• Nice insanların hikmet dolu sözlerinin izini sürerken, sözde , babam alamut un son ismailî imamı imiş lakin yapılan kara büyü yüzünden, taktığım gözlüklerin camlarına olumsuzluk sinmiş olsa da fildişi kulelerdeki alimler, medreselerdeki şeyhler, koyun postuna yerleşmiş sıhlar, tahtlarında ihtişam saçan sultanlar, hırıstıyan geleneği ile aforoz edilmişlerle kalbi incinmişler ve de kenara itilmişler, hepsi ile yarenlik yapmanın vermiş olduğu tecrübe bilgi görgü görenek ile Mevlana nın oldum olası gayri Müslimlere iltimas geçtiği, azınlıklara yumuşak davrandığı yalanını hayal perdelerinde karagöz oynatanlara benzettiğimi ve kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustası gibi olduğumu bilmezmişsin gibi ikide bir bu kara büyüyü, fildişi külleri, aforoz kurumunu, azınlıkları sanki bizim kültür dairemizde imişlermişcesine didiklemeni halâ anlamış değilim diyorum ama sen inatla bunlar yetmezmiş gibi gözlük camlarına sinen olumsuzlukları silme erdemini göstermen gerekirken, ne yaptığının bilgi ve bilincinden uzak, oturmuş bana kolunda seiko marka saatinle Rumeli hisarlarının surlarında Bizans gavuruna kılınç sallayan battal gazi edebiyatını yaslama gibi bir garip ironi içinde kutsal metinlere gösterilmesi gereken duyarlılık yerine umarsız bir şekilde ciddiyetsizliğinin hangi raddelere seyredebildiğini göstermek adına bazı eleştiri usullerinin kaynaklarına inerek bu roman hikaye deneme türlerinden ziyade bir proje çalışması gibi, bunu bilmelisin zira şunu da bilmelisin ki,',,,,, ( havadan sudan )
  • Yazar: https://1000kitap.com/lwoH
    Hikaye Adı : Kaybedilmiş Savaş
    Link: #30249707

    Yalnızlığın eli kapı kolunu tutar olsaydı ona kapıyı kendi elleriyle açar mıydı? Hayır, yalnızlık tüm işlerini başkalarına yaptırmayı beceren, karşı koymayı her an istediğiniz ama buna asla cesaret edemediğiniz, doğuştan dominant ve alçak kimseler gibi kapıyı ona açtırmıştı. Yalnızlığın en büyük dostu da sessizlik. Yine de ondan kurtulması bir nebze daha kolay. Yani en azından şu büyük ve ince ekranlı televizyonlarınız veya hoparlörü olan herhangi bir aletiniz varsa elektriğiniz olduğu sürece sessizliği kafanıza takmanıza gerek yok. İnsanlar yalnızlıklarının yerine de böyle cansız çözümler üretiyor ama bu çözümler içinde bir yerlerin daha karanlık ve daha yalnız hissetmesine sebep oluyor. Siyah bir boyanın içine hangi renkleri karıştırırsanız karıştırın sonunda kararacaklardır. Siyahtan kurtulmanın tek yolu onu ortadan kaldırmak. Ama fizik size der ki var olan bir şeyi yok edemezsin. Asla kazanamayacağınız bir düşmana karşı savaşırken, bana da söyler misiniz yüreğinizi alevlendiren bu umudu hala neden taşıyorsunuz göğüslerinizde?

    Koridorun havasına kazınmış bu düşünceler burada içine çektiği her nefeste beynine bunları düşünmek üzere emir veren bir nefes-hafıza tekniğiyle iletilenmişti. Evine her girişinde bunlara tekrar ve tekrar maruz kalan Enola, ormanından zor kullanılarak Kroy Wen’e getirilmiş bir gorilin medeniyetten haberdar olduğu kadar başına gelenlerden haberdardı. Bu kadar sefil durumda olan bir tek o sanıyorsanız veya sandıysanız aynı sefil durumda olduğunuzu söylemem belki sizler ile Enola arasında bir duygudaşlık kurmanıza sebep olur. Enola, bir yetim olmasına rağmen kendine ait bir özel adı vardı. Bu ismi o seçmemiş ve ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ve bazı şeylerin anlam kazanması için durup baktığınız yeri değiştirmek gerektiğini bilmediği için adının ne anlama geldiğini öğrenmesi epey bir zaman alacaktı. Yine de özel bir ismi olması Enola’yı özel kılmıyordu. Otuz üç katlı beton blokların kırk iki metrekarelik kapsüllerinde Dünya Hükumetinin belirlediği on iki farklı alternatif temadan biriyle döşeli evinde kendini özel hissetmiyordu. Her sabah işe giderken ve akşamları eve gelirken bu gri binalardan dışarı attığı ilk adımında üzerine çıktığı yürüyen bant ona kendini birazdan seri numarası vurulacak bir ambalajlı yer fıstığı gibi hissettiriyordu. Ve hemen ardından hareketsiz bir şekilde onu takip eden diğer yürüyen cenazelerle arasındaki tek fark belki onların ekstra tuzlu fıstıklar olmasıydı. Dünya Hükumeti vatandaşlarını kendi belirlediği kişilerle evlendiriyor, çocukları dünyanın ihtiyacı olan belirli iş alanları için eğitiyor, çocuklar belirlenen iş alanlarında çalışacak kadar büyüdüklerinde ailelerinden en az on beş eyalet öteye Enola’nın şu an salonunda oturduğu evlere yerleştiriliyorlardı. Senede sadece yedi gün izin yapabilen vatandaşlar var olan en hızlı ulaşım aracı enordlarla bile yedi günde on dört eyalet yolu gidip gelebilirler. Bu nedenle hiçbir vatandaş kariyerine başladıktan sonra ailesini iletişim araçları dışında görüp konuşamıyordu. Enola’nın en azından böyle bir derdi yoktu çünkü daha önce söylediğim gibi kendisi bir yetimdi.
    Annesi veya babası kariyeri değil hayatı başladığı gün onu yalnız bırakmıştılar. Aslında böyle bir olayın olma olasılığının imkânsıza yakınlığını bilse Enola’nın küçük dili içeri kaçardı. Ama Dünya Hükumeti vatandaşlarını sistemin işleyişine kafa yormayacak şekilde zihinsel ve fiziksel her açıdan manipüle ediyordu. Ve Enola bu küçük cahilliğiyle salonunda oturmuş insanların birbirlerini roastladığı yani onları var eden her türlü özelliklerini edepsizliğin uç noktasında birbirine sataşarak dillendirdikleri akşam kuşağı programlarını izliyordu.

    İnsanlık bundan dört yüzyıl önce 1851 yılında Jean Bernard Léon Foucault’un deneyi ile ilk defa somut olarak Dünya’nın döndüğünü gözlemlemişti. Ufak bir hava dalgası bile Foucault Sarkacının hareketini ve bırakacağı izi değiştirebilir ama bu dünyanın hala döndüğü gerçeğini değiştirmez. Enola’nın varlığı tüm kapıları açık bırakmış, rüzgarı olduğu gibi içeri almıştı ve sarkaç hiç hesaplanmadığı izler bırakmak üzereydi. Evet, dünya hala dönüyordu ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. En azından Enola İçin.

    Dünya Hükümeti kurulduğu ilk zamanlarda evlerin kapılarına ziller yapmıştı ama daha sonra yapılan binalarda buna gerek duymamıştı. Çünkü yürüttükleri ekonomik, kapital ve kariyer odaklı sistemler ve evlere yerleştirdikleri kendi manipülatör ileti vericileri insanları birbirlerinden koparmış bunun yerine yapay, cansız ilişkiler ve yalnızlıklara bağlamıştı. Bunun sebebi de var olan düzeni korumaktı elbette. İnsanlar güdülmesi gereken koyunlar haline getirilmeliydi. Kendi başına sınırları aşan biri tehlikeli gerçekleri öğrenebilir ve Dünya hükümetinin kusursuz işleyen çarkına çomak sokmak isteyebilirdi. Ama insanlar kendi kapsüllerine hapsedilir, ruhlarına melankoli işlenir, kronik hal alan depresyonlara sokulur ve yüreklerinden umutları sökülüp alınırsa başkaldırmaları imkânsız bir hale geliyordu. Dünya Hükümetinin ilk psikoloji bakanı olan S’dlanodCm ruhlarını ateşleyen her şey insanlardan sökülüp alındığında toplu intihar eylemlerinin önüne geçmek ve insanları umutsuz bir şekilde de olsa canlı tutmak için bir serum geliştirmişti. Serum kusursuz çalışıyor ve vatandaşların devlet tarafından desteklenen yiyeceklerine karıştırılıyordu. Zaten başka bir şekilde yemek yemeniz mümkün değildi. Her şeyiniz Dünya Hükümetince karşılanıyordu. Serumun tek kusuru aşırı tüketimde obeziteye sebep olmasıydı. Ama Dünya Hükümeti ilk yüzyılını devirdiğinde teknoloji o kadar gelişmişti ki bir insanın ölmek için Dünya Hükümetinden izin alması gerekirdi. Zaten Dünya Hükümetinin amacı da buydu insanları yaşatmak. Eski Dünyanın klasik eser yazarlarından biri bugün hayatta olsa yaşamakla özgür olmanın aynı şey olmadığını yazardı. Ama hiçbiri yaşamıyordu ve ruhlarını yaşatabilecek hiçbir vücudun da o ufka sahip olunmasına izin verilmiyordu. Dünya hükümeti vatandaşları yaşatıyordu çünkü yapılması gereken işler vardı. Daha doğrusu on iki bakan ve bir yöneticiden oluşan on üç kişilik Dünya Hükümeti heyetine ve kutsal ırk olan, Dünya hükümetinin kurulmasını sağlayan, insanlara bu şartları dünyanın birkaç milyonluk tarihinde yavaş yavaş kabul ettiren İben halkına hizmet ve enerji gerekliydi. İben halkı milyonlarca yıllık bu süreçte insanların yaşam enerjilerini zorla elde etmeye çalışmış ama bu şekilde elde ettikleri enerjinin hiçbir işlerine yaramadığını çünkü verimsiz olduğunu fark etmiş ve vatandaşları bugün içinde oldukları koşullara kendi gönül rızalarıyla kabul ettirmeyi başarmışlardı. Daha sonra avuçları içine aldıkları tüm dünya halkını bir afyon bulutuna hapsedip tüm yaşam enerjilerini sömürmeye ve artık kendi kutsal topraklarında milyonlarca yıllık emeklerinin meyvelerini yemeye koyulmuşlardı.

