• 228 syf.
    Eski Yunan denilince Homeros'la birlikte akla gelen ilk isim olan Hesiodos'un hayatı ve eserleri hakkındaki bilgiler ile günümüze gelen Theogonia, İşler ve Günler kitapları içinde barındıran güzel bir eserle karşı karşıyayız.

    Eserin uzun ilk bölümünden gördüğümüz kadarıyla; Hesiodos, Anadolu'dan Yunanistan'a göçmüş bir ailenin çocuğu olarak büyümüş. Yaşadığı toprakları yadirgadığı ve daha verimli topraklara sahip olan Anadolu'daki yurdunu özledigi ifade edilmiş. Nitekim çizdiği tanrı tasvirleri ve insanlara verdiği öğütlerin Anadolu izleri taşıdığı örneklerle verilmiş. İşler ve Günler'de çiftçilikle ilgili verdiği bir tavsiyede turna kuşlarının ötmesini beklemelerini tavsiye edişi, ayın belirli günlerinde yapılacak işler veya belirli günlerde olacak işlerin mahiyeti, adetler(gece iş yapilmamasi, ocak kenarında çıplak olunmamasi, suyu Tanrılari anmadan içmeme veya kullanmama gibi) Anadolu kültürüne ait olduğu ve Hesiodos'un bir nevi köklerini dile getirdiği ifade edilmiş.

    Bunlarla birlikte Homeros'ta insanlarla iç içe olan tanrılar dünyası Hesiodos'la birlikte görünmez kalın duvarlarla ayrılıyor gibidir. Aynı zamanda Homeros'ta Zeus'tan da üstün görünen kader kavramının Hesiodos'ta Zeus'un gerisinde kaldığı yani Zeus'un kaderden üstün bir güç olduğu ortaya koyulmuş. Tanrı kadere hakim güçtür diye ifade edebiliriz bu durumu. Hesiodos uzun uzun tanrı anlatımı yapar, kim kimden doğdu gibi, akıllara tevrati getiren Theogonia'da, bu eserde açıkçası biraz sıkıldım. Bu kitabında en çok ilgimi çeken Pandora ve Prometheus hikayeleri oldu. Azra Erhat, Pandora hikayesinin Yunan'a ters olduğunu, bunun yine Anadolu'dan getirilen bir inanç olduğunu ifade etmiş. Pandora'nın kabahati yüzünden insanlığın başı beladan eksik olmaz, bu da akıllara Havva yüzünden cennetten kovulan Adem'i akla getirir. Nitekim Hesiodos eserlerinde kadınlar hakkında hoş şeyler söylemez. Prometheus ise Zeus'u kandiran ve önemli bir imge olan ateşi insanlara veren, Tanrılara karşı gelen biri olarak kötü görülür. Zaten Hesiodos'un vurguladığı üç temel olgu vardır: Düzen(Adalet), Tanrıya itaat ve çalışma. Bu arada Hesiodos'un kendisini peygamber gibi gördüğü yorumu da haksız bir yorum değildir.

    İşler ve Günler eserinde, kardeşine kızar, anlaşılıyor ki babadan kalan miras konusunda kardeşi, yargıçlara rüşvet vererek avantaj sağlamıştır. Hesiodos da hem onu yerer hem de tavsiyeler verir. Tavsiyelerinin ana noktası insanın emegiyle kazanması ve her daim çalışkan olmasıdır. Başkasından fayda gelmeyecegi, gelse de kısa süreli olacağı vurgulanır; bunla birlikte insanın başkasının kazandıkları karşısında iştaha geleceği yani onlarda olanın kendisinde de olmasını isteyeceği söylenir. Yani insan her daim çalışmalıdır, nitekim tanrılar da çalışkan insanı severler. Dike diye geçen ve kısaca adalet manasına gelen kavram da ana noktalardan biridir ve kardeşinin rüşvet verdiği yargıclar nezdinde yargiclari, adaleti sağlayan güçleri ve başka pasajlarda da kralları sert bir şekilde yerer ve uyarır ozan/peygamber.

