• Gamelin,yurtsever devrimci,kararlarında katı ve acımasız,kendi kardeşi bile sanık olsa acımayacak derecede adaletli.En azından böyle görüyor kendisini.

    Fransız devrimi dönemindeyiz.kliselerde İsa kutsalları indirilmiş yerlerine Rousseau(Jean Jacques),Brutus,Le Peltier büstleri konulmuş,rahibin kürsüsünde insanlik bildirgesi asılmış,ibadethane olarak kullanılan kliseler bir toplanma merkezine dönüşmüş, Cumhuriyetçiler toplantılarını kliselerde yapıyor.
    "Yaşasin kral" diye bağıran bir hizmetçi kadını mahkum eden cumhuriyetin devrim mahkemeleri sırf bu yüzden bizzat cumhuriyet insanları tarafından hor görülecek ve mahkemeyi yoketmek için cumhuriyeti yıkacaklardır. En sonda söyleyeceğimi ilk başta söyledim ve rahatım artık devam edebilirim.

    Kuklalar yaparak geçimini sağlyan bir adam kuklaları devrimle dalga geçecek şekilde yapıldığı ileri sürülerek idam edilebilir mesela,yada bir rahip 21 Haziran,19 Eylül,28 Mayıs tarihlerinde yurtseverliğini ispat edebilmiş mi diye sorguya çekilebilir,onaltı yaşındaki bir kız, yaramaz çocuklar gibi her şeyden,yoksulluktan baskıdan,ekmek kuyruğundan sıkılıp yaşasın kral diye bağırdığı için korkunç bir suç işlemiş sayılabilir,insanlar ikiye ayrılmıştır,yurtseverler ve hainler. Hainler ,yaş ,cinsiyet gözetilmeksizin cezalandıŕılacaklardır. Devrim mahkemesi ayrım yapmaz. İki tahta arasında üçgen bir metal gözleri kamaştırır,bu giyotindir.Giyotinin bir önceki günden kalma kanlarını köpekler dilleriyle temizlerler.Devrim mahkemesinden arta kalanları. Fransız devrimi kanla yapılmıştır buna en çok köpekler sevinmiştir.

    Ordunun başındaki bir general Avusturya'lılara karşı bozguna uğramışsa yalandan,bile bile yenildin diye giyotini boyluyordu. Genarellerin kazanmaktan başka şanslari yoktu yani,ya kazanırsın ya ölürsün,hem de şerefli bir asker için en kötü şekilde, vatan haini yaftası yapıştırılarak.Sıradan olmayan,kumandan olma ideali bulunan bir askerin krallığı savunması mantıksız değildir,tarihe bakıldığında yetişmiş tüm büyük kumandanlar krallık düzeninde yetişmiştir.Buradan Selim Pusat'a saygılarımı sunarak devam ediyorum.

    Bu kıyımlardan sonra beyaz elbisesini kirleten küçük bir kız çocuğunun çığlıkları içimize su serper,sadece annesinden terlik yiyordur.Ne mutluluk!

    Adalet dediğimiz şey kesinlikten uzak kuşkuculuğa yakın bir şey midir.Adalet karar vermek yerine kuşkuya düşerse kararın doğruluğu tartışılır.Hukuk evrensel değildir bu yüzdende ilim değildir,zamana ve şartlara göre binbeşyüz tane hukuk anlayışı varsa adalete güvenmek insanın kendini kandırmasıdır ancak.
    Bir adam sırf Gamelin öyle istiyor diye ölür.Bunun adı Gameline gösterilen saygıdır,oysa adamın tek suçu karanfile benzeyen kurumuş nar çiçeklerinin olmasıdır,bir nar çiçeği ne kadar benzeyebilr ki karanfile? Bir adamı öldürtecek kadar benziyor işte bu yeterli değil mi?

    Sessizlik ,giyotin hareket ederken duyulan sessizlik,bu sessizlik çok şey anlatır ama duyulan sadece küt sesidir,korkunç bir ses.Sesin anlattıklarıysa izleyiciler arasından sessiz sedasız sıyrılıp giden birini vurur,gözlerden birer damla yaş düşer yere,sessizdir bu düşüş,ama ne yansımalar vardır bu saydamkıkta,bir gözyaşının gücüyle yer titrer,hiçbir bomba bu denli titretememiştir yeri.Bir duvarcı ustası ,suçu kimbilir nedir,kendi yaptığı bir duvar dibinde kurşuna dizilir,düşer sırtı duvara dayalı olarak can verir,duvarın içi titrer...
    Fransız devrim mahkemesi giyotincidir,kurşuna dizilmelere karşıdır,kurşunları heba etmek nedendir,cephane zaten az kalmıştır,kurşuna dizilenler ne şanslıdır,ölecek insanlardan kurşunu esirgemeyin der biri yada demez,düşünür belki,içinden gülerek.Bunu söylemek suç sayılabilir çünkü.