    Bu Dünya’nın kısa tarihini okumanız ne kadar zamanınızı aldı bilmiyorum ama bu dünyada sadece birkaç saniye geçti. Ve Enola hala zili olan bu eski binalarda yaşıyor olmasının doğumundan önce hazırlanmış bir planın gizli bir parçası olduğunu bilmeden çalan zilin sesiyle bir anda irkildi. Yirmi iki yıllık ömründe ilk defa böyle bir ses duyuyordu. Sadece o değil, dünya hükümetinde de yüz elli küsur yıldan beridir bu sesi duyan olmamıştı. Öyle ki Enola sesin geldiği yeri takip edip kapıya vardığında kapıyı açması gerektiğini değil, kapının neden böyle bir ses çıkardığını düşünüyordu. Zil bir kez daha çaldı. Ve Enola ne yapması gerektiğini bilmeden ve hayatı boyunca hiçbir tehditle yüz yüze kalmamış bir sapiens olarak korunma içgüdüsünü tamamen kaybetmiş bir şekilde kapıyı açtı.

    Enola kapıyı açınca iki saniyeliğine bir siluet ile karşılaştı. Sonrasını ise hatırlaması biraz güç. Çünkü kapısına dayanan babası tarafından bayıltılıp Dünya Hükümetinin hava sirkülâsyonlarında hareket eden atomları bile izleyebildiği güvenlik sistemine yakalanmadan kaçırılacaktı. Enola hafif hafif kendine gelip ayılmaya başladığında burnuna deniz kokusu geliyordu ama Enola denizi hiç görmediği için beyni kayıtlı kokulardan bu kokuyu çıkarıp tanıyamadı. Kendine gelmeye başladıkça ayaklanmaya çalışan Enola kendini bir kafesin içinde buldu. Geminin üzerinde öylece kafeste duran Enola’nın kendine geldiğini fark eden babası yavaş ama canlı adımlarla ona yöneldi. Ona babası olduğunu, annesi ona hamileyken bir isyanın öncüsü olduğunu ama başarısız olduğunu, o doğduğu gün annesinin öldüğünü, çocuğunu da Dünya Hükümetinin Yöneticisine kaptırdığını, aslında babası olarak kendisinin de bir Dünya Hükümeti bakanı olduğunu söylemek istedi ama bunca yıl süregelmiş sessizliği bozmak için en uygun kelimeyi bir türlü seçemiyordu. Bu yeni dünyanın insanları olmasalar zaten asla uygun bir kelime olmadığını bilirlerdi. Akıl duygusallık içinde boğuşurken ağız dile gelen her kelime ile çırpınırdı. Ama isyan lideri babası sustu. Öylece çocuğuna bakmakla yetindi. Enola bir şeyler sormak istiyordu ama ilk defa günlük rutininin çok dışında aklının henüz kavrayamadığı bir gerçekliğin içindeydi. Gözlerine far tutulmuş tavşan gibi öylece dona kalmıştı. images.jpgOnlar baba ve çocuk yakınken uzak bir şekilde böyle özlem giderirken gemi Atlantis okyanusu açıklarında yol alıyordu. Gökyüzü ise birazdan olacakların habercisiymiş gibi boğucu ve iç sıkıcı bir hal alıyordu. Doğanın bu önsezili halleri tesadüfün de bu kadarı dedirtebilir ama bu bir tesadüf değildi zaten. Dünya Hükümetinin Yöneticisi bizzat kendi buraya doğru geliyordu ve bu doğa olayı tamamen onun kontrolünde gelişiyordu. Enola’nın babası bakanlık yaptığı yöneticiyi yakından tanıyor olabilirdi ama yapabileceklerinin sınırından asla haberdar değildi.

    Pro me the us!
    Ağzından çıkan her hece ile geminin güvertesine ağır bir aura çöktüren Yönetici sanki hiçlikten bir anda var olmuştu. En yakın kara enordlarla bile günlerce uzaktaydı ama Yönetici işte orada duruyordu. Evet, Hükümetin vatandaşlarla paylaşmadığı kendine has teknolojisi vardı elbet. Ama Enola’nın babası Prometheus eski bir bakandı ve bu teknolojiden haberdardı. Çünkü bizzat kendisi Teknoloji Bakanıydı. Onun yokluğunda Hükümet ne kadar ileri gitmiş olabilirdi ki? Gökten ağırlığı yokmuş gibi süzülerek güverteye doğru inen Yönetici görünürde hiçbir alete de bağlı gözükmüyordu. Sanki bizzat kendisi kontrolü zihninde olan bir helyum balonu gibiydi. Güverteye adımını attığı an gemi sanki denizin dibini boylamak istiyor gibi ağırlaşmıştı. Ve Prometheus onun burada olmaması gerektiğini kendine anlamsızca tekrarlayıp duruyor, soğukkanlı olan son kısımlarıysa şoku atlatmaya çalışıyordu.
    Ooo sevgili Prometheus onca yıllık birlikteliğimize rağmen beni bu kadar küçümsemiş olman gerçekten bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Şimdi de o küçük aklında burada olmamam gerektiği en az birkaç günümü daha seni aramakla heba etmem gerektiği geçiyor demek. Bu birkaç gün içinde de sen, kendini ve çocuğunu bana yem yapmışken yıllardır gizlendiğiniz fare deliklerinden çıkan isyancı grupları da hükümeti devirecek ve katledecekti.

    İki parmağını avuç içlerinde şaklatarak alkış tutan yönetici çıplak ayaklarıyla Prometheus’a doğru yürüyor ve konuşmasına devam ediyordu. Baba ve çocuk lafına odaklanamayacak kadar neyin içinde olduğunu kestiremeyen Enola ise öylece durmuş ve kafesinin içinde bu iki yabancıyı seyrediyordu.

    Siyah taşın üstündeki siyah karıncanın hareketini bile izlememize olanak sağlayan bu güvenlik sisteminde herhangi bir vatandaşımızı kaçırmayı başarabilecek tek kişi kim olabilir dersin sence Prometheus? Tabii ki de onu geliştiren senden başka kim olabilir. Gerçekten bizden saklanabildiğini mi sandın bu arada? Bu ufak yolcu gemisini sistemden izole etmek için kaç yılını harcadın? Ama seni yine de buldum hem de elimle koymuş gibi. Neden biliyor musun Prometheus? Şu an burada neler döndüğünü anlayamayacak kadar salaklaştırılmış çocuğun sayesinde. Böyle bir şeyi kurtarmaya değer miydi? Bu maymunlar için kalkıştığın onca şey gerçekten mide bulandırıcı Prometheus. Ve onları asıl layık oldukları gibi kafese tıkmış olmanı da kutluyorum. Çok anlamlı bir tablo oluşturmuşsun.

    Yönetici yüzünde eski dünyanın yedi milyar insanını aynı anda tiksindirecek sırıtmasıyla sözlerine aralıksız devam ederken Prometheus’un neden onun sözlerine karşı çıkmadığını bağırıp çağırmadığını merak edebilirsiniz. Yönetici, sözlerinin kesilmesinden hoşlanmadığı için beş yıl önce bir empat silahı geliştirmiş ve iradesini hâkim kılacağı kendi ve İben ırkı dışındaki tüm insanlığın zihinlerine onun zihniyle uyumlu manyetik alıcılar yerleştirmişti. Yönetici ile yirmi üç metrekarelik bir alan içinde kalan herkes onun istediği gibi davranmaktan asla kaçınamazdı.Bu mutlak gücün karşısında Prometheus gerçekten isyan etmeyi amaçlamış, başkaldırmış ve Yöneticinin tek parça elbisesine bulaşmış kan lekelerinden anlaşılacağı üzere başarısız olmuş bir devrim mi tertiplemişti. Bunu hangi insani yönle yapmıştı? Gerçekten kazanabileceğini umut etmiş miydi? Bariz şekilde öngörülebilen bir sonuca rağmen insanı hayatının son anına kadar çabalamaya iten şey umut muydu? Olası sonucu görmezden gelmeyi sağlayacak insani kör edecek, işkenceyi, acıyı uzatacak şey umut muydu? Prometheus tüm ömrünü bugünkü devrime adamış ama çizmenin altında kalmış bir karınca gibi çiğnenmişti. Yönetici Prometheus’un dibine kadar gelmiş ve sözlerine devam ediyordu, o insanı çıldırtacak kadar sakin ve ruhsuz sesiyle.

