• 233 syf.
    ·3 günde·8/10
    Walt Morey... Yeryüzünde etken olan insan yaşadığı çevreyi diğer varlıklarla paylaşır. Bu paylaşım her tarafın faydasına olan bir anlaşmadır. Bu hikaye insanın en sadık dostu olan bir köpeğe ve onu çok seven bir çocuğa ait. Şartlar bizleri istemediğimiz şeyleri yapmaya zorlar bazen. Böylesi zamanlarda aklımızla ayaklarımızın gittiği yer arasında çok fazla bir mesafe açılır. Ait olduğunuz yerin sizden ne kadar uzak olduğu orayı unutmanıza engel olmaz. Tam tesine çoğu defa daha çok anımsatır. Bu hikayede ait olduğu yerden uzak yaşayan ' Kutup porsuğu 'anlamına gelen Kavik adında bir kurt köpek var. Duygusal olarak bağ kurduğu Andy adındaki çocukla cok ıyi anlaşıp dost olurlar. Fakat koşullar ve çoğu defa söz sahibi olan para onları uzaklaştırır. Ama paranın geçmediği yerler de vardır: kuzey, en Kuzey. Güneye doğru götürülen Kavik, buraya ait olmadığını soluduğu havadan dahi anlar. Ve ait olmadığı bu yerden kuzeye doğru- bu mesafe yaklaşık iki bin mildir- yola koyulur. Ne uğruna olduğunu düşünüp cevabını kendi kendine verir aslında: Dostluk ve ait olduğun yer. Bu yolda türlü zorluklara göğüs gerer. Onu alıkoymaya çalışan zevkler olur. O ise hepsini bir kenara itip belirlemiş olduğu yolda ilerler. Içindeki kurdun yardımıyla ait olduğu yere varmayı başarır ve çok sevdiği dostuna- Andy'e- kavuşur. Aslında bize verilmek istenen mesajlar nettir ve çok da güzel bir döşemesi var kitapta. " Ne olursa olsun hedefinden ve uğruna mücadele ettiğin şeylerden vazgeçme." Bu kitap bize kuzeyin yaşamı hakkında da bilgiler veriyor. Giyiniş, yemek, uğraşılar ve daha falzası. Akıcı ve sürükleyici olması da biz okuyuculara suda yüzen bir çalı çırpı rahatlığı veriyor. Son olarak, eğer köpekleri de seviyorsaniz -ki ben öyleyim- bu hikâye sizin onları daha fazla sevemenize fayda sağlayacaktır. Iyi okumalar dileriz sevgili okurlar.
  • GERCEK DİN KÖKTENGRİ SONRASINDAKİ ÜTOPİK VE SEMAVİ DİNLERİ ( 1 )

    Bütün bu ikili tipolojik tasnifleri Türk din tarihine uyguladığımız zaman bu tasniflerin Türk din tarihinin iki dönemine uygun düştüğünü ve bu dönemleri karşıladığını görürüz. İşte bu tasniflerden hareketle biz, Türklerin dini tarihinin ilk dönemini “Geleneksel Türk Dini“, ikinci dönemini de “Evrensel Dinler” safhası olarak nitelendirmekteyiz.Bu bölümde biz, Türklerin geleneksel dinleri ile Türkler arasında kısmen kabul görmüş olan evrensel dinlerden Budizm, Zerdüştîlik, Mani Dini, Hıristiyanlık ve Musevîlik üzerinde duracağız.

    1. Geleneksel Türk Dini

    Geleneksel Türk Dininin temel unsurlarını dikkate aldığımızda, bunların ilkini Gök Tanrı’nın oluşturduğunu, görmekteyiz.

    A. Gök Tanrı

    Tanrı inancı öyle sürekli bir özelliğe sahiptir ki, ilk bakışta, en genel anlamı ile Türk din tarihinin, Türklerin Tanrı ile ilişkilerinin tarihi olduğunu ve orada Tanrı’ya olan inancın temel bir “arketip“i oluşturduğunu ifade edebiliriz.

    Nemeth ve Hommels gibi araştırıcılar, Sümerlerin “Parlak” tanrısı “Dingir” ile Türklerin GökTanrı’sı arasındaki paralelliğe dikkati çekmektedir.Her ne kadar elimizde yazılı belgeler bulunmasa da Türklerin arasında Tanrı inancının çok daha gerilere uzanan varlığının izlerinden söz etmek de mümkündür. Nemeth ve Hommels gibi araştırıcılar, Sümerlerin “Parlak” tanrısı “Dingir” ile Türklerin GökTanrı’sı arasındaki paralelliğe dikkati çekmektedir.

    Asya’nın doğu ucundan OrtaAvrupa’nın içlerine kadar her yerde kendini gösteren bütün tarihî Türk topluluklarında hep Tanrı inancı merkezî bir yer almıştır. Menşei bilinmeyen Tanrı kelimesi çeşitli Türk topluluklarında, her bölgenin fonetik özelliklerine göre, Yakutlarda“tangara”, Kazan Türklerinde “teri”, Soyonlarda “ter”, Çuvaşlarda “tura” ya da “tora”, Moğollarda “tenggeri”1 gibi şekillere bürünmüşse de, yine de asli formunu muhafaza ederek, Türklerin kabul ettikleri bütün dinî sistemlerde yerini almıştır.2

    Gerçi Türk din tarihi içerisinde, Türklerin Tanrı’yı ifade etmek için başka kavramlara da yer verdiğini, Idi, Iz, Ugan, Çalab, Bayat vb. terimleri kullandıklarını zikretmek mümkündür.3 Ancak bunların hiçbiri Tanrı sözcüğü ölçüsünde yaygın bir kullanıma erişmediği gibi, aynı şekilde onlar tarihî olarak da “Tanrı” kavramı kadar eski ve köklü kelimelermiş gibi görünmemektedirler. Örneğin, “Çalab” veya “Çeleb” terimi muhtemelen Nasturî Hıristiyanlığının etkisi altında Türk din literatürüne girmiş, bugün ise ancak bazı yer adlarında kalabilmiştir.

    Hunlar GökTanrı’ya inanıyor, onu daha sonra Kaşgarlı Mahmut’un ifade edeceği üzere, hem gök hem de Tanrı anlamını içeren “Tengri” kelimesi ile ifade ediyorlardı. Göktürkler de aynı anlamda Tengri kelimesini kullanıyorlardı. Ayrıca Tonyukuk Kitabesi’nde “Türk Tanrısı” kavramına yer veriyorlardı. 763’te Mani dinini kabul eden Uygurlar, Tanrı kelimesinin başına Kün, Ay ve Kün Ay kelimelerini ilave ederek Kün Tengri, Ay Tengri, Kün Ay Tengri kavramlarını oluşturmuşlardır. Her ne kadar, Kaşgarlı Mahmut, Kâfir Türklerin büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi kendilerine ulu görünen her şeye tengri dediklerini ifade ediyorsa da Türklerde Tanrı kelimesi yalnızca GökTanrı’yı ifade etmek için kullanılmıştır.

    Türkler yüce ve soyut bir Tanrı telakkisine erişmiş olmakla birlikte, başlangıçta onu yine de gökte düşünüyorlardı. Nitekim, Orhun Kitabelerinde “üze kök tengri” terkibinde Tanrı aynı zamanda gök manasını da muhafaza etmekteydi. Hattâ, Göktürk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde her şeyi hükmü altında tutan semanın, bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmiş olabileceği imkân dahilinde görülmüştür.4

    Metinlerde GökTanrı, diğer kavimlerin semavi ilahlarında görülen ortak özelliklere uygun olarak, kudretli ve aşkın, Yüce Tanrı şeklinde kendini göstermektedir. Bu amaçla kitabelerde “semavi”, “yüce” ve “küçlü” (kudretli) terimleri yer alıyor. Ebedi anlamındaki “bengü” terimine ise ancak Moğol çağında rastlanıyor. Aynı şekilde “yaratıcı” sıfatıyla o, açık bir biçimde ancak Altay Türklerinde ve Yakutlarda görünüyor. Bu bakımdan Türk topluluklarının Tanrı telakkisinde, zaman içersinde, belli bir evrimin olduğu dikkat çekmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, bu gelişmelere rağmen, Türklerde Tanrı kavramı yine de orijinal strüktürünü muhafaza etmiştir.

    Türklerde GökTanrı en azından mefhum olarak yaratıcı ve Kadiri Mutlak Tanrı şeklinde telakki edilmektedir. Böyle olduğu içindir ki, Türklerde siyasi iktidar ve hâkimiyet menşeini Tanrı’dan almaktadır. Ezeli ve ebedi (bengü ve mengü) olan, Hakanlara kut ve güç veren, kozmik düzenin, toplumun organizasyonunun ve insanların kaderinin kendisine bağlı olduğu GökTanrı’nın tapınakları mevcut değildir. Aynı şekilde Eski Türkler tarafından onun resmi ve heykelleri yapılarak onlara tapınılmış da değildir.

    Eski Türk dinindeki Gök Tanrı inancı ile ilgili belirtilmesi gereken en önemli hususlardan biri de onun antropomorfik özellikler taşımamakta oluşudur. Bazı Türk destan ve hikayelerinde büyük olasılıkla dış etkilerle ve şüphesiz müteakip dönemlerde Tanrı’nın çocuklarından söz edilmekle birlikte bu durum en azından menşei formu itibariyle Türklerde GökTanrı inancı için geçerli olmayıp; Eliade‘ın da kuvvetle ifade ettiği üzere, Türk Tanrı anlayışında temelde, “kutsal evliliğe” (hierogamie) rastlanmamaktadır.5 Türkler, daha geleneksel Türk dini döneminde, evrensel ve semavi dinlerin tek Tanrı anlayışına yakın özelliklere sahip bir Tanrı anlayışına erişmiş bulunmaktadırlar. Eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varlıklarına hükmeden, cezalandıran ve mükafatlandıran bir “Ulu Varlık” telakkisi, ilkel dinler ve toplumlarda uluhiyet problemini araştıran W. Schmidt‘i, Türklerin daha Asya Hunları çağındamonoteizme doğru gelişmiş yüksek bir dine sahip oldukları kanaatine götürmüştür. Kendisine itaat edilmesi gereken ve koruyucu kudret olan GökTanrı, tamamen manevi bir kudret haline yükselmiştir.

    Özellikle üzerinde durulması gereken hususlardan birisi de, her ne kadar Göktürkler döneminde Tanrı’nın Türkleri koruması, hatta onları başka milletlerden üstün tutması, hakanların iktidarı ondan almaları sebebiyle, Tonyukuk Kitabesi‘nde “Türk Tanrısı” şeklinde bir ifade kullanılmakta ve bu nedenle de Türklerde GökTanrı sanki “ulusal bir Tanrı” imiş gibi görünmekte ise de gerçekte o, “kabile ilâhı” veya “milli bir ilah” hüviyetinden ziyade “evrensel Tanrı” olarak kendini göstermektedir.

    B. Yaygın Kutsal

    Dinler tarihi araştırmaları Neolitik Çağ‘dan itibaren kendini gösteren hâkim GökTanrıların zamanla daha dinamik, daha müşahhas ve insana daha yakın kudsiyetler veya “hierophanie“lerin belirmesine paralel olarak “deus otiosus” haline dönüşmelerinin evrensel bir olay olduğunu göstermektedir. Geleneksel Türk din tarihi içersinde GökTanrı da bu sürecin içerisindedir. Esasen süreç, dinler tarihi veya belli bir toplumun dini tarihi içerisinde, bir defaya mahsus olarak meydana gelen bir hadise şeklinde pek görünmemektedir. Öyle gözüküyor ki, değişen tarih ve sosyokültürel şartlar süreci her iki yönde yeniden işletebilmektedir. J. P. Roux, geleneksel Türk din tarihinde GökTanrı’nın dünyaya müdahaleden uzaklaşarak pasifleşmesini ve deus otiosus konumunu almasını, bu tarih içerisinde imparatorlukların kurulması ve dağılması olaylarına bağlı olarak tekerrür eden bir süreç olarak görmektedir. Her halükârda Yakutların GökTanrısı, büyük ölçüde bir deus otiosushüviyetine bürünmüştür.

    Gök Tanrı’nın, diğer dinlerin semavî ilâhlarının kaderine benzer şekilde Geleneksel Türk dinitarihi içerisinde deus otiosus durumunu alması, kutsallığın semadan daha aşağılara inerek yaygınlaşıp çoğalması, aynı zamanda Gök Tanrı’nın çeşitli etkilerle antropomorf telakkiler yönünde kişileştirilerek, başka isimler ve ilâhlarla birleştirilmesi sonucunu da doğurmuş bulunmaktadır. Örneğin; Altay Türklerinde Gök Tanrı, “büyük” ve “ulu” anlamında “Ülgen” veya “Ulu Zengin” mânasında “Bay Ülgen“e dönüşmüştür. Oğuzların Tanrı anlamında kullandıkları “Çelep” yahut “Çalap” ise Nasturî Hıristiyanlık’tan alınmıştır. Kuzeybatı Moğolistan’da yaşayan Soyotlarda tanrı, “Kayrakan“a, Yakutlarda Budist etkilerle şekillendiği anlaşılan “Ürüng Ayı Toyon“a dönüşmüştür.

    C. Tabiat Güçlerine İnanma

    Eberhard, Geleneksel Türk dinini, “Güneş ve Ay kültlerinden müteşekkil Türk Gök Dini” şeklinde tanımlamaktadır.6

    Eski Türklerde, natürist inançlara, Orhun kitabelerinde “Yersub” şeklinde rastlanmaktadır. Yersular “ıduk” yani kutsaldır. Her ne kadar, Geleneksel Türk dininde natürist inançların Türklerin hayat şartları ile fonksiyonel bağlarını tam olarak tesbit etmek mümkün görünmüyorsa da, özellikle YerSular söz konusu olduğunda bu, kısmen kendini göstermektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, dağ, orman, ırmak, vs. ile ilgili Yer Su inançları Türklerde gelişmek suretiyle, özellikle imparatorluklar döneminde “vatan kültü”ne dönüşmüştür. Kağanların merkezi “ıduk Ötüken” ve Tamir suyunun kaynağı “Tamag ıduk baş” buna örnek teşkil etmektedir.

    Bununla birlikte, Türk din tarihinde YerSuların en önemli temsilcileri dağlardır. Gerçekte Türlerde “dağ kültü“, Gök Tanrı inancıyla ilgilidir. Orta Asya’da dağların adları mübarek, mukaddes, büyük ata, büyük hakan gibi anlamları içeren Han Tanrı, Buztağata, Iduk, Art, Kuttağ… gibi isimlerle anılmıştır. Eski Türklerde dağlara Han, Ata gibi isimler verilmiş olması, animist bir anlayışla onların kişileştirilmek suretiyle kutsallaştırıldıklarını da ifade etmektedir. Efsaneler, Eski Türklerde dağların, insanlar gibi konuşan, duyan, hattâ evlenip çolukçocuk sahibi olan ruhî varlıklar şeklinde tasavvur edilerek kutsallaştırıldıklarını bildirmektedirler.Efsaneler, Eski Türklerde dağların, insanlar gibi konuşan, duyan, hattâ evlenip çolukçocuk sahibi olan ruhî varlıklar şeklinde tasavvur edilerek kutsallaştırıldıklarını bildirmektedirler. Nitekim, etnografik araştırmalardan, Altay dağlarının Han addedildiklerini öğreniyoruz. Sagay gelinleri bu dağları “kayın babaları” olarak görüyor, onlara öyle sesleniyorlardı. Öte yandan, Eski Türklerde her reis ve oymağın kendine mahsus kutsal bir dağı olduğu gibi, daha büyük birliklerin de kutsal dağları bulunmaktaydı.7 Çinlilerin Tienşan dedikleri Tanrı Dağı, Hsioung-nularınen önemli kutsal yerlerinden biri olmuştur. Çok eski zamanlarda Wu-huanlar Kızıldağ denilen bir yeri kutsal bilmekteydiler. Tabgaçlarda her yıl hakan, atının üzerinde, sabaha karşı kutsal dağa döne döne tırmanıyor ve orada Gök Tanrı’ya kurban sunuyordu. Çin kaynakları, Göktürklerin Ötüken’den başka kutsal bildikleri Ötüken’in 250 km batısında yer alan Bodin İnliadlı bir dağın bulunduğunu da haber vermektedir. Cüveynî‘nin naklettiği bir efsane Uygurların saadet ve bolluk sağlayan ve kendisine Kuttag denilen bir dağın bulunduğunu göstermektedir. Diğer taraftan Türkler, kutsal dağ inanışını göç ettikleri diğer ülkelere, bu arada Anadolu’ya da taşımışlar ve hattâ bu inançlar Müslüman Türklerin arasında da yaşamaya devam etmiştir. Bunun en kayda değer örneğini Anadolu’da Alevî Türklerin Kazdağı’na atfettikleri kutsiyet oluşturmaktadır.



    Geleneksel Türk dini içerisinde, tabiat kuvvetlerine inanç çerçevesinde dağ kültünün yanı sıra “orman ve ağaç kültü” de önemli bir yer tutmaktadır. Gerçekte orman kültünün, ormanda yaşayan ve yiyecek derleyip avcılık yaparak geçinen ilkel topluluklara mahsus olduğu; Türklerin de göçebe çoban hayatına oradan geçtikleri öne sürülmüştür. Bazıları bu görüşe karşı çıkmakta, Türklerde temelinde bozkır kültürünün hakim olduğunu düşünmektedirler. Herhalükârda Türklerde Kutsal Ötüken Dağı ormanla kaplıdır ve “Ötüken Yış” (Ötüken Ormanı), Göktürkler ve Uygurlarca kutsal bilinmektedir.

    Türkler, öteden beri ateşe saygı gösteriyor, onda kutsal ve temizleyici bir güç görüyorlardı. Altaylılar ve Yakutlar ateşteki bu kutsal ve temizleyici güç ya da ruha “ot izi” adını vermektedirler.

    Ateş yoluyla temizlenmenin ve böylece ateşe kutsal ve temizleyici bir anlam ve önem atfetme uygulamasının tipik bir örneğini de, yine Türkler arasında oldukça yaygın olan, hastalıkları, evleri, ölüleri “tütsüleme” uygulamasında görmekteyiz. Türklerde ateş ayrıca kehanet aracı olarak da kullanılmıştır. Öte yandan Türklerde ateş kültünün, “aile ocağı kültü” ile yakından ilgili oluşu da dikkate değerdir. Aile ocağı kültü ise, çok büyük bir ihtimalle, “atalar kültü” ile ilgilidir.

    YerSu terimi, ağaç, ateş ve suyun yanı sıra toprağın ve aynı kategoriye dahil olmak üzere bir kısım taşlar ve kayaların da Geleneksel Türk dini içerisinde kutsal bir anlam ve öneme sahip olduklarını ifade etmektedir. Orhun Kitabeleri’nde “mavi gök” ile “yağız yer” iki ana kozmik alan oluşturmakta ve onlar birbirlerini tamamlamaktadırlar. Öte yandan GökTanrı inancı dolayısıyla göğün bir anlamda kutsallık kazanmasının yanı sıra ıduk YerSub terimi de, Eski Türklerin yere de bir tür kutsallık atfettiklerini göstermektedir. Türkler ıduk olan yerlerin birer “izi”sinin bulunduğuna inanmışlardır. Ayrıca bazı kitabelerde, YerSu terimini zikretmeksizin, sadece “ıduk yer”den söz edildiği de görülmektedir. Iduk sayılan yerler, Türkler tarafından korumaya alınmış; bu yerlerin ağacını ve ormanını kesmek, oralarda avlanmak yasaklanmıştır.

    D. Atalar Kültü

    Ölmüş ataları ta’zim ve onlar için kurbanlar sunma inanç ve âdeti, Geleneksel Türk dini tarihinin en önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır. Atalar kültü veya manizmözellikle patriarkal aile tipinin hakim olduğu toplumlarda görülen bir dinî olaydır. Buna göre, ölen ataların ve özellikle babaların ruhlarının geride kalanlara iyilik ya da kötülüklerinin dokunabileceği inancı, onlara karşı duyulan minnet hissi, atalar kültünün temelini oluşturmaktadır. Bununla birlikte, atalar kültünde ölen her atanın ruhu ve dolayısıyla da mezarı kült konusu olmamakta, yalnızca saygıdeğer olanlar buna erişmektedirler. Bu anlamda “ölüler kültü” ile atalar kültünü de birbirinden ayırt etmek gerekmektedir.

    Atalar kültü ile ilgili olarak, Türklerde ataların tasvirlerinin yapılıp saklandığına dair kayıtlar mevcuttur. Gerçekten de, Orta Asya Türkleriarasında görülen ve bazıları keçeden, paçavradan, kayın ağacı kabuğundan, bazıları da hayvan derilerinden yapılan sembollere Altaylılar “töz” Yakutlar “tangara” diyorlardı. Bunlar duvarlara asılır veya torbalarda saklanır, önemli bir yolculuğa veya ava çıkılırken üzerlerine saçı saçılır, ağızlarına yağ sürülürdü. Moğolların “ongon” adını verdikleri tös veya töz kelimesi anlam itibariyle “asıl, menşe, kök” demek, olup, Uygur ve Hakaniye lehçelerinde de kelime aynı anlamı ifade etmektedir. Bu sembollere tös veya töz denmesi ise, onların ataların ruhunun hatırası olarak yapıldığını göstermektedir. Altaylı Türklerin bunlar hakkında “bu babamın tözü“, “şu anamın tözü“, gibi ifadelere yer verdikleri bilinmektedir. Ayrıca büyük ve ünlü kamların ruhlarına izafe edilen tözler de mevcuttur. Çin kaynakları, Göktürklerdeki benzeri uygulamaları “tanrıların tasvirleri” şeklinde bildirdikleri gibi, bir kısım araştırmacılar da tözlerin putfetişler olduklarını ifade etmişlerse de, XIII. yüzyılda Budist Uygurların tapınağında rastlanan tözler hakkında rahip Rubruk‘un verdiği bilgi, yabancıların değerlendirmelerinin aksine, Uygurların onları tanrılarının tasvirleri olarak değil, fakat ölen yakınlarını temsilen ve onların anısına yaptıklarını ve tapınaklarda sakladıklarını göstermektedir. Ebu’lGazî Bahadır Han‘ın, tözlerle ilgili olarak, “bir kimsenin yakını öldüğünde onun suretini (kugurcak) yapar ve evinde saklardı” şeklindeki ifadesi de tözlerin ölen yakınları veya ataları temsil ettiğini göstermektedir.

    Ongon ya da töz veya töslerle ilgili olarak, kayda değer hususlardan biri de, gerek Moğollarda, gerekse Türklerde bunların genellikle tavşan, ayı, kartal, sincap. gibi zoomorf şekiller altında tasavvur edilmiş olmaları, bunlara karşılık olan “tilik”, “kozan”, “aba”, “bürküt”, “tiyin” gibi isimlerle anılmakta oluşlarıdır. Zaten genellikle Geleneksel Türk dininde ruhun tasavvuru konusunda zoomorfizm yaygın bir karakteristik olarak dikkati çekmektedir. Kayda değer olan hususlardan biri de Türklerde aynı anlamdaki “aba“, yahut “apa” aynı zamanda baba, ata anlamlarını da içermektedir. Buna rağmen XI. yüzyılda Kıpçaklar ve Altay Türkleri ona “aba”, Yakutlar ise “ese”, “ebe”, “ebüge” demişlerdir ki, bunların hepsi “ata” anlamındadır. Bu husus, atalar kültü ile yakından ilişkilidir. Geleneksel Türk dininde hayvanlara verilen önem, zamanında, yıldızlarla ilgili tasavvurlara bağlı olarak, hayvanlarla temsil edilmeleri suretiyle, 12 Hayvanlı Türk Takvimi‘nin oluşumuna imkân vermiştir.

    Bu hayvanlar sıçan (fare), ud (inek), pars, tavuşgan (tavşan), it (köpek) ve tonguz (domuz)dur.8 Türklerde atalar kültü problemi bizi tözler konusunda menşe efsanesine götürmekte; nitekim araştırmacılar, özellikleGumilev, Türklerde atalar kültünün en büyük delili olarak Bozkurt‘a duyulan saygıyı göstermekte; hattâ bütün Türk hükümdarlarının kendilerini Aşine=Asenasoyuna bağlamak istemelerini bunun en büyük delili olarak görmektedir.9 Göktürkler, kurt menşe efsanesine bağlı olarak, büyük dinî merasimlerini, demircilikte uğraştıkları Altay dağlarının bir vadisinde, beylerin ve asillerin iştiraki ile yapılıyorlardı.

    E. Kozmoloji

    Geleneksel Türk dininde evreni ve hayatı algılayış biçimleri dinî inançlar üzerine temellenmiş bulunmaktadır. Gerçi bu anlayış ve algılayışlar zaman içerisinde gelişme ve değişmelere de uğramıştır. Hatta yabancı etkilerin özellikle modern dönemde onu adetâ senkretik bir hüviyete büründürdüğü de ifade edilebilir. Bununla birlikte, birçok arkaik unsurların orada arketipler halinde hayatiyetlerini devam ettirdiklerini de belirtmek gerekir. Hatta, temelde Geleneksel Türk dini, GökTanrı inancı, YerSular ve Atalar kültü ile evrensel bir sistem olma eğiliminde olduğundan, Türklerin evreni temel anlayış biçimi de “Üniversalizm” veya “Üniversizm” şeklinde adlandırılmış bulunmaktadır. Bazıları, yer ile gök arasındaki iki ilkeli bu ilişkiyi dikotomik bir biçimde görmek istemişler, bu bakımdan da evren anlayışını “dikotomik üniversalizm” şeklinde adlandırmışlardır.

    Türklerdeki bu iki katlı dikotomik üniversalist kozmoloji anlayışının, belli bir dönemden itibaren üç tabakalı bir tasavvura dönüştüğü görülmektedir. Böylece, gök ve yer katlarına bir de yer altı eklenmiştir. Orijinalinde bulunmayan bu tabakanın, X. yüzyıldan sonra net olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Yer altı kötülükler ülkesi ve cehennem olarak düşünüldüğüne göre, Türk dünyasında kozmolojinin bu gelişim ve değişmesinin, orada dinî kavramların gelişmesi hadisesi ile ilişkisi olduğu görülmektedir.

    F. Kozmogoni

    Türk kozmolojisi gibi. Türk kozmogonisi de yabancı kültürel etkileri yansıtmaktadır. Bununla birlikte, tamamen deist bir anlayış esasında şekillenmiş olan Orhon Kitabelerinde üze kök tenri asra yagız yir kılındıkda ekin ara kişi oglı kılındığından söz edilmekte, bu da ilk kozmogonik esasları göstermektedir.

    Türk mitolojisinde yaratılışla ilgili efsaneler daha geç döneme aittir. Üstelik bunlarda yaratma düşüncesi açık şekilde kendini göstermez. Türk düşüncesine yoktan var etme kavramı Sami dinlerinden gelmiştir. 10 Efsanelerde Tanrı’nın yaratıcılığı yoktan var etme şeklinde değil, mevcut maddeye şekil vermekten ibarettir. Yaratılışta suya dalış motifi de önemli bir unsur olarak gözükmektedir.

    G. Dünyanın Sonu

    Eski Türkler kıyamet meselesine kozmogoni hususundan daha az ilgi duymuşlardır. Kitabelerde ise dünyanın sonu ile ilgili net bilgiler mevcut değildir. Öyle gözüküyor ki, kıyamet anlayışıBudizm, Hıristiyanlık ve İslâmiyet etkisi ile oluşmuştur. Rus araştırmacılar da bu inanışın bir senkretizm olduğu kanaatindedirler. Altaylılar kıyamet gününe “Kalgançı çak“, diğer Türk toplulukları ise “Uluğ kün” adını vermişlerdir.

    H. İbadet

    Tarihi kaynaklar Hunların her yıl mevsim değişiklikleri ili ilgili bir bayram kutladıklarından, Çin kaynakları da Göktürkler de “Fuyunse” adı verilen ibadethanelerin varlığından söz etmektedirler. Burada ayrıca Türk çadırının da Türklerde ibadet mekanı olduğunu söylemek gerekmektedir.

    Geleneksel Türk dininde sistemli olarak yapılan ferdi ibadetler bulunmasa da, yine de duaların ferdi yapıldığını ifade etmek gerekir. Ibadet türü açısından baktığımızda ise, geleneksel Türk dininde “saçı” ile “yalama” adı altında ağaçlara bağlanan çaputlardan söz etmek lazımdır. Birer kansız kurban olan bu saçlar, Anadolu Türkçesinde yer alan “Darısı başınıza” temennisi ile günümüze kadar ulaşmıştır.

    Türklerde en eski ve köklü ibadet kanlı hayvan kurbanıdır. Kurban için kullanılan “Kergek, kereh, kudayı, allahlık, itık, ıyık, ızık, yağış tapığ” kelimeleri kanlı kurban ibadetinin önem ve yaygınlığını göstermektedir.

    Dede Korkut hikayelerinde Oğuzların “Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestikleri” ifade edilirken, Kazak-Kırgızlar kurban olarak “Ak boz kısrak“ı tercih etmektedirler. Proto Bulgarlarda ise köpek kurbanı mevcuttur.11

    Türklerde kurban öncelikle GökTanrı’ya sunulmuştur. Ancak bazı kutsiyetlere de kurban sunulduğu görülmektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, V. Barthold, P. Roux, Makdisi, Cüveyni, Mes’udi vb. birçok araştırmacı ise, bunların dışında Türklerde insan kurbanından da bahsetmişlerdir.12 Ancak bu durum oldukça bulanık rivayet ve yorumlara dayanmaktadır. Aslında insan kurbanı dinler tarihi içerisinde ziraat kültürü ile ilgili bulunmaktadır. Bu nedenle W. Eberhard, bozkır kültürüne dayalı Türk toplulukları için insan kurbanı iddiasını kesinlikle reddetmektedir.13

    I. Kamlar ve Şamanlar

    Şaman, dinî mistik sihrî bir otorite tipini temsil etmektedir.Geleneksel Türk dininde kamlar önemli bir yer tutmaktadır. Türkler tarafından “kam” adı verilen bu otorite tipini, Tunguzların dilinden alınmış olmakla birlikte, menşei konusunda çeşitli tartışmaların yer aldığı ve çok daha geniş bir kullanıma ulaşmış bulunan bir kelime ile “şaman” adı verilmektedir. Şaman, dinî mistik sihrî bir otorite tipini temsil etmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, deus otiosus konumunu almış bir GökTanrı, ikinci dereceden ve bazen onunla rekabette imiş gibi görülen kutsiyetler, beşerî ruhun kararsızlığı, kötü ruhların neden oldukları hastalıklar ve ölüm, öteki hayatta ruhun kaderi meselesi, sosyal hayatın çeşitli problem ve sıkıntıları, önceleri iki, daha sonra üç bölgeli ve çok katlı evren anlayışı bunların arasında bağlantının sağlanması meselesi gibi birçok hususlar, kamları/şamanları Geleneksel Türk dini içerisinde önemli bir konuma getirmiştir. İşte bu sebeple bazıları Geleneksel Türk dinine“Şamanizm” adını vermişlerdir.

    Gerçekte “Şamanizm” arkaik bir dinisihrîmistik olaydır. Ona Paleolitik Çağ‘dan bu yana rastlanmaktadır. Bununla birlikte Şamanizme, kelimenin öz anlamı ile bir din demek mümkün değildir. Zira o, arkaik dönemlarden itibaren karşımıza ekstazik ve terapötik yöntemler toplamı olarak çıkmakta ve gayesi, insanlarınkine parelel, ancak görülmez ruhlar alemi ile temasın ve insanların işlerinin gidişatına ruhların desteğinin sağlanması olarak görülmektedir.14 Üstelik bu şekliyle olay, evrensel boyutlara da sahiptir ve onda İran, Mezopotamya, Budizm ve Lamaizm’in izlerini açık bir biçimde görmek mümkündür. Belki de bu etkilerin, çoğu zaman Orta ve Kuzey Asya bölgesinde oluşmuş olması, Şamanizm’e özellikle oraya özgü bir dini fenomenmiş intibaını kazandırmıştır. Ancak yine de Şamanizm’i çeşitli dinler ve kültürlerden gelen tesirlerin karmaşık bir biçimde örülmesinden oluşan bir tasavvurlar ve uygulamalar kaosu yahut haritası olarak kabul etmenin uygun olacağı kanısındayız.