    Sonrası iyice karanlık,bir kanunla bir kanun değiştirilir,değişen sadece bir kanundur, sebebi vakit kaybını önlemek,artık devrim mahkemesi soruşturma yapmayacaktı,sorgu sual yoktu,tanık yoktu,savunucu yoktu artık,sanık vardı ,hep olacaktı,sanık suçunu da,suçsuzluğunu da kendi içinde saklayıp juri üyelerinin yanından sessiz sedasız geçecekti,soluksuz.Karar bu geçiş sırasında verilecekti,en fazla yirmi saniye...
    Ne tasaruf!

    Bireyin hakları,özgürlük yitip gitsin,önemsizdi devrim mahkemesinin yurtsever savcı,yargıç ve jurilerinin yürek atışları her şeyi kurtarırdı çünkü.
    Suç bile ayaklar altındaydı,suç için gerekli olan şey biraz yürek biraz istek.Ama suçluların çoğunda ne istek ne de yürek vardı çünkü suçsuzdu çoğu.Tarafsızlıkta bir suçtu,sadece devrimi savunanlar suçsuzdu,geri kalan kim varsa ölmeliydi.Ölmek istemeyen mahkumlar bir yana ölmek isteyenlerde azımsanmayacak kadar çoktu.Hafiyelerin -ki bu hafiyeler herkes olabilir- cezaevlerine doldurduğu ve sıralarını bekleyen insan yığınları bir yana başlarını bir an önce vermek için sabırsızlananlarında işini halletmek gerekiyordu. Bazı acelecilerse,cellatlardan ve yargıçlardan tiksindikleri için gururla kendi yaşamlarına kendi elleriyle son veriyorlardı. Genç,sevilen,yakışıklı bir asker "Ne olur benim için yaşa" diyen sevgilisine aldırmadan,mahkeme karşısına dikilip, suçlama evraklarını tutuşturarak piposunu yakmıştı onunla.Tüm benliğiyle Cumhuriyetçi olduğu halde ,ne sevgilisi için,ne aşk,nede zafer için yaşamak istemiyordu artık.

    Yurtesever vatan evlatları.Yargıç,savci ve juri üyeleri ,güç onların elindeydi bir kadının gözüne bakmayı bırakın beslediği kedinin gözüne bakarak kimin suçlu olduğunu anında anlarlardı,onlar yurtseverdi çünkü,yurtsever olduklarınca Tanrılaşıyorlardı ve Tanrılar susamışlardı.
    Gamelin sokakta oynayan bir çocuk görse kucaklar,tüm zalimlikliklerim senin içindi çocuk derdi belki ,büyüyünce pırıl pırıl bir Fransa'da mutluluğunu,temizliğini bana borçlu olacaksın da diyebilirdi.Der ve sonra kimbilur kucakladığı çocuğun annesinin yada babasının boynunu vurdurtabilirdi.Gamelin bunu anlayayamayacak kadar uzaklaşmıştı kendinden,insanlığından.

    Oysa bir genç vardı bir zamanlar ,resim yapardı.Orestes ve Elektra adını koyacağı bir resim,yarım bıraktı,kara bir yürekle dolup taştı istese saçlarını okşayacağı bir Elektra'sı olabilirdi belkide ama kızkardeşi bile nefretle bakıyordu ona ve herkes gibi kaçıyordu,bu kadar yanılgıya düşmeseydi kendi ölümüyle yaşlı anasınıda acıdan öldürecek hale gelmezdi tıpkı Orestes gibi.Bu adam tıpkı tablosu gibi yarım kaldı gitti arkasında bir Elektra bırakamadan.Yanılmıştı bu adam.
    Başka bir adam,belkide aynı adam,ölüler birbirine benzer çünķü,aşık olduğu kızla belki aç,yoksul bir şekikde ama mutlu olarak kırlarda dolaşabilirdi,sevdiği kız ona "Güle güle sevgilim ,babam neredeyse döner,merdivenden inerken bir gürültü duyarsan hemen üst kata çık tehlike geçinceye dek inme. Sokak kapısını açmamı istediğin zaman kapıcı penceresine üç kez vurursun Güle güle canım! Güle güle ruhum!" derdi yine...
    Bir kız yine söylüyor,belkide aynı kız,vefasızlar birbirine benzer çünkü, başka ,bambaşka bir adama "Güle güle sevgilim,babam neredeyse döner.....sokak kapısını açmamı istediğin zaman..." Ah ölüler de yanılıyor işte!
    Devrimciler habire kılık değiştiriyor muhalif devrimciler siz daha az vatanseversiniz diye baştakileri indiriyor ve boyunlarını vurduruyor,bu böyle sürüp gidecek yurdunu daha fazla seven biri çıkana kadar devam edecekler Tanrılık rolüne.Bazı Tanrıların susuzluğu geçince yerine daha fena susamışlar gelecekti. Bu böyleydi,kral kalsa aynı şey,cumhuriyetçiler aynı,bir kaç yüzbin insan nedir ki,önemli olan gelecekteki pırıl pırıl hayatlar,yetim aynı zamanda öksüz bırakılan çocuklarla kurulacak bir gelecek.