    Kadınlar konusunda düşünceleri hoş değildir, dönemin izlerini taşır ki aslında günümüzde de halen geçerli bir anlayıştir genel olarak kimi yerlerde: #60094223
    Burada özellikle;
    "Kız oğlan kızla evlen ki
    Doğru bildiğin yola sokabilesin onu" dizeleri oldukça manidardir. Çünkü buradan bakireliğe neden önem verildiği hakkında çıkarımlarda bulunabiliriz. Homeros'un eserlerinde kadının cinselliğinden korkuldugu veya tehlikeli olarak görüldüğü izlenimi edinmistim. Bu izlenim ile yukaridaki dizeleri birleştirip ele aldığımda, bakirelik istemi, erkeğin kadın karşısında duyduğu acziyeti, özgüvensizliği aslında diyebilirim. "Kadın, cinsel açıdan deneyimli olmasın, arzusu sadece benle yaşayacağı cinsellikle sınırlı kalsın ki cinsellik istemi seviyesi yukarıda olmasın; beni yetersiz görmesin," diyor gibidir bu yönde isteği olan erkek bir açıdan kendi arka belleginde belki de. Bu sadece cinsellikle sınırlı olan bir durum da değildir aslında, kadından genel olarak evde oturması veya eğer çalışma hayatında olacaksa bile kocasından statü ve maddi kazanç bakımından aşağıda olmasi beklenir. Aynı mantık.

    Diğer bir değinmek istediğim nokta ilk bölümde Erhat'in Yunan, Finike, Anadolu ve Mezopotamya kültürlerinin etkilesimine vurgu yaparken degindigi bir karşılaştırmadir. Prometheus özelinde Yunan'da insan, Tanrıya baş kaldırmıştır, yani kul olmaktan kurtulma yoluna girmiştir. Lakin Babil özelinde Doğu insanı, kul olarak doğmuş ve kul olmaya devam etmiştir, baş kaldırmamistir. Sadece Tanrı, dinsel inanç özelinde de değil, genel olarak her alanda Doğu insanı otoriteye sıkı sıkıya biat etmeyi sever, baş kaldırani hor görür, hoşlanmaz ondan. Tanrıya, padişaha, kutsal kitaplara, buyruklara koşulsuz biat her şeyden oncedir hatta akıldan da, zaten akıl da nedir ki bunların yanında. Halihazırda akıl da bunları anlamak, daha doğrusu bunlara ne şekilde daha iyi riayet edebiliriz diye verilmiştir insana. Kırmızı çizgileri çoktur bu insanın, geçmez onları ve geçirmezdi kimseyi, geçmeye kalkişani dışlar, dislamakla da kalmaz vurur, linç eder onu. Sonuçta en ufak bir eleştiriyi anasına edilmiş küfür diye algılayan bir insan çıkar ortaya. Diğer tarafta Prometheus'u takip eden Batı insanının ise Doğu insanın kutsal diyeceği, kırmızı çizgiler deyip geçmeye cekinecegi konularda enine boyuna düşündüğünü, eleştiri getirdiğini hatta dalga geçerek bunu yaptığını görürüz. Tabiki bu aşamaya uzun ve zorlu bir süreç sonunda gelmiştir; bu süreç sırasında ne yobazliklardan geçmiş ne aydın insanların kellelerini almışlardır onlar da ama sonuçta bir noktaya evrilmislerdir. Bu noktada kendilerini de eleştirirler. Yani gelişmiş bir eleştiri kültürü hakimdir. Aklı, birtakım kutsallara, kırmızı çizgilere daha iyi nasıl riayet ederiz diye değil her konuda özgürce kullanmaya çalışırlar. Tabiki bu noktaya geliş sürecinde onlar da aklı Doğu insanı gibi kullanmislardir lakin surda gedik açıp düşünsel evrime devam edebilmislerdir. Sonuçta da biri kendilerini eleştirince anasına kufrediliyormus gibi algilamayan, aksine bundan ders çıkarıp kendini gelistirebilen bir insan figürü ortaya çıkmıştır. Bu duruma bir örnek vereyim; bizim ülkemizde veya Arap dünyasında din konusunda bir ilahiyatci ile bir dine inanmayan birinin tartışmak için halka açık bir yerde canlı yayın verdiklerini düşünelim. Ne olur sonucu bu olayın veya olabilir? Akliniza hemen kötü şeyler geliyor mu? Benim geliyor. Diğer tarafta ben Richard Dawkins ile bir Piskopos'un birbirleri ile dalgaya varacak şekilde(dalga derken de hemen olumsuz anlamayalim, iki taraf da mizahi ve zekice cevaplar veriyorlar birbirlerine, iki taraf ve izleyenler de gülüyor, ya sen nasıl konuşursun al kafana bu taşı demiyor yani) tartisabildiklerini gördüm ki bu ABD'de oluyor zira ABD'nin halkında da yobazlik azimsanmayacak düzeydedir. Veya benzer şekilde Miraç hadisesini tartissa az öncekine benzer iki kişi ve dine inanan biri bu olayı klasik literaturde olduğu şekli anlatirken diğeri buna tebessum etse hemen hakaret, saygısızlık ve taşlama vs vs gelir. Bu şuna benziyor arkadaşlar, ben çıkıp karşınıza ciddi ciddi Zombileri anlatıyorum. Var mıdır yok mudur önemli değil, ben buna inanıyorum diyorum. Ama karşıdaki yok, bunu biliyor veya buna inanmiyor. Haliyle de kendi açısından bu olayı ciddi ciddi dinlemek veya bu olayı ciddiye almak zorunda değildir. Buna inanan alabilir ama herkesten bunu bekleyemez veya herkesin bu olayı kendisi gibi görmesini, bu olay hakkında kendisi gibi yorum yapmasını, davranmasini... Bu ne ki aslında sırf Hz eki kullanilmayinca saldirmaya, susturmaya, düşman gibi görmeye başlanıliyor. Neyse anlatmak istediğimi anlatabilmisimdir umarım. Ayrıca bu durum sadece dinsel inanç konusu ile sınırlı değil, siyaset ve daha birçok konuda benzer karsilastirmali örnekler verilebilir.


