırstan iyice dönmüştür. Günler sürecek olan zorlu bir av artık çok uzakta değildir ve bizi de bu maceranın içine çekecektir.

    “Denizin dört bir yanında görülen yamyamlığı bir kez daha düşünün. Düşünün ki, tüm yaratıklar birbirlerini yerler, dünya kurulalı beri birbirleriyle savaşıp dururlar. Bütün bunları düşünün; sonra bu yeşil, tatlı ve çok uslu toprağa bir bakın. Her ikisini de, karayı da denizi de şöyle bir düşünün. Kendi benliğinizle bu iki şey arasında garip bir benzerlik sezmiyor musunuz acaba?”

    > Aslında, yazarın ilk kaleme aldığı yıllarda çok dikkat çekmeyen bu romanımız daha sonra, yirminci yüzyılda popüler oldu. Bu kitaba olan ilgi arttıkça, birçok dilde çevirisi yapılarak yayımlandı ve sonrasında da beyaz perdeye aktarılarak sinemaya uyarlandı. Kitap, 1851 yılında Londra’da neşredilmiştir ve kitaba dair hikâye, bu geminin mürettebatından olan ve bir tesadüf eseri sefere dâhil olan denizci İsmail’in ağzından aktarılmıştır.

    “Bana İsmail deyin. Birkaç sene önce — kesin olarak kaç sene olduğunun önemi yok — parasızken ve karada ilgimi çekecek hiç bir şey kalmamışken, biraz denize açılıp dünyanın suyla kaplı kısımlarını görmek istedim…’’

    > Kitabın incelemesini bugünün şartları gereği tekrar ele aldığım için kitap ve konu içeriği hakkında kişisel olarak şunu ifade edebilirim ki; yazarın burada kalemi aracılığı ile biz insanlara doğanın gücünü aktarım isteği gerçekten çok yerindedir. Hıncına yenik düşerek ve doğada yaşayan diğer canlılar üzerinde mutlak hâkimiyet kurma hevesine kapılan insanlığın kaçınılmaz mağlubiyet karşısında gelmiş olduğu psikolojik noktanın bir anlamda cinnette vardığını ya da ölümle ile karşı karşıya kalmasını işler kitap. Benim açımdan, kitapta başrolü paylaşan diğer temel kahramanımız ise birçok türünden daha farklı olan güçlü beyaz bir balinadır. Sırtından fışkırttığı suyu yükseklere gönderebilen ve bir anda derinlere kaybolup, dikey bir şekilde son sürat yüzeye çıkarak önünde ne varsa darmadağın edebilen bir güç abidesidir. Burada, roman boyunca adı geçen kahramanımız Moby Dick’in de, en az Kaptan Ahab kadar psikolojik sınırının eşiğine gelmiş tehlikeli bir canlı olarak algılanması ihtimal dışı değildir. Kitaba bu anlamda odaklandığımızda, ‘Moby Dick’in bir macera romanı olmadığını, aksine bizlere psikolojik anlamda ders verecek nitelikte bir roman olduğunu anlıyoruz!

    “Gözle görülen şeyler mukavvadan maskeler gibidir. Ama her olan biten şeyde, her canlı işte, her su götürmez olayda, bilinen her şeyin içinde, bilinmez bir akıl vardır. Bu akıl, kendi damgasını vurur o akılsız mukavva maskeye. Eğer insan vuracaksa, o maskeye vurmalı. Mahpus, zindandan kaçabilir mi duvarı delmeden?”

    > Bugün Pazar ve ben benim ufaklık Mert elverdiğince sizin için bu incelemeyi hazırlamaya çalıştım. Arada olası yazım hatalarım olduysa artık kusuruma bakmayın lütfen. Neyse, ben birazda yarıda kalan kitabıma devam edeyim ve merak etmeyin, ona da bir inceleme yakında gelir.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • "Bugün benim kusuruma bakmayın, çünkü kendimde değilim. Başkalarının elindeyim ve öyle küçük düşürücü, alçaltıcı bir şey ki! Kocaman, gri bir duvara yapışıp kalmış beyaz bir kağıt gibi hissediyorum kendimi. Bu sabah gözümü açtığım zaman, sanki yarın sabah olmuş sandım, anlıyor musunuz, sanki bugün yoktu, takvimden çoktan silinmişti. Bugünü benden çaldılar, hâlbuki önümde çok da gün kalmadı."