    Cumhuriyetin ünlü parolası "Özgürlük, Eşitlik,Kardeşlik ya da Ölüm" sadece ölüm kısmında başarı sağlandı...
  • Ulusumuzun çimentosu Atatürk ilke ve devrimleridir. .Irticaya ve terörü besleyen farklı yaklaşımlar ulusumuzu felakete götürür ..Çatı yıkılırsa herkesin altında kalacağı bir son kaçınılmaz olur ..Özgürlükleri ,bölünmelere ,toplum kutuplaşmaların götürerek kendi kendini yiyip bitiren demokrasi anlayışı ..Tanrı ile kul arasındaki inançlara müdahaleyi ,dini siyasallaştırmayı ve din ile devlet arasında işlerini birbirine karıştırmayı amaçlayan laiklik anlayışı ülkemize yarar değil zarar vermektedir ...
  • Geleneksel bir baba tanımı vardır bizim kültürümüzde. Babalar güçlüdür. Her zorluğa göğüs gerer, yıkılmazlar. Sever ama belli etmezler. Tebessüm eder ama kahkaha atmazlar. Çalışırlar hayatları boyunca, evlerinin direği olurlar. Evin üzerinde bir kalkan olurlar da evin içinde olmazlar pek. Çocukları birkaç değerli anıyla hatırlarlar babalarını: ettikleri birkaç küçük sohbetle, dizine oturtup verdiği öğütlerle, radyodan açtığı türküleri uzaklara bakarak mırıldanmasıyla… Bu anılarla gözleri dolar ve uzaklara bakarlar hey gidi günler dercesine.

    Hasan Ali Toptaş da böyle bir babanın yaşlanmıș halini anlatıyordu hani Kuşlar Yasına Gider’de…

    “Gövdesine testere çalıştıkça sarsıldı erik (ağacı), yaprak yaprak sarsıldı, sarsıldı,sarsıldı ve yanının üstüne küt diye devriliverdi aniden.

    Erik değil de babam devrilmiş gibi oldu canım acıdı.” diyordu Hasan Ali kitapta, o dimdik duran babanın yıkılışını anlatırken...

    Fakat benim babamla ilişkim bu tanımdan epey farklı aslında. Ben babamla gülerim, dertleşirim, konuşurum... Dinleriz biz birbirimizi...

    Ancak başta bahsettiğim baba-evlat ilişkisi benim babamla olan ilişkimden çok babamın babasıyla ilişkisine benziyor. Benim size anlatacağım şey işte bu değişim… Bu değişimin, benim ve babamın çocukluk anılarının bende çağrıştırdıklarından yola çıkarak kurguladığım bir öyküleme. Bu nedenle ben anlatırken o eski zamanları canlandırmanızı istiyorum sizden; kapısı kilitlenmeyen o sobalı küçük evleri, herkesin birbirini tanıdığı mahalleleri, samimi dostlukları, o yeşil bahçeleri olan köyleri, bastonlu amcaları, sokaklarda oynayan çocukları ve atları…