    Böyle olunca kamları ya da bir asırdan fazla bir zamandır yaygın bir terim haline gelmiş olan şekliyle şamanları özellikle Geleneksel Türk dinine mahsus bir otorite tipiymiş gibi algılamak hatalıdır. Her ne olursa olsun kamlar, Geleneksel Türk dini içersinde belli bir yer elde etmişlerdir. Bununla birlikte onların faaliyetleri, statüleri ve fonksiyonları sınırlıdır. Bu bakımdan da onları eski Türklerin dini tecrübelerini kuşatan tipler şeklinde algılamak hatalı olur. Nitekim Eliade, GökTanrı söz konusu olduğunda şamanların rolünün çok sınırlı kaldığına dikkati çekmektedir.15

    G.Nemeth‘in araştırmaları, Türklerde “kam” sözcüğünün en azından miladi beşinci yüzyıldan itibaren mevcut bulunduğunu göstermiştir. Avrupa Hunlarının tarihte “atakam” ve “eşkam” adlarında iki şefinden söz edilmektedir. Ancak bunlarının fonksiyonları hakkında herhangi bir bilgi mevcut değildir.

    800 yıllık bir ağacın altında ayinini gerçekleştiren Tuva şamanı. David Baxendale

    Tabgaçlarda da “wu” denilen büyücülerden söz ediliyor. De Guignes, Hunların kâhinlerinden söz etmiştir. Uygurlarda “kam” daha çok büyücü şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Tunguzlarda da “şaman” büyücü anlamına gelmektedir. Göktürk Yazıtlarında kamların bahsi hiç geçmemektedir. Çin kaynaklarından Suyşu‘da (VII. yüzyılın ilk yarısı) Türklerin “Hu” adı verilen sihirbazlardan söz edilmektedir. Xl. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut‘un Divanı’nda “kam” kelimesi “kahin” şeklinde tanımlanmaktadır. Aynı yüzyılda Yusuf Has Hacip‘in Kutadgu Bilig’inde onlar “otacılar” (tabipler) ile eş değer görülmektedir. Tanglara ait Çin yıllıkları, IX. yüzyılda Kırgızların “gan”adını verdikleri ve Çince “wu” denilen bir otorite tipinden söz ediliyor ki, bunun kam olması çok muhtemeldir.16 Nitekim XI. yüzyılda Kırgızlarda kamların varlığından söz edilmektedir. Altaylı Türklerde kam kelimesi mevcuttur.

    Anlaşılan bu kelime Türklerde yaygın bir kullanıma sahiptir. Bununla birlikte Yakutlar, Kırgızlar, Özbekler Kazaklar ve Moğollarbunları ifade için farklı kelimeler kullanmışlardır. Yakutlar erkek ve kadın şamanlar arasında ayırım yapmakta ve birincisine “oyun” ikincisine de “udagan” demektedirler.

    Şaman davulu

    Kırgızlarda bu “bahsı” ve Kazaklarda da “bakşı” şeklinde geçmekte olup, kelime aslında Budistmenşelidir. Aynı şekilde Yakutların “oyun”sözcüğü de böyle bir menşei çağrıştırmaktadır. Bin yıllarına doğru Batı Türklerinde kamlar belirgin bir fonksiyona sahip otoriteler olarak yerlerini almışlardır. Özellikle Uygurlarda Şamanizm’in çok geliştiği, hatta Moğollara da onlardan geçtiği, Cüveyni ve Bar Hebraus tarafından öne sürülmüştür. Ancak bu iddia pek tutarlı görünmemekte ve anlaşılan Moğollarda olay oldukça köklü bir varlığa sahip bulunmaktadır.17 Moğol hakimiyeti döneminde şamanizmle ilgili inanç ve uygulamaların çok güç kazandığı anlaşılmaktadır. Orta Çağ’ın Avrupalı seyyahları da bundan söz etmişlerdir. Bununla birlikte XIX. yüzyılın özellikle ikinci yarısından sonra Rus arkeoloji ve etnoloji bilginlerinin; Radlof, Şeroşevsky, Verbitski ve Anohin gibi araştırıcıların çalışmaları sonucundadır ki, başta Altay ve Yakut Türkleri hakkındakiler olmak üzere, bu konudaki bilgiler oldukça artmıştır. Öyle gözüküyor ki, özellikle Moğollar dönemi Geleneksel Türk din tarihi bakımından bu konuda oldukça etkili olmuş. Şamanizm’in sistemleşmesi de asıl bu dönemde gerçekleşmiştir.

    Bununla birlikte, Orta ve Kuzey Asya topluluklarının dinîsihrî hayatında önemli bir yere sahip olan şamanları veya kamları, çeşitli dinlerde rastlanan ve “rahip” denilen din adamları türünden bir otorite tipi sanmak hatalıdır. Aynı şekilde kamlar, Afrika ve Avustralya dinlerinde rastlanan ve “büyücü” denilen tipten de farklıdırlar. Zira onları gaipten veya gelecekten haber veren alelâde “kahinler” veya örneklerine birçok kültürlerde rastlanan “halk hekimleri” ile özdeşleştirmek de hatalıdır. Çünkü kamlar gerek Türklerde ve gerekse de öteki birçok toplumlarda yer almış bulundukları şekil altında her şeyden önce bir “vecd ve istiğrak” teknisyeni olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu nedenle Eliade, bir sistem olarak Şamanizm’in arkaik bir vecd tekniğinden ibaret olduğu kanaatine varmış, bunu konuyla ilgili geniş incelemesine başlık yapmıştır.18 Buna göre şaman, her şeyden önce kendi özel usulleri sayesinde vecd hali içinde ruhunun göklere yükseldiğini, yer altına indiğini ve oralarda dolaştığını hisseden bir “trans” ustasıdır. Kamların, Tanrı veya tanrılar ile insanlar ve ruhlar arasında aracılık yapma kabiliyetine sahip olduğuna inanılmaktadır.



    Kamlar ölümlerinden sonra ailenin ve kabilenin koruyucuları sayılmışlardır. Ancak onlar, toplumsal hayatın ve hatta toplumun dinî yaşayışının tamamına hiçbir şekilde hâkim olamamışlardır. Zira, Orta Asya’da kamların dışında büyücü, kâhin ve halk hekimi gibi tiplerin varlığı da bilinmektedir. Onlar birçok durumlarda kamlarla birbirlerine karıştırılmışlardır. Uygurlarda, Bulgarlarda, Moğollarda, İskitlerde, Hunlarda kamların dışında büyücüler, kâhinler ve hekimler olmuştur. Özellikle Uygurlar ve Moğollarda sihrin ve kehânetin oldukça gelişmiş ve yaygın olduğu görülmektedir. Moğollar dönemine ait Irk Bitig adlı falcılık kitabı ve Moğolların Gizli Tarihi bu konularda geniş bilgi vermektedir.

    Herkes kam olamaz. Bu teknik kendi kendine öğrenmekle de elde edilmez. Bunun yollarından birisi irsiyettir. Yani, belli başlı bir kamın neslinden gelmek gerekir. Bir başka yöntem, kam olmaya doğal istidattır. Türklerde kamların kendilerine özgü bir otorite tipi olduğuna önemle işaret etmeliyiz. Örneğin, Altaylardakurban kesme görevi kamlara ait değildir. Ölüm ve evlenme törenlerinde de onlar ancak kısırlık, güç doğum gibi sıkıntı hallerinde müdahale edebilirler. Ava çıkmadan önce, bereketli bir av olması için kamların duasına başvuruluyordu. Sürülerin aç kurtlardan korunması için de kamlara müracaat edilmekteydi. Buna karşılık olayların normal cereyanı içinde GökTanrı veyahut öteki kutsiyetlere yapılan ibadetlerde, dinî merasimlerde kamların yeri yoktur. Hastalık ve ölüm gibi hallerde ise onlar uzman kabul edilirler. Bu bakımdan kamlar gerçek birer “psychopompe” durlar. Onların en başta gelen fonksiyonu hastalıkları iyileştirmede kendini göstermektedir.

    Herkes kam olamaz. Bu teknik kendi kendine öğrenmekle de elde edilmez. Bunun yollarından birisi irsiyettir.Yani, belli başlı bir kamın neslinden gelmek gerekir. Bir başka yöntem, kam olmaya doğal istidattır. Kamlık mesleğine eğilim ve istidat çoğu zaman garip davranışlarla kendini belli eder. Dalgınlık, hayal görme, inziva eğilimi, söyleme, vb. davranışlar bunun belirtilerinden sayılırlar. Ayrıca, asabiyet, zaman zaman bayılma, sara nöbetlerine benzer ve ağızdan köpük gelmesi gibi kendini gösteren patolojik haller, ağaç kabuklarıyla beslenme, kendini ateşe veya suya atma, bıçakla kendini yaralama gibi davranışlar da kamlık eğilimi ve kabiliyetinin belirtileri sayılmaktadır. Veraset yoluyla kamlığa seçilenlerin, ata şamanın ruhu tarafından rahatsız edildiği tasavvur edilir. Bu bakımdan onlarda da yukarıda sayılanlara benzer davranışlar gözlenebilir.

    Aslında mistik eğilim ekseriya adayda bir kriz doğurur ve bunun bir giriş ve hazırlık rolü oynadığı kabul edilir. Bu durumda olan aday, “kamlığa giriş ve hazırlık hastalığı”na yakalanmış demektir. Bu rahatsızlık farazî bir “ölüm” ve “yeniden diriliş” tasavvurunu da beraberinde getirmektedir. Böylece alelâde insanın beşer üstü bir güçle donandığına inanılır. Kamlığa giriş esnasında öldüğü farz olunan adayın yer altı dünyasında cehenneme götürüldüğü, orada bütün vücudunun parçalara ayrılarak kötü ruhlardan temizlendiği ve sonra yeniden bir araya getirildiği; daha sonra kendine bir üstad aradığı, onun rehberliğinde bir dağa tırmandığı, birlikte göğün katlarında yükseldikleri ve orada kutsiyet kazandığı tasavvur edilmektedir. Daha doğrusu giriş âyinini müteakip cezbeye girebildiği, yer altı ve göğe yükseldiği farz olunan kamların, giriş esnasında bunun tecrübesinden geçmiş olduğuna inanılmaktadır. Böylece her kama özel bir ruh verildiği tasavvur olunmaktadır. Kama asıl gücünü veren de bu kutsal ruhtur.

    Dikkate değer hususlardan biri de kamların genellikle erkek oluşlarıdır. Bununla birlikte kadın kamlardan da söz edilmektedir. Hattâ bir rivayet Tobalarda kadın şamanlardan söz etmektedir. Cücenler için de benzeri rivayetler mevcuttur.

    Altay şamanlığında kamlar “ak” ve “kara” şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Şamanizm içerisinde böylesine bir ayırımın geç dönemlerde, hattâ özellikle XVII. yüzyıldan itibaren ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bir görüşe göre bu ikili ayırım İran etkisinden kaynaklanmış olup19 ikinci derecede bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Ak kamların yalnızca göğe, iyi ve aydınlık ruhlar şerefine kansız kurban âyin ve törenleri düzenledikleri; buna karşılık kara şamanların kötü ve karanlık tanrılarına, cehennem ilâhı Erlik‘e âyinler düzenledikleri görülmektedir. Kadınların yalnızca kara şaman olabilecekleri düşünülmektedir. Kamlık, demircilik san’at ve ateşle de ilişkili görmektedir.20

    Kamlar, özel bir kıyafet ile de toplumda ayırt edilmektedirler. Her kamın kendine mahsus özel bir cübbesi, külâhı, davulu ve maskesi mevcuttur. Cübbe ve davulun vasıfları ve biçiminin, kamın hizmetinde bulunduğu ruh tarafından bildirildiğine inanılmaktadır. Altaylılarda davulun yerine tef mevcuttur. Gerek cübbe, gerek külâh ve gerekse de davulun üzerinde özel süsler, daha doğrusu semboller mevcuttur. Bunlar; güneş, ay, yıldız, gök kuşağı, dünya ağacı gibi sembollerdir. Onların hepsi kamların ekstaz halindeki iniş ve yükselişleri ile katlı kozmik anlayışı simgeler görünmektedir. Çin kaynakları, özellikle davulun şaman âyinlerinde çok eskiden beri kullanıldığını haber vermektedir.

    Şaman âyininde göğe yükselişin bir de yer altına yani cehenneme iniş şeklindeki karşılığı mevcuttur. Anlaşılan bu durum yükselişe göre daha güç ve karmaşıktır. “İniş”, düşey veya yataydüşey olabilmektedir. Birinci durumda kam, sanki yedi basamaklı bir merdivenden yer altı katlarına iniyormuş farz olunmaktadır. Her basamakta yahut yerin altının her bir katında engellerle karşılaşmakta, onları aşmak için çeşitli yollara başvurmaktadır. Nihayet yedinci kata ulaşan şaman orada cehennem dünyanın hakimi olan Erlik Han’a yakarmakta; bu arada Bay Ülgen’i de anmakta ve sonuçta geri dönmektedir.

    Kamların trans halinde gerek göğe yükselişleri, gerekse de yer altına inişlerinin başta Altay ve Yakut kültürleri olmak üzere, Geleneksel Türk topluluklarının hayatında önemli bir yerinin olduğu anlaşılmaktadır. Sürüler ve ürünün rekoltesi hakkında bilgiler, ölen ve yer altına gidemeyen ruhların oraya ulaştırılması, hastanın ruhunun tutsaklıktan kurtarılarak sahibine iadesi, bu yolculuğun ana amaçlarını oluşturmaktadır. Bu amaçlarla hemen daima aynı senaryo uygulanmakta; ancak toplum ve kültürlere göre olaylar çeşitlenmekte; her halde kamlar bu toplumların psişik bütünlüğünün korunmasında esaslı bir rol üstlenmiş görünmektedirler. Onlar kötü ruhlarla mücadelenin şampiyonları olarak görünmekte; hastalıklar, kötü ruhlar ve kara büyü onların uzmanlık alanına girmektedir.

    Genel olarak denebilir ki kamlar, hayatı, sağlığı, verimliliği ve aydınlığı, ölüme, hastalıklara, kısırlığa, kötü ruhlara karşı savunmakta; görünmez âlemin kötülüklere eğilimli sakinlerine karşı insanların arasından, onlarla ve daha genel olarak ruhlar âlemi veya kutsal âlemle, Tanrı ile teması sağlayabilen ve gerektiğinde de onlara yardımlar sağlayan veya en azından haber getiren, kendi içlerinden ancak olağanüstü bir otorite tipi olarak kamlar bu toplumların manevî hayatında imtiyazlı bir mevkiye erişmiş bulunmaktadırlar. Bu bakımdan, bu toplumlarda ölümle, Öte Dünyaile, görünmez âlemle ilgili mitolojinin gelişmesinde, ahiret ve ölümden sonraki hayatla ilgili tasavvurlar ve inanışların şekillenmesinde kamların ekstazik seyahatlerinin ve bu konuda onların naklettiklerinin önemli rolleri olmuştur. Türk dininin zenginleşip renklenmesinde Şamanizmönemli bir rol oynamıştır.

    2.Türkler Arasında Yayılan Dinler (Devam etmek için tıklayın)

    2. Türkler Arasında Yayılan Dinler

    Tarih öncesi çağlardan beri, Türk kültürü ve dini, özellikle güneyden ve batıdan gelen etkilere maruz kalmıştır. Bu durumu Rus tarihçi Lev Nikolayeviç Gumilev öz olarak şöyle açıklamaktadır.

    Roma’da sonuncu soylu, Isetek Boetius‘un “Hikmetle Teselli” eserini okuyordu. İstanbul‘da kuruyup heykele dönmüş Suriyezahitleri ciddi görünüşlü Yunan papazları ile İznik konsiline, Kadıköy ilavesi hakkında münakaşa ediyorlardı. Stesifonda artık hem Hürmüz’e hem de Ehrimen‘e inanışlarını yitirmiş. İran seçkinleri, hükümdar ile imamların ittifakını uzun mızraklarıyla sağlıyorlardı. Sogd‘da dehganlarının kalelerinde nefsin öldürülmesini telkin eden Mağların, azap verdikleri peygamberleri Manimethini göklere yükselten solgun benizli dünyevi din tebliğcileri geziyorlardı. Çin’de başları temiz bir biçimde traş edilmiş Buda dinimensupları, Buda rahipleri, Konfuçyüs dinini tebliğ eden tebliğcilerin itirazlarına olduğu kadar, onların davranış ve idare sanatı hakkında parlak ipek kumaş üzerine mürekkepli divit ile yazılmış hikmetli sözlerine aldırmadan imparatoriçeye dünyanın faniliği ve geçiciliği hakkında telkinde bulunuyorlardı. Kervan yolu Ak Deniz’den Sarı Denize kadar uzanıyordu. İpek ve ıtriyatla birlikte bu yolda idealar, fikir ve düşünce, öğreti sistemleri de dağlar ve ovalardan geçerek başka ülkelere ulaşıyordu. Bu toprakların sahipleri olan Türkler bütün bu ülkelerin vaizlerinin dediklerini işitmeyebilirler mi idi? Onların Sarı Irmağın sahillerinden çıkmış olan ecdadları medenileşmiş Çin‘i, çiçeklenen Sogd ülkesini, mukaddes Turfan‘ı didip parçalayan savaşlardan habersiz kalabilirler mi idi? Diğer taraftan Sibirya’da her zaman sıcak kanlı ve hakimiyet altına çabuk düşen çoban dövüşçülere tesir eden büyük, sakin ve sessiz Sibirya uzanıyordu. İşte bütün bu âmilleri dikkate almadan eski Türklerin dünya görüşü, onun gelişme sürecinde uğradığı değişiklikleri anlamak mümkün değildir.21

    Gumilev’in de belirttiği gibi, Orta Asya Türk topluluklarının dinî kültürleri üzerinde Mezopotamya, İran, Çin, Hint, Tibet Lamaizmi, Nasturî Hıristiyanlığı, Mani Dini, Müslümanlık ve Ortodoks Hıristiyanlığın etkisi söz konusudur. Bunları sırasıyla ele alalım.

    A. Budizm

    M.Ö. VI. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkan Budizm, Hindistan’ın dışında M.Ö. III. yüzyılda yayılmaya başlamış; Baktriya ve Gandhara’da mekan tutmuş; sonra Orta Asya’ya, Çin’e, 372’den sonra Kore’ye uzanmış; Tibet’e yerleşmesi ancak VIII. yüzyılda olmuştur. Bir kısım bilginlerin aykırı görüşüne rağmen, Köprülü’nün Türk asıllı olduklarını ve Sakalara karıştıklarını bildirdiği Yüeçiler,22 M.S. I. yüzyılın ortalarında Sind ve Pencap’ı sonra da bütün Kuzey Hindistan’ı ele geçirerek Kuşan hanedanını tesis etmişlerdir. Bunlar, İç Asya’da ve hattâ Çin’de Budizm’in yayıcıları olmuşlardır. Kuşan Kralı, I. Kanışka döneminde (M.S. II. yüzyılın başlarında) Budizm, Gandhara ve Baktriya’dan Harizm ve Soğdiyana’ya geçmiştir. Ancak Batı Türkistan’da Budizm, Sasanilerin desteklediği Zerdüştîlik ve Mani Dini karşısında pek tutunamamış; Doğu Türkistan’ın yerleşik çevrelerinde kendine daha uygun muhitler elde etmiş; Budist külliyeler Çin’e doğru uzanan kervan yolları boyunca dikilerek, faaliyetlerini asırlarca sürdürmüşlerdir. Güneye doğru uzanan kervan yolu üzerinde Hotan ve Miran; kuzeye giden yol boyunca ise Tumşuk ve Kuça şehirlerinde , IIIIV. yüzyıllardan itibaren kurulmaya başlayan, “Vihara” (Türkçe “Vihar”) denilen Budist manastırlarında “Toyin” denilen Budist rahipler, bu dinin propagandalarını yapmışlardır.23 Buhara şehri aslında adını bu manastırlardan almakta ve anlaşılan özellikle Göktürkler zamanında orada bir çok Budist manastırı bulunmaktadır. Türkler, Buda heykellerine “Burkan” ve tapınaklarına da “Burkan evi” demektedirler. Anlaşılan bu da, Vihara’dan gelmektedir.24

    Türklerin arasında Budizmin daha çok Mahayana kolu (= Ulug kölüngü) ile Lamanizm yayılmıştır. Ancak Hinayana kolunun da faaliyetleri görülmüştür. Daha çok ferdî bir kurtuluş felsefesi şeklinde anlaşılan Hinayana’dan farklı olarak Mahayana Budizm’i, Türk kozmolojisinin esasını oluşturan Üniversalizmin etkilerini güçlü şekilde barındıran bir toplum dini olmak eğilimindedir. Üniversalizmin merkeziyetçi kâinat telakkîsinin etkisiyle Mahayana mezhebi, dünya hükümdarının dünyanın merkezindeki yerine Budizm’deki tarihî Burkan Sakyamuni’nin şahsiyetini yerleştirmiştir. Böylece Budist azizler hükümdarlar mertebesine yükseltilmiş ve Budistlerin murakabe için oturuş tarzları, İç Asya’da Türk hükümdarlarının bağdaş kurarak oturuşunu model almıştır. Nihayet eski Türk dinindeki GökTanrı inancı ve atalar kültüne bağlı olarak hakana atfedilen semavî ve kutsal özellik, Mahayana Budizmi’nde, Burkan Kut’una namzet ve insanlığın kurtarıcısı bir mukaddes “bodhisattvahükümdar” tipinin menkıbelerde yer almasına imkân vermiştir. Nitekim bu mukaddes Budahükümdar anlayışı Göktürk Dönemi’ndeki Türk Budizmi’nde de yer almış ve Göktürk Kağanlarının VI. yüzyılda Budizmi kabulünü anlatan Bugut Yazıtı’nda, atası Bumin Kağan’ın ruhundan emir alan Taspar Kağan, bu tarihî kararın manevî yükünü, atalar kültüne dayandırarak yüklenmek yolunu seçmiştir.

    Mahayana Budizmi, VII. yüzyıldan itibaren eski parlaklığını kaybetmeye başlamış ve Orta Asya’da Türklerin arasında, X. yüzyıldan itibaren İslâmiyet’in hızla yayılması karşısında silinme yolunu tutmuştur.

    Buna karşılık, Budizm’in bir başka kolu olan Lamanizm, M.S. XIII. ve XVI. yüzyıllarda iki ayrı dalga halinde Moğolistan’da yer etmiş ve bu çerçevede bazı Türk boylarını etkilemeyi başarmıştır.

    Temelini tek Tanrı inancının oluşturduğu “GökTanrı Dini”ne mensup olan Hunların25 IV. yüzyılda bazı boyları Budizm’i kabul etmişlerdi. Bilhassa Doğu Hunları, Çin kültürü içinde erimemek amacı ile Budizm’i benimsiyor ve yaymaya çalışıyordu. Bu hususta en çok gayret gösterenler, Çinlilerin “Chüch’ü” dediği Hunlar ve çoğunluğunu Türk olarak bildiğimiz Tabgaçlar idi. Hunların Budizm ile temasa geçtiği ilk çevrelerden birinin Hotan olduğu bilinmektedir. Çinlilerin “AnyangHou” diye andığı Hun beyi “Chüch’ü”, Hotan’da “Gomati” manastırında yetişmişti. Budist âbideler inşa eden Hun beyleri ve sanatkârlar, eserlerini hem Çin’in hem de Altay kavimlerinin kültür mirası ile zenginleştirip derin dinî hislerini ifade eden yeni bir “Budist sanat” üslûbunu da meydana getirmişlerdi.26

    Çin’de devlet kurmuş olan Hun liderleri Konfüçyanizm ve Taoizm’i pek anlamıyorlardı. Bu nedenle, yabancı Buda rahiplerine daha çok değer veriyor, sarayları bu gibi yabancılarla dolup taşıyordu.

    Hunların doğudaki boyları Budizm’i siyasî nedenlerle ve özellikle de Çin’in kültürel etkisine karşı kendi kültürlerini korumak için kabul etmişlerdi. Zira M.Ö. II. yüzyılda Hunlarda “GökTanrı” inancının olduğunu görüyoruz.27 Hattâ Oğuzhan (Mete) muhtemelen (M.Ö. 2. yüzyıl) “put ibadetinin baş düşmanı idi”. Putlara tapanlara karşı büyük mücadele vermiş, putperestliğe dönen babasına karşı cephe almış ve onu tasfiye ederek, eski dini yeniden kurmuştu.28 Mete’nin eski inanışları hakim kılma hareketi, kendi dini inanışlarına bağlılığın bir ifadesidir. Çeşitli dönemlerde görülen yabancı dinlerin kabulünde ise, yukarıda da belirtildiği gibi anlaşılan daha çok siyasî nedenler rol oynamıştır.

    Çinlilerin “T’oba” dedikleri topluluğu Türkler, Tabgaç diye adlandırıyorlardı.29

    Orhun Kitabelerinde sık sık adı geçen ve Göktürkler yolu ile Bizans kaynaklarına da intikal eden Tabgaç kelimesi “Çin” anlamına geliyordu. Çünkü Göktürklerin ilk zamanlarında Türklerde büyük tanınan bu sülale Çin’de hüküm sürüyordu. Aslında Türkçe olan ulu, muhterem ve saygı değer mânâsını ifade eden Tabgaç kelimesi, bilindiği gibi, bazı Karahanlı hükümdarları tarafından da unvan olarak kullanılmıştır.30

    Tabgaçlar, Buda dini ve Çin kültürünün etkisi ile, Türk atalarının kudretli askerî vasfını kaybetmişlerdi.31 Budizmin hamisi durumuna gelen Tabgaçlar, bu dinin etkisiyle Çin’in eski ve ince kültürünün cazibesine kapılmışlardı.32 Millî his ve duygularını kaybeden Tabgaçlar, yerli Çin halkının başlarına açtığı iktisadî ve sosyal problemlerden dolayı gittikçe siyasî ve iktisadî gücünü kaybetti. 534’e doğru “Doğu ve Kuzey veya Batı” Weileri olarak ikiye ayrılıp kısa zaman sonra bütün toprakları Çinli hanedanlara intikal etti.33

    Asya “Büyük Hun İmparatorluğu”ndan sonra Türk tarih ve kültürünün en büyük mirasçıları olan Göktürklerin (552745) dinî tarihine “GökTanrı dini” hâkimdir. Fakat, Doğu Hunları gibi, Göktürklerin de kısa bir süre Budizm’i siyasî nedenler ile kabul ettikleri bilinmektedir. Mukan (552572) ve Topa (Taspar) Kağan’ın (572581) bu dini bir yandan Çin Konfüçyanizmi’nin, diğer yandan da Bizans’tan ilerleyen Hıristiyanlığın kültürel nüfuzunun önüne geçmek için kabul etmiş olabileceği düşünülmektedir.34

    Göktürklerde Budizm, Mukan ve Topa Kağan dönemlerinde himaye görmeye başlamış, hattâ, Gandharalı Budist Rahibi Jinagupta Topa Kağan’ın yanında on sene kalmış ve kağan, bu rahibin müridi olmuştur.35 Nitekim Topa Kağan’ın (572581) adı geçen Budist rahibin telkinleri ile, Buda mabedi ve heykeli yaptırdığı ve bu sayede hükümdarlığının yükseleceğine inandığı rivayet ediliyorsa da, bu hadisenin Budizm’in yayılışı bakımından Türklerde bir etkide bulunduğunu tesbit etmek imkânsızdır.36 Hiç şüphesiz Budizm’in Göktürk saraylarına kadar girmesinde Budist rahiplerin büyük rolü olmuştur.

    Budizm’in Türklerin arasında yayılmasında rol oynayan unsurlardan birinin de Soğdlular olduğu anlaşılmaktadır. Türkler, Soğdluları sefaret ve diplomatik faaliyetlerde kullandılar. Bu arada onlar, Soğdlu Budistlerden de ister istemez etkilendiler. Bu durumu, 581’lerde I. Göktürk Kağanlığı’nda Türk Kağanı için Soğd dilinde ve Soğd yazısı ile yazılan Bugut Yazıtı’nda görmek mümkündür. Hakikaten Taspar Kağan adına dikilen bu yazıtta “… ve o buyurdu: Yeni büyük bir Samgha (Budist cemaati) meydana getir.”37 Nitekim, Taspar Kağan “fatra” (Burkan’ın kâsesi) ve Arslan gibi Budist unvanlar almış; Sütraları Türkçeye tercüme ettirmiş ve mukaddes Budist heykellerini, yazma eserleri ve azizlerin kalıntılarını muhafaza etmek amacıyla “ediz ev” denilen kuleler yaptırmıştır. Bugut Yazıtı onun kağanlığın merkezine “ködüş” denen bir büyük külliye inşa ettirdiğini haber vermektedir.

    Göktürkler zamanında Buhara ve Belh, Budizm’in merkezi olmuş; 630’larda buraları ziyaret eden Budist hacı Hiuten Tsang pek çok Buda tapınağına, Kam davulu hediye etmiştir.
  • 1) MÖ 430 - ATİNA: SAVAŞIN ACI BEDELİ

    Kaydedilen en erken salgın Peloponez Savaşı esnasında meydana geldi. Hastalık Libya, Etiyopya ve Mısır'ı dolaştıktan sonra, Spartalılar tarafın dan kuşatılan Atina sularını da aştı.
    Nüfusun üçte ikisinin hayatını kaybettiği kaydedilir. Semptomları arasında yüksek ateş, susama, kanlı boğaz ve dil, ten kızarması ve lezyonlar yer alıyordu. Tifo olduğu sanılan bu hastalık Atinalıları önemli ölçüde zayıflattı ve Spartalılara yenilmelerinde önemli bir rol oynadı.




    2) MS 165 - ANTONINUS VEBASI: İMPARATORUDA ALDI

    Antoninus vebası muhtemelen Hunlarla başlayan su çiçeğinin erken evresine tekabül eder. Hunlar Almanlara bulaştırırken, onlar Romalılara geçirdi.

    Daha sonra savaştan dönen birlikler bütün Roma İmparatorluğu topraklarına yaydı. Semptomları arasında yüksek ateş, boğaz ağrısı, ishal ve eğer hasta yeterince uzun yaşarsa, iltihap dolu yaralar yer alıyordu. Bu veba MS 180 yılına kadar sürdü ve kurbanları arasında İmparator Marcus Aurelius da yer alıyordu.




    3) MS 250 - KIBRIS VEBASI:ETİYOPYA'DAN BRİTANYA'YA

    İlk bilinen kurbanı Kartaca'nın Hıristiyan piskoposun olan Kıbrıs vebası ishal, kusma, boğaz ülseri, yüksek ateş gibi semptomlar gösteriyor, el ve ayaklarda kangren görülüyordu. Şehirliler kurtulmak için dağlara kaçtıysa da bu teşebbüs hastalığın daha da yayılmasına yol açtı.

    Muhtemelen Etiyopya'da başladı; Kuzey Afrika üzerinden Roma ve Mısır'a, sonra da kuzeye yayıldı. Sonraki üç asır boyunca tekrarlanan salgınlar görüldü.

    MS 444 yılında salgın Britanya’yı vurdu; Piktlere ve İskoçlara karşı savunma çabalarını engelledi. Bunun üzerine İngilizler Saksonlardan yardım istemek zorunda kaldı. Onlar da kısa süre içinde adanın kontrolünü ele geçirdi.




    4) MS 541 - JUSTINIAN VEBASI: 50 MİLYON CAN ALDI

    İlk olarak Mısır'da çıkan Justinian vebası Filistin ve Bizans topraklarına yayıldıktan sonra, Akdeniz geneline ulaştı. Veba Bizans İmparatoru Justinian'ın Roma İmparatorluğu'nu tekrar bir araya getirme planlarını bozarken, büyük bir ekonomik krize yol açtı.

    Ayrıca Hıristiyanlığın hızla yayılmasını beraberinde getiren bir kıyametin yaklaştığı inancını yeşertti. Sonraki iki asır boyunca da zaman zaman ortaya çıkan salgın, toplamda aldığı 50 milyon canla o zamanki dünya nüfusunun yüzde 26'sının kaybına yol açmıştı. Sıçanlar ve pireler tarafından taşınıp lenf bezi büyümesiyle ortaya çıkan hıyarcıklı vebanın ilk evrelerinden biri olduğu tahmin edilmektedir.



    5) 11. YÜZYIL - CÜZZAM: TANRININ GAZABI MI?

    Asırlar boyu var olsa da, cüzzamin Avrupa'da salgına dönüşmesi Ortaçağ'da oldu. Çok sayıdaki kurbanın tedavisi için sayısız cüzzam hastanesi inşa edildi. Yara ve vücutta şekil bozukluklarına neden olup oldukça yavaş gelişen bir bakteriyel hastalık olan cüzzamın ailelere Tanrının bir cezası olduğuna inanılıyordu. Bu inanç kurbanların ahlaken yaftalanmasına ve dışlanmasına neden oldu.

    Avrupa'da 15. yüzyıla kadar bırakın bu hastalığın teşhis ve tedavisine ihtimam gösterilmesini, büyücü sayılan cüzzamlılar Tanrı'nın laneti olarak damgalanmış ve en ağır hakaretlere maruz bırakılarak şehirlerin dışına sürülmüşlerdi. Toplum içindekiler ise yaklaştıklarını haber vermek için ellerindeki çanı sallamak zorundaydılar.



