• “...asla bir insan tümüyle kutsal ya da tümüyle günahkâr olamaz. Böyle gibi görünmesi yanılmamızdan,zamana gerçek bir nesne gibi bakmamızdandır. Zaman gerçek değildir.Zaman gerçek değilse, dünya ile sonsuzluk,acı ile mutluluk,kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan başka şey değildir.”
    Hermann Hesse
    Sayfa 140 - Can Yayınları
  • 137 syf.
    «Ülkeyi yerinde saydırmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bütün önlemleri almışlar. Yazık şu memlekete."

    "Toplumcu Gerçekçi" edebiyatın eserlerini okumak zordur. Duyarlı ve yarı duyarlı olan insanların yüzünde sert bir tokat etkisi yaratır ya da beyninize inmiş bir balyoz darbesi kadar etki yaratır. Çünkü toplumun tüm aksaklıklarını, siyasilerin tüm yalan dolanlarını, din adına yapılan sömürüleri, ülkenin zenginliğine hangi çıkarcı kesimlerin sahip olduğunu size anlatır. Toplumcu gerçekçi edebiyatı kimler okumaz?: Burjuvazi bir yaşam süren orta ve üst sınıflar, Üst düzey egoistler, başkalarının acıları karşısında duyarsız kalanlar ve masal okumaktan öteye geçmek istemeyen bireyci edebiyat düşkünleri. Herkes kendi sorununa takılıp kalmışken devleti sömürenlere kim karşı koyacak değil mi?

    Bu sözlere alınmak isteyenler alınabilir. Alınması muhtemel olan takip ettiğim insanlar da var. Ben toplumcu gerçekçi edebiyat okumam diyenler de var okumayın dert ettiğim durum bu değil lakin o bireysellik sevdası yüzünden on yıllardır sömürülüyoruz ve burnumuzun ötesine dahi gidemiyor aksine ülkece her yıl daha da geriliyoruz. Toplumcu gerçekçi edebiyat bu bireysellik duygusunun yayılmasının kurbanı oldu. Ahmed Arif Cengiz Aytmatov'a Talip Apaydın senden on gömlek üstündür der
    #83794133
    lakin Talip Apaydın'ın öykülerini bilen yok bu kitabını da siteye ben ekledim. Henüz eklenmeyen kitapları da var. Demek ki halkının davasına sahip çıkan yazarın yazgısı buymuş. Bu ülkede yaşayan insanlar hiçbir toplumcu gerçekçi yazarı hak etmiyor. Yine de onların eserlerini okuyan, anlatan bizler bu uğraştan vazgeçemiyoruz. Onlara gösterilen bu umursamaz tavrı azaltmak, değersizliği hafifletmek adına bunu borç biliyoruz. Yoksa amaç bireysel edebiyata, popüler edebiyata, modern edebiyata bağımlı İnsanlara yeni yazarlar tanıtmak değildir asla. Sadece ülkenin gerçek yazarlarına olan bir saygı borcu o kadar.


    "Halk öylece kalsın olduğu yerde, yöneticileri dinlesin, onların sözünden dışarı çıkmasın. Değilse anarşi olur. Geleceğimiz tehlikeye girer. Sağımız solumuz uçurum baksanıza? Öcü dolu çevremiz. Herkes önüne baksın. Başka şeye heveslenmesin. Sizi en iyi biz yönetiriz. Bizden başkasına inanmayın...
    Böyle diyorlar. Dinlemeyenin de canına okuyorlar. Düşünmek, söylemek, yazmak yasak. Biz sizin yerinize düşünürüz, ne yapmak gerekirse yaparız diyorlar. Siz susun, eğin başınızı oturun. Demokrasi ancak bu sınırlar içinde olacak. Onların izin verdiği kadar. Fazlası zararlı."

    İşte tüm mesele bu. Bizim yerimize düşünüyor ve uyguluyorlar ama biz kılıf uydurup kendi sorunlarımızla boğuşmayı kendi özgürlüğümüz olarak görüp her şeye kulağımızı tıkıyoruz. Richard Sennett'in de bir kitabında geçtiği gibi bu esnek kapitalizm çağında ne işe yaradığımızı bile bilmiyoruz ya da bize kimin ihtiyaç duyacağını... Çünkü herkes otorite tarafından aynı şeyleri yapmaya, düşünmeye yönlendiriliyor. Aykırı davranan, muhalif olan da sansüre uğruyor, sürgüne yollanıyor ya da hapse atılıyor. Ne güzel bir istismar düzeni alın bu düzende size Nur topu gibi "Domokratik bir ülke, Laik bir ülke, İnsan haklarına dayalı bir anayasası bulunan bir ülke" hani bir tabir var "yersen"..