    Çocuk dışarıda oyun oynuyor arkadaşlarıyla. Koşuyor boylu boyunca, rüzgarı hissediyor bütün hücrelerinde. Gözlerini kapatıyor. O yeşil çimleri hissediyor ayaklarında. Bu sırada birkaç taş giriyor pabucunun içine… Umursamıyor, koşuyor her şeye inat. Kimi zaman sonra gözünü açıyor ve babasını görüyor karşısında. Başında bir şapka elinde bir sigara. Güneş, batmadan önceki o kıpkırmızı anında. Çocuk koşmayı bırakıyor, yavaşça duruyor ve babasına bakıyor. Bakarken elini alnına götürüyor gözüne gelen güneşe gölge etmek için. Çünkü babası güneşin önünde. Eğer elini siper etmezse, çıplak gözüne vuran kırmızı ışık canını acıtıyor. O an çocuk irkiliyor. Bu imge, babasını kahraman yapıveriyor bir anda ; ulaşılmaz bir kahraman. Dağ gibi dimdik ve yıkılmaz… Orada hayranlıkla dikilen çocuk aniden duyduğu sesle arkasına dönüyor. Dört nala koşan bir at görüyor. Attaki heybeti, asaleti ve ulaşılmazlığı fark edince çocuk aklıyla babasıyla bağdaştırıveriyor ve bir tebessüm oluşuyor dudaklarında: Gurur duyuyor. Hızlı adımlarla babasının yanına gidiyor. Ona bakarken kafasını yukarı kaldırıyor; o kadar uzun ki başka türlü yüzünü göremiyor. Babası da bir kısa an ona bakıyor çocuğun omzunu sıvazlıyor ve birlikte eve dönüyorlar. Çocuk o günü hiç unutmuyor...

    O günden sonra yıllar geçiyor. Yatılı okula gittikten sonra çocuğun hayata bakış açısı değişiyor. Tüm dünyası olan o yer gittikçe küçülüyor. Bir tek babası hala yıkılmaz duruyor zihninin derinliklerinde. Tatillerde eve döndüğünde babasının gözlerinde gördüğü gurur duyan ifade onun için paha biçilemez. Sıvazladığı omzunda duyduğu güç ona “Bir gün ben de babam gibi olacağım” dedirtiyor sürekli.

    Fakat sonra çocuk daha da büyüyor ve babasının hatalarını görüyor; mükemmel olmadığını anlıyor, yıkılmaz olmadığını… Bir süre şaşkınlıkla kalakalıyor. Yıllardır kafasında kurduğu heykelin yıkıldığını düşünüyor ve hüsrana uğruyor.

    Zaman geçiyor. O artık genç bir adam. Babasını hatalarıyla sevmeyi öğreniyor. Onu artık ulaşılmaz bir kahraman gibi değil hata yapabilme ihtimali olan normal bir insan gibi görüyor. Hatalarına rağmen doğru için yaşadığını fark edince daha çok seviyor onu. Onu artık 'babasıymış' gibi seviyor.

    Ve o artık bir baba. Ne zaman baba olduğunu anlamıyor. Çocuğu olacağını öğrendiği ilk an mı? Yoksa onu kucağına alıp gözlerine baktığı zaman ya da yavrusunun ona ilk kez baba dediği an mı?

    Sanırım her defasında bir kez daha baba oluyor.

    Çocuğunu seviyor; kucağına alıyor, uyurken izliyor, parmaklarıyla küçücük elini tutuyor, konuşuyor, çocuğu gülsün diye suratını komik şekillere sokuyor. Sonra bir an kendi babası geliyor aklına. İstemsizce düşünüyor birden. O bebekken babası onunla böyle ilgilenmiş miydi? Bir an beşikteki bebeği kendisi, kendisini ise babası gibi canlandırıyor kafasında. Fakat fazla imkansız gelmiş olacak ki başaramıyor. Babasının yüzünü oturtamıyor bir türlü zihnindeki sahneye.

    Lakin kırgın ya da kızgın değil. Hatta biraz üzülüyor babası için. O sevgisini doya doya yaşarken çocuğuyla, kendi babası hep uzakta kalmış. Küçükken onu kahramanı yapan dik duruşu onu bir şeylerden mahrum bırakmış. Hep bir duvar örmüş aralarına.

    Sonra bir zamanlar verdiği sözü hatırlıyor: “Ben de bir gün babam gibi olacağım”

    Hafifçe tebessüm ediyor. Biliyor babası gibi olmadığını ve olamayacağını. O çocuğunun ulaşılmaz kahramanı yerine babası olmaya çalışacağını, dimdik durmak yerine bazen yüz yüze konuşabilmek için çocuğunun boyunca eğileceğini biliyor. İyi kötü ya da doğru yanlış kıyaslaması yapmıyor ama. Farkında çünkü değişimin ve zamanın her şeyi değiştirdiğinin.

    Evet, zaman değişiyor ve kendisiyle birlikte her şeyi değiştiriyor. Kilidi olmayan sobalı evler, çelik kapılı doğalgazlı dairelere; bahçesi olan köyler, apartmanlı şehirlere; atlar, arabalara dönüşüyor. Bu sırada aile yapısı ve aile anlayışı da aynı kalmıyor haliyle. Bireylerin rolleri değişiyor.
    Değişmeyen tek şey ise değişim oluyor...