    İyi okumalar
  • “en sevdiklerimi bıraktım orada ben
    ama denizler ötesine gitmem gerekiyordu
    görmeliydim gözlerimle
    doğu’nun tuhaflıklarını
    konstantinopolis’i, babil’i, antakya’yı
    kum okyanuslarını,
    kor ırmaklarını,
    gözyaşı yerine günlük döken ağaçları,
    anadolu dağlarındaki aslanları
    ve titan’ların konaklarını.
    ve özellikle, özellikle tanımalıydım
    kutsal toprakları.”
  • "İyi ki dünyaya geldik, yaşadık, ışığı gördük.
    Ya gelmeseydik, ya bu güzellikleri görmeseydik..."
    diyor büyük usta Yaşar Kemal.

    Biz de bir düşün ardından ışığı bulmak için düştük yollara...
    Yaşar Kemal'in izinden umuda yolculukta bir grup edebiyat-doğa sever olarak Yaşar Kemal'in birleştirici gücüne olan inancımızla koyulduk 2. Geleneksel Yaşar Kemal Kampı yoluna...

    Bu sefer rotamız; Doğanın gerçekleştirdiği büyüyü kanıtlayan, kıyametin bile kopmayacağı, yeşil zeytinlerin, mis kokulu ağaçların çevrelediği, tepelerin ardındaki köy: ŞİRİNCE

    Kamp ekimizin olay yerine büyük heves ve heyecanla kah otostopla, kah traktör arkasında intikal etmesinin ardından bayrağımız göndere çekilerek, ilk çadır kurularak obamız belli olmuş, gelecek misafirleri gözlemeye başlamıştık.

    Kamp alanına ulaşmaya çalışan masum kampçıların videosu :))
    https://www.youtube.com/watch?v=uG0lnJnacmE

    O halde önce bu kampta bizimle 4 gün boyunca farklı şehirlerden gelerek Yaşar Kemal'i konuşacak ekibimizi tanıyalım.

    Elif - Selman - Pınar - Ayşe - Büşra - Osman - Erdal - Cemre - Nuri - Gökhan

    Tüm ekibimiz toplanınca kamplarımızın geleneksel tanışma ve kaynaşma etkinliği ile başlıyoruz.

    Artık tanıştıysak esas meseleye gelelim:
    "Yaşar Kemal Bilgi Yarışması"

    Kaynaşan gruplarımızı bir de güzel yerleştirip güzel güzel grup dinamiği yarattık.
    Kim mi bu gruplar?

    Topal Ördek Grubu
    Pınar/Nuri

    Şırdan 35 Grubu
    Büşra/Erdal

    Kara Kızıl Grubu
    Ayşe/Gökhan

    Uçan Kaplumbağa Grubu
    Osman/Cemre

    Ve tabii ki büyük juri/moderatör
    Elif/Selman

    Sonuna kadar çekişmeli geçen yarışmanın sonunda Şampiyon "Topal Ördek" grubu oldu.
    Kendilerini tebrik ederiz. Ardından ödül törenimize geçtik.