    Onu kurtarmaya geleceğini biliyordum. Hadi ama o eski binalardaki zillerin durmasına göz göre göre izin verdiğimizi sanmıyorsun değil mi? Zihinleri yıkamak için büyük bir çaba sarf ederken onları berraklaştıran melodileri düzenden silmemiz gerektiğini öğrendiğimiz halde zilleri öylece orada bırakacak kadar alık olduğumuzu düşünmemişsindir değil mi Prometheus? Melodiler, mırıldanmalar, ritim hiçbirine bu yeni dünyada yer yok. Müzik, gerçekten bilimin ötesinde bir yerde ve insanları olmalarını istediğimiz bulanıklıktan kurtarıyor. O zile bastığın anda ufacık bir an için evlerine döşediğimiz nefes-hafıza ileticilerinin kontrolünden çıktı ve onu kaçırabildin. Ama bunların hepsi zaten sana izin verdiğimiz bir hareket alanıydı. Hem ona baksana ne kadar aptal. Babası olduğunu bile bilmiyor. Onu o kadar salaklaştırdığımız için gerçekleri ona itiraf etsen bile sana inanmayıp denize atlayacağını düşündüğün için onu kafese tıktın değil mi? Sonra da onu şu fare deliğiniz olan kayıp kıta Atlantis’in derinliklerindeki yere götürecektin. O yerin ismi neydi? Zeyan, zian, zeon? Her neyse orada onu şu zihni temizleyen aletlerinle eski saf insan benliğine kavuşturup babası olduğunu açıklayacaktın değil mi? Yirmi iki yıl sonra gelen bu gerçeklik sence de biraz sanal değil mi Prometheus? O senin çocuğun değil. Kimsenin çocuğu değil. İçime çektiğim şu havadan bir farkı yok. Beni ve İben halkını yaşatmak için var olan nesnelerden sadece biri o. Neyse Prometheus yıllardır bu kadar konuşmamıştım. Bu dili de pek sevmediğimi biliyorsun. İlkel insanların yaratısı bir leş yığını. Anlamları kelimeleştirip kalıplara sokarak boyutlarını barbarca küçültüyorlar. Oysa sessizliğin lisanını kullanmayı akıl edebilseydiler belki de asla bu hale düşmezlerdi. Bu arada çapulcu arkadaşlarına gelince hepsini katlettim. Sonuçta ya onlar beni ya ben onları katledecektim değil mi Prometheus? Kişisel bir problem olarak algılamanı istemem. Hiçbirini öldürmekten zevk almadım. Dünya Hükümetinin sloganını bilirsin. ‘’İnsanlık yaşamalı!’’ Nasıl ve niçin olduğunun bir önemi yok. Ve seni buraya kadar izlerken kaybettiğim zamana değdi sanırım. Şu iğrenç fare yuvanızın tam üstünde duruyoruz değil mi? Varlıklarını hissedebiliyorum. Hepsiyle ilgileneceğiz eski dostum. Acısız ve hızlı olacağına söz veririm. Henüz gazabım merhametimin önüne geçmedi.

    Yönetici sözlerini Promethus’un etrafında ufak adımlarla dönerek söylerken bir elini de işaret parmağı ona temas edecek şekilde tutuyordu. Son sözlerini söylediğinde Prometheus’un tüm yaşam enerjisi vücudundan Yöneticinin vücuduna geçmişti. İşaret parmağındaki kılcal damarlar enerji yüzünden başta kararmış sonra eski halini almıştı. Tüm enerji akışı tamamlandığında Prometheus’un olduğu yerde sadece birkaç eski giysi kalmış onlar da rüzgârla etrafa savrulmaya başlamıştı. On iki bakan içinden ilk defa birisi yok olmuştu. Artık Prometheus diye biri yoktu.

    Prometheus ile işi biten yönetici bu sefer yüzünü kafeste duran Enola’ya çevirdi. Ona ne olduğunu merak ediyorsun değil mi? Büyü gibi duruyor olmalı ama sadece ileri teknoloji. Bu arada ismini hiç merak ettin mi vatandaşım? Biliyorsun ki senin dışında hiçbir vatandaş harflerden oluşan bir isme sahip değil? Aa bilmiyor musun? Doğru ya sadece bilmeni istediğimiz şeyleri bilebilirsin. Çünkü zihnin duvarları ellerimizde. Aşamayacağın duvarların içine hapsedip seni sonrada böyle hakir görmek hiç ahlaka sığan bir şey değil haklısın. Ama ben de ahlaklı biri değilim zaten. Sana bu ismi ben koydum. Eski dünya kendini yok etmenin eşiğine geldiğinde nükleer silahlarla tüm dünyayı yok etmeye çalışan o eski maymun atalarını zapt edip onlarla bir anlaşmaya vardığımızdan beri bu dünyada her şeyin ismini ben koyuyorum zaten. Mesela eskiden bu okyanusun adı Atlastı. Senle neden bunları konuşuyorum ki nasıl olsa hiçbir şeyi anlamıyorsun. Dur da anlamanı sağlayalım.

    Yönetici elini kafesin içine uzatıp Enola’nın kafasından tutup öylece bir iki dakika durdu. Prometheus’un eğer yapabilseydi onu zihin açıcıya sokup aklının kontrolünü tekrar kazanmasını sağlayacağı şeyleri yönetici sadece sağ eliyle Enola’nın kafasını tutarak yapıyordu. Enola yöneticiden aktarılan tüm bilgileri delirmeden zihnine alabiliyorsa bu Dünya Hükümetinin akıllara sığmaz teknolojisi sayesindeydi. Yönetici Enola’nın kafasından elini çektiğinde Elona başını havaya kaldırdı ve gözleri artık boş boş bakmak yerine her şeyin bilgisine vakıf olmuş biri gibi bakıyordu. Babasını, isyanın neden, nasıl başladığını, yöneticinin eline nasıl düştüğünü, dünyanın neden bu hale geldiğini, insanların İbenlerle o anlaşmayı neden ve nasıl kabul ettiğini kısacası her şeyi biliyordu.

    Şimdi daha iyi anlaşabiliriz sanırım Enolacım yoksa Alone mu demeliydim. Ooo benim yalnız çocuğum. İsmini koyarken fazla yaratıcı olmadığım için özür dilerim. Seni sadece bir proje ve yem olarak gördüğüm için üstünde pek durmamış olabilirim. Eski tanrıların bile birçok kusurlu yaratıları var sonuçta. Bir gün babanın senin için geleceğini ve beni bu yanlış programlanmış nesnelere götüreceğini biliyordum. Hatta baban tüm bu isyanı kendi iradesiyle düzenledi sanıyor olsa da az önce zihnine aktardığım gibi annenle tanışmasını, bu sayede senin doğmanı, babanın senin böyle bir dünyada yaşayamacağını düşünmesine sebep olacak kitaplar okumasını, bu kitaplarla özgür bir dünya yaratma aşkını aklına koyan bendim. Çünkü Dünya hükümeti ne kadar güçlü ne kadar büyük olursa olsun hala öğrenen ve az da olsa hata yapan bir topluluk. Yıllar önce bir hata sonucu bazı insanlar eski yazarların ruhlarını bedenlerinde tekrar uyandırdılar ve başkaldırıya kalktılar. Elbette onları bastırdık ama yok etmeyi başaramadan elimizden kaçtılar. Asla kazanmayacakları bir savaşın içinde böyle biçare savaşmalarına anlam veremedim. Bunu hangi insani yönle yaptıklarını anlamak için eski yazarların tüm kitaplarını okumam gerekti. Buna umut diyorlar. Umut, tüm ömrünü alacakaranlığın ortasında geçirsen bile yarın güneşi göreceğine inanmak. Atalarının o anlaşmayı imzalayıp boyun eğdikleri güne tanık olsaydılar böyle şeyler hissetmekten uta…

    Az önce hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu ve Yöneticinin sözü öylece havada asılı kaldı. Çünkü zihni Yönetici sayesinde berraklaşan Enola Yöneticinin empat silahına karşı koymayı başarıp bu sıkıcı monolağa biraz renk katmak istemiş olacak ki Yöneticinin sözlerini haykırarak kesti.

    İnsanları atalarının günahlarıyla, boyun eğmeleriyle yargılayamazsın. Hata yapan sadece siz Dünya hükümeti değilsiniz. Her gelecek nesil kendi kaderinin iplerini ellerinde tutma ve hata yapma hakkına sahiptir. Geçmişte yapılmış hiçbir seçim onların adına işleyemezken siz kendi kurduğunuz düzende insanları mahkûm ediyor ve gelişimlerini engelleyip kendi rahatınız için sömürüyorsunuz. Karanlığınız ne kadar büyük olsa da umut hayallerden ışıyan ışıkla bile zihinlerimizde filizlenecek. Ve sonunda kaybedecek olsak bile kazanmaya olan inancımızla öl m ü ş ola ca ğız.

    Enola’nın söyleyeceklerini daha fazla duymak istemeyen Yönetici sağ elini onun göğüs kafesinden içeri daldırarak kalbini yerinden söküp alarak sırtından çıkmasına neden oldu. Tüm hayatını aptal bir robot gibi geçiren Enola asla hayal edemeyeceği bir asil ölümle bu yeni dünyaya veda etmişti.

    Aptal çocuk. Oysa seni öldürmek istemiyordum. Hatta seni Proje Alone’a götürürken sana okumak için yanımda bir kitap bile getirmiştim. Sen İşleyen düzenin son kusurunu kapatacak olan projemdin. Nesnelerin ebeveynleri olmadan yaşayabileceklerini kanıtlarsan artık aile tipi üretimden birey tipi yalnız üretime geçilecek ve fabrikadaki yumurtalıklarda her özelliği önceden belirlenmiş nesneler halinde üretilecekti. Gerçi ölmüş olsan da proje başarılı olmuş sayılır. Ben zihnini açmadan önce kafesin içinde bir maymundan farksızdın tıpkı eski ataların gibi. Ellerimle sana bahşettiğim irfanla seni babanın eski koltuğuna bile oturtabilirdim. Ama sen bana boyun eğmek, şükretmek yerine babanın izinden gitmeyi seçtin. Biliyor musun her şeye rağmen yine de sana bir şiir okuyacağım. Eski dünyanın yazarlarından senin adına yaraşır bir şiir. Edgar Allan Poe adında biri. Gözlerindeki iblis olarak cesedine armağan ediyorum bu şiiri.