    İclâl.
  • #bozkırınsırrıtürkpeygamber
    #ahmetturgut
    #okudumbitti
    #puanım 7/10
    >>geç de olsa bitirdim
    Evet kurtlar vadisi Polat'ın dizide okuduğu kitap
    Kitap genel itibariyle akıcı ve sade dili sıkmıyor okuyucuyu. Konu olarak da ilgi çekici ve kurgu çok başarılı. Tabi Ahmet Turgut'a bi kaç "amma da yaptın he" dediğim yer dışında :) Ve eski Türklere (özümüze) özgü bir çok kelime öğrendim. Romanın Öğreticiliği de yadsınamaz.
    Yazarın ilk romanı olmasına rağmen gayet başarılı.
    UYARI>> Romanda milli değerler dini değerleri bastırmış. Peygamberlikten ziyade Türklük esas alınmış. İnanç bakımından çok büyük beklentilere girmeyin :) #kitabınkonusu ^^ Hz.Muhammed (s.a.v) kendisinden evvel 124 bin peygamber olduğunu rivayet etmiştir. Zaten Kuran-ı Kerimde: "Andolsun ki: Biz, her ümmete: «Allah'a kulluk edin ve Tağuttan sakının!» diye uyaran bir peygamber gönderdik. Sonra içlerinden kimine Allah hidayet nasip etti, kimine de sapıklık hak oldu..." NAHL/36
    diye geçer. E hal böyleyken Ahmet Turgut da bundan ilham alarak nasıl bir Türk Peygamber olurdunun kurgusunu yapmış. Romanda Kuran-ı Kerim'i referans almış. Lakin referans aldığı ayetleri kitabın sonunda toplaması yordu beni :( bi yandan oku bi yandan arkadan ara ki bulasın.
    Roman "Öktem ve aşena (ikiz kardeşler) etrafında gelişiyor" tabi peygamberlik kavramı yerine "kutlu" kavramı kullanılıyor. Kut anlayışı da burdan geldiği hatta; ıslıklı ok, Turan, üzengi gibi bi çok türklere özgü detay var. Tabi benim en ilgimi çeken yer Türklerin daima mazlumun yanında zalimin karşısında oluşunun Türk Peygamberden ileri gelişi oldu :) #Alıntı ^^ Mazlumlara umut verip zalimlere kılıçlarımızı göstermeyi nasip eden Tanrı'ya şükürler olsun.
    Sakın unutmayın insan, Tanrı'nın en büyük delilidir, kutsaldır. Bu yüzden aman dileyene el kaldırmak yakışmaz bize. ^^
    Herkese tavsiye ediyorum
  • Dünyada tam bir iktidar kuşağı bağladı, kurt ile kuzu bir arada yaşadı. Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi. Hükümdarlar iktidarı Tanrı’dan alırlar...
    İbrahim Kafesoğlu
    Sayfa 241 - Ötüken Neşriyat, 41. Baskı: Ağustos 2017, İstanbul
  • Sayın Yaşar Kalafat'ın kitabında öne sürdüğü en önemli görüş; Türklerin eski dinlerinin Gök Tanrı/Ulu Tanrı inancı olduğu yönündedir. Şamanizm/kamizm görüşünün bir din değil bir inanç olduğunun da ısrarla altını çizmiştir. Eski Türk inanışına göre Kam'lar bu dünya ile diğer alemler arasında iletişim kuran, hastalıklarla ilgilenen şifacılardır. Dinsel kimlikten ziyade, medyum vasfına sahip insanlardır. Eski Türklerin hakim din anlayışı Tek Tanrılı Tengricilikdir.

    Kitap eski Türk inanışlarını incelerken, halen Anadolu'da devam eden bazı gelenek ve düşüncelerin de aslında kamizm'e ait olduğunu ortaya koymuş oluyor. Birisine doğum günün kut'lu olsun derken kullandığınız "kut" kelimesinin eski Türk inanışına ait bir ifade olmasından tutun da, türbelere-ağaçlara kaput bağlanmasına, nazar boncuğuna, kurşun dökülmesine, tahtaya vurulmasına kadar varan ve bugün de devam eden geleneklerin kökenlerine iniyoruz. Yine kitaptan edindiğimiz gözleme göre bu gelenekleri halen Anadolu'da Alevi-Bektaşi ve Türkmen'ler en yoğun olarak devam ettiren gruplardır.

    Kıymetli bir eser, keyifli okumalar dilerim.