    Bir başka Köy Enstitülü yazar olan Osman Şahin Talip Apaydın'ı nasıl anlatıyor bir bakalım:

    "Talip Apaydın, doğruluk adına acı çeken, insan eşitliğine inanan aydın yazarlarımızdan biridir. O'nun öykü insanları rahatı, tokluğu bilmezler. Açlığın, sahipsizliğin baskı altına aldığı insanlardır onlar. Umutları ve nefretleri ile bir arada yaşarlar.Uyanıkken de düş görürler. Boğaziçi kültürünü, yalı yaşamını, zengin sofralar geleneğini bilmezler. Yıllarca ağa, bey, patron, işveren kimliğindeki insanların ağızlarından yazgılarının sesini duymaya alışmış, beyaz derili zencilerimizdir onlar.

    Talip Apaydın, öykülerine bizim en kutsal değer saydığımız"insan emeği"ni eksen aliyor. Bütün olumsuzluklara karşın yeni bir çağın, yeni bir umudun sökmekte olduğunu okurlarına ustaca sezdirirken, kendi yaratıcı gücünü de katarak, sosyalist ger çekçi sanat anlayışının getirdiği taze renk ve tonlarla, kıyıda kö sede kalmış insan ruhlarının sözcüsü oluyor. Ezilen, yoksulluk çeken insanların koşullarını, konuşmalarını, inceliklerini, düşünce yapılarını, yalın, betimleyici bir dille bizlere ulaştırıyor."

    Talip Apaydın bu öykü kitabında şehir insanlarının sıkışmışlık duygusuna, otorite karşısında boyun eğen komşuların idealist, devrimci ruhlu insanları nasıl sindirmeye çalıştıklarını ele alıyor. Kısaca ınsanların duyarsızlığına eklenen despot rejimin faaliyetleri ile içinde bulunduğumuz "Karabasan"ı aktarıyor bizlere...

    Bu kitabın içinde 15 öykü yer alıyor. Kısa lakin çarpıcı öykülerden oluşan bir kitap. Çok etkileyici bulduğum ikinci öykü olan "Munise" öyküsüne değinmek istiyorum ilk başta.

    Munise ev hizmetlerinde çalışan bir emekçi. Geniş geniş pencereli evlere temizliğe giden bir kadın. Munise pencerelerin camını silerken karşı evde oturan adam Munise'nin bu tehlikeli cam silme macerasının karşısında adeta içi ürperir, şimdi düşecek birazdan düşer diye diye evham yaparken bulur kendini sonrasında Munise kimdir diye düşünmeye başlar ve içinden dökülür kelimeler:

    #84977779

    Daha sonra gel bacım der. Canını sokakta mı buldun der ve başlar düşsel diyalog..

    Munise duş alıp gelecek, Munise duştan sonra uygar bir kadın olup gelecek karşımıza ve yıllardır sessizliğe mahkum kalan Anadolu kadını da dile gelecek..

    #84980469

    Munise artık insanı yaşam koşullarının farkında fırsat eşitliği sağlandığı vakit en modern Türk Kadınının edindiği sorunların benzerini dert edinebilecek olduğunu ifade eder. Çocuklarının eğitimi, yabancı dil eğitimi, klasik müzik ilgilerini, anlatacak ve Mantosunu, pırıl pırıl çizmelerini giyip evden Munise Hanım olarak çıkacaktır. Tabii aynı anda karşı evde ev hizmetlerinde çalışan Munise camları silmiş ve perdeleri örtmüş olacaktır.

    Fırsat eşitliği sağlandığı takdirde Gecekonduda yaşayan halkın da kendi devrimini sağlayabilir olduğunu anlatmak adına mükemmel bir kısa öykü. Hem de yok sayılan kadınlardan, ev hizmetlerinde çalışan kadınlardan birinin rol aldığı bir kısa öykü. Kadınların sıkıştırılmış olduğu kalıplara devrimci bir tavırla karşı duran yazarlar varsa onlar Toplumcu Gerçekçi edebiyatın temsilcileridir. Küçük insan bunalımları, bireysel yetersizlikten ya da varoluşsal sancılardan doğan edebi ürünlerin elde edemeyeceği bir çizgi bu. Çünkü yazgı olarak yutturulan sömürülerin ifşasını yapıyor bu yazarlar. O yüzden okutulmuyor, o yüzden bireyci edebiyat on yıllardır piyasaya şiddetle pompalanıyor ve kendi sorunlarımız ekseninde kalmamız sağlanıyor.