    6) 1350 - KARA ÖLÜM: İNGİLİZ FEODAL SİSTEMİNİ ÇÖKERTTİ

    Dünya nüfusunun üçte birinin hayatını kaybetmesine yol açan hıyarcıklı vebanın ikinci ortaya çıkışının Asya kaynaklı olduğu ve kervanlarla Batı'ya yayıldığı tahmin ediliyor. 1347 yılında vebalıların Messina limanına ulaşması üzerine Sicilya üzerinden Avrupa'ya giren salgın, hızla bütün kıtaya yayıldı. O kadar çok ölen vardı ki, ölüler arazide çürümeye terk edilmiş, şehirleri ağır bir ceset kokusu kaplamıştı. Kara ölüm diye de anılan vebanın etki sahası öyle güçlüydü ki, İngiltere ve Fransa aralarındaki savaşta ateşkes
    ilan etti.
    Hastalık ekonomik şartları ve demografik yapıyı kökten değiştirdiği için İngiliz feodal sistemi çöktü. Grönland'daki vahşi toplumlardan Vikingler yerli halklara karşı savaşma gücünü kaybetti ve Kuzey Amerika keşif seferleri durdu. 1347-51 yılları arasında Avrupa'da büyük bir yıkıma yol açan veba kıta nüfusunun üçte birinin hayatını kaybetmesine yol açtı. Dünyada salgından ölenlerin sayısı ise 100 milyona ulaşmıştı.



    7) 1492 - KOLOMB TAKASI:BEYAZ ADAMIN HEDİYESİ!

    İspanyolların Karayiplere ulaşmasını takiben suçiçeği, kızamık ve hıyarcıklı veba gibi hastalıklar da Avrupalılar tarafından yerli halklara bulaştırıldı. Daha önce hiç tanımadıkları bu hastalıklar yerli halkları kırdı geçirdi; yerli nüfusun yüzde 90'ının ölümüne yol açtı. Hispanyola Adası'na varan Kristof Kolomb, 60 bin nüfuslu Taino halkıyla karşılaşmıştı. 1548 yılına gelindiğindeyse nüfus 500'ün altına düşmüştü.

    Aynı manzara kıtanın farklı kesimlerinde tekrarlandı. 1520 yılında ise Aztek İmparatorluğu Afrikalı kölelerin getirdiği suçiçeği salgını yüzünden yok oldu.



    8) 1665 - BÜYÜK LONDRA VEBASI:KEDİ VE KÖPEKLER KATLEDİLDİ

    Hıyarcıklı vebanın kayıtlara geçen ikinci ortaya çıkışı, Londra nüfusunun yüzde 20'sinin ölümüne yol açtı. İnsan ölümleri arttıkça ve toplu mezarlar ortaya çık tıkça, hastalığın muhtemel sebebi ve Thames boyunca uzanan limanlara yayılma nedeni olarak görülen yüzbinlerce kedi ve köpek katledildi. Bu vahim salgın, 1666 güzünde bir başka büyük felaketle, Büyük Londra yangını ile sonlanabildi.



    9) 1817 - İŞK KOLERA SALGINI:RUSYA'DAN DÜNYA'YA

    Sonraki 150 yıl boyunca ortaya çıkacak yedi kolera salgınının ilki Rusya'da görülen küçük bir bağırsak enfeksiyonu dalgasıyla başladı ve bu ülkede bir milyon can kaybına yol açtı. Dışkı bulaşan su ve gıdalar yoluyla yayılan bakteriler, İngiliz askerleri aracılığıyla Hindistan'a ulaştı ve burada da milyonlarca insanın ölümüne neden oldu. Britanya İmparatorluğu ve donanmasının yayılmış olması nedeniyle İspanya, Afrika, Endonezya, Çin, Japonya, İtalya, Almanya ve Amerika'ya ulaştı.

    Amerika'da 150 bin insanın ölümüne yol açtı. Aşısı 1885 yılında geliştirildiyse de salgınlar bir süre daha devam etti.



    10) 1855 - ÜÇÜNCÜ VEBA SALGINI: İSYANLARI ATEŞLEDİ

    Çin'de başlayan, oradan Hindistan ve Hong Kong'a uzanan hıyarcıklı veba 15 milyon insanın canına mal oldu. Başlangıçta Çin'in Yunnan şehrindeki madencilik furyası esnasında pirelerle yayılan salgının Panthay ve Taiping isyanında rol oynadığı düşünülür. Hindistan en çok ölümün görüldüğü ülke oldu ve salgın Ingiliz sömürge yönetimine karşı isyan dalgasını ateşledi. Hastalık 1960'a kadar devam etti.



    11) 1875 - FİJİ KIZAMIK SALGINI: HAYVANLARA YEM OLDULAR

    Fiji Britanya İmparatorluğu tarafından ilhak edildikten sonra, bir kraliyet heyeti Kraliçe Victoria'nın armağanı olarak Avustralya’yı ziyaret etti. Tam da kızamık salgını esnasında gelen heyet, hastalığı kendi adalarına taşıdı ve dönüşte heyeti karşılayan görevliler yoluyla yayıldı. Fiji ise kısa sürede cesetle doldu ve bunlar vahşi hayvanlar tarafından parçalandı. Köylü nüfus yok oldu. Bazı köylerde çıkan yangınlardan kaçamayan kimi hastalar hayatlarını kaybetti. Fiji nüfusunun üçte biri, yani yaklaşık 40 bin insan öldü.



    12) 1889 - RUS GRİBİ: OKYANUS ÖTESİNE SIÇRADI

    İlk önemli grip salgını Sibirya ve Kazakistan'da başlayarak Moskova'ya ulaştı. Oradan Finlandiya ve sonra da Polonya’ya ulaşan salgın, sonrasında
    bütün Avrupa'ya yayıldı. Ertesi yıl Atlas Okyanusu'nu geçerek Kuzey Amerika ve Afrika'ya ulaştı. 1890 yılının sonuna gelindiğinde toplam 360 bin kişi hayatını kaybetmişti.



    13) 1918 - İSPANYOL GRİBİ: 18 AYDA 50-100 MİLYON CAN

    ABD'nin New Mexico eyaletinde ortaya çıktı. 1. Dünya Savaşı'nın devam ettiği günlerde ABD'den Avrupa'ya savaşmaya giden askerler hastalığı da beraberlerinde taşımış, böylelikle yerel bir vaka küresel krize dönmüstü. 18 ay içinde 50-100 milyon arasında insanın (o dönemki nüfusun %15'i) ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın oldu. 1918 ilkbaharında Madrid'deki haber ajanslarından gelen grip salgını anonsu nedeniyle “İspanyol gribi"
    adını aldı. İspanyol gribinin bir özelliği, zayıf ve yaşlı kimselerden ve çocuklardan çok, sağlıklı genç yetişkinleri etkilemiş olmasıdır. Kimi tarihçilere göre dört yıl süren savaşın sona ermesinde önemli bir etken olmuştur.



    14) 1957 - ASYA GRİBİ: AŞI İLE KONTROL ALTINDA

    Hong Kong'ta başlayan, Çin'e yayılan ve oradan da ABD'ye ulaşan Asya gribi İngiltere'ye de yayıldı. Altı ay içinde İngiltere'de 14 bin kişi hayatını kaybetti. İkinci dalga 1958 yılı başlarında başladı ve tahminen küresel olarak 1,1 milyon insanın ölümüne yol açtı. Yalnızca ABD'de ölenlerin sayısı 116 bin idi. Daha sonra aşısı geliştirilerek kontrol altına alındı.



    15) 1981 - HIV/AIDS:ŞEMPANZEDEN Mİ BULAŞTI?

    ilk kez 1981 yılında tanımlanan AIDS bağışıklık sistemini yok ederek, vücudun normalde başa çıkabildiği hastalıklardan ölüme yol açmaktadır. HIV virüsü bulaşanlarda yüksek ateş, baş ağrısı ve lenf nodüllerinde büyüme görülür. Semptomlar azalırken, taşıyıcılar kan ve genital sıvı yoluyla yüksek oranda bulaştırıcı hale gelmekte ve hastalık t hücrelerini yok etmektedir. AIDS ilk olarak Amerika'daki eşcinsel topluluklarda gözlemlendiyse de, 1920'lerde Batı Afrika'da şempanzelerde görülen bir virüsten geliştiği düşünülür. Belli vücut sıvıları yoluyla yayılan hastalık, 1960'larda Haiti'ye ulaşırken, 1970'lerde New York ve San Francisco'ya yayıldı. Hastalığın ilerleyişini yavaşlatan tedaviler geliştirilmişse de, ilk vakadan bu yana dünya çapında 35 milyon insan AIDS'ten hayatını kaybetti ve tedavisi henüz bulunamadı.

    Kaynak: Derin Tarih Dergisi
  • Kalaylı alim Ye Lui Tchou Tsai
    Cengiz Han’ın dikkatini çeken bu genç Kataylı kadar, çok az kişi hayatında, bu derece güç bir rolü
    oynamak mecburiyetinde kalmıştır. Çin filozofları içinde birinci olmakla beraber, ordu nereye gittiyse o da
    gitti ve Moğollar felsefe, yıldız ilmi ve tıp tahsil eden bu gencin ağır mesaisini kolaylaştırmadılar. Yay
    imalinde ustalığıyla tanınan bir subay, bir gün, uzun sakallı büyük Katay’lı ile eğleniyordu:
    “Bir ilim adamının savaş yoldaşları arasında işi ne?”
    Ye Lui Chou Tsa’i, ona şu cevabı verdi:
    “Güzel yay yapmak için ağacı işlemesini iyi bilen bir adam lazımdır. Fakat koca bir ülkeyi idare için,
    hakim bir adam olmak gerekir.”
    Genç filozof ihtiyar fatihin sohbet arkadaşı oldu ve Batıya doğru uzun yürüyüş süresince Moğollar
    kıymetli talan eşyalarını toplarlarken, o da kitapları, yıldız ilmi masalarını şahsen kullanmak üzere topladı.
    Ordunun geçtiği memleketlerin coğrafyasını kaydediyor ve orduda salgın bir hastalık çıktı mı, kendisiyle
    alay eden subaylardan bir filozof intikamı almaktan zevk duyuyordu, çünkü onlara Ravent özü şırınga
    ediyor ve iyileştiriyordu.
    Cengiz Han kendisini çok takdir ettiği için, o da ordunun geçişini gösteren katliama engel olmak için hiç
    bir fırsat kaçırmıyordu.
    Bir rivayete göre, aşağı Himalaya boğazlarında Cengiz Han, karacaya benzeyen, fakat yemyeşil ve tek
    boynuzlu acayip bir mahlûk görmüş ve Ye Lui Tchou Tsai’yi çağırarak bu hayvan hakkında izahat
    istemiştir.
    Kataylı ağır bir sesle şu cevabı vermiştir:
    “Bu garip hayvana Kiyo-Tuan derler. Yer yüzünün bütün dillerini bilir, yaşayanları sever ve katliamdan
    nefret eder. Bize görünüşü hiç şüphesiz senin için bir uyarı olacak. Ey benim Han’ım, gel bu yoldan dön!”
    Cengiz’in oğlu Ögeday’ın saltanatı zamanında Kataylı, imparatorluğu bilfiil idare etti ve Moğol
    zabitlerinin doğrudan doğruya ceza uygulamalarına engel oldu. Bunun için hakimler ve hazineyle meşgul
    olmak üzere vergi tahsil memurları tayin etti. Canlı zekası ve sakinlikle gösterdiği cesaret, göçebe fatihlerin
    hoşuna gidiyor ve kendisi de onlar üzerinde etki yapmasını biliyordu. Ögeday içki kullanıyordu. Halbuki
    hükümdarın mümkün olduğu kadar fazla yaşaması Ye Lui Tchou Tsai’nin menfaatineydi.
    Serzenişleri Han’ın üzerinde hiçbir etkide bulunmayınca, Kataylı bir gün kendisine içinde uzun süre
    şarap durmuş bir kase getirdi. Şarap, kasesinin iç duvarını aşındırmıştı:
    “Eğer şarap demiri böyle aşındırırsa, bağırsaklarınızı ne hale getirdiğini bir düşünün!" dedi. Ögeday
    bundan sonra içki konusunda ileri gitmedi. Fakat gene ifratıdır ki, ölümüne sebep oldu.
    Bir gün danışmanının bir hareketine hiddetlenerek, Ye Liu Chou Tsai’yi hapse attırdı. Sonra fikrini
    değiştirerek, onun hapisten çıkarılmasını emretti. Fakat Kataylı hapishanedeki hücresini bırakmadı. Ögeday,
    danışmanın neden tekrar saraya gelmediğini öğrenmek için bir memur gönderdi. Kataylı şu cevabı gönderdi:
    “Sen beni danışman tayin ettin. Sonra beni hapse attın. Demek ki kabahatim vardı. Şimdi beni hapisten
    çıkarıyorsun, demek ki, masumum. Senin için beni oyuncak gibi kullanmak güç bir iş değildir. Fakat bu
    durumda memleket işlerini nasıl idare edersin?”
    Kendisini eski vazifesine iade ettiler ve bu milyonlarca halkın hesabına iyi bir şey oldu.


    Ögeday öldükten sonra ihtiyar Kataylının elinden geniş yetkilerini aldılar ve onun görevini Abdürrahman
    isminde bir Müslüman’a verdiler. Yeni danışmanın sert tedbirlerinden kederlenen Ye Lui Chou Tsai, kısa
    bir süre sonra öldü.


    Bazı Moğol subayları, Hanların sarayında senelerce büyük bir servet yığdığını düşünerek, Kataylı ’nın
    ikametgahını yağma ettiler. Müzik aletleri, el yazmaları, haritalar, kitabeler kazılı taşlardan oluşan gerçek bir
    müzeden başka bir şey bulamadılar.


    Ögeday ve serveti
    Cengiz’in oğlu ve tahtın varisi iş başına geldiğinde, dünyanın neredeyse yarısına sahipti. Ögeday
    kardeşleri gibi zalim değildi. İyi huylu ve hoşgörülüydü. Karakurum’daki çadırdan sarayında oturur ve Han
    tahtının önünde boyun eğen halkın söylediklerini dinlerdi. Kardeşleri savaşlara devam ediyorlar, Ye Lui
    Chou Tsai de vergi işlerini idare ediyordu. Ögeday sakinliği ve şişmanlığıyla, sadeliğiyle, elinin altında Katay’ın hazineleri ve memleketten seçilmiş bir düzine kadınla, sınırsız otlaklara dağılmış at sürüleriyle bize ilginç bir Moğol tipi sunar. Hareketleri şahanelikten uzak olmakla beraber, hoştu. Yanındakiler, her gözüne ilişeni vermek konusundaki
    cömertliğine itiraz ettikleri zaman, bu dünyadan nasıl olsa yakında gideceğini ve ondan sonra ancak
    insanların hatırasında yaşayacağını söyleyerek karşılık verirdi. Acem ve Hint hükümdarlarının servet yığmalarına anlam veremezdi: “Bunlar budalalık yapıyorlar. Servetleri bir işe yaramadı. Birlikte mezara götürecek hiçbir şeyleri yok!”
    derdi.
    Cömertliğini bilen kurnaz tacirler, çeşit çeşit mallarla akın akın saraya gelirler ve mallarını değerinin çok
    üzerine satarlardı. Bu hesaplar her akşam, Han maiyeti ile otururken getirilirdi.
    Bir gün maiyetindekiler alayla bu tacirlerin gülünç denecek derecede fazla para istediklerini söylediler.
    Ögeday onları onayladı:
    “Benden faydalanmak ümidiyle geliyorlar. Kendilerini gücenmiş göndermek istemem.” dedi.
    Bir yerden bir yere gidişi, çölün Harun Reşidi’ne benzerdi. Tesadüfen karşısına çıkan serserilerle
    konuşmasını severdi. Bir gün kendisine üç kavun takdim eden bir ihtiyarın fukaralığı dikkatini çekti. O
    sırada elinin altında ne para, ne de yeni elbise olan Han, karılarından birine ihtiyara mükafat olarak büyük
    kıymetteki incileriyle küpelerini vermesini emretti.
    Kadın;
    “Han’ım,” dedi, “yarın saraya gelip para alsa daha iyi olmaz mı? Para onun işine bu inciden daha çok
    yarar. ”
    Pratik bir adam olan Moğol serdarı şu cevabı verdi:
    “Çok fakir olanlar ertesi günü bekleyemezler. Zaten bu inciler gene benim hazineme dönecek.”
    Ögeday, her Moğol gibi, avı, güreşi ve at koşusunu severdi. Uzak Katay’dan ve Acem şehirlerinden
    saraya pehlivanlar gelirdi. Bu tarihte, sonradan Moğol hanedanını bölünmeye uğratan kavgalar, Budistlerle
    Müslümanlar, Acemlerle Çinliler arasında mücadele başladı. Bu gürültü patırtı, Cengiz Han’ın oğlunun
    canını sıkıyordu. Sadeliği bozan, entrika çevirenleri şaşırtmıştı.
    Budist’in biri Moğol serdarının yanına gelerek, Cengiz Han’ın rüyada kendisine görünerek şu emri
    verdiğini söyledi: “Git, oğluma tarafımdan emret, Muhammed’e iman edenlerin kökünü kurutsun. Zira
    bunlar sapkın ve günahkardırlar. ” İhtiyar fatihin İslam milletlerine karşı gösterdiği şiddeti herkes biliyordu.
    Bu emri müthiş bir şeydi. Ögeday bir an düşündü ve sordu:
    “Cengiz Han seninle konuşmak için tercüman kullandı mı?” “Hayır, büyük Han’ım. Bizzat kendisi
    söyledi.”
    “Ya sen Moğolların dilinden anlar mısın?”
    “Hayır.”
    O zaman Han şu cevabı verdi:
    “O halde sen yalan söylüyorsun. Cengiz Han Moğolca’dan başka dil bilmezdi.” Ve Müslüman düşmanı Budist’in öldürülmesini emretti.

    Bir defasında da Çinli oyuncular, Ögeday’ı eğlendirmek için kukla oynatıyorlardı. Han, kuklaların
    arasında uzun bıyıklı ve sarıklı bir ihtiyarın at kuyruğunda sürüklendiğini gördü ve Çinlilere bu adamın kimi
    temsil ettiğini sordu. Oyuncu başı şu cevabı verdi:
    “Moğol cengaveri esir Müslümanları arkalarında böyle sürüklerler. ”
    Ögeday oyunu durdurdu ve hizmetçilerine hazinesinde bulunan Çin’in ve İran’ın en pahalı kumaş ve
    halılarını getirtti. Bunları Çinlilere göstererek, onların- yaptıkları malların batı mallarından aşağı kalitede
    olduğunu gösterdi. Dedi ki:
    “Benim memleketimde birçok Çinli esiri olmayan bir tek zengin Müslüman yoktur. Halbuki hiç bir
    zengin Çinlinin Müslüman esiri yok! Bilirsiniz ki Cengiz Han, bir Müslüman’ı öldürene kırk altın mükafat
    verilmesini emretmişti. Fakat bir Çinlinin hayatının bu değerde olduğuna hükmetmedi. O halde nasıl oluyor
    da siz Müslümanlarla eğlenmeye cesaret edebiliyorsunuz?”
    Ve oyuncularla kuklalarını sarayından kovdu.


    Göçebelerin son töreni
    Hanların sarayları Katay’a nakledilmeden önce, yalnız iki Avrupalı bize Moğolların bir tarifini
    bırakmışlardır. Bunlardan biri Rahip Capsin, diğeri de iri cüsseli Rubruquis’tir. Rubruquis, işkence içinde
    öleceğine neredeyse ikna olmuş bir halde ata binerek büyük bir cesaretle Tataristan’a hareket etmişti. Kral
    Saint Louis adına bir elçi gibi değil, göçebe fatihleri Avrupa’ya karşı mücadeleden vazgeçirmek için bir
    barış elçisi gibi gitmişti.
    Tek yoldaşı, son derece korku içinde bulunan başka bir rahipti. İstanbul’u arkalarında bıraktılar. Asya
    yaylalarına girdiler.
    Rubruquis, iliklerine kadar donarak, açlıktan yarı ölü bir halde takriben beş bin kilo metre yol gitmişti.
    Sonra Moğollar kendisini koyun derilerine sardılar, aba çorap, çizme ve deriden başlık verdiler. Şişman ve
    ağır olduğu için Moğollar, Volga sınırından başlayan seyahat süresince kendisine her gün dayanıklı bir at
    seçtiler.
    Rubruquis, Moğolların gözünde esrarengiz bir adamdı. Uzun etekli, yalınayak, uzak Frank
    memleketlerinden gelmiş, ne tacir, ne elçi, silahsız, hediye vermeyen, hediye kabul etmeyen bir adam...
    Meşhur Han’ı görmek için, dehşete düşmüş Avrupa’dan dışarı çıkmış, gösterişli, ağır başlı, fakir, fakat
    çölden doğuya doğru giden kafilede konumunun önemi göze çarpan Rubruquis’nin durumu bir tezat
    örneğiydi. Bu kafilenin içinde Jaroslav, Rusya dukası, Katay ve Türk asilzadeleri, Gürcistan kralının oğlu,
    Bağdat halifesinin ve büyük Serhasi sultanlarının elçileri vardı.
    Rubruquis, bize göçebe fatihlerin sarayını büyük bir dikkatle tarif eder. Bu sarayda asiller mücevherat
    işlenmiş kaselerden süt içerler. Koyun derilerine bürünerek altın kakmalı eyerler üzerinde dolaşırlar.
    Mengü Han’ın sarayına girişini şöyle anlatır:
    “Aralık ayında, Saint Etienne yortusunda büyük bir ovaya geldik. Buradan bir küçük tümsek bile '
    görünmüyordu. Ertesi gün büyük Han’ın sarayına vardık. Kılavuzumuza bir büyük ev tahsis ettiler. Bizim
    üçümüzü de eşyamızı, yataklarımızı koyacak ve bir küçük ateş yakacak kadar dar bir kulübeye soktular.
    Kılavuzumuza tepesi uzun bir şişe içinde pirinçten yapılmış bir içki getirdiler. Bu içki bizim en iyi
    şaraplarımıza benziyor. Yalnız tadı farklı!
    Bizi üstlendiğimiz görevi sormak için çağırdılar. Bir memur bize, Serhasilere karşı bir Tatar ordusunun
    yardımını istediğimizi söyledi. Bu cevap beni şaşırttı. Çünkü Haşmetli Efendimiz mektuplarında ordu
    istemediğini, yalnız Hristiyanlarla dost kalmasını Han’a tavsiye ettiklerini bildiriyordu.
    O zaman Moğollar kendileriyle barış isteyip istemediğimizi sordular. Buna cevaben dedim ki:
    “Moğollara bir kusurumuz olmadığından, Fransa kralı hiçbir savaş fırsatı çıkarmadı. Biz sebepsiz
    hücuma uğradıkça, kendimizi Tanrı’ya emanet ederiz.”
    Bu cevaba çok şaşırdılar ve “barış yapmaya gelmediniz mi?” diye bağırdılar.
    Ertesi gün halkın hayran bakışları arasında saraya gittim. Aralarında bulunan ve inancımızı bilen genç bir
    Macar, halka bunun sebebini anlattı. Ondan sonra sarayın baş nazırı olan bir Nesturi bize dair birçok sualler
    sordu. Ondan sonra da yattığımız yere döndük.
    Yolumuzda sarayın doğusuna tesadüf eden kısmın ucunda, üzerine haç konmuş bir küçük ev gördüm.
    Orada herhangi bir Hristiyan var diye bu manzaradan hoşlandım. Ulu orta içeriye girdim. Altın örtü ile
    örtülmüş ve güzelce süslenmiş bir mihrap gördüm. Üzerinde Mesih’in, Hazreti Meryem’in, Saint Jean-
    Baptiste’in ve iki meleğin resimleri vardı. Vücutlarının ve elbiselerinin hatları küçük incilerle resmedilmişti.
    Mihrabın üstünde gümüşten büyük bir haç vardı. Türlü süslemeler ve kıymetli mücevherler içinde parıl
    parıl parlıyordu. Mihrabın önünde de bir kandil yanıyordu. Yanına oturdum. Biraz esmerce, zayıf, sert
    kıldan elbise giymiş, elbisesinin altında demir kemer olan bir Ermeni rahibi gördüm.
    Rahibi selamlamadan önce, toprağa atılarak Ave Regina’yı ve diğer ilahileri okuduk. Rahip dualarımıza
    iştirak etti. Ondan sonra yanına oturduk, önündeki mangalda biraz ateş vardı. Bizden bir ay önce Moğolların
    nezdine gelen Kudüslü bir keşiş olduğunu söyledi. biraz konuştuktan sonra, yerimize gittik, akşam yemeği
    için etli ve darılı bir çorba pişirdik. Moğol kılavuzumuz ve arkadaşları sarayda içiyorlardı, bizi düşünen
    yoktu. Hava o kadar soğuktu ki, ertesi sabah ayaklarımın ucu dondu ve artık yalınayak yürüyemedim.
    Soğuk başladıktan sonra Mayısa kadar sürüyor. Hatta senenin o zamanlarında bile, her sabah ortalık buz
    tutuyordu. Biz oradayken bir fırtına çıktı, pek çok hayvanı öldürdü.
    Sarayın adamları bize teke derisinden elbiseler getirdiler. Ayakkabılar getirdiler. Arkadaşımla tercüman
    bu getirilen şeyleri kabul ettiler. 5 Aralık’ta saraya kabul edildik.
    Han’a nasıl saygıda bulunabileceğimizi sordular. Uzak memleketten geldiğimizi, eğer müsaade ederlerse,
    bizi sağ salim oraya kadar ulaştıran Tanrı için ilahiler söyleyeceğimizi ve ondan sonra Han ne isterse onu
    yapacağımızı söyledim. Han’ın yanına girdiler ve sözlerimizi naklettiler. Tekrar gelerek bizi divan odasının
    kapısına götürdüler. Kapının keçe perdesi kaldırıldı ve biz de “A Solis ortu cardine” ilahisini söyledik.
    5 Rubruquis saraydan bahsederken, Mang Ku Handaki evleri, kadınlan, yüksek rütbeli subayları
    kastediyor. Mang Ku’nun amcazadesi Volga'daki Batu karargahından bahsederken der ki: “Bu karargahın
    güzelliğine hayret ettik. Evler, çadırlar uzaklara kadar gidiyordu Etrafta üç dört sıra üzerinde birçok insan
    toplanmıştı.
    Saklı silahımız olmasın diye üstümüzü aradılar. Tercümanımıza kemerini ve bıçağını, kapının önünde
    duran muhafıza teslim etmesini emrettiler.
    İçeriye girdiğimiz zaman, tercümanımız üstü katır sütü dolu bir masaya götürüldü ve bizi de hatunların
    önünde bir sıraya oturttular.
    Her tarafa altın işlemeli kumaşlar gerilmişti ve ortadaki ocakta biraz diken, misk kökü ve tezek
    yanıyordu. Han, fok balığına benzeyen parlak tüylü bir hayvan derisinin üstüne oturmuştu. Basık burunlu,
    orta yaşlı takriben kırk beş yaşlarında bir adamdı. Karılarından biri, küçük, güzel bir kadın yanı başına
    oturmuştu. Kızlarından biri, sert çehreli genç bir kadın, yanı başındaki başka bir şiltenin üzerinde
    oturuyordu. Bu ev, bu kızın Hristiyan anesine aitti ve kız her şeye hükmediyordu.
    Pirinç şarabı, katır sütü, ya da bal şerbeti içip içmediğimizi sordular. Zira Moğollar kışın bu üç içeceği
    kullanırlar. İçkiden hoşlanmadığımızı, Han’ın emirleriyle yetineceğimizi söyledim. O zaman pirinç şarabı
    verdiler. Han’a karşı saygısızlık olmasın diye biraz tattım.
    Han şahinleri ve diğer kuşlarıyla biraz eğlendikten sonra, konuşmaya izin verdi ve biz de diz çökmeye
    mecbur olduk. Han’ın yanında Nesturi bir tercümanı vardı. Bizimki ise ikram edilen o kadar içkiden
    tamamıyla sarhoş olmuştu.
    Han’a şu sözlerle hitap ettim:
    “Tanrıya şükürler olsun ki, bizi dünyanın uzak diyarlarından, kendisine o kadar kudret ve devlet
    bahşettiği Mengü Han Hazretlerinin huzurlarına kadar getirdi. Mağrib Hristiyanları ve özellikle Fransa kralı,
    mektuplarını taşıdığımız halde, bizleri bu tarafa gönderdi. Bu mektuplarıyla Han Hazretlerinden
    memleketlerinde ikametimize müsaade buyurmasını rica ediyor. Zira biz Tanrı’nın kanunlarını insanlarına
    öğretmekle görevliyiz. Onun için Haşmetli Han Hazretlerinden burada kalmamıza müsaade buyurmalarını
    rica ediyoruz.
    Takdim edecek ne paramız, ne altınımız, ne mücevherimiz var. Fakat faydalı olmak emeliyle hizmet
    sunuyoruz.”
    Han, bu sözlerime şu cevabı verdi:
    “Güneş ışıklarını nasıl her tarafa yayarsa, Batu’nun azamet ve kudreti de öylece her tarafa yayılıyor.
    Onun için ne sizin altınınıza ne de gümüşünüze ihtiyacım var. ”
    Han Hazretlerinden, altın ve gümüşten bahsettiğim için, bana gücenmemelerini istirham ettim. Zira bunu
    sadece faydalı olmak arzumuzu daha açık izah etmek maksadıyla söylemiştim.
    O zamana kadar tercümanın söylediklerini anlıyordum. Fakat ondan sonra öyle sarhoş oldu ki, artık
    anlaşılacak bir cümle söylemiyordu. Bana öyle geldi ki, Han da sarhoştu. Bunun üzerine sustum.
    O zaman bizi kaldırdılar ve tekrar oturttular ve saygılarımızı sunduktan sonra Han’ın huzurundan
    çekildik. Nazırlardan ve tercümanlardan biri de bizimle beraber çıktı ve nazır bize Fransa krallığı hakkında
    birçok sualler sordu. Özellikle bizde çok koyun, sığır ve at bulunup bulunmadığını öğrenmek istiyordu.
    Moğollar sanki bütün bunlara sahip olmak istiyormuş gibiydiler. Bizimle meşgul olmak üzere birini memur
    ettiler. Ermeni keşişin yanına gittik. Tercüman gelip bizi orada buldu ve Han’ın iki ay, yani soğuklar
    bitinceye kadar kalmamıza müsaade ettiğini bildirdi.
    Buna cevaben:
    “Tanrı Mengü Han Hazretlerini korusun ve kendilerine uzun ömürler ihsan buyursun. Bir aziz diye
    baktığımız bu keşişi bulduk, memnuniyetle kalacağız ve birlikte Han’ın refah ve saadetine dualar edeceğiz.”
    dedim.
    (Zira yortu günlerinde Hristiyanlar oraya gelir, dua eder ve çanağını takdis ederler. Ondan sonra Serhasl
    keşişleri, arkasından putperest rahipler gelip aynı tarzda hareket ederler. Rahip Sergius, Han’ın ancak
    Hristiyanlara güveni olduğunu söyler O zaman kadar Rubruquis’in hiç temas etmediği Budistler.
    l Fakat Rahip Sergius burada yalan söylüyor. Han’ın kimseye emniyeti yoktu. Fakat herkes, bala gelen
    sinekler gibi saraya üşüşüyordu. Han, herkese ihsan bahşediyor ve onlar da kendilerini Han’ın yakını
    addediyorlar, onun saadetine dualar ediyorlardı.) .
    O zaman yerimize döndük. Burası çok soğuktu. Yakacak odunumuz yoktu. Gece indiği halde henüz bir
    şey yememiştik. Nihayet bizimle ilgilenmeye memur edilen adam biraz odun ve yiyecek getirdi.
    Seyahatimizde bize refakat eden kılavuz Batu’nun yanına dönecekti. Bizden bir halı istedi. Verdik ve
    memnun olarak gitti. Soğuk son derece arttı.
    Mengü Han, bize tüyleri dışarıda üç kürklü hırka gönderdi, bunları minnetle kabul ettik. Fakat Han için
    dua edecek müsait bir yerimiz olmadığını, kulübemizin ancak ayakta durabilecek kadar dar olduğunu, ateşi
    yaktıktan sonra dumandan kitaplarımızı açmakta fayda olmadığını açıkladık. Han, refakatimizin hoşuna
    gidip gitmeyeceğini keşişten sordurdu. O da bizi sevinçle kabul edince, daha iyi bir yere geçmiş olduk.
    Biz yokken Mengü Han bizzat manastıra gelmiş. Altın bir yatak getirmişler. Han ve Sultan bu yatağın
    üzerinde mihraba karşı oturmuşlar. Bizi çağırdılar ve bir muhafız, gizli silah olmasın diye üzerimizi aradı.
    İncili ve dua kitabını göğsümde tutarak içeriye girdim. Önce mihrabın önünde diz çöktüm. Sonra Mengü
    Han Hazretlerini saygıyla selamladım. Kitaplarımızı istedi ve bunları tezyin eden minyatürlerin ne anlama
    geldiklerini sordu. Nesturfler ne uygun gördülerse, o cevabı verdiler. Zira bizim yanımızda tercümanımız
    yoktu. Bizden, başka bir şey söylememizi istedi, biz de “Veni, Sancte Spisitus”u taganni ettik. Bundan sonra
    Han gitti, fakat hatunu hediye dağıtmak için kaldı.
    Rahip Sergiusn’u başpapazını gibi takdis ediyordum. Yine de birçok noktalarda hiç hoşuma gitmeyen
    hareketleri vardı. Mesela tavuk tüyünden bir şapka yapmış ve bunu altın bir haçla süslemişti. Diğer taraftan
    haç çok hoşuma gidiyordu. Tavsiyem üzerine keşiş, haçı bir kargı üzerinde taşımaya izin verilmesini istedi.
    Mengü Han da nasıl istersek o şekilde taşıyabileceğimizi bildirdi.
    Haça saygı için, Sergius ile beraber karargahı dolaştık. Sergius, bir sancak yapmış ve bunu kargı boyunda
    bir odunun ucuna takmıştı. Bunu “Vexilla Regis Prodeunt” ilahisini söyleye söyleye Tatarların çadırları
    arasında dolaştırdık. Gördüğümüz müsamahayı kıskanan Müslümanlarla, keşişin sağladığı menfaati
    kıskanan Nesturi rahipleri, buna son derece içlendiler.
    Karakurum civarında, Mengü’nün bizim manastırlarımız gibi etrafı tuğla denizi ile çevrilmiş bir sarayı
    vardır. Han, burada senede iki defa tören düzenler. Paskalyada ve bir de yazın ihtişamını göstermek
    isterken...
    Sarayın divan odasında, bir tavernadaki gibi şişelerin dolaşması ayıp olacağından, Paris kuyumcularından
    Guillaume Bouchier, tam divan odasına girilecek yere gümüşten büyük bir ağaç yapmıştı. Bu ağacın dibinde
    temiz inek sütü akan gümüşten dört aslan vardı. Ağacın dört dalına altın yılanlar dolanıyor ve bu yılanlardan
    muhtelif cinste şaraplar dökülüyordu.
    Saray üç köşeli ve iki sıra sütunlu bir kiliseye benziyor. Han, kuzey duvarına karşı huzurdakileri
    görebilecek yüksekçe bir yerde oturuyor. Hanla gümüş ağaç arasındaki mesafe, sakilerin ve hediye getiren'
    görevlilerin gidip gelmeleri için serbest bırakılmıştır. Han’ın sağında erkekler, solunda kadınlar otururlar.
    Yanı başında ve biraz alçakta bir tek kadın oturur.
    Han’ın sarayı dışında, Karakurum, Saint-Denis’den güzel bir şehir değildir.
    Başlıca iki sokağı var. Biri Serhasılerin bulunduğu sokak ki, burada pazarlar kurulur. Öteki zanaat
    erbabının bulunduğu Kataylıların sokağıdır. Bundan başka Han'ın nazırlarının sarayları da var. Darı satan,
    hububat satan, koyun satanlar, çarşılarda mevcut. Karakurum’da putperestlerin on iki mabedi,
    Müslümanların iki camii, Nesturilerin bir kilisesi var.
    Bir pazar gününe doğru, Han çadırlarıyla beraber Karaku-rum ’a hareket etti. Keşiş de bizimle beraber
    geldi. Bu seyahat esnasında dağlık bir havaliyi geçmeye mecbur olduk. Büyük fırtınalarla, şiddetli
    soğuklarla, karlarla uğraştık. Gece yarısı Han bize ve keşişe haber gönderip fırtınayı dindirmek için Tanrı’ya
    dua etmemizi emretti. Çünkü pek çoğu yeni doğmuş sürüler ölmek üzereydi. Keşiş kömürde yakılmak üzere
    Han’a günlük gönderdi. Yaktı mı, yakmadı mı, bilmiyorum, fakat iki gündür devam eden kar ve fırtına
    dindi.
    Bir pazar Karakurum’a geldik. Saat dokuza doğru şehre girdik. Haçı yükseğe kaldırarak, Serhasilerin
    sokağından geçtik. Kiliseye doğru yürüdük. Burada Nesturiler bizi ayin alayı ile karşıladılar. Ayinden sonra
    artık akşam olduğu için kuyumcu Guillaume Bouchier bizi evine yemeğe götürdü. Karısı Macaristan’da
    doğmuştu. Bir İngiliz’in oğlu olan Basilicus’u da orada bulduk.
    Yemekten sonra kulübemize çekildik. Burası Nesturi kilisesinin yanındaydı. Güzel, geniş, çok iyi
    yapılmış, tavanı altıri işlemeli ipeklerle kaplı bir kiliseydi.
    Paskalya yortularını kutlamak için şehirde kaldık. Macarlardan, Rumen veya Ruslardan, Gürcülerden ve
    Ermenilerden büyük bir cemaat vardı. Nesturiler benden ayine başkanlık etmemi rica ettiler. Halbuki
    elbisem yoktu. Mihrap da yoktu. Fakat kuyumcu ayin elbisesi bulup getirdi ve bir arabanın üzerinde mihrap
    kurdu. Mihrabı İncil sahnelerini temsil eden resimlerle süsledi. Gümüşten bir kutu ile Hazreti Meryem’in
    resmini de yaptı.
    O ana kadar Ermenistan kralı ile varması beklenen bir Alman rahibinin geleceklerini ümit ediyordum.
    Kraldan haber gelmeyince ve yeni bir kışın şiddetini de düşünerek, kalmak mı, gitmek mi gerektiğini
    sormak için Han’a haber gönderdim.
    Ertesi gün Han’ın nazırlarından birkaçı beni görmeğe geldiler. İçlerinden biri, Han’ın şerbettarı bir
    Moğoldu, diğerleri de Serhasiler...Bu adamlar, Han tarafından, ne maksatla gelmiş olduğumu sordular. Bu
    soruya cevaben, Batu’nun, beni Han’ın nezdine göndermek üzere emir verdiğini, Han’a hiç kimse adına
    söyleyecek sözüm bulunmadığını, fakat dinlemek isterse, kendisine Tanrı’nın sözlerini tekrar edebileceğini
    söyledim.
    O zaman, benim de başkalarının yaptığı gibi Han’ın refah ve saadeti için fal bakacağımı zannederek, ne
    söylediğimi sordular.
    Cevap verdim:
    “Mengü’ye diyeceğim ki, Tanrı ona çok çok ihsanda bulunmuş. Zira elindeki servet ve kudret,
    Budistlerin putlarından gelmiyor. ”
    O zaman Tanrı’nın emirlerini almak için, göğe çıkıp çıkmadığımı sordular. Bu adamlar Mengü’ye gittiler
    ve kendini putperest ve Budist yerine koyduğumu ve Tanrı’nın emirlerine riayet etmediğini söylemiş
    olduğumu naklettiler. Ertesi gün Han bana gönderdiği iki tercümanla, kendisi için hiçbir haber
    getirmediğimizi ve hakkında dua etmeğe geldiğimizi bildiğini, yine de kendi nezdine memleketimizden
    hiçbir elçi gelip gelmediğini öğrenmek istediğini bildirdi. O zaman David ile Andri hakkında ne biliyorsam
    söyledim. Bütün bunlar yazılı olarak Mengü’ye bildirildi.