    YALNIZ

    Olmadım çocukluğumdan beri
    Başkalarının olduğu gibi
    Görmedim dünyayı, nesneleri
    Başkalarının gördüğü gibi
    Kandırmadı hüznümü, tutkuları
    Aynı ortak pınarların suları
    Aynı zevki duymadı yüreğim
    Aynı şevkle uyanmadı yüreğim
    Sevdiğim her şeyi yalnız sevdim
    Çocukluğumda, çocukluk çağında
    Fırtınalı bir ömrün derinliğinden
    Çıktı hâlâ tutsağı olduğum gizem
    Çıktı sellerden ya da pınarlardan
    Dağlardaki kızıl kayalıklardan
    Gölgesi dolanan güz güneşinden
    Onun sonsuzdaki altın renginden
    Çıktı gökyüzünün yıldırımlarından
    Yanımdan uçarak geçtiği zaman.
    Ve kasırgadan, gök gürültüsünden
    Ve buluttan ve bulutun sisinden
    (Havanın kalanı mavileştiği an)
    Gözlerimde iblis şeklini alan.

    Umutmuş! Zamanı geçmiş bir devrim asla amacına ulaşamaz. İnsanlar o anlaşmayı kabul edip özgürlüklerini basit nesneler için pazarladıkları günden beri bir nesne olmaktan daha fazlası değiller. Ve bu halinizi size bir başkası dayatmış gibi hala ağlak bir edebiyat peşinde olmanız ne büyük acizlik. Hükümet Cellatları size koordinatları gönderiyorum. Geride bir şey bırakmayın. O karanlık fare deliklerinde güneşli günlerin özlemini çeken herkese bu savaşı çoktan kaybettiklerini tekrar hatırlatın.
  • "Kuş beyinli", "ayı gibi olmuşsun", "balık hafızalı"

    "Hayvanlar bize bağımlı ve arzularımıza itaat eder hale geldiler. Onların hareketlerini öngörmek yerine onlara emir vermeye başladık. Kutsal kitaplarımız da doğa üzerindeki hakimiyetimizden bahsetmeye başladı."

    "Bazen hayvanların kendi başlarına ne yaptıklarını izliyoruz, ama bazen de onları bizim isteklerimiz dışında pek az şey yapabilecekleri durumlara sokuyoruz."

    •••••••••••••••••••••••••••••••


    Bu kitap benim duygu ve düşüncelerimin bilimsel açıklamalar ve gözlemler eşliği ile kitaplaştırılmış halidir. Yani alıntıları da ekleyeceğim ve göreceksiniz. Hayvanlara karşı küçümseyici bakış açımız, kendimizi üstün görmemiz hiçbir zaman doğru gelmedi bana. Hayvanları belki insanlardan daha fazla önemsemeye başladığımı bile söyleyebilirim. Bizim kadar onların da bu dünyada yaşam haklarının olduğuna, ev olarak seçip betonlar içinde yerleştiğimiz bu yeryüzünün aslında onlara da ait olduğunu düşünüyorum. Onları "kendi yaşam alanlarımız" olduğunu düşündüğümüz yerlerden uzaklaştırma çabamızı anlamıyorum.


    Kitaba geçecek olursak; aslında gözlemlere dayalı bir şekilde daha çok şempanzeler üzerinde yapılan deneyler (karşı olacağımız tarzdan deneyler değil elbet) yer almış kitapta. Hollandalı psikolog etolog frans de waal 1975te dünyanın en büyük şempanze kolonisi üzerine altı yıllık bir proje başlattı. Uzlaşmacı davranışları, yemek paylaşımları, toplumsal ilişkileri üzerinde önemli gözlemler yaparak bu güzel kitabı okumamızı sağladı.


    Kitabın arka kapağında da söylendiği gibi "

    insanların en tepede olduğu bir bilişsel hiyerarşiyi reddeden Waal, onun yerine insan dahil her hayvanın kendine özgü zeka, yeti ve yetenekleriyle değerlendirilir takdir edildiği daha objektif bir model öneriyor.

    ••••••

    Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Hayvanlara benim kadar düşkünseniz vakit kaybetmeyin bile :)
  • Es-Selam Değerli Dostlar..
    Yaklaşık 2 ay önce arkadaşlarla bir proje düşündük;
    Kadim Şehir Kudüs’ü ziyaret…
    Ve proje kapsamında gerekli yazışmalar neticesinde 7 si öğretmen, 12 si öğrenci ve 9 u esnaf olmak üzere toplam 28 kişi ile yola koyulduk.
    Allahın lütfu sayesinde Yaklaşık 6 gün Kudüs’te kaldıktan sonra şükürler olsun ki dün itibari ile vatanımıza döndük…
    Kudüs…
    Gitmeden önce Talha UĞURLUEL’in kitabını ne kadar tekrarlayıp gitsem de gördüm ki kitapta okunanların dışında farklı bir alemde hissediyorsunuz kendinizi..
    Düşünebiliyormusunuz ibadetinizi yapmak için Mescid-i Aksaya adım atarken son derece sıkı bir güvenlik koridorundan geçerek İsrail askerlerinin denetiminde Cuma mescidine giriyorsunuz…
    Bu konulara döneceğim.
    Emin olun anlatacağım o kadar yaşanmışlar var ki 6 günlük Kudüs seferimizde, anlatılmaz yaşanır diye bir motto var, bu yüzden en dikkat çekici yerleri kitap eşliğinde düşüncelerimle yorumlayıp sizleri fazla meşgul etmeyeceğim.
    Yola çıktığımızda önce uçağımız Tel Avive uğruyor.Sıkı bir sorgu ve yıldırma politikası kapsamında rencide edici tacizler ile Kudüs’e giriş yapabiliyoruz
    3 saatlik havalimanında bekleyişten sonra..

    Sabahın ilk ışıklarında Zeytin Dağına uğruyoruz o heyecan ile 2 saatlik uykuya rağmen..
    Zeytin Dağında Rabiyatül Adeviyye ile Selmanı Farisi nin makamları mevcut…
    Ziyaret ediyoruz bir heyecan ile.
    Ve Talha UĞURLUEL’in de ifade ettiği gibi dünyanın en güzel manzarası..Karşınızda Mescidi Aksa ve Kubbetüs Sahra…

    Hemen altında Yahudi mezarlığı var ve kıyamet koptuktan sonra ilk buradan dirileceklerine inandıkları için 50 bin dolardan başlayıp 250 bin dolara kadar alıcısı olduğu ifade ediliyor.

    Harikulade manzaradan sonra Kudüs’ ün güya en güzel kahvaltı salonuna gidiyoruz ama bizim mutfağımızın yanından dahi geçemez fikri ile Mescidi Aksaya doğru yöneliyoruz.
    Gözlem yapmayı severim, rehberimiz Ahmad MARAGA..
    Soru yağmurunu tutuyorum;
    Flistin mahallesine geldiğimizde bir hüzün,yoksulluk, geri kalmışlık;
    Yahudi Mahallesine geldiğimizde ise ihtişam,zenginlik ve lüks bir yaşamla karşılaşıyoruz.
    Otobüsler farklı renkler ile ayrılmış ve yeşil renkli otobüslere Filistinliler binemiyor.
    Mescidi Aksaya’’ Hıtta’’ kapısından giriyoruz.
    Niye önce Hıtta kapısından girdiniz diye bir düşünce belirdiyse sebebi;
    ‘’ Hani, “Şu memlekete girin. Orada dilediğiniz gibi, bol bol yiyin. Kapısından eğilerek tevazu ile girin ve “hıtta!” (Ya Rabbi, bizi affet) deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere ise daha da fazlasını vereceğiz” demiştik.
    Bakara-58.inci ayetin tefsirine lütfen bakın derim burada uzun uzun anlatarak vaktinizi almak istemiyorum.

    Kapıda İsrail askerleri özellikle uyarıyor Türk bayrağı var ise giremezsiniz.
    Sorguya çekilip bazen pasaport denetiminden de geçebiliyorsunuz.
    İngilizce ve Arapça dil bilmek veya bir rehbere kesinlikle ihtiyaç var yoksa anlaşılamadığınızda almıyorlar.

    Ve karşımızda altın rengi ile büyüleyici Kubbetüs Sahra..aslında Kubbetüs sahir..Sahra çöl demek , sahir ise büyüleyici çok güzel demek..
    Kubbetüs Sahir Harikulede Kubbe anlamında ama dilimize sahra diye geçmiş.
    Ve 180 ton altın ile kaplandığı rivayet ediliyor.
    Kubbet-üs Sahra'nın içinde "Hacer-i Muallak" adlı bir taş yer alır. Muallak taşı "Havada asılı duran kaya" anlamına gelmektedir.
    Peygamber Efendimiz SAV Muallak taşın altında diğer peygamberlere namaz kıldırdıktan sonra Miracı gerçekleştirmiştir.
    Hemen yaklaşık 100 metre ilerisinde ise;
    Bakır çinkolu Aksa Mescidi yani Cuma mescidi ve içeriye girdiğimizde kuş sesleri eşliğinde muhteşem bir manzara ile karşılaşıyoruz.
    Mescidi Haramda kılınan namaza 100 bin sevap,
    Mescidi Nebide kılınan namaza 10 bin sevap,
    Mescidi Aksa da kılınan namaza ise 1000 sevap…

    Boyuna uzun ama enine kısa, bizim mimarimizdeki gibi geniş değil..
    Sol tarafında Hz.meryem in makamı,Kırklar meclisi ve Hz.Ömerin namaz kıldırdı mekan..
    Ve en üzücü tarafı ise 1,5 senen önce Filistinli çocukların Ağlama Duvarındaki Yahudilere sapanla taş atması üzere Mescidi Aksaya İsrailli askerler botlarını ile baskın yapıp kurşun yağmuru neticesinde kurşun izleri..

