• Kutsal kitaplar tesadüfen gönderilmemiştir. Tanrı gelecek kuşaklara aktarılması gerekenleri açık bir biçimde kelimelere dökmüştür, buyrukları insanlar tarafından bilinsin ve yerine getirilsin diye.
  • İnsan ilişkilerinin en kutsalı aşktır. Kutsal kitaplar ne derse desin, aşk anlayışımız ahlâk kurallarına uygun değildir; çünkü, yalnızca bir yönün kendini denetlemesini, kendinden fedakârlık etmesini, yalnızca bir cinsin kendinden vazgeçmesini şart koşmaktadır. Kadınlarımız, başıbozuk erkekler elinde oyuncak ya da hizmetçi olarak mahkum edildiği sürece, sosyal düzen hep böyle bozuk kalacaktır.
    Kadının erdemlerini, iffet, erkeğe boyun eğme anlayışı içinde gösteren gelenek; erkeğin kadın üstünde kurduğu tiranlığı saklamak üzere ortaya atılmış güçsüz bir bahanedir. Erkekte erdem neyse, kadında da erdem o sayılmaktadır. Aramızda, hâlâ kadını şehvetlerinin bir aracı olarak sömüren soğukkanlı düşkünlerin varoluşu, üzücü bir durumdur.
    Onlar insan kılığında hayvanlardır, duygularının köleleridir.
    Rabindranath Tagore
    Sayfa 26 - Say Yayınları
  • Yahudi asıllı ünlü filozof Spinoza’nın kendi dinî cemaati içerisindeki konumu ile günümüz Türkiye’sindeki cemaatçi müslümanlar nezdindeki konumumu epey zamandan beri birbirine benzetirim. Cemaatçi yapılar nezdinde benim konumum “anomali”ye karşılık gelir. Steven Nadler’in Spinoza A Lifeeserinin tercümesinde Ulus Baker’in ifade ettiği gibi Spinoza da kendi çağının bir anomalisidir. Muhtemelen İspanyol veya Portekiz göçmeni bir Yahudi ailesine mensup olan Spinoza 1656 yılında henüz 23-24 yaşlarında bir genç iken Amsterdam Yahudi cemaati tarafından aforoz edilir. Aforoz (Cherem) metninde şu ifadelere yer verilir: “(…) Onu gündüz ve gece, uyuduğunda ve uyandığında, sokağa çıktığında ve evine döndüğünde lanetliyoruz… Tanrı’nın öfkesi ve kıskançlığı ve bu kitapta yer alan bütün beddualar onun üstüne olsun; Tanrı onun ismini kendi katından silsin… Kimse onunla yazılı veya sözlü yoldan iletişim kurmayacak, ona herhangi bir iyilik sağlamayacak, aynı çatı altında bulunmayacak ve onun tarafından yazılan hiçbir eseri okumayacaktır.”

    ***

    Spinoza gençlik çağlarında Yahudilikteki geleneksel öğretiler ve genel kabullere karşı çıkar. Başlangıçta sert biçimde uyarılan filozof görüş ve düşüncelerini savunmaya devam edince Yahudi tarihinin belki de en ağır aforozuna uğrar. 1656 yılında uygulanan bu aforoz hükmü resmî olarak hâlen kaldırılmamıştır. 23-24 yaşlarından itibaren tüm Yahudi dostlarından ve aile efradından koparılıp insanlarla görüşme yasağı getirilen Spinoza inzivaya çekilir. Daha sonra hahamların talebi üzerine Amsterdam Belediyesi’nin kararıyla yaşadığı şehirden de ayrılmaya mecbur edilir. Her ne kadar aforoz gerekçesi açıkça tasrih edilmemiş olsa da sonradan yayımladığı eseri Tractatus Theologico-Politicus’tan anlaşıldığı kadarıyla Spinoza, “Her şey Tanrı’dadır” sözünde ifadesini bulan pan-enteist Tanrı tasavvuru başta olmak üzere Tora’nın otantik bir metin olmadığı, peygamberlerin tebliğ ettiği mesajların muhayyile gücüne dayandığı, geleneksel mucize anlayışının savunulabilir bir tarafının bulunmadığı, Yahudilerin seçilmiş bir halk olmadığı gibi görüşlerinden -ki özellikle vahiy ve nübüvvetle ilgili görüşlerine benzer görüşlerin İslam Meşşâî filozoflarınca da dillendirildiği malumdur- dolayı kendi cemaatinden kovulmuş olsa gerektir.