    Hamsin yortusunda Han’ın huzuruna çağırıldım. İçeriye girmeden önce, o zaman tercümanlık eden
    kuyumcunun oğlu, Moğollar’ın beni memleketime iadeye karar verdiklerini söyledi ve itiraz etmememi
    tavsiye etti. Han’ın huzuruna girdiğim zaman diz çöktüm. Han benden, kendisi hakkında nazırlarına Budist
    olduğumu söyleyip söylemediğimi sordu:
    “Asla böyle bir şey söylemedim,” dedim.
    “Ben de böyle düşünüyordum,” dedi. “Çünkü bu söylenecek bir söz değildir.”
    Sonra dayandığı bastonunu bana doğru uzatarak:
    “Korkma!” dedi.
    Buna gülümseyerek:
    “Korkmuş olsaydım, buralara kadar gelmezdim,” dedim.
    O zaman:
    “Biz Moğollar bir tek Tanrı’nın varlığına inanırız ve ona karşı doğru bir kalp taşırız.”
    Dedim ki:
    “O halde Tanrı sizi bu halde tutsun. Çünkü onsuz bu halde olunmaz. ”
    Han şöyle devam etti:
    “Tanrı bir ele birçok parmaklar verdiği gibi insanlara da çeşit çeşit düşünce tarzları verdi. Sizde Kutsal
    Kitap var. Fakat siz ona uygun davranmıyorsunuz. Muhakkak bu Kutsal Kitap’ta insanların birbirlerini zarar
    vermeleri yazılı değildir.”
    “Elbette hayır! Saygıdeğer Han’a daha en başta kimseyle kavga etmeyeceğimi söylemiştim.”
    “Ben sizden bahsetmiyorum. Gene sizin kitabınızda, bir adamın kendi çıkarı için adaletten sapacağı da
    yazılı değildir.”
    Bu cevaba karşı para aramaya gelmediğimi, hatta bana verilen parayı bile reddettiğimi söyledim. Hazır
    bulunan nazırlardan birisi, bir gümüş külçesini ve bir ipek kumaşı reddettiğimi onayladı. Han:
    “Ben bundan bahsetmiyorum,” dedi, “Tanrı size ayetler göndermiş, siz bunlara riayet etmiyorsunuz.
    Fakat bize de hakimler bahşetti, biz onların emirlerini yerine getiriyoruz ve sükûnet içinde yaşıyoruz.”
    Bu sözleri söylemeden önce, dört defa içtiğini zannediyorum. İmanı hakkında çok şeyler söyleyeceği
    ümidiyle beklerken, o sadece dedi ki:
    “Uzun süre burada kaldınız, ama artık giderseniz, beni memnun edersiniz. Elçimle beraber gitmeye
    cesaretiniz olmadığını söylediniz. O halde size mektup ve haberlerimi emanet edeyim mi?”
    Eğer Han diyeceklerini yazılı olarak bana verirlerse, elimden geleni memnuniyetle yapacağımı söyledim.
    O zaman altın, gümüş, ya da değerli elbiseler isteyip istemediğimizi sordu. Böyle şeyleri kabul etmek
    adetimiz olmadığını, bununla birlikte memleketinden yardımı olmadıkça çıkamayacağımızı söyledim. Bize
    ne gerekirse vereceğini söyledi ve nereye kadar götürülmek istediğimizi sordu. Bize Ermenistan’a kadar
    refakat ederlerse, kafi geleceği cevabını verdim.
    “Sizi oraya kadar göndereceğim,” dedi “ondan sonra kendinize bakınız. Bir tek kafada iki göz vardır,
    fakat ikisi de bir tek şeyi görür. Batu, sizi buraya gönderdi. Bundan dolayı gene onun yanına döneceksiniz. ”
    Kısa bir sessizlikten sonra, dalgın dalgın dedi ki: “Gideceğiniz yol uzundur, yolculuğa tahammül
    edebilmek için, kuwet veren yemekler yeyiniz.”
    Bana içecek bir şey verilmesini emretti ve bir daha dönmemek üzere huzurundan çıktım.”