    Öğle namazından sonra keşfe çıkıyoruz;
    Hz.Hızır’ın namaz kıldığı mekan.
    Hz.Süleyman’ın makamı ve vefat ettiği yer…
    Burak mescidi..
    Ecdadımızdan kalma su kuyuları…
    Birbirinden farklı medreseler..
    Güzelim zeytin ağaçları..
    Peygamber Efendimiz SAV in gördüğü ve Mekkeli müşriklere tarif ettiği sütunlar…
    Top oynayan çocuklar ,
    Piknik yapan sohbet eden bayanlar
    Ve nice güzellikler…

    Ve hemen bitişiğinde Ağlama Duvarı.
    Niçin ağlıyorlar;
    Yahudiler, Hz.Süleyman'ın ölümünden sonra iki devlete ayrılmıştı.
    Bunlardan birisi İsrail Devleti, diğeri ise Yehuda Devleti idi. Yehuda Devleti, Babiller tarafından, İsrail Devleti ise Asurlular tarafından yıkıldı.
    Babil topraklarına hükmeden Asurlular, Kudüs'ü yakıp yıktı ve ve Yahudilerin çoğunu öldürdü. Kalanlarını Babil'e tenkil ettirdi.
    Yahudiler, Süleyman'ın kabrini bulmaya ant içmişlerdi. Ancak bir türlü bulup çıkaramadıkları için, Ağlama Duvarı'nın karşısına geçip üzüntülerini belli etme adına ağlamayı seçmişlerdir.
    Yahudiler duvara dilek amacı ile kağıt yazıp iliştiriyorlar ve bizdeki kağıt ile dilek dilemenin nereden geldiği orada anlıyorum.
    Ellerinden kutsal kitapları düşmüyor dindar Yahudilerin.
    Her daim yolda, taşım araçlarında okumaktan beri durmuyorlar.

    Çarşıya gezintiye çıktığımızda İstanbul Kapalı çarşıyı andırıyor.
    Hayat çok pahalı.
    1,5 litre su 8 tl.
    Simit 4 tl.
    Döner ayran ise 44 tl..

    Kadim Kudüse geliyoruz ve bolca Abbara karşımıza çıkıyor.
    İlk görev yerim Mardini anıyorum:))
    Sonrasında upuzun devam eden Hakkarı caddesi..Hoşumuza gidiyor seviniyoruz:)
    Evler küçük ama paha biçilemiyor.
    Bir Filistinli Müslümanla tanıştırılıyoruz.
    Dükkanıma 24 milyon dolar teklif ettiler kabul etmedim, baskı yaptılar vakıfa bağışta bulundum ve şu an kendi dükkanımda kiracı olarak oturuyorum dedi.
    Peki neden dedik neden?
    Kısaca, ÖZGÜRLÜK dedi….Vatanımı asla satma bir karış toprak dahi olsa…
    Evini satan Filistinli binde 2..
    Barındırmıyoruz ve buraları terkedip gidiyorlar dedi.

    Akşam oluyor Ve Hz.İsa’nın memleketi Beytullahime gidiyoruz.
    Filistin şehri..
    Şehre giriş yine İsrail askerleri nezaretinde.
    Kudüse 25 km mesafede.
    Akşam ve Yatsı namazlarını şehrin farklı iki camisinde kılıyoruz.
    Sohbet ediyoruz ve bizleri cidden çok seviyorlar.
    Ve bu islam aleminin hali ne olacak diye fikrimizi de öğrenmeye çalışıyorlar.
    Sabahın ilk ışıkları ile yine başka bir peygamber olan Hz.İbrahim’in şehir El Halile gidiyoruz.
    Hz.İbrahimin Mescidi ikiye ayrılmış,
    1991 yılında 1 yahudinin mescidi basıp Müslümanları öldürmesi neticesinde ki bu da kurmaca, güvenlik bahanesiyle diğer tarafı sinagog yapılmış.
    Buranın girişi Sinagog da olunca daha sıkı..
    Önce Yahudileri silahlar eşliğinde alıyorlar sonra bizi..
    İçeriye girdiğimizde ise;
    Hz.İbrahim’in Makamı,
    Hz.Yakup’in Makamı..
    Hz.Sare’nin makamı..
    Hz.Yusuf’un makamı ve kardeşleri tarafından atıldığı kuyu..

    Mescid çıkışında bir Filistinli bizlere fırından çıkmış sıcacık ekmek ikram ediyor:))

    Ve Lut Gölüne doğru yola koyuluyoruz.
    Deniz seviyesinden 420 metre aşağıda.
    Aşırı tuzlu ve hala 400 metre derinliğe inilmiyor,aletler ile ulaşılmaya çalışılıyor ama hemen tuzlandığından farklı metodlar ile ulaşılmaya çalışıyor.
    En önemlisi ise;
    SODOM ve GOMORE ‘NİN helak edildiği yer…
    C.ALLAH altını üstüne getirmiş şehrin.
    Tam bir ibretlik yer ve hemen karşıda Ürdün köyleri..

    Yakında Hz.Musa’nın da makamını ziyaret ettikten sonra Filistin şehirlerinden en çok beğendiğim Eriha’ya gidiyoruz.

    Güzel Kokular anlamındaki şehir hurma bahçeleri ile bezenmiş…
    Sahil şehirlerimizi andırıyor ağaçlar ve çiçekleri..
    Girişte bir levha..’’A'idün’’ yazıyor..
    -Her ne kadar Kudüs ten bizi zorla kovsalar da evlerin anahtarları bizde, eninde sonunda geri döneceğiz…
    Aman Allahım dedim, bu ne güzel bir dava…ve başaracaklar inşallah…

    Gün bitti…
    Otele geri dönüş…

    Son bir gün…
    Berat Gecesi…
    Mescidi Aksaya gittik ve günümüzü ibadet ile değerlendirmeye çalıştık..
    Ümmeti Muhammede, hepimize dua ettik…
    Ve hangi şartlar olursa olsun dünyanın yaşanacak en güzel yerin;
    Mescidi Aksa da dahi olsak,
    Vatanımızın olduğunu idraki ile şükrettik..

    Buruk bir veda ile Hayfa ya koyulduk II.Abdulhamid Hanın yaptırdığı cami ile saat kulesini görmek için…
    Tabii malum camii kapalı..

    Uçağımıza binmek için havalimanına geliyoruz ve yine en az 2 saat İsrail askerleri burnumuzdan geliyor,
    Bu sefer grupta en çok beni tuttular ve nerde ise uçağa zor yetiştim diyebilirm:))
    Niçin geldin?
    Tanıştığın birileri oldu mu bişeyler verdiler mi?
    Yanında kesici aletler var mı?
    Önceden Suudi Arabistan’a gitmişin niçin gittin vs….

    Konya dönüşünde tevafuk ki uçakta Talha UĞURLUEL ile karşılaştık:)
    Ayak üstü kitabından 5 dk bahsettik ve daha detaylı kitabının yakında çıkacağını bizlere beyan etti.

    HAMİŞ;
    Her ne kadar meşakkatli olsa da,
    Dehşet verici bir baskı olsa da,
    Pasaportuma sarı pul yapıştırsalar da
    Yine gideceğim inşallah…

    Filistinli annelerin uykusu 4 den sonra yok..
    Çok gerginler.
    Baskınlar saat 4 ile 5 arası yapılıyor ama asla vazgeçemeyeceğiz sadece DUA edin gelin bizleri ziyaret edin diyorlar…

    Ve anladım ki,
    Kim Filistine, vadedilmiş topraklara hakim olursa dünyaya hakim olur…

    Mekke ve Medine sıcak belde..
    İnsanı yakıyor güneşi ile..
    Ama Kudüs…..bir garip yakıyor dostlar..

    Ey Kudüs, ey şehrim
    Ey Kudüs, ey sevgilim
    Yarın, yarın çiçek açacak limon
    Sevinecek yeşil sümbüller ve zeytin
    Gözler gülecek
    Geri dönecek göçmen güvercinler
    Tertemiz yuvasına
    Ve geri dönecek çocuklar oynamaya
    Buluşacak babalarla oğullar
    Ey memleketim
    Ey barış ve bereket şehri…

    SELAMETLE…

    https://i.hizliresim.com/qG7Rq3.jpg
    https://i.hizliresim.com/kOVJ37.jpg
    https://i.hizliresim.com/BLl4Ev.jpg
    https://i.hizliresim.com/dOY2QQ.jpg
    https://i.hizliresim.com/qG7Rq3.jpg
    https://i.hizliresim.com/BLl0JG.jpg
    https://i.hizliresim.com/Lb9Eo1.jpg
    https://i.hizliresim.com/JQP4RE.jpg
    https://i.hizliresim.com/qG7MYZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/3EyLa9.jpg
    https://i.hizliresim.com/OoQA9A.jpg
    https://i.hizliresim.com/EPv86B.jpg
  • #bu incelemeden sonra öğrendiğim bir söz ne anlatmaya çalıştığımın özeti; "Dehanın 10'da 1'i yetenek,10'da 9'u çalışmaktır." Albert Einstein.
    Bu kitapta yine anlamış olduk ki başarı tesadüfi değil, inanç, istikrarlılık ve çok çalışmanın sonucudur. Bazı insanlar içlerinde hedefle doğarlar, bazıları onu keşfeder...
    Amazonun dünyaya bukadar hakimiyetinin altinda yatan işletme modüllerini öğrenmek ve Jeff'i tanımak süper oldu.
    Kimdi bana bunca zaman başarı öykülerini hep kutsal sebeplere bağlatan! Yetenekli doğmak diye bir şey var,onu reddetmiyorum. Ama başarinin %15'i doğuştan,%80'i çalışmak, %5'i çevresel faktörler bence. Aslinda herkesin doğuştan bir yetenegi olduğuna inaniyorum artik. %15 kisminin torpili bunu dürtüsel sahip olmalari, diğerleri icin bunu keşfetmek gerekiyor sadece. Düşünüyorum da; neyin yakasini bırakmadıysam, evet hep istediğim başarıyı elde ettim. Zaten bugünlerde kafama çok taktığim bir konu var; burada yeni sistemdeki proje çocuklar kurslardan kurslara koşturulurken hep "ne kadar erken yaşta eğitime başlarsa, o kadar başarılı olur" kafası. Yurtdışında da bu sistem"çocuğun neyde hevesi ve merakı olmadığını öğrenmesi" üzerine kuruluymuş. Ah sırf bu konuda bile yazacak düşünecek ne çok şey var....
    Bence bu başarı hikayeleri çocuk kategorisinde satılmalı. Gerçi hiçbir yaş sadece bir numara, hiçbir şey için geç değil, ama bunlari çok daha erken yaşta okumak işte o %15 lik torpili olmayanlara büyük avans olur.....
  • O güzel atlara binip giden o güzel insanlardan biriyle, Aziz Nesin'le ve onun kıymetli bir eseriyle tekrar beraberiz sevgili okur dostlarım...