    Ödül törenimizin videosu
    https://www.youtube.com/watch?v=3woUKE1X6d4

    Yarışma sonrası hem öğrendiklerimizi sindirmek hem de Şirince'nin masalsı yemyeşil doğasını keşfetmek üzere yola koyulduk.

    Gün biterken, kampımızda her şeyin imece usulü büyük bir keyifle yapıldığını anlatmış mıydık?
    Günün sonunca sımsıcak bir ortam, kulağımızda türkülerin kucaklayan ezgisi, dilimizde aynı sözler kendimizi doğanın kollarına bırakarak aydınlattık geceyi.

    Ve sonraki gün

    Bir yazarı en iyi kendi ağzından anlamaz mıyız? Biz de onu anlamak için birincil kaynak kullanarak, eserlerinde kendi dünyasını yaratan yazarın kendini anlattığı "Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor (Alain Bosquet ile Görüşmeler)" kitabını inceledik. Ülkemizin en büyük şansı anadilimizde Yaşar Kemal'i okumaktır.

    Kitap Yaşar Kemal'in dostu Alain Bosquet ile yaptığı bir röportaj.Toplamda otuz soru var. Kitap aslında iki bölüm gibi: ilk soru ve diğer sorular. Zaten ilk sorunun cevabı yaklaşık kitabın yarısına kadar sürüyor.
    Bu soru özetle, Yaşar Kemal'in hayatını anlatmasına yönelik. Yaşar Kemal, çocukluğundan itibaren ünlü olduğu döneme kadar her şeyi tüm açıklığı ile anlatıyor. Çocukken yaşadığı zorluklar, sürgün, babasının gözlerinin önünde öldürülmesi, kekeme olması, okumayı yazmayı öğrenmesi, köy köy dolaşıp destanlar hikayeler anlatması, saz çalmayı öğrenmesi, gözünün kör olma hikayesi, sosyalizm ile tanışması, ilk hapishane zamanları, sebepleri sonuçları, adının değiştirme sebebini, edebi yönünün nasıl şekillendiği, yazdığı kitapların çıkış noktaları, sansüre takılması, kitaplarının yazılarının asker tarafından yok edilmesi, İstanbul'a gitme macerası, evlenmesi, yazarlık zamanları..... daha neler neler

    Bir insana yapılacak hemen hemen her şey yapılmış Yaşar Kemal'e. Otuzdan fazla işe girip, fişlendiği için hepsinden çıkarılması. Zindanlar, işkenceler, aşağılama, onur zedeleme. Yaşadığı işkenceler, patlayan ayaklar ile mahkemeye götürülürken, annesinin anlamaması için zorakiy yürümesi, fidan gibi. Bunu hangi insan yapabilir, hangi insan dayanabilir?

    Tarihteki pek çok bilinen Türk yazarlar ve şairlerle çok yakın ilişkisi olduğunu kim bilir? İnce Memed'i SSCB ve Bulgaristan'da bastıranın Nazım Hikmet olduğunu?
    Abidin Dino'nun tüm parasını Yaşar Kemal'e vermesi olayını kim bilir? Peki ya Abidin Dino'nun verdiği paradan otobüs için 75 kuruş istemesini, utana sıkıla?

    Kısacası pek çok güzel anı var bu bölümde. Dönemin hükumetine Türkiye'sine tanık oluyoruz. Belki de tarih kitaplarında bulamayacağımız detaylar, dönemi yaşayan usta çınar tarafından anlatılıyor.
    Geri kalan 29 soru ise Yaşar Kemal'in hamlığını, olmasını ve pişmesini anlatıyor. Kişisel özelliklerini, korkularını, çekincelerini çok açık anlatıyor. Öz eleştirisini yapmaktan da geri kalmıyor. Dönemin siyasileri hakkında da ilginç bilgiler bulacaksınız bu bölümlerde. Yeri geliyor Alain Bosquet tersliyor, sorduğu sorudan dolayı yerden yere çalıyor. Yaşar Kemal, naif, umut dolu, aksi, inatçı, devrimci, yürekli, utangaç ama dünyalar güzeli bir insan.