    Cengiz Han’ın torunu Kutsal Topraklarda
    Tarihin az bilinen kısımlarından biri de, Cengiz Han’ın vefatından sonra, Moğolların Ermenilerle ve
    Filistin’deki Hristi-yanlarla olan münasebetleridir. O zaman Hanlık konumunda bulunan Cengiz’in torunu
    ve Mengü’nün kardeşi Hülagü on üçüncü asır ortalarında İran’da, El-cezire’de, Suriye’de saltanat sürdü.
    Aşağıda yazdıklarımız, Cambridge Mediaeval His-tory’nin dördüncü cildinin, 175.. sayfasından alınmış
    güzel bir özettir:
    “Bir asırdan fazla devam eden tecrübelerden sonra, Latin komşularına güvenemiyorlar, onları müttefik
    olarak kabul edemiyorlardı. Ermenilerin kralı Haüt Han, Hristiyanlara değil, yarım asır Ermenistan’ın
    görmediği en iyi dostluğu gösteren göçebe Moğollara daha fazla güven duyuyordu.
    Haüt Han’ın saltanatının ilk zamanlarında, Moğollar, Selçuklulara karşı kazandıkları zaferlerle
    Ermenilere büyük hizmetlerde bulundular. Haüt Han Bayçu ile savunma ve savaş konularında ittifak
    imzaladı. Hatta 1244’te Ögeday Han’ın hizmetinde bile bulundu. On sene sonra Mengü Han’a bizzat saygı
    sunmaya geldi ve Moğol sarayında uzun süre kalarak, iki millet arasındaki dostluk bağını güçlendirdi.
    Saltanatının son zamanları Memlûklarla savaş içinde geçti. Memlûkların bu sırada kuzeye doğru
    yürüyüşlerini, Moğollar durdurmuşlardı. Haüt Han ile Hülagü, Kudüs’ü Selçukilerden almak için
    kuwetlerini birleştirmişlerdir.”
    Bayçu, çoğu kez Cengiz Han’ın torunu olan ve Rusya'daki Altın ordunun başkumandanlığına geçen
    Batu ile karıştırılmıştır.
  • Moğollar ve top barutu
    Cengiz Han ile' Moğollarının Çin gibi kapalı bir imparatorluğu açtıkları zamandan çok önce, Çinliler
    tarafından yapılan o zamana ait keşifler hakkındaki kesin bilgilerimiz çok azdır. Daha sonradan, yani 1211
    senesinde Çin’de top barutundan bahsedildiğini sık sık işitiyoruz. Bu barutu Çinliler Ho- Pao dedikleri savaş
    makinelerinde kullanırlardı.
    Bir kuşatma olduğu zaman, Ho - Paoların ahşap kuleleri tahrip ettiğinden bahsedilir. Bu barut bir defa
    patladı mı, gök gürültüsüne benzeyen bir gürültü meydana gelirdi ve bu ses takriben kırk sekiz kilometreden
    işitilirdi. Bunda abartı olsa gerektir. 1232’de Kai-Fong kuşatmasından bahseden bir Çinli tarihçi şunları
    söyler:
    “Moğollar güllelerden sakınmak için yer altında kazdıkları çukurlara kapandıkları için, Şin-liyenli
    dediğimiz ateş püskürme makinelerini, Moğol istihkamcılarının bulundukları yerlere zincirler vasıtasıyla
    indirmeye mecbur olduk. Bunlar patladılar, insanları da, kalkanlarını da parça parça ettiler. ”
    Muhakkak ki, Çinliler de, Moğollar da top barutunun tutuşma özelliğini biliyorlardı. Fakat Moğollar top
    dökmesini bilmiyorlardı. Onun için gülle kullanmakta, fazla ilerleme de göstermediler. Gene gergin kirişli
    kuşatma aletleri kullanmaya devam ettiler. Oysa aynı Moğollar, 1238 ile 1240 arasında Orta Avrupa’yı bir
    baştan öbür başa geçtiler ve Rus Polon-yası’nda bulundular. Fribourg-en-Brisgau da onların istila sahaları
    dahi-lindeydi. (Schwartz’ın yazdıklarına karşı söylemek gerekir ki, Moğollar Avrupa’da top barutu
    kullanmamışlardır.)
    Roger Bacon’a gelince, görünüşe göre o da, herkesin kullanması için top barutu imal etmiş değildir. O
    yalnız böyle bir maddenin varlığından ve yanıcı çzelliğinden bahsetmiştir. Roger Bacon, sadece Saint
    Louis’nin Moğollar nezdine elçi olarak gönderdiği rahip Guillaume de Rubriquis ile buluşmuş, konuşmuş ve
    onun coğrafi bilgilerinden faydalanmıştır.
    Roger Bacon, Opus Majus’da Gillaume de Rubriquis’in kitabından bahsederken der ki:
    “Bu kitabı gördüm ve yazarı ile 1 görüştüm.”
    (Buna verilecek cevap şu olabilir: Rubriquis, kitabında top barutundan hiç bahsetmemiştir. Moğol
    sarayındaki altı aylık ikameti esnasında, kitabın yazarının barut hakkında bilgi edindiğine emin değiliz.
    Zaten Bacon, Rubriquis’in dönüşünden kısa bir süre önce, barutun özel terkibinden - güherçile ve kükürt -
    ilk defa bahsetmiştir.
    Dikkate değerdir ki, top barutunun Avrupa’da görünen iki mucidi, Moğol istilasından fikirlerin heyecana
    düştüğü ve istilacıların kullandıkları silahlarla alakadar oldukları sürece, takriben yetmiş beş sene yaşadılar
    ve her ikisi de Moğollarla az çok münasebette bulundular. Herkes bu noktaya az ya da çok önem vermekte
    gene serbesttir.
    Fakat şurası muhakkaktır ki, ateşli silah ilk olarak Rahip Schzvart zamanında Almanya’da görünmüştür.
    Toplar olgunlaştılar ve bunların kullanımı Avrupa’da süratle ilerledi. İstanbul’u ve Türkler’i geçerek
    Asya’ya girdiler. Bu suretledir ki biz Babür’ü 1525'te Türklerin kullandıkları büyük bir topla silahlanmış
    görüyoruz. İlk madeni top sekizinci asırda Çinde dökülmüştür.
    , Çok ilginçtir, 1581’de biz Avrupalı Kazakların ellerinde fitilli tüfeklerle Tatar imparatorluğunu istila
    ettiklerini görüyoruz. Halbuki Asyalıların kullanmasını bilmedikleri boş bir topu düşmanı yıldırımla
    vurulmuşa çevireceğini bekleyerek boş yere sürükleyip taşıdıklarını da görüyoruz.
    Özetle, Çinliler top barutunu imal etmişler ve Bacon kardeşlerle Schwartz’dan çok önce yanıcı özelliğe
    sahip olduğunu anlamışlardır. Fakat savaşta barutu çok az kullanmışlardır. Avrupalılar ise barut yapımını
    öğrenmişler, belki de barutu kendileri icat etmişlerdir. Bu konu tartışmalıdır. Yalnız kullanılması mümkün
    ilk'topu onların imal ettikleri kesindir.
    Bu konu hakkındaki gerçeği şüphesiz ki hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. Yalnız Mathieu Paris ile
    Thomas de Spalato ve diğer ortaçağ tarihçilerinin savaşta duman ve ateş çıkaran Moğolların saldıkları
    korkudan bahsetmeleri de ayrıca dikkat çekicidir. Büyük olasılıkla bu, o tarihte Avrupa’da bilinmeyen top
    barutunun Moğollar tarafından toprak çanaklarda kullandıklarını gösteriyor. Carpin, Moğolların kullandığı
    ve ateşinin bir tür körükle parlatıldığı ateş saçan aletlerden bahseder. Her halde Moğollar arasında dumanın
    ve ateşin bu suretle görünüşü, ortaçağ tarihçilerince Moğolların birer cin olduklarına alamet sayılmıştır.
    Büyücüler ve haç
    Moğol fırkaları Subotay ile Cebe Noyan’ın kumandası altında Kafkasya’yı geçtikleri zaman rast
    geldikleri bir Hristiyan Gürcü ordusunu bozmuşlardı. Gürcü kraliçesi Rusudan Ani piskoposu David
    aracılığıyla Papa’ya . bir mektup gönderdi. Bu mektubunda Moğolların Gürcü safları önünde haçlı bayrak
    açtıklarından bahsetmişti. Bu olaydır ki, hatalı olarak Gürcüleri, Moğolların Hristiyan oldukları yanılgısına
    düşürmüştür.
    Leh tarihçileri de Leignitz savaşından bahsederlerken Moğolların Yunanca X harfine benzeyen bir işarete
    sahip koca bir bayrakla çıkageldiklerinden bahseder. Bir tarihçi, bunun haçı küçük görmek için, koyunun
    haç şekline konulmuş uyluk kemiklerinden yapılmış olması ihtimalinden bahseder. Bunu icat eden şamanlar,
    büyü için koyunların uyluk kemiklerini sık sık kullanırlardı. Bu manzara bayrağın etrafında uzun etekli
    adamların taşıdıkları çömleklerden kasırga gibi çıkan dumanlarla daha korkunç bir hal alıyordu.
    Moğol orhonları gibi zeki kumandanların düşmanı aldatmak için haç kullanmış olmalarına pek o kadar da
    ihtimal verilemez. Yalnız Moğol ordusuna mensup Nesturi Hristiyan-ların haç arkasından yürümüş olmaları
    ve Leignitz’te bu haçın yanında rahiplerin ellerinde buhurdanlarla giderken görülmüş olmaları muhtemeldir.
    Orta Avrupa’ya karşı Subotay Bahadır
    Moğollar ve Avrupalılar, Cengiz Han sağken boy ölçüşme-mişlerdi. Ancak 1235’te Ögeday’ın idaresi
    zamanında, büyük şûranın kararından sonra karşılaştılar. Olup bitenler özetle şunlardır:
    Cüci’nin oğlu Batu, 1223'te Subotay’ın geçtiği araziye sahip olmak için, Altın Ordunun başında batıya
    doğru yürüdü. Batu, 1238’den 1240 sonbaharına kadar, Volga’yı, Rus şehirlerini, Karedeniz steplerini istila
    etti. Kiev’i ele geçirdi. Lehistan’ın güneyinde akınlar yapmak için kollar gönderdi. Lehistan o zamanlar
    birtakım prensliklere ayrılmıştı.
    1241 Martında karlar erimeye başladığı zaman, Moğolların genel karargahı Karpatlar’ın kuzeyinde,
    şimdiki Lemberg şehrinin bulunduğu yerle Kiev arasında kurulmuştu. Savaşın ruhunu teşkil eden Subotay’ın
    karşısında şu düşmanlar vardı: Tam karşıda Lehistan hükümdarı Afif Boleslas, bir ordu toplamıştı. Biraz
    daha kuzeyde, Silezyada, Hanri le Pieux Lehlerden, Bavyeralılardan, Tötonya şövalyelerinden, bu barbar
    istilasını defetmek üzere Fransa’dan gelen Templiersler’den oluşan 30.000 kişilik bir ordu toplamıştı.
    Boleslas’ın takriben yüz elli kilometre arkasında, Bohemya Kralı, Avusturya’dan, Saks’tan,
    Bramdeburg’dan müfrezeler alan, daha kuwetli bir orduyu seferber ediyordu.
    Moğolların soldaki cephelerinde Galiçyalı Miyeseslas ve diğer asilzadeler, Karpatlar dahilindeki
    topraklarını savunmaya hazırlanıyorlardı.
    Moğolların solunda ve daha ileride, yüz bin kişiden oluşan Macar ordusu, Kral IV. Bela’nın bayrağı
    altında, Karpatlar’ın öte tarafında toplanmaktaydılar.
    Eğer Batu ve Subotay güneye yönelip Macaristan’a girse-lerdi, Leh ordusunu arkalarında bırakırlardı.
    Eğer batıya, Lehlerin üzerine yürüseydiler, Macarları ordularının kanatlarında bırakmış olacaklardı.
    Görünüşe bakılırsa Subotay ve Batu, Hristiyan ordularının hazırlıklarından tamamen haberdardılar. Bir
    sene önce yaptırdıkları keşifler, hücum edecekleri memleketler hakkında kendilerine değerli bilgiler temin
    etmişlerdi. Oysa Hristiyan Kralları, Moğollar’ın, hareketi hakkında çok az bilgi sahibiydiler.
    Yer, atların tutunmasına kafi gelecek derecede kuruyunca, Batu, Pripet boyunca uzanan bataklıklara ve
    Karpat sıra dağlarını çerçeveleyen rutubetli ormanlara aldırış etmeyerek yürüyüşe başladı. Ordusunu dörde
    böldü ve Lehlere karşı güvenini kazanmış iki kumandanın idaresinde en kuwetli birliklerini sevk etti. Bu
    kumandanlar Cengiz Han’ın hafitleri Kaydu ve Baybar idiler.
    Bu ordu süratle batıya yürüdü ve Bohslasın Lehlerine, bir kaç Moğol keşif kolunu takip ettiği sırada
    rastladı. Lehler her zamanki kahramanlıklarıyla hücum ettiler, fakat mağlûp oldular. Boleslas, Moravya’ya
    kaçtı ve ordusunun bakiyesi de kuzeye çekildi. Moğollar bunları takip etmediler. Bu olay 18 Mart’ta vuku
    buldu. Krakova yakıldı ve Kaydu ile Baybar’ın Moğolları, kuwet-lerini Bohemlerle birleştirmeye vakit
    bırakmadan Silezya Düküne hücum etmek için, aceleyle yollarına devam ettiler.
    9 Nisan’da, Laygniç ovasında Hanrile Pieuxn’nün ordusuna tesadüf ettiler. Bu karşılaşmayı takip eden
    savaş hakkında çok şey bilmiyoruz. Yalnız şunu biliyoruz ki, Alman ve Leh kuwetleri Moğol hücumu
    karşısında hezimete uğradılar ve neredeyse tamamen imha oldular. Hanriv ve Baronlarının kuwet-leri son
    askerlerine kadar öldürüldüler.
    Laygniç, savunmacıları tarafından yakıldı ve savaşın ertesi günü Kaydu ve Baybar, buradan seksen
    kilometre mesafede, Bohemya Kralı Wenceslas’ın daha büyük ordusuyla karşılaştılar.
    Wenceslas, yavaş yer değiştiriyor, oysa Moğollar bir görünüp bir kayboluyorlardı. Ordusu muazzam ve
    idaresi güçlü, Moğol fırkasının saldıramayacağı kadar kuwetliydi. Fakat Ka-tay atlılarına yetişemiyordu.
    Kataylılar bundan yararlanarak atlarını dinlendirdiler, aynı zamanda Silezya’yı ve güzel Morav-ya’yı
    Wenceslasın gözleri önünde tahrip ve yağma ettiler. Nihayet hileye başvurarak kendileri Batu’ya katılmak
    üzere güneye dönerlerken, onları kuzeye göndermenin yolunu buldular.
    Ponce d’ Aubon, Saint Louis’ye şunları yazmıştı:
    “Biliniz ki, Almanya’nın bütün baronları ve kral ile bütün ruhaniler ve Macar rahipleri Tatarlara karşı
    yürümek için, haçları ellerine aldılar. Kardeşlerimizin söylediklerine bakılırsa, eğer Tanrı’nın emir ve
    iradesiyle Hristiyanlar mağlûp olurlarsa, bu Tatarlar, kendilerini durdurabilecek kimse olmadan,
    memleketimize kadar gelebileceklerdir.”
    Bu mektup yazıldığı sırada, Macar ordusu çoktan mağlûp edilmişti. Subotay ve Batu, üç fırkayla
    Karpatlar’a geçiyorlardı. Sağ kanat Galiçya’dan Macaristan’a girdi. Subotay’ın kumandasındaki sol kanat
    Moldavya’ya iniyordu. Yollarına çıkan önemsiz ordular mahvedildiler ve üç kol, kuwetlerini, Pesth
    civarında, Bela’nın ve Macarlarının karşısına çıkardılar.
    Nisan başlarında, tam Leigniç savaşından önceydi. Subotay ve Batu, kuzeyde ne olup bittiğini
    bilmiyorlardı. Öder üzerinde bulunan Cengiz Han’ın küçük hafitleri ile irtibat sağlamak için bir fırka
    gönderdiler.
    Rahip Ugolin’in küçük ordusu bunlara karşı yürüyordu. Bataklık bir yere kadar gerilediler ve pervasız
    Macarları sardılar. Rahip hayatta Ralan üç arkadaşı ile kaçtı.
    Bu sırada ordu Tuna’yı geçmeye başlamıştı. Macarlar, Hır-vatlar, Almanlar ve Macaristanda kalmış bazı
    Fransız Tampli-ersleri, hepsi yüz bin kişi. .. Moğollar bunların karşısında yavaşça gerilediler.
    Batu, Subotay, ve Kiev fatihi Mengü, orduyu bırakmışlar, savaş için seçilecek yeri araştırıyorlardı.
    Burası, dört tarafı Sayo nehri, bağlarla örtülü Tokay tepeleri, karanlık ormanlar ve büyük Lomniç dağları
    ile çevrilmiş Mohi mevkiiydi.
    Moğollar nehri geçtiler, geniş bir taş köprüyü bozmadan bıraktılar ve sahilden sekiz kilometre mesafede
    bir ormana daldılar.
    Beldenin ordusu körü körüne geldi, ağır yükleri, silah hamalları ile Mohi’de ordugah kurdu. Köprünün
    öte tarafına bin kişi koydu. Ormanlarda keşfe çıktılar ve düşmanın izine tesadüf etmediler.
    Geceleyin Subotay, Moğolların sağ kanat kumandasını aldı ve geniş bir çember çevirerek, kuwetlerini
    nehir kenarına, daha önce gördüğü geçit yerine getirdi. Kuwetlerinin nehri geçişlerini kolaylaştırmak için,
    bir köprü inşasına başladı.
    Şafakla beraber, Batu’nun ileri kolları, taş köprü istikametinde geri döndü ve birdenbire baskın vererek
    köprüyü bekleyen müfrezeyi imha ettiler.
    Batu, kuwetlerinin önemli bir kısmını öbür sahile sevk etti. Köprüyü geçen atlıların hamlelerini
    durdurmaya çalışan Bela süvarilerine karşı yedi mancınık işliyordu. .
    Fakat Moğol dalgası, düşman saflarına girdikçe büyüyor ve dokuz at kuyruklu müthiş bayrak, dumanlar
    arasında ilerliyordu. “Uzun, sakallı, geniş ve beyaz bir çehre, etrafa kötü bir koku dağıtarak gidiyordu.”
    Avrupalılardan biri bayrağı böyle tarif eder. ..
    Muhakkak, Bela’nın askerleri kahraman insanlardı. Savaş, aralıksız ve inatla öğleye kadar devam etti. Bu
    sırada Subotay, kuşatma manevrasını bitirdi ve Bela'nın ordusunun arkasında göründü. Moğollar saldırıya
    geçtiler ve Macarları perişan ettiler. Onlar da Alman şövalyeleri gibi savaş meydanında neredeyse son
    neferine kadar öldüler.
    O zaman Moğol safları boğazlar yolunu serbest bırakarak batıya doğru açıldılar. Macarlar bu taraftan
    kaçtılar ve Moğollar peşlerine düştüler. İki gün devam eden yol, Avrupalı neferlerin cesetleriyle doldu. Kırk
    bin kişi ölmüştü. Bela, geriye kalan taraftarlarından ayrıldı. Hatta ihtiyar kardeşini dahi bırakmıştı. Atının
    sürati sayesinde takip edenlerden yakayı kurtardı. Tuna sahilinde saklandı. Oraya kadar takip edildiği için
    Kar-patlar’a kaçtı. Oradan, Lehistan kralı ve felaket arkadaşı Boleslas’ın kapandığı manastıra sığındı.
    Moğollar Peşte’yi zaptettiler ve Gran mahallelerini ateşe verdiler. Neyştat’a kadar Avusturya’ya girdiler.
    Alman ve Bohem orduları ile karşılaşmaktan kaçınarak Raguza dışında sahildeki şehirleri yakaraktan
    Adriyatik’e kadar gittiler. İki aydan kısa sürede Elbe kaynağından denize kadar Avrupa’yı dolaştılar, üç
    muazzam ve on iki kadar küçük orduyu tarumar ettiler. On iki bin kişilik bir kuwetle Laroslav de
    Sternberg’in kumandasında savunulan Olmutz dışında bütün şehirleri zaptettiler. Batı Avrupa’yı kaçınılmaz
    afetten hiçbir şeyin kurtarması ihtimali olmadığı anlaşılıyordu.
    Bela ve Sen Lui gibi idaresiz hükümdarların sevk ve idare ettiği Avrupa orduları, muhakkak kahramanca
    çarpıştılar. Fakat Subotay, Mengü, Kaydu gibi hayatlarını savaş içinde geçirmiş kumandanların sevk ettikleri
    Moğol ordularının seri manevralarıyla başa çıkacak kabiliyette değildiler.
    Savaş bitmemişti'. Karakurum’dan gelen postacı, Moğolla-ra Ögeday’ın ölümü haberini ve Gobi’ye
    dönüş emrini getirdi. Ertesi sene toplanan büyük bir şûrada Mohi savaşının acayip bir yansıması oldu. Batu,
    Subotay’ı savaş meydanına geç gelmekle ve bu suretle birçok Moğol’un ölümüne sebebiyet vermekle
    suçladı. İhtiyar general sert bir sesle şu cevabı verdi:
    “Hatırla ki senin önündeki nehir derin değildi ve bir köprü vardı. Benim geçtiğim yerde nehir derindi ve
    ben bir köprü inşa ettirmek zorunda kaldım.”
    Batu, sözün doğruluğunu onayladı ve artık Subotay’ı suçlu görmedi.
    Avrupalıların Moğollar hakkında düşündükleri
    Bu kitapta, Moğol ordularının o tarihte Avrupa ordularına açıkça üstün olduklarını yeteri derecede izah
    edebildiğimizi zannediyoruz. Moğollar daha hızlı hareket kabiliyetindeydiler. Subotay kendi fırkasıyla
    Macaristan’ı istila ederken üç günde 450 kilometre mesafe kat etmişti. D’Auban, Moğolların bir günde Şartr
    ile daire arasındaki mesafeye denk bir mesafe kat ettiklerini söyler.
    Çağdaş Avrupa tarihçilerinden Thomas de Spalaton, Mo-ğollardan bahsederken, yer yüzünde hiçbir
    milletin onlar kadar düşmanı, özellikle düzlük yerlerde kahramanlık kuweti ve askeri strateji sayesinde
    perişan edemeyeceğini söyler.
    Bu fikri, müthiş 1238 -1242 istilasından kısa süre sonra Moğol Han’Ina gönderilen Rahip Karpen
    tarafından da desteklenmektedir:
    “Hiçbir krallık, hiçbir eyalet, Tatarlara karşı koyamaz, diye yazar ve devam eder, “Tatarlar savaşta
    sadece kuwete değil, hile ve aldatmacaya da müracaat ederler. ”
    Askeri işlerden anladığı görünen bu cesur rahip, Tatarların sayıca Avrupalılardan az olduğuna, kuwetli ve
    iri yarı olmadıklarına işaret eder ve daima ordularının kumandalarını ellerine alan Avrupalı hükümdarlara ne
    kadar kabiliyetsiz de olsalar savaş zamanlarında Tatarların askeri teşkilatlarını aynen almalarını tavsiye eder.
    Der ki:
    . “Ordularımız Tatarlarda olduğu gibi idare edilmeli ve şiddetli düzene tabi tutulmalıydı. Savaş
    meydanları, mümkün olduğu kadar dört tarafı kapalı düzlük sahalardan seçilmeliydi. Ordu hiç bir zaman tek
    parça bir kütle halinde yığılmamalı, aksine çeşitli fırkalara ayrılmış olmalıydı. Her yöne keşif müfrezeleri
    göndermeliydi. Generaller kıtalarını gece günüz tetikte bulundurmalı ve ordular daima savaşa hazır
    bulunmalıydılar. Zira Tatarlar cin gibi uyanıktır.
    Eğer Hristiyan prensleri ve hükümdarları Moğolların ileri hareketlerini durdurmak isterlerse, bir dava
    etrafında birleşmeli ve ortak hareket etmelidirler.”
    Karpen, Moğolların silahlarına da dikkat etmiş ve Avrupalı askerlere kendi silahlarını düzeltmelerini
    tavsiye etmiştir.
    “Hristiyan prenslerinde de yaylar, mancınıklar ve Tatarların o korkunç toplarından olmalıydı. Bundan
    başka demir topuz ve uzun saplı baltalarla donatılmış askerleri de olmalıydı. Çelik ok uçları Tatarlarınki gibi
    ıslatılmalı, yani sıcakken tuzlu suya batırılmış olmalıydı. Bu suretle oklar, zırhlara daha iyi işlerdi.”
    Moğolların ok kullanışları da Karpen üzerinde derin bir etki bırakmıştır:
    “Moğollar, önce oklarıyla savaşçıları ve atlarını yaralar veya öldürürler, bu suretle askeri de atı da
    sarstıktan sonra, göğüs göğse dövüşe başlarlardı.” -
    O tarihte, Papa’ya karşı meşhur mücadeleye girişen İmparator II. Frederik, diğer prenslerden yardım
    isterken, İngiltere kralına şunları yazmıştı:
    ‘Tatarlar kısa boylu adamlardır, fakat adaleleri kuwetlidir. Mağrurdurlar, cesur ve cüretkardırlar ve
    amirlerinin birer işareti üzerine her zaman kendilerini tehlikeye atmaya hazırdırlar. Fakat içimizi çekerek
    itiraf etmelidir ki, daha önce bunların sırtlarında deriden ve demir parçalarından elbise varken, şimdi hepsi
    öldürdükleri Hristiyanlardan aldıkları daha mükemmel zırhlarla donanmıştır. Üstelik bunların bizimkilerden
    daha iyi binekleri vardır. ”
    Bu satırları yazdığı tarihte İmparator Frederik galip Moğol istila ordusu tarafından Büyük Han’ın tebaası
    olmaya davet edildi. Moğollar kendi açılarından çok yumuşak şartlar teklif ediyorlardı: İmparatorla
    milletinin teslim olmalarını istiyorlardı. Kendisini sağ bırakacaklarda ve İmparator kendisine verilecek bir
    memuriyete geçmesi için Karakurum’a davet ediliyordu. Fredrik, bu tekliflere sadelikle, yırtıcı kuşları pek
    iyi tanıdığı için, Han’ın kuşçu başılığı görevini çok iyi yapabileceğini cevaben bildirmişti.
    3 Boyun eğme, bazen de arka arkaya toplanan ağır bir vergi, bu durumda izlenilen yoldu. Cengiz Han,
    haklı ve iyi bir sebep olmadıkça asla savaşa girmezdi.
    Moğollarla Avrupalı hükümdarlar arasında haberleşmeler
    Batu ile Subotay 1242’de Avrupa’yı terk ettikleri zaman, yeni bir Moğol istilası korkusu, Hristiyan
    hükümdarlarını çeşitli tedbirler almaya sevketti. IV. İnnosan, Hristiyanlığı kurtarma çarelerini araştırmak
    üzere Lion meclisi ruhanisini toplantıya davet etti. Sen Lui, yeteri derecede şaşkınca bir dille, Tatarlar bir
    daha göründükleri takdirde Fransa atlılarının kiliseyi savunmak için can vereceklerini söyledi. Bundan sonra
    da felaketlerle sonuçlanan Mısır Haçlı seferlerine başladı. Hazar denizinin güneyinde Baysun Han’ın
    kumandasında bulunan Moğollara çok defalar rahipler ve posta Tatarlan gönderdi.
    Bu giden elçilerden biri, Karakurum’da Han’ın nezdine gönderilmişti ve tuhaf bir olay yaşandı.
    Joinville’in bize anlattığına göre, elçiler ellerinde hediyelerle içeriye girdikleri zaman Han, etrafındaki olan
    asilzadelere dönerek demiş ki:
    “İşte Fransa itaat ediyor ve işte bize gönderdiği cizye!”
    Moğollar birçok defalar Sen Lui'yi Han’a itaat etmeye, cizye vermeye ve diğer hükümdarlar gibi Han’ın
    himayesi altına girmeye teşvik ettiler. Sen Lui’ye, o zaman mücadele halinde bulundukları Selçuklularla
    Anadolu’da savaşa girişmesini tavsiye ettiler.
    Sen Lui, bir kaç sene sonra, zeki ve iri yarı Rabruquis’ i Han’ın sarayına gönderdi ve ona elçi gibi
    gitmemesini ve hareketinin bir itaat şeklinde yorumlanmasına meydan vermemesini tavsiye etti.
    Sen Lui’nin ordudan aldığı mektuplardan birinde, Moğol-lar arasında bir çok Hristiyan bulunduğu
    zikredilmektedir.
    “Biz kuwet ve vazifeyle arz etmeye geldik ki, bütün Hristi-yanlar Müslüman memleketlerinde esaretten
    ve cizyeden kurtulmalı, hürmet ve itibarla muamele görmelidirler. Hiç kimse onların mallarını ellerinden
    almamalı. Yıkılan kiliseler yeniden yapılmalı ve Hristiyanların çan çalmalarına müsaade edilmelidir.”
    Filistin’deki Hristiyanlara karşı tutumları ne olursa olsun, Moğollar, Avrupa ordularının Müslümanlara
    karşı yardımlarını samimiyetle istiyorlardı. 1274’te Papa’ya, sonra İngiltere Kralı 1. Edvard’a on altı kişiden
    oluşan bir heyet gönderdiler. İngiltere Kralı belirsiz bir cevap verdi, çünkü Kudüs’e gitmeye hiç de niyeti
    yoktu: .
    “Kutsal toprakları Hristiyan düşmanlarının elinden kurtarmak konusundaki kararı sevinçle öğrendik.
    Sizlere çok minnettarız ve teşekkürler ederiz. Fakat şimdilik Kutsal Topraklar’a ulaşma tarihimiz hakkında
    sizlere hiç bir bilgi veremeyiz.”
    Bu esnada Papa, Hazar denizi civarında Han’a elçiler gönderdi. Bu adamlar Han’ın ismini
    bilmediklerinden Moğolları gücendirdiler ve kan döktükleri için, Moğollara cani diyerek hakaret ettiler.
    Moğollar da bütün dünyayı idare eden bir adamın ismini bilmediği için Papa’yı cahillikle itham ettiler.
    Düşmanları öldürmeye gelince, bunu bizzat Gök’ün oğlunun emriyle yaptıklarını söylediler. Bayşu bir ara
    rahipleri öldürmek istedi, fakat nihayet elçi olduklarını düşünerek, hepsini de sağ salim geri gönderdi.
    Bayşu’nun, IV. İnnosa’nın elçilerine verdiği mektup kaydedilmeğe değerdir:
    “Büyük Han’ın emriyle, Noyan Bayşu şu kelimeleri gönderir:
    Papa, adamlarının bizi bulup mektuplarını teslim ettiklerini biliyor musun? Gönderdiğin adamlar hakaret
    içeren sözler söylediler. Bunu senin emrinle mi yaptıklarını bilmiyoruz. Onun için sana bu haberi gönderdik.
    Eğer yerde ve suda hüküm sürmek istersen, bizzat buraya kadar gelmelisin, bizi bulmalısın ve bütün
    dünyanın üstünde hüküm süren adamın huzuruna varmalısın. Eğer gelmezsen, ne olacağını kestiremeyiz.
    Orasını Allah bilir. Yalnız gelip gelmeyeceğine, gelirsen dostça mı, düşmanca mı geleceğine dair bize bir
    haber ilet!”
    4 Bu mektupta gene şu tehditkar cümle görünüyor: “Ne olacağını kestiremeyiz. Orasını Allah bilir.”
    Moğollar, harbe karar verdikleri zaman bu cümleyi kullanmaları adettendi. Moğollar daima Cengiz Han'ın
    adına önce elçiler gönderirler ve şartlarını bildirilerdi. Eğer bu şartlar reddedilirse, ihtarda bulunurlar ve
    savaşa hazır-lanırlardı.
    Cengiz Han’ın mezarı
    Londra gazetelerinden birinde, Profesör Fierre Kozloff’un Moğol fatihinin mezarının yerini bulduğuna
    dair yazılmış bir makale, büyük bir ilgi uyandırmıştı. Profesör Kozloff, 11 Kasım 1927’de Leningrad’dan
    gönderdiği telgrafla New York Ti-mes’da bu yazıyı tekzip etti.
    Profesör Kozloff, 1925 - 1926 senelerinde Güney Go-bi’de, Karakotoda yaptığı son seyahatin
    sonuçlarından bahsederken, orada bulunan eski bir belgeye dayanarak, Cengiz Han’ın mezarının bulunduğu
    yerin henüz bilinmediğini beyan etmiştir. Bu kaybolmuş mezar için, birbirinden farklı bir çok emareler
    vardır.
    Reşidin, Cengiz Han’ın, Urga civarında, Yaka Kuruk denilen bir tepede yakıldığından bahseder.
    Quatremetre ve diğerleri, bu tepenin Urga civarında Kamula tepesi olduğunu söylerlerse de, bütün bunlar da
    şüpheleri ortadan kaldıracak mahiyette değildir.
    Arhimandrit Palladüis der ki:
    “Moğol devrinden kalan belgeler arasında, Cengiz Han’ın kabrinin bulunduğu yeri gösteren açık bir bilgi
    mevcut değildir.”
    Daha sonradan işitilen ve E.T.C, Werner tarafından zikredilen bir rivayete göre, Cengiz Han’ın kabri
    Etjen Koroda, Or-dos memleketindedir. Üçüncü ayın yirmi birinci gününde, Moğol prenslerinin burada bir
    törende hazır bulunmaları adet olmuştur. Büyük' Han’dan kalan eşya - bir eyer, bir yay ve diğer eşyalar - bir
    kabir değil, fakat birbiri üzerine yığılmış duvarla çevrilmiş bir arsaya getirilmiş. Buraya beyaz keçeden iki
    çadır kurulmuş. Zannedildiğine göre burada taştan bir sanduka var. Fakat bu sandukanın içinde ne olduğunu
    kimse bilmiyor.
    M. Wernern, Moğolların, hala özel imtiyazlara sahip beş yüz aile tarafından muhafaza altında
    bulundurulan bu arsada büyük fatihin kemikleri bulunduğunu söylemekte hakları olduğunu düşünmektedir.
    Bu yer Çin Seddi'nin öte tarafında, Ho-ang’ın güneyinde, 40 derece kuzey ve 109 derece doğudadır.
    Bu fikre göre, Cengiz Han’ın neslinden Moğol prensi bir tanıklığı nakleder. Bu tanıklık belki de belirsiz
    raporlardan ve birbirine uymayan bilgilerden daha önemlidir.
    Kalaylı alim Ye Lui Tchou Tsai
    Cengiz Han’ın dikkatini çeken bu genç Kataylı kadar, çok az kişi hayatında, bu derece güç bir rolü
    oynamak mecburiyetinde kalmıştır. Çin filozofları içinde birinci olmakla beraber, ordu nereye gittiyse o da
    gitti ve Moğollar felsefe, yıldız ilmi ve tıp tahsil eden bu gencin ağır mesaisini kolaylaştırmadılar. Yay
    imalinde ustalığıyla tanınan bir subay, bir gün, uzun sakallı büyük Katay’lı ile eğleniyordu:
    “Bir ilim adamının savaş yoldaşları arasında işi ne?”
    Ye Lui Chou Tsa’i, ona şu cevabı verdi:
    “Güzel yay yapmak için ağacı işlemesini iyi bilen bir adam lazımdır. Fakat koca bir ülkeyi idare için,
    hakim bir adam olmak gerekir.”
    Genç filozof ihtiyar fatihin sohbet arkadaşı oldu ve Batıya doğru uzun yürüyüş süresince Moğollar
    kıymetli talan eşyalarını toplarlarken, o da kitapları, yıldız ilmi masalarını şahsen kullanmak üzere topladı.
    Ordunun geçtiği memleketlerin coğrafyasını kaydediyor ve orduda salgın bir hastalık çıktı mı, kendisiyle
    alay eden subaylardan bir filozof intikamı almaktan zevk duyuyordu, çünkü onlara Ravent özü şırınga