    Son günlerde 'timeline'larımızın bu değerli aydınımız ve onun eserleriyle dolup taşmasına vesile olan #28388406 etkinliğini tertip eden NigRa 'ya ve tabii ki etkinliğin fikir babası, Nesin Vakfı'nın fahri temsilcisi, Aziz Nesin'in 1k'da daha çok okunması ve tanıtılması için gerçekten çok büyük bir emek ve mesai harcayan çok değerli dostum Tuco Herrera 'ya en içten teşekkürlerimi gönderiyorum...

    İncelemem daha çok Aziz Nesin üzerine odaklanacak ama öncesinde kitapla ilgili kısa bir bilgi paylaşmalıyım sizinle;

    Sizin Memlekette Eşek Yok Mu adlı eser, 'Aziz Nesin'in Aziz Nesin'den Seçtikleri' alt başlığıyla ilk olarak 1995 yılında AD yayıncılık tarafından basıldı. AD yayıncılık, Doğan Yayın Holding'e bağlı olan, şimdi Doğan Egmont olarak bildiğimiz yapının ilk versiyonudur. O yıllarda Milliyet Yayıncılık harika bir proje ortaya koydu. Gazete yayıncılığının avantajlarını kullanıp, gazete kağıdına kitaplar basarak ve yine yay-sat aracılığıyla bunu tüm gazete bayiilerine ulaştırarak maliyeti ucuza gelen bu kitapları çok cüzi fiyatlarla okurla buluşturdular. Kitaplarını basacakları yazarlarla da yine sembolik telif anlaşmaları yaptılar. Çünkü bu bir okuma projesiydi ve bu proje sayesinde pek çok kitap yüz binlerce eve girmiş oldu.

    İşte Aziz Nesin de AD Yayıncılık'ın yönetmeni Yalvaç Ural'ın teklifi üzerine bu eseri hazırladı. Kendince beğendiği, okurlarının da seveceğini düşündüğü öyküleri bu kitapta bir araya getirdi. Ee böylesine seçmece bir eser olunca, yıllar içerisinde Aziz Nesin'in en çok okunan kitaplarından biri oldu bu kitap... Ben de yayınlandığı sene ilk baskısını alıp okuduğum bu kitabı, 23 yıl sonra tekrar okuma şansı elde etmiş oldum... Meraklısı için ilk baskının görsellerini de paylaşayım sizinle:)

    https://i.hizliresim.com/EPjR5A.jpg

    https://i.hizliresim.com/XPZXkk.jpg

    Şimdi size Aziz Nesin'in gülmece öyküleri gibi komik mi komik, sizi gülmekten kırıp geçirecek, gözünüzden yaşlar akıtacak küçük bir hikaye anlatmak istiyorum...

    Zamanın birinde, Doğu ile Batı arasında, tam sınırda kalan güzel bir ülke varmış. Tam sınırda kaldığı için ne Doğu ne de Batı sahipleniyormuş bu ülkeyi... O yüzden bu ülkede yaşananlar yine bu ülkeye mahsus kalıyormuş... Ülkenin ak saçlı, kara kaşlı, buruk bakışlı bir aydını varmış... Bu aydın hayatı boyunca ülkede yaşayan fakir fukaranın, ezilmişlerin, horlanmışların, kenara atılmışların sesi olmaya, onların sesini yukarılara duyurmaya gayret edip durmuş... O kadar çok kitap yazmış ki, kitapları üst üste dizseniz aydının boyunu geçiyormuş neredeyse...

    Aydınımızın anlatacak çok hikayesi varmış... Bu hikayelerde toplumun belini büken zamlardan tutun da, arap saçından hallice bürokrasi taşlamalarına kadar ne ararsanız varmış... Aydınımız gittiği her köyde, geçtiği her kasabada mutlaka orada yaşayan insanların arasına girer, onlarla konuşur, dertleşir ve tüm sıkıntılarını dile getirmek için notlar tutarmış... Sonra da evine gelir bunları tek tek kaleme alırmış...

    'Yukarıdakiler' lafı düzünden anlamaz veya anlamazdan gelirler diye, edebi kaygıları bir kenara bırakıp bol bol mizah ve güldürü katmış yazılarına... Tabiri caizse her cümlesinde bir taş atıyormuş yukarı doğru... Olur ya, belki birisinin kafasına gözüne isabet eder de, lütfedip aşağı bakar; oradaki insanları da görür diye umut içinde bıkmadan, sıkılmadan yazmaya, konuşmaya, anlatmaya devam etmiş...

    Aydınımızın yaptıkları bununla da bitmemiş. O her zaman kendisinin yaşadığı ülkeye ve topluma borçlu olduğunu ve borcunu ödemeden ölmek istemediğini sık sık dile getirirmiş... Yazdıklarından belli bir gelir elde etmeye başlayınca kazandığı o parayla eğitim olanaklarından yoksun çocuklar için bir vakıf kurmuş. Kazandığı her kuruşu işte bu vakfa ve vakıftaki çocuklarının eğitimine harcamış... Çünkü o aydın, toplumu geliştirmenin ve daha iyiye doğru dönüştürmenin yegane yolunun eğitim olduğunu çok iyi biliyormuş...

    Sonra efendim, günün birinde aydınımız kültürel bir etkinliğe katılmak üzere yollara düşmüş ve Anadolu'nun bir vilayetine gitmiş... O vilayette kendisi gibi başka okur-yazar-çizer aydınların ve diğer davetlilerin de katılımıyla etkinlik için otelde bir araya gelmişler... Onlar içeride konuşmalarını yapıp dostluk ve birlik mesajlarını iletirken otelin dışında küçük bir kalabalık birikmeye başlamış. Bu kalabalık kısa bir süre sonra gittikçe büyümüş büyümüş ve otelin dışında adım atacak yer kalmamış. Sonra bu kalabalık grup bir anda bağırıp çağırmaya başlamış... Her biri öfkeden çıldıracak duruma gelmiş... Sonra bakmışlar bu iş böyle olmayacak; bağırıp çağırarak öfkelerini dindiremiyorlar... Peki sonra ne yapsalar beğenirsiniz?

    Dayanamayıp bizim aydınımızın da içinde olduğu oteli dört bir tarafından ateşe vermesinler mi?

    Ve geldik hikayemizin sonuna... O yangın içinde 35 kişi dumandan boğularak ölmüş... Bizim aydın ise can havliyle cama dayanan itfaiye merdivenine kendini zor atmış... Sonra da merdivendeki görevli 'sen misin kurtulmaya çalışan' deyip bizim aydını darp etmiş ve aşağıdaki öfkeli kalabalığın arasına fırlatmış... Tam kalabalık aydınımızı linç etmek üzereyken polisler son anda gelmiş ve her tarafı kan içinde kalan aydını o kalabalığın arasından çekip çıkarmış... Hikaye de böylece bitmiş...

    -----------------------------

    İyi de neden kimse gülmedi bu hikayeye?

    Hikaye yeterince komik mi değildi, yoksa ben mi güzel anlatamadım acaba?

    Sanırım ben hikaye anlatırken Aziz Nesin kadar komik olmayı başaramıyorum... Kusur bende mi yoksa benim yazdığım hikayede mi, orasına siz karar verin...

    -------------------------------

    Ataol Behramoğlu'nun yukarıda bahsettiğim Madımak Katliamı'nda hayatını kaybedenler anısına yazdığı şiiri pek çoğunuz bilirsiniz;

    yaşamak bu yangın yerinde
    hergün yeniden ölerek
    zalimin elinde tutsak
    cahile kurban olarak
    yalanla kirlenmiş havada
    güçlükle soluk alarak
    savunmak gerçeği çoğu kez
    yalnızlığını bilerek
    korkağı, döneği, suskunu
    görüp de öfkeyle dolarak
    ***
    toplanır ölü arkadaşlar
    her biri bir yerden gelerek
    kiminin boynunda ilmeği
    kimi kanını silerek
    kucaklıyor beni metin altıok
    aldırma diyor gülerek
    yaşamak görevdir yangın yerinde
    yaşamak insan kalarak

    Aziz Nesin'in hayatını da tek cümleyle özetlemeye kalksak sanırım bu şiirin son iki dizesi gibi etkili bir ifadeyi zor buluruz: Yaşamak görevdir bu yangın yerinde, yaşamak insan kalarak... Çünkü tam da bunu başarmıştır Aziz Nesin, yani başarması belki de en zor olanını... Adına ölüm fetvalarının verildiği, kitaplarının bir dönem okul kütüphanelerine sokulmadığı, adının geçtiği pek çok evde küfür kıyamet koptuğu ve nihayetinde yakılarak yok edilmeye çalışıldığı bir ortamda, daha doğrusu bir yangın yerinde inadına yaşamıştır Aziz Nesin ve inadına insan kalmayı başarabilmiştir son nefesine dek...

    Gelelim onu yakmaya gelen ve adına 'Müslüman' deyip Müslümanlığa onarılmaz bir leke süren o insafsız, yüreksiz, vicdansız yobaz takımına...