    Yaşar Kemal sadece bizim değil tüm dünyanın bir değeri. Evrensel bir yazar. Yazıları, düşünceleri, duruşu ve mücadelesi ile dünyanın saygınlığını kazanmış, 1997 yılında Frankfurt'ta barış ödülüne layık görülmüş bir şahsiyettir. Tüm baskılara, cezalara rağmen ezilen Anadolu köylülerin, Alevilerin, Kürtlerin sorunlarını dile getirmiştir.

    Bir hayat Yaşar Kemal'e ait olur da hikayesi biter mi, bitmez elbet tıpkı yayımlananların yanı sıra polisler, jandarmalar tarafından imha edilen onlarca eseri gibi. Bu kadar zulme uğramasına rağmen umudun baş kahramanı olması boşa değil elbet. Umut demişken bu kelimeyi bile Yaşar Kemal'in bize kazandırması şaşırtmaz aslında ama biz bunu ilk duyduğumuzda çok şaşırmıştık.

    Ve Arif Dino - Yaşar Kemal arasındaki Don Kişot kitabının hikayesi.

    Bana klasikleri, Don Kişot’u tanıtan Arif Dino’ydu. Arif Dino ünlü ressam Abidin Dino’nun ağabeyiydi. İkisi de İstanbul’dan Adana’ya sürgün edilmişlerdi. Ama orada eski Adana Valisi dedeleri Abidin Paşa’nın toprakları vardı. Arif Dino bu topraklardan birazını satınca bana klasiklerden yüzden fazla kitap hediye etti. Eve götürüp paketi açınca üç tane Don Kişot’la karşılaştım. İkisini aldım, bir yanlışlık olmuştur, diye Arif Dino’ya götürdüm. Fazla olmuş, bir yanlışlık var, dedim. Arif Dino, yanlışlık değil, dedi. Ömrünün sonuna kadar durmadan bu kitabı okuyasın, diye sana üç tane aldım, dedi. Ve Don Kişotlarımı gerisin geri eve götürdüm.

    Esas itibariyle,
    Okunmalı, okutulmalı, koca bir Yaşa(r)m efsanesi...
    Keşke daha erken okusaydım diyeceğiniz bir kitap.
    Bir an önce elinize alın ve bırakın çok vaktinizi alsın...

    "Umut, düş gücünün yarattığı ve insanoğlunun sahip olduğu en büyük değerlerden birisi değil mi? İnsan umut yaratmadan yaşayabilir mi?"
    Yaşayamaz.

    Gelelim sıradaki etkinliğimize...

    Don Kişot kampında bilgi yarışmaları hem öğrenmek hem de eğlenmek için geleneksel bir uygulamadır. Ancak bu kampa has hızımızı alamayarak yeni bir yarışma formatı icat ettik. ( Elif yaptı) :)))

    "BİLMEK LAZIM DEĞİL"
    Sadece katılanların bildiği benzersiz bir yarışma. Ne eğlendik ama...
    Sonunda tabii yine ödüllerimiz vardı. Kazanalar ve ödülleri

    Ve ödül töreni :))

    https://www.youtube.com/watch?v=7pNIHPZz0aE

    Son güne gözlerimizi Binbir Çiçekli Bahçe'de açtık.
    Büyük usta;
    "Dünya binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her çiçeğin bir rengi, bir kokusu vardır. İnsanlık, her kültürün üstüne titremelidir. Binlerce kültür çiçeği, birini koparırsak, insanlık bir kokudan, bir renkten yoksun kalır." diyor ve biz de sonuna kadar katılıyoruz.
    Bu kitapta konuşulacak o kadar çok şey var ki... Neler neler konuştuk...

    Atölyeye başlarken...
    https://www.youtube.com/watch?v=5lDMgNkSjgs

    Kürt meselesinden gazetecilik meselesine, sansürden yandaş medya sorununa, Türkiye'de demokrasi sorunundan yargı bağımsızlığına, seçim sisteminden Türkiye'de aydın sorununa, sanattan doğaya, Anadolu'nun kutsal topraklarından Dünya edebiyatına ve bir çok isme/sanatçıya rastlıyor, Yaşar Kemal'in zengin dünyasında dolaşıp duruyor, Binbir Çiçekli bahçesinden hiçbir çiçeği koparmadan her bir değeri yeşertmenin yollarını arıyorsunuz.
    En çok neye üzülüyorsunuz biliyor musunuz? Yazıları okuduktan sonra Türkiye sahnesinde senaryonun aynı kaldığını sadece oyuncularının değiştiğini gördüğünüzde! Bazı yazıları okurken ülkede yaşanan dramlarına acaba yazar bunu geçen hafta mı yazmış diye şaşırıyor, ama tarihi 1950'ler 60'lar 70'ler görünce sinirleniyor sonra şu ülkede pek çok şeyin nasıl da değişmediğine küfrediyor, kahroluyorsunuz.