    Leibniz’den Hegel’e, Kant’tan Freud’a kadar sayısız düşünürü derinden etkileyen Spinoza skolastik dinciler tarafından “ateist” veya “Tanrı sarhoşu” olarak ilan edilmişse de gerçekte o, dinin özünü değil, dinî gelenekteki Tanrı, vahiy, peygamberlik ve mucize anlayışlarını eleştirmiştir. Spinoza’ya göre peygamberler vahyi muhayyile gücünün yardımı olmaksızın alamazlar. Ayrıca vahiy her peygamberin yaradılışına, mizacına ve daha önce sahip olduğu düşüncelerine göre değişir. Yine Spinoza’ya göre Eski Ahit’te gerçekten yaşanmış hadiseler gibi aktarılan birçok kıssa aslında temsîlîdir. Mesela, Tanrı’nın gökten indiği ve Sina Dağı’nın üzerine inince dağdan dumanlar yükseldiği, İlya’nın bir ateş arabasında göklere yükseldiği gibi anlatılar semboliktir.

    “Öylesine çok sayıda mucize bile İsrâillilerin sağlıklı bir Tanrı kavramı oluşturmalarını sağlamadı. Tarihî tecrübe bunu kanıtlar: Musa’nın onları terk ettiğini zannedince Harun’dan, görebilecekleri ilahlar istediler. Ne utanç! O kadar mucizeden sonra, Tanrı hakkında oluşturabildikleri tek ide hepi topu bir buzağıydı” diyen Spinoza mucize konusunda da çok dikkat çekici görüşlere sahiptir. Ona göre her şeyin Tanrı tarafından belirlenip düzenlendiği ve tabiatta olup biten her şeyin esas itibariyle ilâhî iradeden neşet ettiği bilinince şöyle bir sonuca ulaşılır: Doğal nesneler ve bunların ilk nedenlerine hangi düzeyde bağlı olduklarını ne kadar iyi anlar ve bilirsek, Tanrı’yı ve O’nun iradesini de o kadar iyi anlar ve tanırız. Bu sebeple anlama yetimizi göz önünde tuttuğumuzda, açık seçik tanıyıp bildiğimiz işleri/eserleri mucizelere göre çok daha haklı olarak Tanrı’nın işleri/fiilleri olarak adlandırabiliriz ve dolayısıyla bunları henüz künhüne vâkıf olamadığımız öteki işlere/eserlere (mucizelere) göre daha fazla Tanrı’nın iradesine bağlayabiliriz. Çünkü açık seçik biçimde tanıyıp bildiğimiz tabiat olayları bize daha çok katıksız Tanrı bilgisi verir.

    ***

    Şayet kutsal kitap tarihteki bir olayı tarihçilerin anlatım tarzıyla tasvir etseydi, insanlar bundan etkilenmezdi. Oysa şiirsel tasvir üslubu benimsendiğinde ve olup biten her şey doğrudan Tanrı’ya atfedildiğinde bu tarz bir ifade ve anlatımın son derece etkileyici olduğu şüphesizdir. Kutsal kitap olayları ikincil derecede önem arz eden faktörler ve akla uygun ifadelerle açıklamaktan öte bilhassa sıradan insanların hayal güçlerini okşayıp ele geçirmeyi amaçlar. Bu nedenle olayları tam değil, eksik biçimde aktarır. Çünkü bu aktarımda amaç insanları olayların sebeplerine inandırmak değil, onları etki altına almaktır. Başka bir ifadeyle, nesneler ve olayları doğal nedenlerine dayanarak açıklama gibi bir işlevi bulunmayan kutsal kitaplar beşerî anlayış ve kavrayış düzeyini göz önünde tutarak insanlar üzerinde derin etkiler bırakacak şeyleri anlatır ve bunu yaparken de insanlarda daha çok hayranlık uyandıracak ve aynı zamanda ilâhî kudrete saygı fikrini aşılayacak şiirsel bir dil ve üslup kullanır.
  • bu çok sağlam surlu şehirden de geçtim
    beni yalnız yarasalar tanıdı
    az kalsın bir bağ bekçisi beni yakalayacaktı
    adım hırsıza da çıkacaktı
    her evde kutsal kitaplar asılıydı
    okuyan kimseyi göremedim
    okusa da anlayanı görmedim ...

    Sezai Karakoç
  • Dediğiniz gibi olsaydı, kutsal kitaplar bir işe yarardı. İnsanları kötülükten vazgeçirirdi. Ama cehennem korkusu bile düzeltmiyor insanı. Daha çok sevgi lazım, daha çok sevgi, daha çok hakikat...
  • "Tanrı sözcüğü bana insanların zayıflığının bir ifadesi ve ürünü olmanın dışında hiçbir şey ifade etmiyor…
    Kutsal kitaplar ise ilkel efsanelerin bir derlemesi.

    Benim içimde ''dini' olarak kabul edebilecek birşey varsa o da bilimin aydınlattığı kadarıyla evrene olan hayranlığımdır.

    İlla bir Tanrı'ya inanacaksam Spinoza'nın Tanrısına inanmayı tercih ederim.