    Onların o oteli yakmaya çalışması tesadüf değil, bilinçli bir tercihtir. Çünkü bildiğiniz gibi yanma eylemi bir şekilde kutsal kitaplardaki cehennem tasviriyle özdeşleşen bir eylemdir. Yani aslında bu yobazlar, oteldeki insanları yakmaya çalışarak haşâ, kendilerini Allah yerine koymuşlar, kendilerince belirledikleri günahkârlara daha ölmeden ceza vererek, yakmak suretiyle sözüm ona bu dünyada o insanlara cehennemi yaşatmışlardır.

    Yüzsüzlük bu ya, sonra da bunu yapan o caniler utanmadan, kıldıkları her namazın her rekatında Fatiha suresini büyük bir pişkinlikle okuyabilmişlerdir. Oysa ki Fatiha suresinin 4. ayeti olan 'Maliki yevmid din' ifadesinde Allah'a ithafen 'Hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) mâlikidir/sahibidir' denmektedir.

    İşte bu yobaz takımı, günde 100'den fazla okudukları ayeti idrak edecek şuurdan yoksun oldukları için rahatlıkla kendi başlarına kararlar alıp yalnız Allah'a ait olan hesap ve ceza gününü onun adına veya kendilerini onun yerine koyarak bu dünyada uygulamayı kendilerine reva görmekten hiç çekinmemişlerdir.

    -------------------------------

    Durun daha bitmedi:) Madem buralara kadar geldik, sonunu da getirelim o halde...

    Farklı meallerden defalarca okuduğum Kuran-ı Kerim'de, Allah'ın bizlere vermiş olduğu ve konumuzla yakından ilgili olduğunu düşündüğüm bazı emir ve tavsiyeleri kısa kısa paylaşmak istiyorum sizinle;

    * Yetimlere sahip çıkın (sayısız ayet var ama örnek olarak Nisa-36)
    * Yoksula ve yolda kalmışa hakkını verin (İsra-26)
    * İhtiyacınız olandan fazlasını infak edin/paylaşın (Bakara 215)
    * Her kim bir kişiyi,öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur. (Maide-32)

    Bir de hadis-i şerif var;

    * “Sizin en hayırlınız insanlara en hayırlı olanınızdır.”

    Şimdi bu ayetleri ve hadisi şerifi okuyunca insan, üzerine düşünmeden edemiyor... Bir tarafta kendini ateist olarak ifade eden Aziz Nesin, diğer tarafta ise din uğruna onu yakmaya çalışan birtakım yobazlar... İnanın kafam çok karışıyor bazen... Eğer Aziz Nesin yaşasaydı, vakfında, tüm eğitim masraflarını kendi cebinden karşıladığı yetim çocuklarını da yanına alarak şöyle derdi herhalde;

    Hadi Müslümanlar, bunu da açıklayın!

    Herkese keyifli okumalar dilerim...

    https://youtu.be/R0HlRdijGF0
  • Hikâye tamamlama etkinliğinde, farklı arkadaşlarımızın oluşturduğu eserin final sahnesini yazmak bana nasip oldu.

    #25030370

    Bağımsız bir hikâye gibi de okuyabilirsiniz.

    Bu arada, burada yazanların gerçek kişi ve olaylarla hiç bir ilgisi yoktur; tamamen hayal ürünüdür.

    ********

    Evden çıkmadan önce romanımı bir kez daha okudum. ‘Aman Allah'ım, neler yazmışım böyle? Çoğunu ben bile unutmuştum. Tabii ömrüm boyunca hiç unutamayacağım, iddianamede ve sorgu odalarında sorulan o birkaç cümle hariç!’ diye düşündüm.

    Sonra çatı katında bulunan, küçük evimden çıktım ve garajda yer alan bisikletime bindim. Yaklaşık on dakika kadar yol gittim. Bisikletimi bir köprünün korkuluklarına dayadıktan sonra, etrafı çiçeklerle süslenmiş olan o köprüden, altımızda yer alan Amstel Nehri’ne doğru bir müddet bakakaldım. Sonbaharın ilk günleri ve o kara günün yıldönümü idi. Hava bulutluydu. Hatta serin bile sayılırdı. Nehrin, akmakla akmamak arasında kararsız kalmış gibi görünen, bol ama karanlık sularında, çok sayıda deniz aracı dolaşıyordu. Bunların çoğu nehir turu düzenleyen turistik gemilerdi. Zaten Amsterdam denince akla gelen ilk şeylerden birisi meşhur kanallar ise diğeri de az evvel park halinde bıraktığım bisiklet olsa gerek…

    Burası için kanalların ve bisikletlerin şehri diyebilirim. Amsterdam, deniz seviyesinden düşük ve son derece düz bir yerde kurulmuş. Dağı, tepeyi geçtim, yokuş bile yok. O nedenle bisiklet kullanımı çok yaygın. Trafikte, otomobilden çok bisiklet var. İnsanlar işe, alışverişe bisiklet ile gidiyor. Karayolunun yanında bisiklet yolları var. Bisiklet kiralayan dükkânlar var; şehirde yarım milyondan fazla bisikletin olduğu söyleniyor. Kanalın üstünde binden fazla köprü varmış.

    Nehre bakarken, burayı ülkemin hiçbir yerine benzetemiyorum. Benim ülkemde de nehirler, köprüler, tarihi kentler var ama burası daha farklı bir yer. Bulutların arasından sıyrılmaya çalışan güneşi görebilmek için kafamı gökyüzüne kaldırdığım zaman, uçuşan birkaç güvercine takılıyor gözlerim. Çocukken güvercin beslerdim. Daha doğrusu babam beslerdi, bense ona yardım ederdim. Büyük bir tutku idi benim için. Babam demiryolunda işçi idi. Fakirlik içinde büyüdük; fakirdik ama sefil değildik. Güvercinleri tek katlı evimizin üstünde beslerdik. Sabahları onların guruldamasıyla uyanırdım. Ama hayatımdaki pek çok şeyden vaz geçtiğim gibi, o uğraşımı da bıraktım; bırakmak zorunda kaldım.

    Köprünün korkuluklarını ve etrafını çevreleyen çok sayıda çiçek var; rengârenk… En çok da laleleri seviyorum. Onlar da benim gibi, benim ülkemden kopup buraya getirilmişler. Bir nevi memleketlim sayılırlar. Aslında buradaki köprüler birbirine benziyor. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan köprüler; bir zamanlar bizim atalarımızın yaptıkları köprüler gibi köprüler. Zannederim ki, artık insanlığı birbirine bağlayan köprüler dünyanın bu tarafındalar…

    Bugün izin günüm ve ben onun tadını çıkarmak istiyorum. Bu nedenle bisikletime tekrar atlıyor ve yola devam ediyorum. Özgürlük Meydanı da denilen Platz Dam’a varıyorum. Küçük bir balıkçı kasabasıyken, yıllar içinde, kanallar açılarak bir ticaret merkezine dönmüş bu şehrin meydanının adı Özgürlük Meydanı ve gerçekten bu ülkede insanlar özgürler. Platz Dam’ı gören kafelerden birisinin terasına çıktığımda beni yine bir heyecan sarıyor. Çünkü o kız yine orada olacak diye düşünüyorum. Evet, kafede çalışan sarı saçlı, zayıf, uzun boylu kasiyer kız, mavi gözlerini tam da gözlerimin içine odaklayarak bana ‘welkom’ diyor. İtiraf etmem gerekir ki, ilk başlarda bu gözlerinin içine bakma durumunu bana özel zannetmiştim. Halbuki bu coğrafyada insanlar birbirlerini tanımasalar bile selamlaşıyorlar ve mutlaka göz teması sağlıyorlarmış. Sonradan öğrendim. Hoş, adının ‘Kelly’ olduğunu yaka kartından öğrendiğim bu genç ve güzel kız, benim yaşımda biri için sadece bir kalp çarpıntısı, uçup gitmiş gençlikten bir selam olabilir; o kadar…

    Mülteci olarak geldiğim bu ülkede geçen üç yılımın sonunda ayakta kalmayı başardım. Bir akademisyen olarak zaten İngilizcem vardı; buna Felemenkçeyi de ekledim. Bütün bu yaşadıklarım esnasında, geçmişte büyük bir üzüntü sebebim olan evlenmemek ve çocuk sahibi olmamak durumu, benim için bir avantaja dönüşecekti. Elbette ben bunu bilemezdim…

    En iyisi size baştan anlatayım ama önce kahvemden birkaç yudum alıp, yıllar önce yazdığım o bilim-kurgu/fantastik romanın sayfalarını biraz daha karıştırmalıyım…

    İşte buyurun, daha açılış cümlesi bile başıma ne büyük felaketler getirdi. ‘Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz.’ derken meğer bir yerlere, sonbaharda gerçekleşecek bir çatışmanın gizli talimatını veriyormuşum! İnanılır gibi değil…

    Eylül ayındaki o melun darbe gerçekleştiğinde, ben on beş yıllık bir akademisyendim. Birkaç yıllık bir öğretmenlik hayatımın ardından, sosyal bilimler yüksek lisansına başladım ve sonrasında üniversite kadrosuna geçtim. Ülkesini çok seven bir adamdım hatta haddinden fazla seven… Aslına bakarsanız bugün de artık geride bıraktığım ülkemi seviyor ve özlüyorum. Sonuçta, elma dalından uzağa düşmezmiş. Ancak mevcut siyasi şartlar ve ihtilal komitesinin varlığı benim orada olmamı engelliyor. Yani, özgürlüğün ve adaletin olmadığı bir yer senin ülken olamıyormuş; bunu anladım. O yüzden soydaşlarım arasında özgür olmadan yaşamaktansa, yabancı bildiklerimin arasında özgürce yaşamayı tercih ediyorum. Çünkü insan özgürse insandır; onun dışında kaynağı ne olursa olsun bütün totaliter sistemler insanlığa aykırıdır…

    General ve ekibinin gerçekleştirdiği darbenin ardından tutuklamalar, gözaltılar, işten atmalar başladı. Açıkçası kendi adıma bir olumsuzluk beklemiyordum. Evet, darbeyi gerçekleştiren zihniyete muhaliftim ancak sonuçta kanun dışı hiçbir şey yapmamıştım. Fikirlerini yazarak dile getiren, akademik hayatına siyaseti sokmayan bir adamdım. Zaten yayınlanmış makalelerim, kitaplarım vardı; her şey çok açık ortada idi.