    Etkinlikten kareler

    Ve son yarışma
    GENEL KÜLTÜR BİLGİ YARIŞMASI

    Kazananlar
    Selman ve Gökhan

    Diğer Kazanan
    Ayşe

    Ve ikinci
    Büşra

    Ödül Törenimiz
    https://www.youtube.com/watch?v=PjjYb7VpWvA

    Pınar arkadaşımızın kamp değerlendirme konuşması
    https://www.youtube.com/watch?v=_8_BHrI9A-k

    4 gün boyunca muhteşem doğasıyla kendine hayran bırakan Şirince'de büyük usta Yaşar Kemal ile yaşamak bizi son derece mutlu etti. Ne kadar konuşursak, ne kadar anlamaya çalışırsak, onun dünyasına ne kadar girebilirsek dünya da hepimiz için o kadar güzel olacak. Onun izinden gitmeye, geleneksel hale getirdiğimiz Yaşar Kemal Kamplarını yapmaya devam edeceğiz. Bizi takip etmeyi unutmayın :)

    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/
    https://www.twitter.com/donkisotkamp
  • Doğuda, sistemden çok insanın kendisine itibar edilirdi.
  • 230 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitap bir seyahatname. Bu kapsamda İnebolu, Sinop, Samsun, Giresun, Tirebolu, Trabzon ve çevresi, Rize, Hopa, Artvin, Kars, Kağızman, Iğdır, Erzurum, Doğu Beyazıt, Van, Ahlat, Bitlis, Diyarbakır, Mardin, Şanlıurfa, Toroslar, Yozgat, Kayseri, Ürgüp, Göreme, Karaman ve Konya kimi az kimi ayrıntılı olarak anlatılıyor. Anlatım genelde Hıristiyanlığın izlerini sürmek üzerine kurulmuş. Gezdiği yerlerde Hıristiyanlık tarihi için önemli yanlarını anlatıyor.
    1951 yılında yapılan bu gezinin günümüz ile karşılaştırılması ilgi çekici. Nitekim o yıllarda harabe gibi görünen Anadolu, günümüzde en azından imkanlar yönünden gelişmiş bir durumda.
    Yazarın iyi bir gözlemci olduğu kesin, insanları iyi tahlil etmiş fakat ben yine de yazarın üslubunda Britanyalılara has bir kibri, tepeden bakışı sezdim. İnsanımız tıpkı bugünkü gibi misafirperver, sevecen ve samimi. Fakat SSCB tehdidinin verdiği tedirginlik davranışlarında okunuyor.
    Konuştuğu bazı kişilerin Kürtleri ve Ermenileri yok sayması, onların varlığını reddetmesi bugün de yaşadığımız bir durum.
    Gezdiği her yerde yemeklerin yanında şarap ve bira içilmesi de bugüne göre pek farklı. Ancak farklı olmayan tek nokta Konya'da içkili bir mekan bulunmayışı.
    Yazarın mekanlarla ilgili efsaneleri, söylenceleri anlatırken İslâmî veya bizim kültürümüzdeki hallerine yer vermemesini tuhaf buldum.
    Keyifli okumalar dilerim.
  • Yöre Kürtlere ait bir müstahkem mevkidir. Asurlular onlardan Kürti, Xenophon Karduşi, Romalılar ise Kordun ve Sirti olarak söz eder. Yahudilere göre, bu ırk, Süleyman'ın sarayına giderlerken, iblisin bakireliğini bozduğu 400 bakireden olmadır. Yüksek yaylalarda yaşayan bu mağrur ve vahşi ırk belirli aralıklarla isyanlar çıkarmıştır.
  • Arap'ın bir ırkçı, Yunanlı'nın bir politikacı olduğu yerlerde, Türk bir vatanseverdi. Bir vatansever olarak, yandaşlarıyla ve dostlarıyla işbirliği ruhuna sahipti. Cesarete ve bir savaşçının acımasızlığına sahipti. Güçlü ve sessiz, az konuşan ama konuştuğunda büyük anlamlar yansıtan adamın içtenliğini taşıyordu.