    ediyor ve iyileştiriyordu.
    Cengiz Han kendisini çok takdir ettiği için, o da ordunun geçişini gösteren katliama engel olmak için hiç
    bir fırsat kaçırmıyordu.
    Bir rivayete göre, aşağı Himalaya boğazlarında Cengiz Han, karacaya benzeyen, fakat yemyeşil ve tek
    boynuzlu acayip bir mahlûk görmüş ve Ye Lui Tchou Tsai’yi çağırarak bu hayvan hakkında izahat
    istemiştir.
    Kataylı ağır bir sesle şu cevabı vermiştir:
    “Bu garip hayvana Kiyo-Tuan derler. Yer yüzünün bütün dillerini bilir, yaşayanları sever ve katliamdan
    nefret eder. Bize görünüşü hiç şüphesiz senin için bir uyarı olacak. Ey benim Han’ım, gel bu yoldan dön!”
    Cengiz’in oğlu Ögeday’ın saltanatı zamanında Kataylı, imparatorluğu bilfiil idare etti ve Moğol
    zabitlerinin doğrudan doğruya ceza uygulamalarına engel oldu. Bunun için hakimler ve hazineyle meşgul
    olmak üzere vergi tahsil memurları tayin etti. Canlı zekası ve sakinlikle gösterdiği cesaret, göçebe fatihlerin
    hoşuna gidiyor ve kendisi de onlar üzerinde etki yapmasını biliyordu. Ögeday içki kullanıyordu. Halbuki
    hükümdarın mümkün olduğu kadar fazla yaşaması Ye Lui Tchou Tsai’nin menfaatineydi.
    Serzenişleri Han’ın üzerinde hiçbir etkide bulunmayınca, Kataylı bir gün kendisine içinde uzun süre
    şarap durmuş bir kase getirdi. Şarap, kasesinin iç duvarını aşındırmıştı:
    “Eğer şarap demiri böyle aşındırırsa, bağırsaklarınızı ne hale getirdiğini bir düşünün!" dedi. Ögeday
    bundan sonra içki konusunda ileri gitmedi. Fakat gene ifratıdır ki, ölümüne sebep oldu.
    Bir gün danışmanının bir hareketine hiddetlenerek, Ye Liu Chou Tsai’yi hapse attırdı. Sonra fikrini
    değiştirerek, onun hapisten çıkarılmasını emretti. Fakat Kataylı hapishanedeki hücresini bırakmadı. Ögeday,
    danışmanın neden tekrar saraya gelmediğini öğrenmek için bir memur gönderdi. Kataylı şu cevabı gönderdi:
    “Sen beni danışman tayin ettin. Sonra beni hapse attın. Demek ki kabahatim vardı. Şimdi beni hapisten
    çıkarıyorsun, demek ki, masumum. Senin için beni oyuncak gibi kullanmak güç bir iş değildir. Fakat bu
    durumda memleket işlerini nasıl idare edersin?”
    Kendisini eski vazifesine iade ettiler ve bu milyonlarca halkın hesabına iyi bir şey oldu.
    Ögeday öldükten sonra ihtiyar Kataylının elinden geniş yetkilerini aldılar ve onun görevini Abdürrahman
    isminde bir Müslüman’a verdiler. Yeni danışmanın sert tedbirlerinden kederlenen Ye Lui Chou Tsai, kısa
    bir süre sonra öldü.
    Bazı Moğol subayları, Hanların sarayında senelerce büyük bir servet yığdığını düşünerek, Kataylı ’nın
    ikametgahını yağma ettiler. Müzik aletleri, el yazmaları, haritalar, kitabeler kazılı taşlardan oluşan gerçek bir
    müzeden başka bir şey bulamadılar.
    Ögeday ve serveti
    Cengiz’in oğlu ve tahtın varisi iş başına geldiğinde, dünyanın neredeyse yarısına sahipti. Ögeday
    kardeşleri gibi zalim değildi. İyi huylu ve hoşgörülüydü. Karakurum’daki çadırdan sarayında oturur ve Han
    tahtının önünde boyun eğen halkın söylediklerini dinlerdi. Kardeşleri savaşlara devam ediyorlar, Ye Lui
    Chou Tsai de vergi işlerini idare ediyordu.
    Ögeday sakinliği ve şişmanlığıyla, sadeliğiyle, elinin altında Katay’ın hazineleri ve memleketten seçilmiş
    bir düzine kadınla, sınırsız otlaklara dağılmış at sürüleriyle bize ilginç bir Moğol tipi sunar. Hareketleri
    şahanelikten uzak olmakla beraber, hoştu. Yanındakiler, her gözüne ilişeni vermek konusundaki
    cömertliğine itiraz ettikleri zaman, bu dünyadan nasıl olsa yakında gideceğini ve ondan sonra ancak
    insanların hatırasında yaşayacağını söyleyerek karşılık verirdi.
    Acem ve Hint hükümdarlarının servet yığmalarına anlam veremezdi:
    “Bunlar budalalık yapıyorlar. Servetleri bir işe yaramadı. Birlikte mezara götürecek hiçbir şeyleri yok!”
    derdi.
    Cömertliğini bilen kurnaz tacirler, çeşit çeşit mallarla akın akın saraya gelirler ve mallarını değerinin çok
    üzerine satarlardı. Bu hesaplar her akşam, Han maiyeti ile otururken getirilirdi.
    Bir gün maiyetindekiler alayla bu tacirlerin gülünç denecek derecede fazla para istediklerini söylediler.
    Ögeday onları onayladı:
    “Benden faydalanmak ümidiyle geliyorlar. Kendilerini gücenmiş göndermek istemem.” dedi.
    Bir yerden bir yere gidişi, çölün Harun Reşidi’ne benzerdi. Tesadüfen karşısına çıkan serserilerle
    konuşmasını severdi. Bir gün kendisine üç kavun takdim eden bir ihtiyarın fukaralığı dikkatini çekti. O
    sırada elinin altında ne para, ne de yeni elbise olan Han, karılarından birine ihtiyara mükafat olarak büyük
    kıymetteki incileriyle küpelerini vermesini emretti.
    Kadın;
    “Han’ım,” dedi, “yarın saraya gelip para alsa daha iyi olmaz mı? Para onun işine bu inciden daha çok
    yarar. ”
    Pratik bir adam olan Moğol serdarı şu cevabı verdi:
    “Çok fakir olanlar ertesi günü bekleyemezler. Zaten bu inciler gene benim hazineme dönecek.”
    Ögeday, her Moğol gibi, avı, güreşi ve at koşusunu severdi. Uzak Katay’dan ve Acem şehirlerinden
    saraya pehlivanlar gelirdi. Bu tarihte, sonradan Moğol hanedanını bölünmeye uğratan kavgalar, Budistlerle
    Müslümanlar, Acemlerle Çinliler arasında müca-' dele başladı. Bu gürültü patırtı, Cengiz Han’ın oğlunun
    canını sıkıyordu. Sadeliği bozan, entrika çevirenleri şaşırtmıştı.
    Budist’in biri Moğol serdarının yanına gelerek, Cengiz Han’ın rüyada kendisine görünerek şu emri
    verdiğini söyledi: “Git, oğluma tarafımdan emret, Muhammed’e iman edenlerin kökünü kurutsun. Zira
    bunlar sapkın ve günahkardırlar. ” İhtiyar fatihin İslam milletlerine karşı gösterdiği şiddeti herkes biliyordu.
    Bu emri müthiş bir şeydi. Ögeday bir an düşündü ve sordu:
    “Cengiz Han seninle konuşmak için tercüman kullandı mı?” “Hayır, büyük Han’ım. Bizzat kendisi
    söyledi.”
    “Ya sen Moğolların dilinden anlar mısın?”
    “Hayır.”
    O zaman Han şu cevabı verdi:
    “O halde sen yalan söylüyorsun. Cengiz Han Moğolca’dan başka dil bilmezdi.”
    .Ve Müslüman düşmanı Budist’in öldürülmesini emretti.
    Bir defasında da Çinli oyuncular, Ögeday’ı eğlendirmek için kukla oynatıyorlardı. Han, kuklaların
    arasında uzun bıyıklı ve sarıklı bir ihtiyarın at kuyruğunda sürüklendiğini gördü ve Çinlilere bu adamın kimi
    temsil ettiğini sordu. Oyuncu başı şu cevabı verdi:
    “Moğol cengaveri esir Müslümanları arkalarında böyle sürüklerler. ”
    Ögeday oyunu durdurdu ve hizmetçilerine hazinesinde bulunan Çin’in ve İran’ın en pahalı kumaş ve
    halılarını getirtti. Bunları Çinlilere göstererek, onların- yaptıkları malların batı mallarından aşağı kalitede
    olduğunu gösterdi. Dedi ki:
    “Benim memleketimde birçok Çinli esiri olmayan bir tek zengin Müslüman yoktur. Halbuki hiç bir
    zengin Çinlinin Müslüman esiri yok! Bilirsiniz ki Cengiz Han, bir Müslüman’ı öldürene kırk altın mükafat
    verilmesini emretmişti. Fakat bir Çinlinin hayatının bu değerde olduğuna hükmetmedi. O halde nasıl oluyor
    da siz Müslümanlarla eğlenmeye cesaret edebiliyorsunuz?”
    Ve oyuncularla kuklalarını sarayından kovdu.
    Göçebelerin son töreni
    Hanların sarayları Katay’a nakledilmeden önce, yalnız iki Avrupalı bize Moğolların bir tarifini
    bırakmışlardır. Bunlardan biri Rahip Capsin, diğeri de iri cüsseli Rubruquis’tir. Rubruquis, işkence içinde
    öleceğine neredeyse ikna olmuş bir halde ata binerek büyük bir cesaretle Tataristan’a hareket etmişti. Kral
    Sa-int Louis adına bir elçi gibi değil, göçebe fatihleri Avrupa’ya karşı mücadeleden vazgeçirmek için bir
    barış elçisi gibi gitmişti.
    Tek yoldaşı, son derece korku içinde bulunan başka bir rahipti. İstanbul’u arkalarında bıraktılar. Asya
    yaylalarına girdiler.
    Rubruquis, iliklerine kadar donarak, açlıktan yarı ölü bir halde takriben beş bin kilo metre yol gitmişti.
    Sonra Moğollar kendisini koyun derilerine sardılar, aba çorap, çizme ve deriden başlık verdiler. Şişman ve
    ağır olduğu için Moğollar, Volga sınırından başlayan seyahat süresince kendisine her gün dayanıklı bir at
    seçtiler.
    Rubruquis, Moğolların gözünde esrarengiz bir adamdı. Uzun etekli, yalınayak, uzak Frank
    memleketlerinden gelmiş, ne tacir, ne elçi, silahsız, hediye vermeyen, hediye kabul etmeyen bir adam...
    Meşhur Han’ı görmek için, dehşete düşmüş Avrupa’dan dışarı çıkmış, gösterişli, ağır başlı, fakir, fakat
    çölden doğuya doğru giden kafilede konumunun önemi göze çarpan Rubruquis’nin durumu bir tezat
    örneğiydi. Bu kafilenin içinde Jaroslav, Rusya dukası, Katay ve Türk asilzadeleri, Gürcistan kralının oğlu,
    Bağdat halifesinin ve büyük Serhasi sultanlarının elçileri vardı.
    Rubruquis, bize göçebe fatihlerin sarayını büyük bir dikkatle tarif eder. Bu sarayda asiller mücevherat
    işlenmiş kaselerden süt içerler. Koyun derilerine bürünerek altın kakmalı eyerler üzerinde dolaşırlar.
    Mengü Han’ın sarayına girişini şöyle anlatır:
    “Aralık ayında, Saint Etienne yortusunda büyük bir ovaya geldik. Buradan bir küçük tümsek bile '
    görünmüyordu. Ertesi gün büyük Han’ın sarayına vardık. Kılavuzumuza bir büyük ev tahsis ettiler. Bizim
    üçümüzü de eşyamızı, yataklarımızı koyacak ve bir küçük ateş yakacak kadar dar bir kulübeye soktular.
    Kılavuzumuza tepesi uzun bir şişe içinde pirinçten yapılmış bir içki getirdiler. Bu içki bizim en iyi
    şaraplarımıza benziyor. Yalnız tadı farklı!
    Bizi üstlendiğimiz görevi sormak için çağırdılar. Bir memur bize, Serhasilere karşı bir Tatar ordusunun
    yardımını istediğimizi söyledi. Bu cevap beni şaşırttı. Çünkü Haşmetli Efendimiz mektuplarında ordu
    istemediğini, yalnız Hristiyanlarla dost kalmasını Han’a tavsiye ettiklerini bildiriyordu.
    O zaman Moğollar kendileriyle barış isteyip istemediğimizi sordular. Buna cevaben dedim ki:
    “Moğollara bir kusurumuz olmadığından, Fransa kralı hiçbir savaş fırsatı çıkarmadı. Biz sebepsiz
    hücuma uğradıkça, kendimizi Tanrı’ya emanet ederiz.”
    Bu cevaba çok şaşırdılar ve “barış yapmaya gelmediniz mi?” diye bağırdılar.
    Ertesi gün halkın hayran bakışları arasında saraya gittim. Aralarında bulunan ve inancımızı bilen genç bir
    Macar, halka bunun sebebini anlattı. Ondan sonra sarayın baş nazırı olan bir Nesturi bize dair birçok sualler
    sordu. Ondan sonra da yattığımız yere döndük.
    Yolumuzda sarayın doğusuna tesadüf eden kısmın ucunda, üzerine haç konmuş bir küçük ev gördüm.
    Orada herhangi bir Hristiyan var diye bu manzaradan hoşlandım. Ulu orta içeriye girdim. Altın örtü ile
    örtülmüş ve güzelce süslenmiş bir mihrap gördüm. Üzerinde Mesih’in, Hazreti Meryem’in, Saint Jean-
    Baptiste’in ve iki meleğin resimleri vardı. Vücutlarının ve elbiselerinin hatları küçük incilerle resmedilmişti.
    Mihrabın üstünde gümüşten büyük bir haç vardı. Türlü süslemeler ve kıymetli mücevherler içinde parıl
    parıl parlıyordu. Mihrabın önünde de bir kandil yanıyordu. Yanına oturdum. Biraz esmerce, zayıf, sert
    kıldan elbise giymiş, elbisesinin altında demir kemer olan bir Ermeni rahibi gördüm.
    Rahibi selamlamadan önce, toprağa atılarak Ave Regi-na’yı ve diğer ilahileri okuduk. Rahip dualarımıza
    iştirak etti. Ondan sonra yanına oturduk, önündeki mangalda biraz ateş vardı. Bizden bir ay önce Moğolların
    nezdine gelen Kudüslü bir keşiş olduğunu söyledi. biraz konuştuktan sonra, yerimize gittik, akşam yemeği
    için etli ve darılı bir çorba pişirdik. Moğol kılavuzumuz ve arkadaşları sarayda içiyorlardı, bizi düşünen
    yoktu. Hava o kadar soğuktu ki, ertesi sabah ayaklarımın ucu dondu ve artık yalınayak yürüyemedim.
    Soğuk başladıktan sonra Mayısa kadar sürüyor. Hatta senenin o zamanlarında bile, her sabah ortalık buz
    tutuyordu. Biz oradayken bir fırtına çıktı, pek çok hayvanı öldürdü.
    Sarayın adamları5 bize teke derisinden elbiseler getirdiler. Ayakkabılar getirdiler. Arkadaşımla tercüman
    bu getirilen şeyleri kabul ettiler. 5 Aralık’ta saraya kabul edildik.
    Han’a nasıl saygıda bulunabileceğimizi sordular. Uzak memleketten geldiğimizi, eğer müsaade ederlerse,
    bizi sağ salim oraya kadar ulaştıran Tanrı için ilahiler söyleyeceğimizi ve ondan sonra Han ne isterse onu
    yapacağımızı söyledim. Han’ın yanına girdiler ve sözlerimizi naklettiler. Tekrar gelerek bizi divan odasının
    kapısına götürdüler. Kapının keçe perdesi kaldırıldı ve biz de “A Solis ortu cardine” ilahisini söyledik.
    5 Rubruquis saraydan bahsederken, Mang Ku Handaki evleri, kadınlan, yüksek rütbeli subayları
    kastediyor. Mang Ku’nun amcazadesi Volga'daki Batu karargahından bahsederken der ki: “Bu karargahın
    güzelliğine hayret ettik. Evler, çadırlar uzaklara kadar gidiyordu Etrafta üç dört sıra üzerinde birçok insan
    toplanmıştı.
    Saklı silahımız olmasın diye üstümüzü aradılar. Tercümanımıza kemerini ve bıçağını, kapının önünde
    duran muhafıza teslim etmesini emrettiler.
    İçeriye girdiğimiz zaman, tercümanımız üstü katır sütü dolu bir masaya götürüldü ve bizi de hatunların
    önünde bir sıraya oturttular.
    Her tarafa altın işlemeli kumaşlar gerilmişti ve ortadaki ocakta biraz diken, misk kökü ve tezek
    yanıyordu. Han, fok balığına benzeyen parlak tüylü bir hayvan derisinin üstüne oturmuştu. Basık burunlu,
    orta yaşlı takriben kırk beş yaşlarında bir adamdı. Karılarından biri, küçük, güzel bir kadın yanı başına
    oturmuştu. Kızlarından biri, sert çehreli genç bir kadın, yanı başındaki başka bir şiltenin üzerinde
    oturuyordu. Bu ev, bu kızın Hristiyan anesine aitti ve kız her şeye hükmediyordu.
    Pirinç şarabı, katır sütü, ya da bal şerbeti içip içmediğimizi sordular. Zira Moğollar kışın bu üç içeceği
    kullanırlar. İçkiden hoşlanmadığımızı, Han’ın emirleriyle yetineceğimizi söyledim. O zaman pirinç şarabı
    verdiler. Han’a karşı saygısızlık olmasın diye biraz tattım.
    Han şahinleri ve diğer kuşlarıyla biraz eğlendikten sonra, konuşmaya izin verdi ve biz de diz çökmeye
    mecbur olduk. Han’ın yanında Nesturi bir tercümanı vardı. Bizimki ise ikram edilen o kadar içkiden
    tamamıyla sarhoş olmuştu.
    Han’a şu sözlerle hitap ettim:
    “Tanrıya şükürler olsun ki, bizi dünyanın uzak diyarlarından, kendisine o kadar kudret ve devlet
    bahşettiği Mengü Han Hazretlerinin huzurlarına kadar getirdi. Mağrib Hristiyanları ve özellikle Fransa kralı,
    mektuplarını taşıdığımız halde, bizleri bu tarafa gönderdi. Bu mektuplarıyla Han Hazretlerinden
    memleketlerinde ikametimize müsaade buyurmasını rica ediyor. Zira biz Tanrı’nın kanunlarını insanlarına
    öğretmekle görevliyiz. Onun için Haşmetli Han Hazretlerinden burada kalmamıza müsaade buyurmalarını
    rica ediyoruz.
    Takdim edecek ne paramız, ne altınımız, ne mücevherimiz var. Fakat faydalı olmak emeliyle hizmet
    sunuyoruz.”
    Han, bu sözlerime şu cevabı verdi:
    “Güneş ışıklarını nasıl her tarafa yayarsa, Batu’nun azamet ve kudreti de öylece her tarafa yayılıyor.
    Onun için ne sizin altınınıza ne de gümüşünüze ihtiyacım var. ”
    Han Hazretlerinden, altın ve gümüşten bahsettiğim için, bana gücenmemelerini istirham ettim. Zira bunu
    sadece faydalı olmak arzumuzu daha açık izah etmek maksadıyla söylemiştim.
    O zamana kadar tercümanın söylediklerini anlıyordum. Fakat ondan sonra öyle sarhoş oldu ki, artık
    anlaşılacak bir cümle söylemiyordu. Bana öyle geldi ki, Han da sarhoştu. Bunun üzerine sustum.
    O zaman bizi kaldırdılar ve tekrar oturttular ve saygılarımızı sunduktan sonra Han’ın huzurundan
    çekildik. Nazırlardan ve tercümanlardan biri de bizimle beraber çıktı ve nazır bize Fransa krallığı hakkında
    birçok sualler sordu. Özellikle bizde çok koyun, sığır ve at bulunup bulunmadığını öğrenmek istiyordu.
    Moğollar sanki bütün bunlara sahip olmak istiyormuş gibiydiler. Bizimle meşgul olmak üzere birini memur
    ettiler. Ermeni keşişin yanına gittik. Tercüman gelip bizi orada buldu ve Han’ın iki ay, yani soğuklar
    bitinceye kadar kalmamıza müsaade ettiğini bildirdi.
    Buna cevaben:
    “Tanrı Mengü Han Hazretlerini korusun ve kendilerine uzun ömürler ihsan buyursun. Bir aziz diye
    baktığımız bu keşişi bulduk, memnuniyetle kalacağız ve birlikte Han’ın refah ve saadetine dualar edeceğiz.”
    dedim.
    (Zira yortu günlerinde Hristiyanlar oraya gelir, dua eder ve çanağını takdis ederler. Ondan sonra Serhasl
    keşişleri, arkasından putperest rahipler6 gelip aynı tarzda hareket ederler. Rahip Sergius, Han’ın ancak
    Hristiyanlara güveni olduğunu söy-
    6 O zaman kadar Rubruquis’in hiç temas etmediği Budistler.
    ler. Fakat Rahip Sergius burada yalan söylüyor. Han’ın kimseye emniyeti yoktu. Fakat herkes, bala gelen
    sinekler gibi saraya üşüşüyordu. Han, herkese ihsan bahşediyor ve onlar da kendilerini Han’ın yakını
    addediyorlar, onun saadetine dualar ediyorlardı.) .
    O zaman yerimize döndük. Burası çok soğuktu. Yakacak odunumuz yoktu. Gece indiği halde henüz bir
    şey yememiştik. Nihayet bizimle ilgilenmeye memur edilen adam biraz odun ve yiyecek getirdi.
    Seyahatimizde bize refakat eden kılavuz Batu’nun yanına dönecekti. Bizden bir halı istedi. Verdik ve
    memnun olarak gitti. Soğuk son derece arttı.
    Mengü Han, bize tüyleri dışarıda üç kürklü hırka gönderdi, bunları minnetle kabul ettik. Fakat Han için
    dua edecek müsait bir yerimiz olmadığını, kulübemizin ancak ayakta durabilecek kadar dar olduğunu, ateşi
    yaktıktan sonra dumandan kitaplarımızı açmakta fayda olmadığını açıkladık. Han, refakatimizin hoşuna
    gidip gitmeyeceğini keşişten sordurdu. O da bizi sevinçle kabul edince, daha iyi bir yere geçmiş olduk.
    Biz yokken Mengü Han bizzat manastıra gelmiş. Altın bir yatak getirmişler. Han ve Sultan bu yatağın
    üzerinde mihraba karşı oturmuşlar. Bizi çağırdılar ve bir muhafız, gizli silah olmasın diye üzerimizi aradı.
    İncili ve dua kitabını göğsümde tutarak içeriye girdim. Önce mihrabın önünde diz çöktüm. Sonra Mengü
    Han Hazretlerini saygıyla selamladım. Kitaplarımızı istedi ve bunları tezyin eden minyatürlerin ne anlama
    geldiklerini sordu. Nesturfler ne uygun gördülerse, o cevabı verdiler. Zira bizim yanımızda tercümanımız
    yoktu. Bizden, başka bir şey söylememizi istedi, biz de “Veni, Sancte Spisitus”u taganni ettik. Bundan sonra
    Han gitti, fakat hatunu hediye dağıtmak için kaldı.
    Rahip Sergiusn’u başpapazını gibi takdis ediyordum. Yine de birçok noktalarda hiç hoşuma gitmeyen
    hareketleri vardı. Mesela tavuk tüyünden bir şapka yapmış ve bunu altın bir haçla süslemişti. Diğer taraftan
    haç çok hoşuma gidiyordu. Tavsiyem üzerine keşiş, haçı bir kargı üzerinde taşımaya izin verilmesini istedi.
    Mengü Han da nasıl istersek o şekilde taşıyabileceğimizi bildirdi.
    Haça saygı için, Sergius ile beraber karargahı dolaştık. Sergius, bir sancak yapmış ve bunu kargı boyunda
    bir odunun ucuna takmıştı. Bunu “Vexilla Regis Prodeunt” ilahisini söyleye söyleye Tatarların çadırları
    arasında dolaştırdık. Gördüğümüz müsamahayı kıskanan Müslümanlarla, keşişin sağladığı menfaati
    kıskanan Nesturi rahipleri, buna son derece içlendiler.
    Karakurum civarında, Mengü’nün bizim manastırlarımız gibi etrafı tuğla denizi ile çevrilmiş bir sarayı
    vardır. Han, burada senede iki defa tören düzenler. Paskalyada ve bir de yazın ihtişamını göstermek
    isterken...
    Sarayın divan odasında, bir tavernadaki gibi şişelerin dolaşması ayıp olacağından, Paris kuyumcularından
    Guillaume Bouchier, tam divan odasına girilecek yere gümüşten büyük bir ağaç yapmıştı. Bu ağacın dibinde
    temiz inek sütü akan gümüşten dört aslan vardı. Ağacın dört dalına altın yılanlar dolanıyor ve bu yılanlardan
    muhtelif cinste şaraplar dökülüyordu.
    Saray üç köşeli ve iki sıra sütunlu bir kiliseye benziyor. Han, kuzey duvarına karşı huzurdakileri
    görebilecek yüksekçe bir yerde oturuyor. Hanla gümüş ağaç arasındaki mesafe, sakilerin ve hediye getiren'
    görevlilerin gidip gelmeleri için serbest bırakılmıştır. Han’ın sağında erkekler, solunda kadınlar otururlar.
    Yanı başında ve biraz alçakta bir tek kadın oturur.
    Han’ın sarayı dışında, Karakurum, Saint-Denis’den güzel bir şehir değildir.
    Başlıca iki sokağı var. Biri Serhasılerin bulunduğu sokak ki, burada pazarlar kurulur. Öteki zanaat
    erbabının bulunduğu Kataylıların sokağıdır. Bundan başka Han'ın nazırlarının sarayları da var. Darı satan,
    hububat satan, koyun satanlar, çarşılarda mevcut. Karakurum’da putperestlerin on iki mabedi,
    Müslümanların iki camii, Nesturilerin bir kilisesi var.
    Bir pazar gününe doğru, Han çadırlarıyla beraber Karaku-rum ’a hareket etti. Keşiş de bizimle beraber
    geldi. Bu seyahat esnasında dağlık bir havaliyi geçmeye mecbur olduk. Büyük fırtınalarla, şiddetli
    soğuklarla, karlarla uğraştık. Gece yarısı Han bize ve keşişe haber gönderip fırtınayı dindirmek için Tanrı’ya
    dua etmemizi emretti. Çünkü pek çoğu yeni doğmuş sürüler ölmek üzereydi. Keşiş kömürde yakılmak üzere
    Han’a günlük gönderdi. Yaktı mı, yakmadı mı, bilmiyorum, fakat iki gündür devam eden kar ve fırtına
    dindi.
    Bir pazar Karakurum’a geldik. Saat dokuza doğru şehre girdik. Haçı yükseğe kaldırarak, Serhasilerin
    sokağından geçtik. Kiliseye doğru yürüdük. Burada Nesturiler bizi ayin alayı ile karşıladılar. Ayinden sonra
    artık akşam olduğu için kuyumcu Guillaume Bouchier bizi evine yemeğe götürdü. Karısı Macaristan’da
    doğmuştu. Bir İngiliz’in oğlu olan Basilicus’u da orada bulduk.
    Yemekten sonra kulübemize çekildik. Burası Nesturi kilisesinin yanındaydı. Güzel, geniş, çok iyi
    yapılmış, tavanı altıri işlemeli ipeklerle kaplı bir kiliseydi.
    Paskalya yortularını kutlamak için şehirde kaldık. Macar-lardan, Rumen veya Ruslardan, Gürcülerden ve
    Ermenilerden büyük bir cemaat vardı. Nesturiler benden ayine başkanlık etmemi rica ettiler. Halbuki
    elbisem yoktu. Mihrap da yoktu. Fakat kuyumcu ayin elbisesi bulup getirdi ve bir arabanın üzerinde mihrap
    kurdu. Mihrabı İncil sahnelerini temsil eden resimlerle süsledi. Gümüşten bir kutu ile Hazreti Meryem’in
    resmini de yaptı.
    O ana kadar Ermenistan kralı ile varması beklenen bir Alman rahibinin geleceklerini ümit ediyordum.
    Kraldan haber gelmeyince ve yeni bir kışın şiddetini de düşünerek, kalmak mı, gitmek mi gerektiğini
    sormak için Han’a haber gönderdim.
    Ertesi gün Han’ın nazırlarından birkaçı beni görmeğe geldiler. İçlerinden biri, Han’ın şerbettarı bir
    Moğoldu, diğerleri de Serhasiler...Bu adamlar, Han tarafından, ne maksatla gelmiş olduğumu sordular. Bu
    soruya cevaben, Batu’nun, beni Han’ın nezdine göndermek üzere emir verdiğini, Han’a hiç kimse adına
    söyleyecek sözüm bulunmadığını, fakat dinlemek isterse, kendisine Tanrı’nın sözlerini tekrar edebileceğini
    söyledim.
    O zaman, benim de başkalarının yaptığı gibi Han’ın refah ve saadeti için fal bakacağımı zannederek, ne
    söylediğimi sordular.
    Cevap verdim:
    “Mengü’ye diyeceğim ki, Tanrı ona çok çok ihsanda bulunmuş. Zira elindeki servet ve kudret,
    Budistlerin putlarından gelmiyor. ”
    O zaman Tanrı’nın emirlerini almak için, göğe çıkıp çıkmadığımı sordular. Bu adamlar Mengü’ye gittiler
    ve kendini putperest ve Budist yerine koyduğumu ve Tanrı’nın emirlerine riayet etmediğini söylemiş
    olduğumu naklettiler. Ertesi gün Han bana gönderdiği iki tercümanla, kendisi için hiçbir haber
    getirmediğimizi ve hakkında dua etmeğe geldiğimizi bildiğini, yine de kendi nezdine memleketimizden
    hiçbir elçi gelip gelmediğini öğrenmek istediğini bildirdi. O zaman David ile Andri hakkında ne biliyorsam
    söyledim. Bütün bunlar yazılı olarak Mengü’ye bildirildi.
    Hamsin yortusunda Han’ın huzuruna çağırıldım. İçeriye girmeden önce, o zaman tercümanlık eden
    kuyumcunun oğlu, Moğollar’ın beni memleketime iadeye karar verdiklerini söyledi ve itiraz etmememi
    tavsiye etti. Han’ın huzuruna girdiğim zaman diz çöktüm. Han benden, kendisi hakkında nazırlarına Budist
    olduğumu söyleyip söylemediğimi sordu:
    “Asla böyle bir şey söylemedim,” dedim.
    “Ben de böyle düşünüyordum,” dedi. “Çünkü bu söylenecek bir söz değildir.”
    Sonra dayandığı bastonunu bana doğru uzatarak:
    “Korkma!” dedi.
    Buna gülümseyerek:
    “Korkmuş olsaydım, buralara kadar gelmezdim,” dedim.
    O zaman:
    “Biz Moğollar bir tek Tanrı’nın varlığına inanırız ve ona karşı doğru bir kalp taşırız.”
    Dedim ki:
    “O halde Tanrı sizi bu halde tutsun. Çünkü onsuz bu halde olunmaz. ”
    Han şöyle devam etti:
    “Tanrı bir ele birçok parmaklar verdiği gibi insanlara da çeşit çeşit düşünce tarzları verdi. Sizde Kutsal
    Kitap var. Fakat siz ona uygun davranmıyorsunuz. Muhakkak bu Kutsal Kitap’ta insanların birbirlerini zarar
    vermeleri yazılı değildir.”
    “Elbette hayır! Saygıdeğer Han’a daha en başta kimseyle kavga etmeyeceğimi söylemiştim.”
    “Ben sizden bahsetmiyorum. Gene sizin kitabınızda, bir adamın kendi çıkarı için adaletten sapacağı da
    yazılı değildir.”
    Bu cevaba karşı para aramaya gelmediğimi, hatta bana verilen parayı bile reddettiğimi söyledim. Hazır
    bulunan nazırlardan birisi, bir gümüş külçesini ve bir ipek kumaşı reddettiğimi onayladı. Han:
    “Ben bundan bahsetmiyorum,” dedi, “Tanrı size ayetler göndermiş, siz bunlara riayet etmiyorsunuz.
    Fakat bize de hakimler bahşetti, biz onların emirlerini yerine getiriyoruz ve sükûnet içinde yaşıyoruz.”
    Bu sözleri söylemeden önce, dört defa içtiğini zannediyorum. İmanı hakkında çok şeyler söyleyeceği
    ümidiyle beklerken, o sadece dedi ki:
    “Uzun süre burada kaldınız, ama artık giderseniz, beni memnun edersiniz. Elçimle beraber gitmeye
    cesaretiniz olmadığını söylediniz. O halde size mektup ve haberlerimi emanet edeyim mi?”
    Eğer Han diyeceklerini yazılı olarak bana verirlerse, elimden geleni memnuniyetle yapacağımı söyledim.
    O zaman altın, gümüş, ya da değerli elbiseler isteyip istemediğimizi sordu. Böyle şeyleri kabul etmek
    adetimiz olmadığını, bununla birlikte memleketinden yardımı olmadıkça çıkamayacağımızı söyledim. Bize
    ne gerekirse vereceğini söyledi ve nereye kadar götürülmek istediğimizi sordu. Bize Ermenistan’a kadar
    refakat ederlerse, kafi geleceği cevabını verdim.
    “Sizi oraya kadar göndereceğim,” dedi “ondan sonra kendinize bakınız. Bir tek kafada iki göz vardır,
    fakat ikisi de bir tek şeyi görür. Batu, sizi buraya gönderdi. Bundan dolayı gene onun yanına döneceksiniz. ”
    Kısa bir sessizlikten sonra, dalgın dalgın dedi ki: “Gideceğiniz yol uzundur, yolculuğa tahammül
    edebilmek için, kuwet veren yemekler yeyiniz.”
    Bana içecek bir şey verilmesini emretti ve bir daha dönmemek üzere huzurundan çıktım.”
    Cengiz Han’ın torunu Kutsal Topraklarda
    Tarihin az bilinen kısımlarından biri de, Cengiz Han’ın vefatından sonra, Moğolların Ermenilerle ve
    Filistin’deki Hristi-yanlarla olan münasebetleridir. O zaman Hanlık konumunda bulunan Cengiz’in torunu
    ve Mengü’nün kardeşi Hülagü on üçüncü asır ortalarında İran’da, El-cezire’de, Suriye’de saltanat sürdü.
    Aşağıda yazdıklarımız, Cambridge Mediaeval His-tory’nin dördüncü cildinin, 175.. sayfasından alınmış
    güzel bir özettir:
    “Bir asırdan fazla devam eden tecrübelerden sonra, Latin komşularına güvenemiyorlar, onları müttefik
    olarak kabul edemiyorlardı. Ermenilerin kralı Haüt Han, Hristiyanlara değil, yarım asır Ermenistan’ın
    görmediği en iyi dostluğu gösteren göçebe Moğollara daha fazla güven duyuyordu.
    Haüt Han’ın saltanatının ilk zamanlarında, Moğollar, Selçuklulara karşı kazandıkları zaferlerle
    Ermenilere büyük hizmetlerde bulundular. Haüt Han Bayçu7 ile savunma ve savaş konularında ittifak
    imzaladı. Hatta 1244’te Ögeday Han’ın hizmetinde bile bulundu. On sene sonra Mengü Han’a bizzat saygı
    sunmaya geldi ve Moğol sarayında uzun süre kalarak, iki millet arasındaki dostluk bağını güçlendirdi.
    Saltanatının son zamanları Memlûklarla savaş içinde geçti. Memlûkların bu sırada kuzeye doğru
    yürüyüşlerini, Moğollar durdurmuşlardı. Haüt Han ile Hülagü, Kudüs’ü Selçukilerden almak için
    kuwetlerini birleştirmişlerdir.”
    7 Bayçu, çoğu kez Cengiz Han’ın torunu olan ve Rusya'daki Altın ordunun başkumandanlığına geçen
    Batu ile karıştırılmıştır.