    Ancak bir sabah, daha gün ışımadan kapım çalındı. Çiğ yememiş her insanda olabilecek bir rahatlıkla karşıladım gelenleri. Evimi aradılar; şaşırdım. Sonra beni gözaltına aldılar; inanamadım. Bir haftadan fazla süre, soru bile sorulmadan nezarethanede tutulduk. Hiç tanımadığım insanlar vardı. Ardından sorguya alındık. Arada bir kültür ve edebiyat yazıları yazdığım bir gazete ile derslere girdiğim bir özel üniversiteyi bahane gösterdiler. Ardından kitaplarımda geçen bazı cümlelerden, akla hayale gelmedik şeyler çıkartıp, sormaya başladılar. Mesela bu kitaptaki kahramanlardan birinin adının Devrim olması ya da Deniz ve Kuzey isimleriyle şifreli mesaj(!) veriliyor olması; yine mesela bu kitaptaki kişilerin sayısının 19 olması… Yüce Üstat gerçekte kimmiş, İskender kimin kod adıymış? Hatta kitabın bizzat kendisi bile örgüt propagandası içeriyormuş. Meğer ben ütopik bir dünya kurgulamış ve adını ilk defa darbe sonrası duyduğum bir örgütün işleyişini şifreli yollarla duyurmuş; sadakatle bağlı olduğum devletimi yıkmayı tasarlamış; adeta toplumu isyana sevk etmiş ve bilim kurgu kisvesi altında yabancı güçlere akıl öğretmişim… Halbuki sadece kitabın sonu bile o saçma iddiaları yıkıp geçiyordu.

    Hakkımdaki o saçma iddianame bile hazırlanmadan beni hapse attılar. İçerideyken duydum ki, çıkarılan olağandışı bir kanunla üniversiteden de atılmışım. Kimseye derdimi anlatamaz oldum. Yaşadıklarım bir kâbus gibiydi; gerçek olamazdı. Ancak hukukun ve insan haklarının olmadığı her ortamda hayatın kendisi bir kâbustur zaten…

    Evli, çocuklu insanlar vardı içeride. Hemen hepsi yüksek tahsilliydi. En çok da çocuklarını özlüyorlardı. O görüş günleri bir trajediye dönüşüyordu. Babaların kızlarına sarılmaları dünyanın en hazin sahnesi oluyordu benim gözümde. Duyduk ki, genç kızları, ev hanımlarını, anneleri bile hapse atmışlar. Ben kendi derdimi unutmuş, cezaevlerindeki on binlerce masumun derdine kahırlanır olmuştum. Tam on dokuz ay yattım içeride. Yazdığım romandaki ‘19’ mu hedeflenmişti, bilemiyorum. Sayelerinde, tüm ülke gibi ben de paranoyak oldum. Psikolojim bozuldu. İnancım sarsıldı. Yönetimi ele geçiren cuntanın savunduğu bütün değerleri tartışır hale geldim. İnsanlara olan inancım temelinden sarsıldı. Devlete de öyle…

    En sonunda mahkeme yüzü gördük. Hakkımda, doğal olarak örgüt üyeliği için yeterli kanıt bulunamadı ve ‘serbestsin’ dediler. Üstüne bir de teşekkür bekleyerek üstelik. Hayatımın içine etmişlerdi ve bunu telafi etmek gibi bir düşünceleri yoktu. Maalesef sadece benim değil, bir ülkenin de hayatının içine etmişlerdi. Kimi korkudan, kimi cehaletten, kimi yandaşlıktan dolayı onları alkışlayan koca bir kitle vardı. İnsanın canını en çok yakan şey de buydu zaten.

    Tahliye olunca, dışarıya alışmakta güçlük çektim. En çok gökyüzünü özlemiştim. Benim ülkemde neredeyse bütün iyi şairlerin, iyi edebiyatçıların yolu mahpus damına düşmüştü. Çok güzel mahpushane şiirlerimiz, türkülerimiz vardı maalesef… Keşke olmasalardı diyeceğimiz kadar güzeller hem de…

    Ülkeyi terk etmeden önce –ki bu elbette kaçak yollardan oldu, çünkü yurt dışı çıkış yasağımız vardı, o son memleket akşamında çok sevdiğim o iskeleye gittim. İskelede oturdum uzun uzadıya. Martı çığlıklarını, vapur düdüklerini dinledim. Denizin, belki de bir daha asla dünya gözüyle göremeyeceğim o mavi sularına mükedder gözlerle baktım. Yüreğim kanayarak, gözyaşları içinde gidecektim oralardan. Ben ki, kendi çabasıyla okumuş, kendi emeğinin dışında hiçbir kazanç elde etmemiş; ülkesini, milletini çok sevmiş; hayatta kimseye bir kötülük etmemiş bir adamdım ve bütün mukaddesatımı, bütün değerlerimi sarsıntılara terk ederken, ülkemi de terk edecektim. Dedim ya, özgür değilseniz, orası sizin değildir.

    Ayrılırken en çok ne zoruma gitti biliyor musunuz? Kitaplarımı bırakmak… Bir de ana dilimi çok az duyacak olmak; memleketimin türkülerine hasret kalmak…

    Macera dolu bir yolculuğun ardından Avrupa’ya geçmiştim. Siyasi mültecilik talebimi kabul eden ülke hangisi olursa oraya gidecektim. Vatanını kaybeden bir adam olarak hiç birinin, hiç birinden farkı olmayacaktı benim için. Nitekim bu ülke Hollanda oldu. Dedim ya, iyi ki evli değilmişim ve daha ötesi iyi ki çocuklarım yokmuş. Yoksa ne bu sıkıntılara ne bu hasrete dayanabilirdim.

    Ülkesinde bir akademisyen olan ben, burada vasıfsız bir elemandım. Elimden her iş gelmiyordu. Sonuçta aldığım eğitim belliydi. Aylarca lokantalarda paspas çektim; cam ve masa sildim. Gerçekten çok zordu. Beni bu hallere düşürenlere, bu haksızlığa sebep olanlara ağızlar dolusu sövdüm, saydım. Ancak azmettim ve dil öğrendim. Sonrasında kapılar açılmaya başladı. Son birkaç yıldır bir yayınevinde editörlük yapıyorum. Çok mutluyum. Çünkü bana cezaevindeyken, sırf işkence olsun diye vermedikleri kitaplarla dolu bir dünya kurmuştum artık kendime. Okumak, özgürlüktü…

    Geçtiğimiz günlerde ülkemden gelen eski bir dostum bana çok hoş bir sürpriz yaptı. Orada yayımlanmış ve artık basımı olmayan bütün kitaplarımdan birkaç tane getirdi. O kadar sevindim ki, çünkü ben bile kendi kitaplarımı unutmuştum artık. Aslında bir bakıma başıma onca çorabı ören şey, kitaplar ve okumamdı. Cehalet belki de mutluluktu. Ancak okumaya, düşünmeye, yazmaya, konuşmaya devam etmek zorundaydık. Çünkü insan olmanın gereğiydi bunlar.

    Kitaplarımı, evlatlarına kavuşmuş bir baba edasıyla tekrar tekrar okudum. Hatta birkaç romanımı Felemenkçeye çevirmeye karar verdim. Sanırım Hollandalıların ilgisini en çok ‘19’ romanım çekecektir. Hani şu son kısımlarında şunları yazdığım romanım… Buyurun son kısmını birlikte okuyalım;

    ‘Projede yer alan herkes artık o kafesin içindeydi. Kulu oldukları devlet onları imha etme kararı vermişti. Çünkü şartlar değişmişti. Artık onlara ihtiyaç yoktu. Farklı bir iktidar vardı. Yeni iktidara göre, insanın ve insanlığın merkezde olmadığı her türlü ideoloji, girişim ve idare tarzı çökmeye mahkûmdur. Bu nedenle 19’lar Projesi, devleti merkezde tutan, devlet için bireyleri feda eden, makine düzeni oluşturmaya çalışan yapısıyla açığa çıkarılmıştı. Sözde yeni bir dünya inşa etme ve devletin bekasını sağlama amacı taşısa da projenin nasıl bir felakete yol açacağı ortadaydı. Sahte insanlar, robotik çocuklar, masum ve kullanılan kadınlar, yeni toplum düzeni adı altında iradesiz bir güruh oluşturmak çabası, tehlikeli bir silah…

    Eğri ağacın doğru gölgesi olmaz derler; bu proje de kâğıt üstünde ‘devletlü ve kutsal’ amaçlar taşısa da, insanlık değerlerine aykırıydı. Nihayetinde değişen ve demokratikleşme yolunda büyük adımlar atan yeni iktidar, bu gizli projeyi hiç benimsemediği gibi aktörlerini ortadan kaldırmakta hiçbir sakınca görmedi. 19’lar ortadan kaldırıldıktan sonra ne onları arayan oldu ne de adlarını anan… Sanki hiç var olmamışlardı!

    Sonuçta birey, devletten üstün olmalı… Siz buna, kul hakkı da diyebilirsiniz, evrensel hukuk da; ben ise 19 Projesi’nin sonu diyorum…’

    Evet, işte romanım bu cümlelerle bitiyordu.

    Bense akşamın çöktüğü, loş ışıklı, biraz sisli Amsterdam sokaklarında bisikletimin pedalını çevirip, rahvan giden bir atın üstündeymişçesine, gurbet kokan mütevazı evime dönüyordum. Bir lokantanın önünden geçerken bizim oralardan bir türkü çalındı kulağıma. Ne kadar gizlemeye çalışsam da ülkemi çok özlemiştim; ama bir zamanlar özgür olduğum ülkemi…