    #85025386

    İşte yukarıdaki alıntıda geçen gerçekçiliği ben hiçbir şeye değişmiyorum. Apaydın'ın başka bir öyküsünde geçen "Dünya kendimizden ibadet değildir" ifadesindeki gibi birey olarak yaşadığımız sorunlar, içsel hesaplaşmalar, maddi sıkıntılar tabii ki gündemimizi meşgul edecek etmeli de lakin bu sorunların çok ötesinde olan şeyler var. Yok edilmeye çalışılan Cumhuriyet değerleri, demokrasi, laiklik, hukuk sisteminin yanında bireysel sorunlarımız ne kadar önemliyse o kadar önemseyelim bu sorunları..

    "Köyde tarikatçılık almış yürümüş. Köyün gençlerini bir görsen, hep başları takkeli, elleri tesbihli. Habire dua okuyorlar. Tüm erkekler sakallı. Otuzuna gelmeden sakal bırakıyorlar. Baktım da şöyle, içim sızladı. Bir İran köyü de böyledir herhalde.»
    Yok, o kadar değil. Onlar sarıkla entariyle dola sırlar, televizyonda görmedin mi? Bizimkiler eski de olsa ceket pantolon giyerler.»
    Ama gidiş oraya doğru. Yüzleri bakışları epey benzemiş zaten. Görsen sararmış yüzlerde bir süzülme, bir teslimiyet... Aklın almaz. Kendi akrabalarımı bile zor tanıdım."

    Sayfa 28 "Tedirgin" adlı öyküden.

    Bu kitaptaki öyküler 1980'li yıllarda yazılmış. Lakin hem Talip Apaydın hem diğer arkadaşları ülkenin teslim edildiği tarikatları, bozulan eğitim sistemini, beklenen karanlığı çok çok uzun yıllar önce dile getirdiler ama kimse dinlemedi. Başka eserlerden bazı alıntılarla bitiriyorum. Bir başka Enstitülü'de görüşmek üzere....


    Mahmut Makal; Bizim Köy

    #77961187

    #77962101

    #77963073


    Mahmut Makal: Köy Enstitüleri ve Ötesi

    #52717145

    #52773214

    #52773034


    Osman Şahin; Ateş Yukarı Doğru Yanar


    #83944017

    #83865450

    Mehmet Başaran:
    Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri

    #52241055

    #52212472


    Fakir Baykurt;

    #59746293

    #59749913

    #59752973

    #68376623

    #74476261
  • %38 (42/112)
    ·Beğendi·10/10
    Bu kitabı daha ilk elinize aldığınızdan sonra bırakamıyorsunuz. Öyle ki tesirinden incelemesini yaptığım ilk kitap oldu. Belki ilk okuduktan sonra yanınızdan ayırmayacak 10 kere, 20 kere hatta belki daha çok kez okumak isteyeceğiniz bir başucu kitabınız olacak. Dili anlaşılır, betimlemeleri güzel. Bazı teşbihleri ilk okuyuşta anlamayabilirsiniz lakin üzerinde biraz düşününce güzel bir mana çıkıyor. Aynı zamanda şairimiz farklı kalıplarda da yazmış yani oldukça özgün bir eser. Aynı eserin içinde serbest ölçü, gazel, terci-i bend, müstezat görmek mümkün.
    Kitabı kesinlikle tavsiye eder ve keyifli okumalar dilerim.