    KAYNAKÇA
    En eski kaynak bugün kaybolmuş olan Moğolca Altın Defter adlı kayıttır. Çince Yuan-Si ya da
    Moğollar’ın Tarihi ve Raşiddeddin’in Ta-rih’i (aşağıda görüleceklerdir) bu asıl belgeye dayanmaktadır.
    Gizli Tarih denilen bir başka Moğol eserinin bugün yalnız Çince tercümesi olan Yuan chao mi shi
    mevcuttur; bu eser asıl büyük Han’ın bir çağdaşı tarafından Moğol dili ve Uygur harfleriyle yazılmıştır.
    On yedinci asrın ortalarında en tanınmış Moğol vakanüvislerinden biri olan Ssanangm Setzen, Cengiz
    Han'ın soyuna ve fatihin hayatına ait efsanevi tarihi Chung toishi (Khadım Toghudji) adlı eseri kaleme aldı.
    Bu tarih Budist masallarıyla tahrif olundu. Fakat bugün ilk Moğollar-dan elimizde kalan yegane' sadık
    tasvir budur. Bu eser Başpiskopos Hycinthe tarafından Rusça’ya ve onun tercümesinden de 1829'da Isac
    Jakop Schmidt tarafından, hiç olmazsa kısım kısım, Almanca'ya tercüme edilmiştir. (aşağıda görülecektir).
    En önemli Çin kaynakları şunlardır:
    Ssi Ma Kouang tarafından telif edilen Toug Kien Kang Mou yahut Büyük Hanedanlar Tarihi. Bu kitap
    bize ilk Moğol sultanları hakkında çok az bilgi verir. Kıymeti bugün şüpheli görülen bu eserin Fransızca
    tercümesine dikkat edilebilir. Tong Kieri Kang Mou'dan Perejoseph Anne Marie de Meyriac de Mailla
    tarafından M. Roux des Hautesrayes’in gözetimi altında tercüme edilen Genel Çin Tarihi. Paris 1777 - 1778.
    İsmi meçhul bir müellif tarafından yazılan Ch'in cheng lu Yesu-gey’den itibaren başlayan ve Ögeday'ın
    ölümü ile biten Moğollar tarihini göstermektedir.
    Bu belgelerden ve Yuan ch'ao Mi Shi'den sonra bu konu üzerindeki Çin eserlerinin en önemlisi, Yuan shi
    yahut Moğolların Tarihi 1370'te telif edilmiştir. Bu eser Ssanang Setzeri'ninkinden daha doğrudur, fakat
    bütün Moğol efsaneleri gibi batı memleketlerine ilişkin verdiği bilgilerin doğruluğu şüphedir. Eser Antoine
    Gaubil tarafından Histoire de Gentc-hiscan de toute la dynastie des Mongous, tiree de l’histoire chinoise adı
    altında Fransızca'ya tercüme edilmiştir. (Paris 1739.)
    En kıymetli kaynak, on üçüncü asrın sonlarında İran'da Gazan Han zamanında nazırlık yapan
    Fadlullah Raşiddedin adında bir İranlı tarafından yazılan Camiüttevarih’tir. Raşit giriş kısmında “İran’ın
    Moğol Hanı hazine-i evrakında, Moğol lisanı ve harfleriyle yazılmış kıymeti belli tarihi eserlerin bazı
    kısımları bulunuyor.” demektedir. Bu belgeyi tercüme ve açıklama hususunda Raşid’e, bu çok zeki
    tarihçiye, Çin, Uygur ve Türk, hatta Moğol tarihçilerinden oluşan bir heyet tarafından yardım edilmiştir. Ne
    yazık ki Camiüttevarih henüz tercüme edilmemiş, fakat Vrosset tarafından Leiden ve Londra’da Gibbs
    Memorial Series'de neşrolunmuştur.
    Juvaini denilen Alaeddin Ata Malik tarafından 1257 yahut 1260’ta yazılan Tarih-i Cihan Güşa (Gibbs
    Memorial Series, Londra 1912 -1914) oldukça büyük bir kıymete sahiptir. Fakat bu eser, Cengiz Han’ın
    biyografisi için büyük bir önemi haiz değildir. Zira Cengiz saltanatının son on senelerine ait hikayeden
    başka dolaysız bir şey anlatmamaktadır.
    Çağdaş başka bir kaynak, İbni Athir Nissavi’nin Camiüitevarih’idir (1231). Bu daha çok Celaleddin'in
    ve İran savaşlarının bir tarihidir.
    Khzuandamir'in Habiba Siyar (1553) ve Raudata Saja (1470) ve büyük babası Mirkhwand’ın sonraki
    döneme ait eserleri Cengiz Han’a ilişkin anekdotlardan ibaret notlardan başka bir şey içermemektedir.
    Abulcair tarafından yazılan Fatihname-i tevarih-i al-i Osman (1550) da aynı şekildedir.
  • Matem içinde iki sene geçti. Tulu, hükümet naibi olarak Karakurum’da ikamet ediyordu. Fakat süresi
    sona erdiğinden, Cengiz Han’ın arzusuna uygun olarak yeni bir hakan, bir imparator seçmek için, prensler
    ve kumandanlar Gobi’ye döndüler.
    Cengiz Han’ın isteğine uyup, miraslarına sahip çıkarak reislerinin kralları haline geldiler. Şimdi Han’ın
    en büyük oğlu olan Çağatay, Orta Asya’dan ve Müslüman memleketlerinden, Ögeday Gobi ovalarından,
    Cüci'nin oğlu Muhteşem Batu, Rusya steplerinden geliyordu.
    Moğol göçebelerinin hayatını yaşayarak gençlikten orta yaşlılığa geçmişlerdi; her biri toprakların bir
    kısmının hakimi ve varlığını bilmedikleri zenginliklerin sahibi bklunuyorlardı. Han’ın savaşçılar arasında
    yetiştirilen Asyalı oğulları, kudretli ordulara sahiptiler. Yeni memleketlerinde zevk ve sefanın şarabını
    tatmışlardı.
    Cengiz Han demişti ki:
    “Benim sülalem altınla işlenmiş kumaşlar .giyecekler- seçkin yemeklerle beslenecekler ve muhteşem
    atlara bineceklerdir. Kollarının arasına güzel ve genç kadınları alacaklar ve bu nimetlerin kimin tarafından
    kendilerine ihsan edildiğini unutacaklardır.”
    Gerçekten Tulu'nun vekilliğinden iki sene sonra Cengiz Han’m mirası çocukları için hemen hemen
    kaçınılmaz bir kavga ve mücadele kaynağı olabilirdi. Büyük oğlu Çağatay, Moğol adetlerine göre Han
    unvanını istemek hakkına sahipti. Fakat Han’ın arzusu, sayısız adamlarının içine işlemişti. Demir bir el
    tarafından tesis edilen düzen, hala birlik bağı idi. İtaat; kardeşlerin birbirine sadakati, kavga olmaması, işte
    yasanın esası buydu.
    Cengiz Han, birçok defa oğullarına eğer aralarında iyi ge-çinemezlerse, imparatorluğun mahvolacağını,
    kendilerinin de ziyan olacağını bildirmişti. Bu yepyeni imparatorluğun ancak bir kişinin hakimiyetine
    herkesin itaat etmesiyle yaşayabileceğini anlatmıştı ve kendisine halef olarak ne savaşçı Tulu’yu, ne de katı
    yürekli Çağatay’ı değil, fakat sade ve alçak gönüllü Ögeday’ı seçmişti. Oğulları hakkındaki derin sezgisi,
    onun bu seçiminde etkin olmuştu. Hiçbir zaman Çağatay en küçük oğlu Tulu’ya itaat etmeyecek ve savaş
    ustası, sert ağabeyine uzun süre hizmette bulunmayacaktı.
    Prensler Karakurum’da toplandıkları zaman, asillerin en büyüğü olan Tulu, Ulu Noyon, hükümet
    idaresinden istifa etti ve Ögeday’dan tahtı kabul etmesi istendi. Seçilen kişi, amcalarından ve ağabeyinden
    yüksek mevkide olmanın kendisine yakışmayacağını söyleyerek bunu reddetti. Ya Ögeday fazla ısrar
    ettiğinden, ya da kahinler izin vermediğinden, kırk gün endişe ve kararsızlıkta geçti. O zaman orhonlar ve
    ihtiyarlar Öge-day’ın yanına gittiler ve hiddetle:
    “Ne yapıyorsun?” dediler, “bizzat Han seni halef olarak seçti!”
    Tulu da babasının sözlerini tekrar ederek onlara katıldı ve Ye Liu, Tch’on Ts’a’i, Çinli hakim, hazine
    bakanı, her hangi felaketin önüne geçmek için bütün ustalığını gösterdi. Tulu, şaşırmış bir halde bakana
    günün uğursuz olup olmadığını sordu.
    Çinli derhal:
    “Bundan sonra hiçbir gün bu kadar iyi olamayacaktır.” diye cevap verdi.
    Ögeday’ı keçelerle örtülmüş yolun üzerindeki altın tahta çıkmaya sevketti. Yeni imparator tahta çıkınca,
    Ye Liu Tch’ou, Ts’a’i, Çağatay’a yaklaştı ve dedi ki:
    “Sen en büyük evlatsın, fakat imparatorun bir tebaasısın. Sen büyük olduğundan tahtın önünde ilk secdeye
    kapanan olmak için bu andan yararlan.”
    Bir anlık tereddütten sonra Çağatay kardeşinin ayaklarına kapandı. Toplantı otağında hazır bulunan bütün
    subaylar ve asiller de onun gibi yaptılar ve Ögeday, hakan ilan edildi. Hepsi çıktılar ve güneşe, güneye
    doğru eğildiler ve ordugahtaki sayısız insanlar da aynı şeyi yaptılar. Bunu sevinç günleri takip etti. Cengiz
    Han’ın bıraktığı hazineler, tanınmayan memleketlerden toplanan servetler, öteki prenslere, zabitlere ve
    ordunun Moğollarına dağıtıldı. Ögeday, ülkeyi o zamanın bir Moğol’u için müsamahayla idare etti ve Ye
    Liu Tch’ou Ts'ai’in nasihatlerini dinledi.
    . Ye Liu Thcu Ts’a’i bir taraftan efendilerinin imparatorluğunu kuwetlendirmek için, diğer taraftan
    Moğolların insanları yerlerinden püskürtmelerinin önüne geçmek için, kahramanca bir metanetle çalıştı. Bir
    gün müthiş Subotay’a kafa tutmağa cüret etti. O zaman, bu orhon Sung memleketinde bir savaştaydı; büyük
    bir şehrin ahalisini öldürmek istiyordu. Hakim bakan şu uyarıda bulundu:
    “Katay'da, bu son seneler zarfında ordularımız bu adamların mahsulleri ve servetleri ile yaşadılar. Eğer
    biz onları yok edersek, çıplak toprak ne işimize yarar?”
    Ögeday bu uyarının doğruluğunu takdir etti ve şehirde toplanan Çinliler bırakıldı. Vergi tahsildarlığını
    düzenleyen Ye Liu Tch’ou Ts’a’i oldu. Moğollar’a yüzde bir baş hayvan, ve Ka-tay’ın her ailesi gümüşten
    veya ipekten belirli bir meblağ vereceklerdi. Ye Liu Tch’ou Tsai, idarenin ve hazinenin yüksek işlerine
    eğitimli Çinlilerin tayin etmesini söyledi. Ögeday’a:
    “Bir vazo yapmak için çömlekçiye müracaat edersin,” dedi. “Sicilleri ve hesapları tutmak için bilgili
    adamlar kullanmalı.” Moğol:
    “Peki,” dedi, “bunu yapmaktan seni kim men ediyor?”
    Ögeday kendisine yeni bir saray yaptırırken, Ye Liu Tch’ou Ts’ai genç Moğollar için okullar kuruyordu. O
    zaman Ordu Balık, yani hükümet şehri adıyla bilinen olan Karaku-rum’a her gün beş yüz yük arabası
    geliyordu. Bu arabalar, erzak, hububat ve imparatorun hazinesine ve mağazalara kıymetli eşya getiriyordu,
    Çöldeki Hanların hakimiyeti dünyanın yarısında sıkıca sağlanmıştı.
    İskender imparatorluğunun aksine, Moğol fatihinin nüfuz alanı ölümünden sonra da olduğu gibi kalmıştı.
    Moğol aşiretlerini bir tek reisin hakimiyetine itaat ettirmişti. Han onlara şiddetli, sert fakat istediği gayeye en
    iyi' şekilde uyan bir kanunlar derlemesi bırakmıştı. Askeri hakimiyeti esnasında imparatorluğun idare'
    esaslarını' vazetmişti'. Bu son görevde Liu Tch’ ou Ts'a’i, ona çok büyük desteklerde bulunmuştu.
    Belki de Han’ın çocuklarına bıraktığı miras, Moğol ordusu olmuştu. Han’ın vasiyetine göre Ögeday,
    Çağatay, Tulu, onun başlıca göçebesini, yani insanları paylaşmışlardı. Fakat seferberlik, sevkıyat ve savaş
    sırasındaki manevra sistemleri, Cengiz Han’ın vücuda getirdiği şekilde kalmıştı. Subotay ve öteki
    kumandanlardan başka, Han’ın oğulları imparatorluğun genişlemesi vazifesini mükemmel şekilde takip
    etmeye gücü yeten reislere sahiptiler.
    Cengiz Han, oğullarına ve tebaasına yanlış bir fikir olarak Moğolların dünyanın doğal hakimleri '
    olduklarını öğretmişti. En büyük imparatorlukların direnişini tamamıyla kırmıştı; eserin tamamlanması,
    Subotay ve Han’ın oğulları için çok rahat bir görev olmuştu. Sadece Han’ın ektiğini biçmek gerekiyordu.
    Ögeday idaresinin başlangıcında Tarmagan isminde bir Moğol kumandan, Celaleddin'i mağlûp etti ve
    onu ortadan kaldırdı. Aynı kumandan, imparatorluğun Hazar denizinin güneyindeki bölgelerini
    kuwetlendirdi. Aynı tarihte Subotay ve Tulu, Hovan-go Ho’un güneyine doğru ilerliyorlar ve Çin’in
    bakiyesini kendilerine itaat ettiriyorlardı.
    1235’te Ögeday bir meclis topladı ve ikinci Moğol fetihlerinin büyük dalgası ortaya atıldı. Batu, Altın
    Göçebenin ilk Hanı, Avrupa’nın felaketi için Subotay’la beraber batıya gönderildi. Adriyatik’e ve Viyana
    kapılarına kadar gitti. Başka ordular Kore’de, Çin’de ve Basra’nın güneyinde savaştılar.
    Bu dalga 1241’de Ögeday’ın ölümüyle çekildi. Subotay, bir defa daha büyük bir davet üzerine gayesi
    olan Avrupa’dan koparılıp çekildi.
    Bunu takip eden on sene olaylarla doluydu. Çağatay’ın evi ile Ögeday’ın evinin daima büyüyen husumeti
    vardı. Bir ihtimal İsevi bir Nesturi olan ve İsevi bakanlarla kuşatılmış bulunan Ki-yuk, taht üzerinde kısa bir
    süre için görünmüştü; İsevi nazırlardan birisi de Ye-Liu Tch’ou Ts’ai’nin oğluydu. Kiyuk, çadırının önünde
    bir kilise inşa ettirmişti. Daha sonra hakimiyet Ögeday’ın evinden Tulu’nunkine, oğulları Mengü ve Kubilay
    Han’ın şahıslarına geçti ve fütuhatın daha uzağa yayılacak olan üçüncü dalgası yayıldı. Kubilay’ın kardeşi
    Hülagü, Subotay’ın oğlundan yardım görerek El-cezire’yi istila etti. Halifelerin nüfuzunu her zaman için
    kırarak Bağdat ve Şam’ı zaptetti ve Kudüs’ün yakınına kadar geldi.
    Haçlılar tarafından işgal edilen Antakya, Moğol tahtının nüfuzuna geçti. Moğollar İzmir’e kadar Asya’ya
    girdiler ve İstanbul’a yaya olarak bir haftalık mesafeye geldiler. .
    Hemen hemen bu sıralarda Kubilay ordusunu Japonya’ya karşı sevkediyor ve sınırlarını Malezya
    hükümetlerine, Tibet’in ötelerine kadar yayıyordu. Onun hakimiyeti (1259 -1294) Moğolların saadet devri
    olmuştur.
    Kubilay, babalarının adetlerini terk etti ve sarayını Çin’e naklederek adetlerinde Moğol’dan çok Çinli
    oldu. Ülkeyi yumuşak huylulukla yönetti ve itaat eden halka iyi davrandı. Mar-co Polo, onun sarayından
    bize canlı bir tasvir bırakmıştır. Sarayın Çin’e nakli, merkezi imparatorluğun parçalanmasına bir delildi.
    1300 senesine doğru Gazan Han zamanında nüfuzlarının son sınırına ulaşan Hülagü sülalesinden İran
    ilhanları, Hakan’la temas edebilmek için çok uzak mesafede bulunuyorlardı. Bununla birlikte hızla
    Müslüman oluyorlardı. Rusya sınırında bulunan Altın Göçebe’nin de durumu farklı değildi. Kubilay Moğolları
    ise Buda inancına geçiyorlardı. Cengiz’in bu küçük torununun ölümünü, din ve siyaset kavgaları takip
    etti. Moğol İmparatorluğu süratle ayrı ayrı krallıklara ayrıldı.
    1400 senesine doğru bir Türk fatihi, Timurlenk, eskiden imparatorluğun parçalarını oluşturan Orta Asya
    ve İran topraklarını birleştirdi. Cüci’nin oğlu Batu tarafından kurulan Altın Ordu’yu mağlûp etti.
    1368 tarihine kadar Moğollar, Çin’in hakimi olarak kaldılar ve yalnız 1555’te müthiş İvan tarafından
    Rusya’daki son kaleleri alındı. Hazar Denizi kıyılarındaki sülalelerinden Özbek-ler 1500’de Şeybani Han
    idaresinin altında çok kudretli oldular. Büyük Moğolların birincisi olan Cengiz Han’ın sülalesinden Kaplan
    Babür’ü Hindistan’a püskürttüler.
    XVIII. asrın ortasında Cengiz Han’ın doğumundan altı yüz sene sonra, Han’ın son halefleri de kalelerini
    terk ettiler. O zaman Hindistan’da yerlerini İngilizlere bıraktılar. Doğuda, Moğollar meşhur Çin imparatoru
    Kien Lung’un ordularına mağlûp oldular. Kırım’ın Tatar Hanları, büyük Katherina’nın tebaası oldular. Aynı
    tarihte bedbaht Kalmuk veya Torgout göçebesi, Volga'daki otlaklarını bırakarak doğuya, asıl memleketlerine
    doğru uzun ve müthiş bir yürüyüşe başladı. De Lu-incez, bu göçü “Fuite d’un tribu Tartare”de kuwetli bir
    tarzda tasvir etmiştir.
    XVIII. asrın ortasında Asya haritasına bir bakılırsa, Cengiz Han savaşçılarının sülaleleri olan son
    göçebelerin en son sığınağını görürüz. Aral suyu ile fırtınalı Baykal gölünün arasında bulunan geniş
    mıntıkalar, o tarihteki haritalarda, Tataristan veya müstakil Tataristan adı altında gösterilebilmiştir. Kıtanın
    bu merkezi dağ sıralarında Kalmuklar, Moğollar, Kerayitler yazlık otlaklarından kışlığa dolaşıp
    duruyorlardı. Eskiden aynı vadilerin, Jean le Pretre d’Asie’yi ölüme giderken, ve Cengiz Han’ın
    kuyruklarından tuğlu sancağını dünyaya dehşet vermek için ilerlediğini gördüklerinden şüphe etmeden,
    Keçe yurtlarında yaşıyorlar ve sürülerini güdüyorlardı.
    Moğol İmparatorluğu böylece son buldu, parçalandı ve imparatorluğun içinden çıktığı göçmen aşiretleri
    yeniden teşekkül etti. Bir zamanlar savaşçıların toplandığı vadilerde bir avuç sakin sürü bekçileri kaldı.
    Moğol süvarilerinin kısa ve müthiş yürüyüşleri hemen hemen ardında hiç bir iz bırakmadan geçti gitti.
    Çöl şehri olan Karakurum, kum dalgaları arasına gömülmüştür. Cengiz Han’m mezarı, ana vatanının bir
    nehrinin yakınındaki bir ormanda saklı duruyor. Fetihlerinden topladığı servetler, kendisine hizmet eden
    adamlara dağıtıldı. Gençlik arkadaşı Burta’nın gömüldüğü yeri bildirecek hiçbir mezar kalıntısı yok.
    Moğolla-rından hiç biri, hayatının olaylarını bir destan halinde toplama-mıştır. Fetihlerin bir çok kısmı bize
    kadar düşmanları tarafından getirilmiştir.
    Cengiz Han medeniyete öyle büyük bir darbe indirmişti ki, gerçekten de dünyanın yarısında her şeyin
    yeni baştan yapılması gerekmiştir. Çin, Jean le Pretre, Katay, Noire, Harzem İmparatorlukları ve Cengiz
    Han’ın ölümünden sonra Bağdat Halifeliği, Rusya ve bir zaman için Polonya’nın birçok prenslikleri
    mahvolmuşlardı. Han, bir memleket fethettiği zaman, başka savaşların hepsi son bulurdu. İyi ya da kötü,
    bütün olayların gidişatı değişmişti ve bu Moğol fethinin bakiyeleri, devam eden bir barışa sahip oluyorlardı.
    Eski Rusya’nın büyük prensleri Vladmir ve Susdal’ın kanlı mücadeleleri, büyük afete gömüldü. Cengiz
    Han’ın etki alanında olmayan bu adamlar, bizim için birer hayaldir. İmparatorluklar Moğol çığı altında
    yıkıldı ve hükümdarlar delice bir dehşetle ölüme koştular. Eğer Cengiz Han mevcut olmamış olsaydı, ne
    olacaktı? Bunu bilmiyoruz. Fakat şu oldu: Roma barışı gibi, Moğol barışı da ilim ve fende ilerlemeyi getirdi.
    Milletler, daha doğrusu millet kırıntıları, birbirlerine karışmışlardı ve Müslüman ilmi Orta Asya’ya kadar
    gitmiş, Çinlilerin icat ve keşif gücüne sahip fikirleri ve yönetim ustalıkları batıya etki etmişti. Moğol
    ilhanları devlet yönetiminde bulundukları zaman, İslamiyet’in harap olmuş bahçelerinde, bir saadet devri
    olmasa da, ona yakın bir devir yaşatıyorlardı ve XIII. asır Çin’de edebiyatın, özellikle de tiyatro piyeslerinin
    ihtişamlı devri olmuştur.
    Moğol göçebeleri çekildikten sonra, siyasi toplanmalar tekrar gerçekleştiği zaman, çok doğal, fakat hiç
    beklenmeyen bir şey oldu: Savaşçı Rus prensliklerinin harabesi üzerinde Büyük İvan’ın imparatorluğu
    meydana geldi ve Moğollar tarafından birleştirilen Çin, bir tek imparatorluk şeklinde ortaya çıktı. Moğollar
    ve onların düşmanları olan Memluklann ortaya çıkması, Haçlıların uzun süren devrini kapadı. Moğolların
    hükümranlığı esnasında Müslümanlar, Süleyman mabedini ve İsevi hacıları da Kutsal Topraklan bir zaman
    için rahat rahat ziyaret edebildiler.
    İlk defa olarak Avrupalı papazlar Orta Asya’da maceracılık yapabildiler. İnsanlığın bu büyük
    kargaşasının en önemli sonuçlan belki de, daima büyüyen İslam nüfuzunu mahvetmek olmuştur.
    Harzem ordusuyla Müslümanların başlıca askeri kuweti, Bağdat ve Buhara ile Halife ve imamların eski
    ilim ve fenni de kayboldu. Arapça, dünyanın yansında konuşulan tek dil olma özelliğini kaybetti. Türkler
    batıya doğru püskürtüldüler ve Osmanlılar denilen bir hanedan daha sonra İstanbul’un hakimi oldu. Kubilay,
    taç giyme törenine başkanlık etmek için Tibet’ten çağrılan kırmızı şapkalı bir lama, rahiplerin tören
    usullerini beraber getirdi.
    Cengiz Han, zulmet devrinin engellerini kırmıştı. Yollar açmıştı. Avrupa, Çin’in sanatlarıyla temas etti.
    Oğlunun sarayında Ermeni prensleri ve İran uleması, Rus prensleriyle temas ediyordu.
    Yolların açılmasını, düşüncelerde genel bir değişim takip etti. Avrupa’da, Uzak Doğu hakkında büyük bir
    merak uyandı. Marco Polo, Frere Rubriguis’u Kambalqu’ya kadar takip etti. İki asır sonra Vasco de Gama,
    denizden Hindistan yolunu bulmak için hareket ediyordu ve Christophe Colomb da Amerika’ya ulaşmak
    üzere, fakat Büyük Han’ın İmparatorluğuna erişmek amacıyla gemiye biniyordu.
    Katliamlar
    Moğol atlılarının adımlarını takip eden uğursuz ölüm makinesini, bu kitapta devamlı ve etraflı bir şekilde
    tarif edemedik.
    Milletleri baştan aşağı ölüm kabusuna atan kasaplık, Avrupalılar, Müslümanlar ve Çinliler tarafından
    yazılan genel Moğol tarihlerinde tasvir edilmiştir. Biz burada ancak Kiev’in imhası gibi, Altın Başlar
    Avlusu gibi - Moğollar kubbeleri yaldızlı kadim Bizans kalelerine bu ismi vermişlerdi - boğazlama
    sahnelerini işaret ettik. Bu yerde ihtiyarları öldürdüler. Genç kadınların ırzlarına geçtiler, çocukları
    hırpaladılar ve bütün bunlar kıtlık ve veba dolayısıyla daha müthiş bir hal aldı. Çürüyen cesetlerden çıkan
    koku, öyle korkunç ve tahammül edilemez haldeydi ki Moğollar bile “Mubalig” dedikleri bu dehşet diyarına
    uğramıyorlardı.
    Tarihi inceleyenler, insan ırklarının bu emsalsiz imhası ile sonradan teşekkülünü son derece anlamlı
    bulur. ..
    Moğolların Cengiz Han sebebiyle medeniyete vurdukları darbe “Cambridge Ortaçağ Tarihi” tarihçileri
    tarafından çok güzel özetlenmiştir.
    “İnsan hayatına hiç bir kıymet vermemekle beraber, korkunç genişlikteki çölleri, dağlardan ve
    denizlerden engelleri, iklimin zorluğunu, açlığın ve vebanın tahribatını kahretmeye muktedirdiler. Hiçbir
    tehlike onları korkutamazdı, hiç bir kale onlara karşı koyamazdı, merhamet dileyen hiç bir feryat yüreklerine
    etki etmezdi. Biz tarihte yeni bir devletin, ya bir çıkmaza girmesi veya sonuna kadar uzayıp gitmesi
    muhtemel bir çok facialara bir darbede son vermiş bir kuwetin karşısında bulunuyoruz.”
    Tarihte bu yeni devlet, medeniyetin gidişini değiştirmeye muktedir bir adamın kurduğu bu devlet, Cengiz
    Han’la beraber meydana çıktı ve torunu Kubilay Han’la beraber, Moğol imparatorluğunun dağılması
    başladığı zaman, ortadan kayboldu. O zamandan beri de bir daha meydana çıkmadı.
    Bu kitapta Cengiz Han’ın savunması yapılmış değildir. Fakat Cengiz Han da büsbütün kana boğulmuş
    değildir. Bu fatih hakkındaki bilgilerimizin büyük bir kısmı, Çinlilerle beraber Moğolların katil kudretlerine
    kurban olmuş Orta Çağ Avrupalıları, Acemleri, Suriyelileri tarafından nakledilmiş hikayelere dayanıyor.
    Etrafındakilerden büyük bir hürmet ve itibar gören Cengiz Han, bize ne oğullarından, nazırlarından ne de
    kumandanlarından hiç birini öldürtmeyen bir hükümdar halinde görünüyor. Cüci ve Han’ın kardeşi Kassar,
    Cengiz’e zulmünü tatbik edecek fırsatlar vermişlerdi. Savaşta mağlûp olan Moğol subaylarının idamı, hayret
    edilecek bir tedbir olamaz. Çünkü o hiç bir zaman böyle bir emir vermemişti. Bütün milletlerin elçileri gelip
    kendisiyle görüştüler ve sağ salim döndüler. Olağanüstü haller dışında, emirleriyle hiç bir esire işkence
    edilmiş olduğunu bilmiyoruz.
    Keraitler, Uygurlar, Liyatunglar, Demir Adamlar gibi hemcins ve savaşa istekli milletlere Cengiz Han
    bağışlayıcı-lıkla muamele etti. Oğulları babaları gibi Ermenilere, Gürcülere, Filistin’de kalan Haçlılara aynı
    muameleyi yapmışlardı. Cengiz Han, kendisine ve milletine faydalı gördüklerini alı-koyar, geriye kalanı
    imha ederdi. Doğduğu memleketten uzaklaşıp yabancı medeniyetlerine dahil oldukça, bu imha daha
    kapsamlı bir hal aldı.
    Çağdaş tarihçiler, insan hayat ve eserlerinin bu emsalsiz imhasından. dolayı, neden Müslümanların
    hiddetle andıklarını, buna karşılık Budistlerin neden Cengiz’in özel dehası önünde saygıyla boyun
    eğdiklerini artık anlamaya başladılar.
    Çünkü Cengiz Han, ne Peygamber Muhammed Aleyhisse-lam gibi dini gayelerde, ne de İskender ve
    Napoleon gibi tebaasını ve politikasını büyütmek için, milletlere savaş ilan etmiş değildi. Hata buradan ileri
    geliyor. Bu sırrı, ancak Moğol karakterinin iptidai sadeliği izah edebilir.
    Cengiz Han, yer yüzünden oğulları ve milleti için ne arzu ettiyse aldı. Fakat savaşla aldı, çünkü başka bir
    yol bilmiyordu. İstemediği şeyi, ne işe yarayacağını bilmediğini, imha ederdi.
    Asya Keşişi Jan
    On ikinci asır ortalarında Avrupa, Asyalı - Johannes Presbyter Rex Armenioe, Indioe -bir Hristiyan
    hükümdarın galibiyetlerini gördü. Son araştırmalar gösteriyor ki, Kudüs’ün doğusunda saltanat süren bir
    Hristiyan krala ait rivayetler, o zamanlar Ermenistan ve Hint ile şöyle böyle ilgili bir bölgede,
    Gürcistan’daki Jan tarafından Müslümanlara karşı elde edilen galibiyetlerden ileri gelmektedir.
    Mecusi krallarının da bu memleketten çıktıkları hatırlara geldi. Bu sırada Haçlı ruhu Avrupa'yı
    tutuşturmaya başlamıştı. Ermenistan’dan Katay'a kadar dağılan Nesturi Hristiyanlar, Papa III. Aleksandr’a
    hitaben bir mektup yazıp göndermişlerdi. İfade tarzına göre, bu mektubun Asyalı keşiş Jan’dan geldiğine
    hükmedilebilirdi. Bu mektupta azametlerden, harikalardan, çölde ruhani tören alaylarından, etek öpen
    yetmiş kraldan, emsalsiz hayvanlardan, çölde kurulmuş bir şehirden, kısacası o günün masal yaratıklarından
    bahsediliyordu.
    Bu mektuptaki tariflerin içinde, gerçek olarak büyük bölümü Hristiyan olan Keraitlerden, Vang Han’dan
    da bahsediliyordu. Ne^uriler ona “Ung Han” ya da “Kral Jan” derlerdi.
    Bulunduğu Karakurum, uzun zamanlar ihmal edilmiş Nestu-rilerin kalesi gibi gösteriliyordu. Burası bir
    çöl şehri, kendisi de hanları, kralları hakimiyeti altında tutan bir imparatordu. Bir çok tarihi kayıtlar
    Kentlerden bir kraldan bahseder. Marco Polo, bu efsanedeki Keşiş Jan'ın, Vang Han olduğunu keşfetmiştir.
    Cengiz Yasası
    1. Yeri ve göğü yaratan, ölümü, hayatı, serveti, fakirliği istediği gibi dağıtan, her şeyde mutlaka hükmünü
    yürüten bir tek Tanrı'nın varlığına iman etmenizi emrederim.
    2. Dini reisler, vaizler, rahipler, ruhani hayata bağlı kimseler, müezzinler, doktorlar ve cenaze
    yıkayıcıları, genel hizmetlerden muaftırlar.
    3. Her kim olursa olsun, prensler, hanlar, subaylar ve genel heyet halinde toplanmış diğer Moğol
    asilzadeleri tarafından seçilmedikçe imparator ilan edilemez. Aksi hareket edenler idam edilirler.
    4. Moğol tebaasından aşiret ve milletlerin reisleri başka bir nam, unvan taşıyamazlar.
    5. İtaat etmemiş bir millet, bir prens veya bir hükümdarla barış anlaşması yapmak, katiyen yasaktır.
    6. Bir orduyu on, yüz, bin, on bin kişilik gruplara taksim eden talimatname bakidir. ,
    7. Savaş başladı mı, her nefer silahlarını kendisine komuta eden subayın elinden alacaktır. Nefer
    silahlarını iyi durumda muhafazaya ve savaştan önce subayına teftiş ettirmeye mecburdur.
    8. Başkumandan emir vermedikçe, düşman malını yağma etmek yasaktır. Aksi hareket edenler idam
    edilir. Bu emir verilirse nefer de, subayı da istifade edecek ve imparatorun tahsildarına hakkını verdikten
    9. Ordudaki neferlerin idmanlara devamını temin için, her kış büyük bir av düzenlenecektir. Bunun için
    Mart ve Ekim aylan arasında geyik, karaca, dağ keçisi, tavşan ve bazı kuşları öldürmek yasaktır.
    10.Yenecek hayvanları enselerinden kesmek yasaktır. Kasap, hayvanı bağlamaya ve göğsünü açarak
    kendi elleriyle kalbini çıkarmaya mecburdur.
    11.Şimdiye kadar yasak olmakla beraber, bundan sonra hayvanların bağırsak ve kanlarının
    kullanılmasına izin verilmiştir.
    12.Yeni imparatorluğun subay ve reislerine ayrıcalık ve dokunulmazlıkları temin edilmiştir.
    13.Savaşa gitmeyen her erkek, belirli bir zaman için, itirazsız memleket için çalışmaya mecburdur.
    14.Bir at, bir sığır veya kıymetli eşya çalanlar idamla cezalandırılırlar ve vücutları ikiye ayrılır. Daha az
    öneme sahip mallara yönelik hırsızlıklar için, ceza, çalınan eşyanın kıymetine göre sopadır; yedi, on yedi,
    yirmi yedi, yedi yüz kadar sopa! Fakat çalınan eşyanın kıymetinin dokuz misli iade edilirse, ceza affedilir.
    15.İmparatorluğun hiç bir tebaası bir Moğol’u hizmetçi veya esir olarak kullanamaz.
    16.İstisnalar haricinde her erkek orduya dahildir.
    1 7. Yabancı esirlerin kaçmasının önüne geçmek için, bunlara yatacak yer, yiyecek yemek, giyecek elbise
    vermek yasaktır. Aksi hareket edenler idam edilirler. Rast geldiği esiri yakalayıp da amirine teslim etmeyen
    her erkek aynı şekilde ceza görür.
    18.Evlenme yasası her erkeğin kansını satın almasını emreder. Birinci ve ikinci derecede akraba arasında
    nikah yasaktır.
    19.Bir erkek iki kardeş ile evlenebilir, bir çok cariye kullanabilir. Kadınlar emlak işleriyle meşgul
    olabilirler, istedikleri gibi satın alıp, satabilirler. Erkekler ancak av ve savaşla meşgul olacaklardır. İlk eşin
    çocukları diğerlerine göre üstünlük sahibidirler ve bütün emlake onlar varistirler.
    20. Zinanın cezası ölümdür. Böyle bir suç işleyenler derhal idam edilirler.
    21.Eğer küçük çocuklardan başka kimseleri olmayan iki aile birleşmek isterse, bu çocuklardan biri erkek,
    diğeri kız ise evlenebilirler. Çocuklar ölmüş olsalar bile nikahları kıyılabilir.
    22.Fırtına zamanında akar su kenarında yıkanmak ve çamaşır yıkamak yasaktır.
    23.Casuslar, yalancı şahitler, sefahate düşkün adamlar, büyücüler idam edilirler.
    24.Görevlerini yerine getirmeyen ve Han tarafından davet edildikleri zaman gelmeyenler, özellikle uzak
    vilayetlerdekiter idam edilirler. Eğer kusurları o kadar ağır değilse, bizzat Han’ın huzuruna gelmelidirler.
    Bu yirmi dört madde muhtelif kaynaklardan alınmıştır. Bundan dolayı eksiktir.
    Çok dikkati çeken yenilecek av hayvanları hakkındaki yasanın onuncu maddesi, o devrin dini
    hurafeleriyle izah edilebilir. Yasanın on birinci maddesiyle, tatbik zamanlarında uzak membalarının
    muhafazasının hedeflendiği anlaşılıyor. Yirmi ikinci maddedeki sudan ve şimşekten bahseden yasa ise,
    Rubri-kisn’in açıklamasına göre, şimşekten dehşetle korkan Moğolla-rı fırtına zamanlarında nehirlere ve
    göllere atılmaktan men etmek gayesine yönelikti.
    Petis de la Croix’ya göre, Timurlenk de Cengiz Han’ın yasasını muhafaza etmiştir.
    Moğolların Hint Moğolları Serdarı Babür der ki:
    “Cetlerim ve ailem, biz her zaman Cengiz Han’ın yasalari-na saygıyla riayet ettik. Bizler
    toplanışlarımızda, bayram ve şenliklerimizde, oturuş ve kalkışlarımızda Cengiz’in koyduğu usullerden hiç
    dışarı çıkmadık.”
    Moğol Ordusunun Sayısal Kuvveti
    Tarihçilerin Moğol ordusunu düzensiz bir kütle olarak tarif etmeleri kadar doğal ve ortak bir hata olamaz.
    En tanınmış çağdaş tarihçilerden Dr. Stanlay Lane-Poole bile bu “nihayet-sizliğe” karşı koyamamıştır. O,
    der ki: “Cengiz Han’ın arkasından, deniz kumlarına benzeyen nihayetsiz göçebe orduları geliyordu.”
    (Turkey, Stories of the Nations)
    Moğollar hakkındaki bilginiz, Maühieu Parislin ve ortaçağ rahiplerinin bunlar hakkında ortaya
    koydukları fikirlerin üzerinden yeteri derecede geçmiş olduğu için, Cengiz Han ordusunun Hunlar gibi bir
    göçebe kütlesi değil, düzenli bir istila ordusu olduğuna emin olabiliriz.
    Ordu üyelerinin listesi Sir Henry Hozvart tarafından şu şekilde düzenlenmiştir:
    Han’ın muhafızları 1.000
    Tulu’nun kumanda ettiği merkez 101.000
    Ordunun Doğu ve Batı alemine karşı savaştığı zamanlardaki miktar ve değeri buydu. Görülüyor ki,
    Cengiz Han en önemli orduyu toplamıştı. Diğer müfrezeler 10.000 Katayla-rın, Uygurlardan İdikut’un ve
    Han Elmalik’in kuwetlerinden oluşmuştu. Zaten bu son ikincisi istilanın başlarında geri gönderilmişlerdi.
    Sağ kanat Sol kanat Diğer müfrezeler Toplam
    47.000
    52.000
    29.000
    230.000
    Tanınmış büyük alimlerden Leon Cahun, bir Moğol ordusu askerinin 30.000 kişiyi geçmediğini söyler.
    Halbuki Cu-ci’nin 200.000 kişilik kuweti ile müttefikler hesaba katılmazsa, bu savaşa üç kolordu iştirak
    etmişti. Böylece bu hesaba göre
    150.000 savaşçıdan oluşuyordu. Gerçekten yukarı Asya’nın kurak vadilerinde bu miktardan fazla ordu bir
    kışı geçiremezdi.
    Ölümüne yakın zamanlarda Cengiz Han’ın kumanda ettiği ordunun dört kolordudan, muhafızlardan,
    hepsi 130.000 kişiden ibaret olduğunu biliyoruz. Gobi’deki nüfusa gelince, hepsini tahminen nihayet
    1.500.000 olarak tespit edebiliriz.
    Bu adet üzerinden, filen savaşa girebilecek 200.000 kişi çıkabilirdi. İran isimli eserinde Sir Percy Sykes,