    ADSIZ GAZEL

    Yanışlar ağıtlar elimde değil
    İçimin sesi hiç üzmesin seni

    Kaçmak mı mümkün mü alınyazımdan
    Kaderdir yüklendim yıkılmışlığı

    Sen attın bilmeden kuyuya taşı
    Dinemez yankısı mahşerde bile

    Bir kutsal emanet gibi sır gibi
    Ve bir ayıp gibi saklarım seni

    Başımda kavganın kıyameti var
    Okşadım ismini kitap içinde

    Her akşam bir düşle kundaklanırım
    Sözümün bittiği yerde başlarsın

    Yılların alnıma çektiği çizgi
    Kocalttı başımı bir ehram gibi

    Yaslasam gövdemi karlı dağlara
    Sonsuz bir uykuya kavuşsam bir gün
  • Asla bir insan ya da bir eylem tümüyle Nirvana değildir,asla bir insan tümüyle kutsal ya da tümüyle günahkar olamaz.Böyle gibi görünmesi yanılmamızdan , zamana gerçek bir nesne gibi bakmamızdandır. Zaman gerçek değildir Govinda.ben sık sık yaşadım bunu.Zaman da gerçek değilse,dünya ile sonsuzluk,acı ile mutluluk,kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan başka şey değildir.
  • Her şeyin “böyle gelmiş, böyle gidecek” umutsuzluğuna kapılıp gittiği günümüzde insanların hayatlarını değiştirmek için dahil olduğu pek çok pratik mevcut. Bunlardan bazıları Tanrı ile kurulan bir anlaşmayı içerirken, bazıları kişinin kendine verdiği sözlerden oluşuyor. Kutsal ve dünyevi arasındaki çizgi bulanıklaştıkça materyalist, çıkarcı, bencil talepler daha görünür oluyor. İnsanlar ya da insanlık, potansiyelini yavaş yavaş kaybedip gerçekleşmesi mümkün olmayan/şansa bağlı dileklere tutunmaya çalışıyor. Bencillik, hayal kurmanın bile materyalist kalıplara sıkışması, toplum ile bireyin yaşadığı karşılıklı gerginlik, Ulus Baker’in Spinoza’dan mülhem sözleri ile, “iyi karşılaşmalar örgütlemek” imkanını sıfırlıyor. Bu noktada insan, eli kolu bağlı olsa bile umut ederek bir şeyler diliyor. Etrafını saran her türlü baskı, insanın umut etmek, dilekte bulunmak, istemek ve talep etmek gibi dış dünya ile kurduğu farklı ilişki türlerini sarsmış durumda. Umutsuzluk da bir tür devam edememeyi getiriyor yanında.

    Bir Mucize İhtimali, umut etmenin, dilekte bulunmanın, istemenin, talep etmenin–yahut arzulamanın–irili ufaklı mucizelerin gerçekleşmesini istemek olduğu ön kabulü ile hareket ediyor. Bu umut ediş ise “İnsan neyi diler? Neyi umut eder?” sorularını beraberinde getiriyor. İstanbul’dan San Francisco’ya, Atina’dan New Mexico’ya farklı ülkelerde kiliselerde halen bir ölçüde sürdürülen ama giderek unutulmaya yüz tutmuş bir adak pratiği. Bir adak dolabına asılmış yedi adağın (Yun. tama, çoğ. tamata) hikayesi...

    #tamata
  • İşte Turan Dursun, Anadolu toprağının bağrından fışkırmış bir Aydınlanma kahramanıdır. İnsanının ve toprağının rengini bilir ve ona uygun bir mücadele verir. Bu anlamda bize izlenecek bir çizgi bırakmıştır. Jean
    Meslier gibi o da dinsel kurumlarda yetişmiş; dini, önce dinin içinden öğrenmiş ve o kabuğa sığamamıştır. Jean Meslier, Fransa'nın Turan Dursun'udur. Turan Dursun da Anadolu'nun Jean Meslier'si.
  • yaşamı ve sonsuz hayatı simgeleyen, mısır haçı olarak da bilinen kadim semboldür.

    en üst kademede bilgelik, içgörü ve doğurganlığı simgeler. çember, tüm gizli ilimlerin kapısını açacak sihirli bir anahtardır. başlangıç ve bitiş noktası olmadığı için sonsuz ruhu temsil eder.

    çember, vajinayı ve altında bulunan çizgi de penisi temsil eder. kadın ve erkeğin mükemmel birlikteliğini ve doğa'daki kutsal birleşmeye vurgu yapar. kadın ve erkeğin birleşerek sonsuz bir hayat yaratışına da vurgu yapar.

    yaşam ve ölümün anahtarı olarak da bilinir. ezoterik dünyaya açılan sonsuzluk kapısını simgeler.

    ra'nın ruhunu, mısır'ın güneşini ve gökyüzünü simgeleyen sonsuz bir halka ile çevrilidir.
    anahtar, güç ve sahiplenmenin simgesidir. herkes kendi anahtarına kendisi sahiptir. bu anahtarla kendi kapısının, kendi gizemlerinin kilidini açacaktır. bu sembolik anahtar her şeyin cevabının bizde olduğunu simgeler. kendi kendini tanıma gerekliliğini vurgular.

    ayrıca bu sembole birçok mısır tanrısının elinde rastlanmakla birlikte, en çok isis’in elinde rastlanır.

    (internet üzerinden kopyala yapıstır olarak elde edilmistir)