    Moğollardan bahsederken “sayıca zayıf olduklarını, fakat hareket üslerinden binlerce kilometre uzaklarda
    savaştıklarını” söyler.
    O devrin Müslüman tarihçileri, düzenli ordunun miktarını abartılı olarak 500.000’den 800.000’e kadar
    çıkarıyorlardı. Fakat güvenilir tanıklıklar, Cengiz Han’ın 1219 ve 1225 seneleri arasında Tibet’ten Hazar
    denizine kadar olan memleketlerin hayret verici bir surette itaat altına almayı en çok 100.000 kişilik ve
    Dinyeper’den Çin denizine kadar olan kıtayı da
    250.000 kişilik bir ordu ile temin ettiğini göstermektedir. Bu rakamdan ancak yarısının Moğol olması
    muhtemeldir. Tarihçiler, savaşların sonunda 50.000 Türkmen müttefikten bahsederler. Cüci’nin kuwetleri
    ise yabani Kıpçaklar ve çöl adamları tarafından takviye edilmişti. Çin’de şimdiki Koreli ve Mançurili-lerin
    ataları, Moğol bayrakları altında savaşırlardı.
    Cengiz Han’ın oğlu Ögeday’ın saltanat devrinde Orta Asya’nın diğer Türk aşiretleri de, kendilerine
    savaşma fırsatı vermiş olan Moğollarla birleşmişlerdi. Bu aşiretler, Subotay ile Ba-tu’nun Doğu Avrupa'yı
    fethettikleri ordunun büyük kısmını teşkil ediyorlardı.
    Ögeday’ın ordularında muhakkak fiilen savaşçı olan yarım milyon kişi vardı. Mengü ve Kubilay, bu
    miktarı iki katına çıkardılar.
    MOĞOLLARIN İSTİLA PLANI
    Cengiz Han’ın ordusu, bir düşman memleketini istila ettiği zaman, belirli bir plan izlerdi. Bu usul,
    Moğollar 1270 senesine doğru Mısır’a doğru yürüyüşlerinde Memlûklar tarafından durduruldukları zamana
    kadar mutlak başarılarla sonuçlandı.
    - Hanın genel karargahında bir kurultay toplantıya davet edilirdi. Fili hizmette kalmalarına izin verilen
    yüksek rütbeli subaylar dışında, bütün diğerleri bu mecliste hazır bulunmakla yükümlüydüler. Burada durum
    görüşülür ve savaş planı yapılırdı. Yollar belirlenir ve muhtelif fırkalara şu veya bu görev verilirdi.
    - Casuslar gönderilir, bilgi alınabilecek adamlar yakalanıp getirilirdi. .
    - Kastedilen memleket aynı zamanda bir çok noktalarından istila edilirdi. Ayrılan fırkaların, muhtelif
    kolorduların her birinin belirli bir hedefe yürüyen başkumandanları vardı. İstediği manevrayı yapmakta,
    nasıl isterse düşmana o şekilde hücum etmekte serbesttiler. Fakat haberciler vasıtasıyla Han’ın veya
    Orhonun genel karargahıyla daima temasta bulunmaya mecburdular.
    - Ayrılan fırkalar, memleket tahrip edilirken, korunaklı büyük şehirlerin önüne gözcü birlikleri
    yerleştirirlerdi. Memleketten erzak toplanır ve eğer savaş uzun süre devam edecekse, geçici menzil teşkilatı
    kurulurdu. Moğollar arkalarında nadiren korunaklı bir şehir bırakırlardı. Genellikle şehri kuşatırlar, bir iki
    fırka esirler ve savaş aletleriyle geride kalır, ordunun büyük kısmı yoluna devam ederdi.
    Eğer düz ve çıplak bir yerde düşman ordusuyla karşılaşırlarsa, Moğollar bir veya iki usul takip ederlerdi.
    Eğer mümkünse bir gün, bir gecelik seri yürüyüşle, iki veya daha fazla Moğol fırkası, belirli bir saatte savaş
    yerinde toplanmak suretiyle düşmana baskın verirlerdi. 1241’ de Peşte civarında Macarlara karşı da böyle
    hareket ettiler. Eğer bu hızı sağlayamazlarsa, seri hareketlerinde düşmanı veya kanatlarından birini saralardı.
    Başka tedbirleri de vardı: Kaçıyor gibi görünürler ve düşman kuwetleri dağılıncaya kadar geri
    çekilirlerdi. Düşman dağıldığı zaman bineklerini değiştirirler ve geri dönerek hücuma geçerlerdi. Bu
    manevra Dinyeper civarında koca bir Rus ordusunu hezimete uğrattı.
    Bu görünürde geri çekilmelerde genellikle saflarını açarlardı ve böylelikle düşman farkına varmadan
    kuşatılmış olurdu. Eğer düşman ordusu toplu kalır ve mertçe savaşırsa, Moğolların kuşatma hattı, düşmanın
    geri çekilmesine yol bırakmak için açılırdı. O zaman da düşmana geri çekilirlerken taarruz ederlerdi. Buhara
    ordusunun kaderi de bu olmuştu. Bu tedbirlerin çoğunu hünerleri onlardan eksik olmayan Türkler ve
    Moğolların kısmen ataları olan Hunlar da kullanmışlardı. Kataylar süvari kolları halinde manevraya
    alışmışlardı. Çinliler ise savaş düzenlerini çok iyi biliyorlardı. Cengiz Han şüphesiz ki, bu tecrübelerden
    faydalandı, fakat mücadelede en büyük etken yenilmez kararı, yerinde harekete geçmek gibi özel bir
    yeteneğe sahip olması ve adamlarını demir gibi bir düzene tabi tutması olmuştur.
    Bizzat Çinliler bile Cengiz’in ordusunu Tanrı gibi idare ettiğini söylüyorlardı. Önemli kuwetlerini,
    görünürde hiç zahmetsiz geniş arazi üzerinde bir yerden bir yere sevk edişi, birbirinden çok uzak meçhul,
    kıtalarda, birçok savaşları aynı zamanda idare edişinde gösterdiği zeka ve beceri, daima olumlu sonuçlar
    veren kuşatmaları, parlak zaferleri, bütün bunlar bir araya geldiği zaman bütün Avrupa’nın görülmeyecek
    bir insanla karşı karşıya olduğumuzu anlarız”
    Demetrius Boulger, Büyük Moğol Serdarı’nı işte böyle tarif ediyor.
    Moğollar ve top barutu
    Cengiz Han ile' Moğollarının Çin gibi kapalı bir imparatorluğu açtıkları zamandan çok önce, Çinliler
    tarafından yapılan o zamana ait keşifler hakkındaki kesin bilgilerimiz çok azdır. Daha sonradan, yani 1211
    senesinde Çin’de top barutundan bahsedildiğini sık sık işitiyoruz. Bu barutu Çinliler Ho- Pao dedikleri savaş
    makinelerinde kullanırlardı.
    Bir kuşatma olduğu zaman, Ho - Paoların ahşap kuleleri tahrip ettiğinden bahsedilir. Bu barut bir defa
    patladı mı, gök gürültüsüne benzeyen bir gürültü meydana gelirdi ve bu ses takriben kırk sekiz kilometreden
    işitilirdi. Bunda abartı olsa gerektir. 1232’de Kai-Fong kuşatmasından bahseden bir Çinli tarihçi şunları
    söyler:
    “Moğollar güllelerden sakınmak için yer altında kazdıkları çukurlara kapandıkları için, Şin-liyenli
    dediğimiz ateş püskürme makinelerini, Moğol istihkamcılarının bulundukları yerlere zincirler vasıtasıyla
    indirmeye mecbur olduk. Bunlar patladılar, insanları da, kalkanlarını da parça parça ettiler. ”
    Muhakkak ki, Çinliler de, Moğollar da top barutunun tutuşma özelliğini biliyorlardı. Fakat Moğollar top
    dökmesini bilmiyorlardı. Onun için gülle kullanmakta, fazla ilerleme de göstermediler. Gene gergin kirişli
    kuşatma aletleri kullanmaya devam ettiler. Oysa aynı Moğollar, 1238 ile 1240 arasında Orta Avrupa’yı bir
    baştan öbür başa geçtiler ve Rus Polon-yası’nda bulundular. Fribourg-en-Brisgau da onların istila sahaları
    dahi-lindeydi. (Schwartz’ın yazdıklarına karşı söylemek gerekir ki, Moğollar Avrupa’da top barutu
    kullanmamışlardır.)
    Roger Bacon’a gelince, görünüşe göre o da, herkesin kullanması için top barutu imal etmiş değildir. O
    yalnız böyle bir maddenin varlığından ve yanıcı çzelliğinden bahsetmiştir. Roger Bacon, sadece Saint
    Louis’nin Moğollar nezdine elçi olarak gönderdiği rahip Guillaume de Rubriquis ile buluşmuş, konuşmuş ve
    onun coğrafi bilgilerinden faydalanmıştır.
    Roger Bacon, Opus Majus’da Gillaume de Rubriquis’in kitabından bahsederken der ki:
    “Bu kitabı gördüm ve yazarı ile 1 görüştüm.”
    (Buna verilecek cevap şu olabilir: Rubriquis, kitabında top barutundan hiç bahsetmemiştir. Moğol
    sarayındaki altı aylık ikameti esnasında, kitabın yazarının barut hakkında bilgi edindiğine emin değiliz.
    Zaten Bacon, Rubriquis’in dönüşünden kısa bir süre önce, barutun özel terkibinden - güherçile ve kükürt -
    ilk defa bahsetmiştir.
    Dikkate değerdir ki, top barutunun Avrupa’da görünen iki mucidi, Moğol istilasından fikirlerin heyecana
    düştüğü ve istilacıların kullandıkları silahlarla alakadar oldukları sürece, takriben yetmiş beş sene yaşadılar
    ve her ikisi de Moğollarla az çok münasebette bulundular. Herkes bu noktaya az ya da çok önem vermekte
    gene serbesttir.
    Fakat şurası muhakkaktır ki, ateşli silah ilk olarak Rahip Schzvart zamanında Almanya’da görünmüştür.
    Toplar olgunlaştılar ve bunların kullanımı Avrupa’da süratle ilerledi. İstanbul’u ve Türkler’i geçerek
    Asya’ya girdiler. Bu suretledir ki biz Babür’ü 1525'te Türklerin kullandıkları büyük bir topla silahlanmış
    görüyoruz. İlk madeni top sekizinci asırda Çinde dökülmüştür.
    , Çok ilginçtir, 1581’de biz Avrupalı Kazakların ellerinde fitilli tüfeklerle Tatar imparatorluğunu istila
    ettiklerini görüyoruz. Halbuki Asyalıların kullanmasını bilmedikleri boş bir topu düşmanı yıldırımla
    vurulmuşa çevireceğini bekleyerek boş yere sürükleyip taşıdıklarını da görüyoruz.
    Özetle, Çinliler top barutunu imal etmişler ve Bacon kardeşlerle Schwartz’dan çok önce yanıcı özelliğe
    sahip olduğunu anlamışlardır. Fakat savaşta barutu çok az kullanmışlardır. Avrupalılar ise barut yapımını
    öğrenmişler, belki de barutu kendileri icat etmişlerdir. Bu konu tartışmalıdır. Yalnız kullanılması mümkün
    ilk'topu onların imal ettikleri kesindir.
    Bu konu hakkındaki gerçeği şüphesiz ki hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. Yalnız Mathieu Paris ile
    Thomas de Spalato ve diğer ortaçağ tarihçilerinin savaşta duman ve ateş çıkaran Moğolların saldıkları
    korkudan bahsetmeleri de ayrıca dikkat çekicidir. Büyük olasılıkla bu, o tarihte Avrupa’da bilinmeyen top
    barutunun Moğollar tarafından toprak çanaklarda kullandıklarını gösteriyor. Carpin, Moğolların kullandığı
    ve ateşinin bir tür körükle parlatıldığı ateş saçan aletlerden bahseder. Her halde Moğollar arasında dumanın
    ve ateşin bu suretle görünüşü, ortaçağ tarihçilerince Moğolların birer cin olduklarına alamet sayılmıştır.
    Büyücüler ve haç
    Moğol fırkaları Subotay ile Cebe Noyan’ın kumandası altında Kafkasya’yı geçtikleri zaman rast
    geldikleri bir Hristiyan Gürcü ordusunu bozmuşlardı. Gürcü kraliçesi Rusudan Ani piskoposu David
    aracılığıyla Papa’ya . bir mektup gönderdi. Bu mektubunda Moğolların Gürcü safları önünde haçlı bayrak
    açtıklarından bahsetmişti. Bu olaydır ki, hatalı olarak Gürcüleri, Moğolların Hristiyan oldukları yanılgısına
    düşürmüştür.
    Leh tarihçileri de Leignitz savaşından bahsederlerken Moğolların Yunanca X harfine benzeyen bir işarete
    sahip koca bir bayrakla çıkageldiklerinden bahseder. Bir tarihçi, bunun haçı küçük görmek için, koyunun
    haç şekline konulmuş uyluk kemiklerinden yapılmış olması ihtimalinden bahseder. Bunu icat eden şamanlar,
    büyü için koyunların uyluk kemiklerini sık sık kullanırlardı. Bu manzara bayrağın etrafında uzun etekli
    adamların taşıdıkları çömleklerden kasırga gibi çıkan dumanlarla daha korkunç bir hal alıyordu.
    Moğol orhonları gibi zeki kumandanların düşmanı aldatmak için haç kullanmış olmalarına pek o kadar da
    ihtimal verilemez. Yalnız Moğol ordusuna mensup Nesturi Hristiyan-ların haç arkasından yürümüş olmaları
    ve Leignitz’te bu haçın yanında rahiplerin ellerinde buhurdanlarla giderken görülmüş olmaları muhtemeldir.
    Orta Avrupa’ya karşı Subotay Bahadır
    Moğollar ve Avrupalılar, Cengiz Han sağken boy ölçüşme-mişlerdi. Ancak 1235’te Ögeday’ın idaresi
    zamanında, büyük şûranın kararından sonra karşılaştılar. Olup bitenler özetle şunlardır:
    Cüci’nin oğlu Batu, 1223'te Subotay’ın geçtiği araziye sahip olmak için, Altın Ordunun başında batıya
    doğru yürüdü. Batu, 1238’den 1240 sonbaharına kadar, Volga’yı, Rus şehirlerini, Karedeniz steplerini istila
    etti. Kiev’i ele geçirdi. Lehistan’ın güneyinde akınlar yapmak için kollar gönderdi. Lehistan o zamanlar
    birtakım prensliklere ayrılmıştı.
    1241 Martında karlar erimeye başladığı zaman, Moğolların genel karargahı Karpatlar’ın kuzeyinde,
    şimdiki Lemberg şehrinin bulunduğu yerle Kiev arasında kurulmuştu. Savaşın ruhunu teşkil eden Subotay’ın
    karşısında şu düşmanlar vardı: Tam karşıda Lehistan hükümdarı Afif Boleslas, bir ordu toplamıştı. Biraz
    daha kuzeyde, Silezyada, Hanri le Pieux Lehlerden, Bavyeralılardan, Tötonya şövalyelerinden, bu barbar
    istilasını defetmek üzere Fransa’dan gelen Templiersler’den oluşan 30.000 kişilik bir ordu toplamıştı.
    Boleslas’ın takriben yüz elli kilometre arkasında, Bohemya Kralı, Avusturya’dan, Saks’tan,
    Bramdeburg’dan müfrezeler alan, daha kuwetli bir orduyu seferber ediyordu.
    Moğolların soldaki cephelerinde Galiçyalı Miyeseslas ve diğer asilzadeler, Karpatlar dahilindeki
    topraklarını savunmaya hazırlanıyorlardı.
    Moğolların solunda ve daha ileride, yüz bin kişiden oluşan Macar ordusu, Kral IV. Bela’nın bayrağı
    altında, Karpatlar’ın öte tarafında toplanmaktaydılar.
    Eğer Batu ve Subotay güneye yönelip Macaristan’a girse-lerdi, Leh ordusunu arkalarında bırakırlardı.
    Eğer batıya, Lehlerin üzerine yürüseydiler, Macarları ordularının kanatlarında bırakmış olacaklardı.
    Görünüşe bakılırsa Subotay ve Batu, Hristiyan ordularının hazırlıklarından tamamen haberdardılar. Bir
    sene önce yaptırdıkları keşifler, hücum edecekleri memleketler hakkında kendilerine değerli bilgiler temin
    etmişlerdi. Oysa Hristiyan Kralları, Moğollar’ın, hareketi hakkında çok az bilgi sahibiydiler.
    Yer, atların tutunmasına kafi gelecek derecede kuruyunca, Batu, Pripet boyunca uzanan bataklıklara ve
    Karpat sıra dağlarını çerçeveleyen rutubetli ormanlara aldırış etmeyerek yürüyüşe başladı. Ordusunu dörde
    böldü ve Lehlere karşı güvenini kazanmış iki kumandanın idaresinde en kuwetli birliklerini sevk etti. Bu
    kumandanlar Cengiz Han’ın hafitleri Kaydu ve Baybar idiler.
    Bu ordu süratle batıya yürüdü ve Bohslasın Lehlerine, bir kaç Moğol keşif kolunu takip ettiği sırada
    rastladı. Lehler her zamanki kahramanlıklarıyla hücum ettiler, fakat mağlûp oldular. Boleslas, Moravya’ya
    kaçtı ve ordusunun bakiyesi de kuzeye çekildi. Moğollar bunları takip etmediler. Bu olay 18 Mart’ta vuku
    buldu. Krakova yakıldı ve Kaydu ile Baybar’ın Moğolları, kuwet-lerini Bohemlerle birleştirmeye vakit
    bırakmadan Silezya Düküne hücum etmek için, aceleyle yollarına devam ettiler.
    9 Nisan’da, Laygniç ovasında Hanrile Pieuxn’nün ordusuna tesadüf ettiler. Bu karşılaşmayı takip eden
    savaş hakkında çok şey bilmiyoruz. Yalnız şunu biliyoruz ki, Alman ve Leh kuwetleri Moğol hücumu
    karşısında hezimete uğradılar ve neredeyse tamamen imha oldular. Hanriv ve Baronlarının kuwet-leri son
    askerlerine kadar öldürüldüler.
    Laygniç, savunmacıları tarafından yakıldı ve savaşın ertesi günü Kaydu ve Baybar, buradan seksen
    kilometre mesafede, Bohemya Kralı Wenceslas’ın daha büyük ordusuyla karşılaştılar.
    Wenceslas, yavaş yer değiştiriyor, oysa Moğollar bir görünüp bir kayboluyorlardı. Ordusu muazzam ve
    idaresi güçlü, Moğol fırkasının saldıramayacağı kadar kuwetliydi. Fakat Ka-tay atlılarına yetişemiyordu.
    Kataylılar bundan yararlanarak atlarını dinlendirdiler, aynı zamanda Silezya’yı ve güzel Morav-ya’yı
    Wenceslasın gözleri önünde tahrip ve yağma ettiler. Nihayet hileye başvurarak kendileri Batu’ya katılmak
    üzere güneye dönerlerken, onları kuzeye göndermenin yolunu buldular.
    Ponce d’ Aubon, Saint Louis’ye şunları yazmıştı:
    “Biliniz ki, Almanya’nın bütün baronları ve kral ile bütün ruhaniler ve Macar rahipleri Tatarlara karşı
    yürümek için, haçları ellerine aldılar. Kardeşlerimizin söylediklerine bakılırsa, eğer Tanrı’nın emir ve
    iradesiyle Hristiyanlar mağlûp olurlarsa, bu Tatarlar, kendilerini durdurabilecek kimse olmadan,
    memleketimize kadar gelebileceklerdir.”
    Bu mektup yazıldığı sırada, Macar ordusu çoktan mağlûp edilmişti. Subotay ve Batu, üç fırkayla
    Karpatlar’a geçiyorlardı. Sağ kanat Galiçya’dan Macaristan’a girdi. Subotay’ın kumandasındaki sol kanat
    Moldavya’ya iniyordu. Yollarına çıkan önemsiz ordular mahvedildiler ve üç kol, kuwetlerini, Pesth
    civarında, Bela’nın ve Macarlarının karşısına çıkardılar.
    Nisan başlarında, tam Leigniç savaşından önceydi. Subotay ve Batu, kuzeyde ne olup bittiğini
    bilmiyorlardı. Öder üzerinde bulunan Cengiz Han’ın küçük hafitleri ile irtibat sağlamak için bir fırka
    gönderdiler.
    Rahip Ugolin’in küçük ordusu bunlara karşı yürüyordu. Bataklık bir yere kadar gerilediler ve pervasız
    Macarları sardılar. Rahip hayatta Ralan üç arkadaşı ile kaçtı.
    Bu sırada ordu Tuna’yı geçmeye başlamıştı. Macarlar, Hır-vatlar, Almanlar ve Macaristanda kalmış bazı
    Fransız Tampli-ersleri, hepsi yüz bin kişi. .. Moğollar bunların karşısında yavaşça gerilediler.
    Batu, Subotay, ve Kiev fatihi Mengü, orduyu bırakmışlar, savaş için seçilecek yeri araştırıyorlardı.
    Burası, dört tarafı Sayo nehri, bağlarla örtülü Tokay tepeleri, karanlık ormanlar ve büyük Lomniç dağları
    ile çevrilmiş Mohi mevkiiydi.
    Moğollar nehri geçtiler, geniş bir taş köprüyü bozmadan bıraktılar ve sahilden sekiz kilometre mesafede
    bir ormana daldılar.
    Beldenin ordusu körü körüne geldi, ağır yükleri, silah hamalları ile Mohi’de ordugah kurdu. Köprünün
    öte tarafına bin kişi koydu. Ormanlarda keşfe çıktılar ve düşmanın izine tesadüf etmediler.
    Geceleyin Subotay, Moğolların sağ kanat kumandasını aldı ve geniş bir çember çevirerek, kuwetlerini
    nehir kenarına, daha önce gördüğü geçit yerine getirdi. Kuwetlerinin nehri geçişlerini kolaylaştırmak için,
    bir köprü inşasına başladı.
    Şafakla beraber, Batu’nun ileri kolları, taş köprü istikametinde geri döndü ve birdenbire baskın vererek
    köprüyü bekleyen müfrezeyi imha ettiler.
    Batu, kuwetlerinin önemli bir kısmını öbür sahile sevk etti. Köprüyü geçen atlıların hamlelerini
    durdurmaya çalışan Bela süvarilerine karşı yedi mancınık işliyordu. .
    Fakat Moğol dalgası, düşman saflarına girdikçe büyüyor ve dokuz at kuyruklu müthiş bayrak, dumanlar
    arasında ilerliyordu. “Uzun, sakallı, geniş ve beyaz bir çehre, etrafa kötü bir koku dağıtarak gidiyordu.”
    Avrupalılardan biri bayrağı böyle tarif eder. ..
    Muhakkak, Bela’nın askerleri kahraman insanlardı. Savaş, aralıksız ve inatla öğleye kadar devam etti. Bu
    sırada Subotay, kuşatma manevrasını bitirdi ve Bela'nın ordusunun arkasında göründü. Moğollar saldırıya
    geçtiler ve Macarları perişan ettiler. Onlar da Alman şövalyeleri gibi savaş meydanında neredeyse son
    neferine kadar öldüler.
    O zaman Moğol safları boğazlar yolunu serbest bırakarak batıya doğru açıldılar. Macarlar bu taraftan
    kaçtılar ve Moğollar peşlerine düştüler. İki gün devam eden yol, Avrupalı neferlerin cesetleriyle doldu. Kırk
    bin kişi ölmüştü. Bela, geriye kalan taraftarlarından ayrıldı. Hatta ihtiyar kardeşini dahi bırakmıştı. Atının
    sürati sayesinde takip edenlerden yakayı kurtardı. Tuna sahilinde saklandı. Oraya kadar takip edildiği için
    Kar-patlar’a kaçtı. Oradan, Lehistan kralı ve felaket arkadaşı Boleslas’ın kapandığı manastıra sığındı.
    Moğollar Peşte’yi zaptettiler ve Gran mahallelerini ateşe verdiler. Neyştat’a kadar Avusturya’ya girdiler.
    Alman ve Bohem orduları ile karşılaşmaktan kaçınarak Raguza dışında sahildeki şehirleri yakaraktan
    Adriyatik’e kadar gittiler. İki aydan kısa sürede Elbe kaynağından denize kadar Avrupa’yı dolaştılar, üç
    muazzam ve on iki kadar küçük orduyu tarumar ettiler. On iki bin kişilik bir kuwetle Laroslav de
    Sternberg’in kumandasında savunulan Olmutz dışında bütün şehirleri zaptettiler. Batı Avrupa’yı kaçınılmaz
    afetten hiçbir şeyin kurtarması ihtimali olmadığı anlaşılıyordu.
    Bela ve Sen Lui gibi idaresiz hükümdarların sevk ve idare ettiği Avrupa orduları, muhakkak kahramanca
    çarpıştılar. Fakat Subotay, Mengü, Kaydu gibi hayatlarını savaş içinde geçirmiş kumandanların sevk ettikleri
    Moğol ordularının seri manevralarıyla başa çıkacak kabiliyette değildiler.
    Savaş bitmemişti'. Karakurum’dan gelen postacı, Moğolla-ra Ögeday’ın ölümü haberini ve Gobi’ye
    dönüş emrini getirdi. Ertesi sene toplanan büyük bir şûrada Mohi savaşının acayip bir yansıması oldu. Batu,
    Subotay’ı savaş meydanına geç gelmekle ve bu suretle birçok Moğol’un ölümüne sebebiyet vermekle
    suçladı. İhtiyar general sert bir sesle şu cevabı verdi:
    “Hatırla ki senin önündeki nehir derin değildi ve bir köprü vardı. Benim geçtiğim yerde nehir derindi ve
    ben bir köprü inşa ettirmek zorunda kaldım.”
    Batu, sözün doğruluğunu onayladı ve artık Subotay’ı suçlu görmedi.
    Avrupalıların Moğollar hakkında düşündükleri
    Bu kitapta, Moğol ordularının o tarihte Avrupa ordularına açıkça üstün olduklarını yeteri derecede izah
    edebildiğimizi zannediyoruz. Moğollar daha hızlı hareket kabiliyetindeydiler. Subotay kendi fırkasıyla
    Macaristan’ı istila ederken üç günde 450 kilometre mesafe kat etmişti. D’Auban, Moğolların bir günde Şartr
    ile daire arasındaki mesafeye denk bir mesafe kat ettiklerini söyler.
    Çağdaş Avrupa tarihçilerinden Thomas de Spalaton, Mo-ğollardan bahsederken, yer yüzünde hiçbir
    milletin onlar kadar düşmanı, özellikle düzlük yerlerde kahramanlık kuweti ve askeri strateji sayesinde
    perişan edemeyeceğini söyler.
    Bu fikri, müthiş 1238 -1242 istilasından kısa süre sonra Moğol Han’Ina gönderilen Rahip Karpen
    tarafından da desteklenmektedir:
    “Hiçbir krallık, hiçbir eyalet, Tatarlara karşı koyamaz, diye yazar ve devam eder, “Tatarlar savaşta
    sadece kuwete değil, hile ve aldatmacaya da müracaat ederler. ”
    Askeri işlerden anladığı görünen bu cesur rahip, Tatarların sayıca Avrupalılardan az olduğuna, kuwetli ve
    iri yarı olmadıklarına işaret eder ve daima ordularının kumandalarını ellerine alan Avrupalı hükümdarlara ne
    kadar kabiliyetsiz de olsalar savaş zamanlarında Tatarların askeri teşkilatlarını aynen almalarını tavsiye eder.
    Der ki:
    . “Ordularımız Tatarlarda olduğu gibi idare edilmeli ve şiddetli düzene tabi tutulmalıydı. Savaş
    meydanları, mümkün olduğu kadar dört tarafı kapalı düzlük sahalardan seçilmeliydi. Ordu hiç bir zaman tek
    parça bir kütle halinde yığılmamalı, aksine çeşitli fırkalara ayrılmış olmalıydı. Her yöne keşif müfrezeleri
    göndermeliydi. Generaller kıtalarını gece günüz tetikte bulundurmalı ve ordular daima savaşa hazır
    bulunmalıydılar. Zira Tatarlar cin gibi uyanıktır.
    Eğer Hristiyan prensleri ve hükümdarları Moğolların ileri hareketlerini durdurmak isterlerse, bir dava
    etrafında birleşmeli ve ortak hareket etmelidirler.”
    Karpen, Moğolların silahlarına da dikkat etmiş ve Avrupalı askerlere kendi silahlarını düzeltmelerini
    tavsiye etmiştir.
    “Hristiyan prenslerinde de yaylar, mancınıklar ve Tatarların o korkunç toplarından olmalıydı. Bundan
    başka demir topuz ve uzun saplı baltalarla donatılmış askerleri de olmalıydı. Çelik ok uçları Tatarlarınki gibi
    ıslatılmalı, yani sıcakken tuzlu suya batırılmış olmalıydı. Bu suretle oklar, zırhlara daha iyi işlerdi.”
    Moğolların ok kullanışları da Karpen üzerinde derin bir etki bırakmıştır:
    “Moğollar, önce oklarıyla savaşçıları ve atlarını yaralar veya öldürürler, bu suretle askeri de atı da
    sarstıktan sonra, göğüs göğse dövüşe başlarlardı.” -
    O tarihte, Papa’ya karşı meşhur mücadeleye girişen İmparator II. Frederik, diğer prenslerden yardım
    isterken, İngiltere kralına şunları yazmıştı:
    ‘Tatarlar kısa boylu adamlardır, fakat adaleleri kuwetlidir. Mağrurdurlar, cesur ve cüretkardırlar ve
    amirlerinin birer işareti üzerine her zaman kendilerini tehlikeye atmaya hazırdırlar. Fakat içimizi çekerek
    itiraf etmelidir ki, daha önce bunların sırtlarında deriden ve demir parçalarından elbise varken, şimdi hepsi
    öldürdükleri Hristiyanlardan aldıkları daha mükemmel zırhlarla donanmıştır. Üstelik bunların bizimkilerden
    daha iyi binekleri vardır. ”
    Bu satırları yazdığı tarihte İmparator Frederik galip Moğol istila ordusu tarafından Büyük Han’ın tebaası
    olmaya davet edildi. Moğollar kendi açılarından çok yumuşak şartlar teklif ediyorlardı: İmparatorla
    milletinin teslim olmalarını istiyorlardı. Kendisini sağ bırakacaklarda ve İmparator kendisine verilecek bir
    memuriyete geçmesi için Karakurum’a davet ediliyordu. Fredrik, bu tekliflere sadelikle, yırtıcı kuşları pek
    iyi tanıdığı için, Han’ın kuşçu başılığı görevini çok iyi yapabileceğini cevaben bildirmişti.
    3 Boyun eğme, bazen de arka arkaya toplanan ağır bir vergi, bu durumda izlenilen yoldu. Cengiz Han,
    haklı ve iyi bir sebep olmadıkça asla savaşa girmezdi.
    Moğollarla Avrupalı hükümdarlar arasında haberleşmeler
    Batu ile Subotay 1242’de Avrupa’yı terk ettikleri zaman, yeni bir Moğol istilası korkusu, Hristiyan
    hükümdarlarını çeşitli tedbirler almaya sevketti. IV. İnnosan, Hristiyanlığı kurtarma çarelerini araştırmak
    üzere Lion meclisi ruhanisini toplantıya davet etti. Sen Lui, yeteri derecede şaşkınca bir dille, Tatarlar bir
    daha göründükleri takdirde Fransa atlılarının kiliseyi savunmak için can vereceklerini söyledi. Bundan sonra
    da felaketlerle sonuçlanan Mısır Haçlı seferlerine başladı. Hazar denizinin güneyinde Baysun Han’ın
    kumandasında bulunan Moğollara çok defalar rahipler ve posta Tatarlan gönderdi.
    Bu giden elçilerden biri, Karakurum’da Han’ın nezdine gönderilmişti ve tuhaf bir olay yaşandı.
    Joinville’in bize anlattığına göre, elçiler ellerinde hediyelerle içeriye girdikleri zaman Han, etrafındaki olan
    asilzadelere dönerek demiş ki:
    “İşte Fransa itaat ediyor ve işte bize gönderdiği cizye!”
    Moğollar birçok defalar Sen Lui'yi Han’a itaat etmeye, cizye vermeye ve diğer hükümdarlar gibi Han’ın
    himayesi altına girmeye teşvik ettiler. Sen Lui’ye, o zaman mücadele halinde bulundukları Selçuklularla
    Anadolu’da savaşa girişmesini tavsiye ettiler.
    Sen Lui, bir kaç sene sonra, zeki ve iri yarı Rabruquis’ i Han’ın sarayına gönderdi ve ona elçi gibi
    gitmemesini ve hareketinin bir itaat şeklinde yorumlanmasına meydan vermemesini tavsiye etti.
    Sen Lui’nin ordudan aldığı mektuplardan birinde, Moğol-lar arasında bir çok Hristiyan bulunduğu
    zikredilmektedir.
    “Biz kuwet ve vazifeyle arz etmeye geldik ki, bütün Hristi-yanlar Müslüman memleketlerinde esaretten
    ve cizyeden kurtulmalı, hürmet ve itibarla muamele görmelidirler. Hiç kimse onların mallarını ellerinden
    almamalı. Yıkılan kiliseler yeniden yapılmalı ve Hristiyanların çan çalmalarına müsaade edilmelidir.”
    Filistin’deki Hristiyanlara karşı tutumları ne olursa olsun, Moğollar, Avrupa ordularının Müslümanlara
    karşı yardımlarını samimiyetle istiyorlardı. 1274’te Papa’ya, sonra İngiltere Kralı 1. Edvard’a on altı kişiden
    oluşan bir heyet gönderdiler. İngiltere Kralı belirsiz bir cevap verdi, çünkü Kudüs’e gitmeye hiç de niyeti
    yoktu: .
    “Kutsal toprakları Hristiyan düşmanlarının elinden kurtarmak konusundaki kararı sevinçle öğrendik.
    Sizlere çok minnettarız ve teşekkürler ederiz. Fakat şimdilik Kutsal Topraklar’a ulaşma tarihimiz hakkında
    sizlere hiç bir bilgi veremeyiz.”
    Bu esnada Papa, Hazar denizi civarında Han’a elçiler gönderdi. Bu adamlar Han’ın ismini
    bilmediklerinden Moğolları gücendirdiler ve kan döktükleri için, Moğollara cani diyerek hakaret ettiler.
    Moğollar da bütün dünyayı idare eden bir adamın ismini bilmediği için Papa’yı cahillikle itham ettiler.
    Düşmanları öldürmeye gelince, bunu bizzat Gök’ün oğlunun emriyle yaptıklarını söylediler. Bayşu bir ara
    rahipleri öldürmek istedi, fakat nihayet elçi olduklarını düşünerek, hepsini de sağ salim geri gönderdi.
    Bayşu’nun, IV. İnnosa’nın elçilerine verdiği mektup kaydedilmeğe değerdir:
    “Büyük Han’ın emriyle, Noyan Bayşu şu kelimeleri gönderir:
    Papa, adamlarının bizi bulup mektuplarını teslim ettiklerini biliyor musun? Gönderdiğin adamlar hakaret
    içeren sözler söylediler. Bunu senin emrinle mi yaptıklarını bilmiyoruz. Onun için sana bu haberi gönderdik.
    Eğer yerde ve suda hüküm sürmek istersen, bizzat buraya kadar gelmelisin, bizi bulmalısın ve bütün
    dünyanın üstünde hüküm süren adamın huzuruna varmalısın. Eğer gelmezsen, ne olacağını kestiremeyiz.
    Orasını Allah bilir. Yalnız gelip gelmeyeceğine, gelirsen dostça mı, düşmanca mı geleceğine dair bize bir
    haber ilet!”
    4 Bu mektupta gene şu tehditkar cümle görünüyor: “Ne olacağını kestiremeyiz. Orasını Allah bilir.”
    Moğollar, harbe karar verdikleri zaman bu cümleyi kullanmaları adettendi. Moğollar daima Cengiz Han'ın
    adına önce elçiler gönderirler ve şartlarını bildirilerdi. Eğer bu şartlar reddedilirse, ihtarda bulunurlar ve
    savaşa hazır-lanırlardı.
    Cengiz Han’ın mezarı
    Londra gazetelerinden birinde, Profesör Fierre Kozloff’un Moğol fatihinin mezarının yerini bulduğuna
    dair yazılmış bir makale, büyük bir ilgi uyandırmıştı. Profesör Kozloff, 11 Kasım 1927’de Leningrad’dan
    gönderdiği telgrafla New York Ti-mes’da bu yazıyı tekzip etti.
    Profesör Kozloff, 1925 - 1926 senelerinde Güney Go-bi’de, Karakotoda yaptığı son seyahatin
    sonuçlarından bahsederken, orada bulunan eski bir belgeye dayanarak, Cengiz Han’ın mezarının bulunduğu
    yerin henüz bilinmediğini beyan etmiştir. Bu kaybolmuş mezar için, birbirinden farklı bir çok emareler
    vardır.
    Reşidin, Cengiz Han’ın, Urga civarında, Yaka Kuruk denilen bir tepede yakıldığından bahseder.
    Quatremetre ve diğerleri, bu tepenin Urga civarında Kamula tepesi olduğunu söylerlerse de, bütün bunlar da
    şüpheleri ortadan kaldıracak mahiyette değildir.
    Arhimandrit Palladüis der ki:
    “Moğol devrinden kalan belgeler arasında, Cengiz Han’ın kabrinin bulunduğu yeri gösteren açık bir bilgi
    mevcut değildir.”
    Daha sonradan işitilen ve E.T.C, Werner tarafından zikredilen bir rivayete göre, Cengiz Han’ın kabri
    Etjen Koroda, Or-dos memleketindedir. Üçüncü ayın yirmi birinci gününde, Moğol prenslerinin burada bir
    törende hazır bulunmaları adet olmuştur. Büyük' Han’dan kalan eşya - bir eyer, bir yay ve diğer eşyalar - bir
    kabir değil, fakat birbiri üzerine yığılmış duvarla çevrilmiş bir arsaya getirilmiş. Buraya beyaz keçeden iki
    çadır kurulmuş. Zannedildiğine göre burada taştan bir sanduka var. Fakat bu sandukanın içinde ne olduğunu
    kimse bilmiyor.
    M. Wernern, Moğolların, hala özel imtiyazlara sahip beş yüz aile tarafından muhafaza altında
    bulundurulan bu arsada büyük fatihin kemikleri bulunduğunu söylemekte hakları olduğunu düşünmektedir.
    Bu yer Çin Seddi'nin öte tarafında, Ho-ang’ın güneyinde, 40 derece kuzey ve 109 derece doğudadır.
    Bu fikre göre, Cengiz Han’ın neslinden Moğol prensi bir tanıklığı nakleder. Bu tanıklık belki de belirsiz
    raporlardan ve birbirine uymayan bilgilerden daha önemlidir.
    Kalaylı alim Ye Lui Tchou Tsai
    Cengiz Han’ın dikkatini çeken bu genç Kataylı kadar, çok az kişi hayatında, bu derece güç bir rolü
    oynamak mecburiyetinde kalmıştır. Çin filozofları içinde birinci olmakla beraber, ordu nereye gittiyse o da
    gitti ve Moğollar felsefe, yıldız ilmi ve tıp tahsil eden bu gencin ağır mesaisini kolaylaştırmadılar. Yay
    imalinde ustalığıyla tanınan bir subay, bir gün, uzun sakallı büyük Katay’lı ile eğleniyordu:
    “Bir ilim adamının savaş yoldaşları arasında işi ne?”
    Ye Lui Chou Tsa’i, ona şu cevabı verdi:
    “Güzel yay yapmak için ağacı işlemesini iyi bilen bir adam lazımdır. Fakat koca bir ülkeyi idare için,
    hakim bir adam olmak gerekir.”
    Genç filozof ihtiyar fatihin sohbet arkadaşı oldu ve Batıya doğru uzun yürüyüş süresince Moğollar
    kıymetli talan eşyalarını toplarlarken, o da kitapları, yıldız ilmi masalarını şahsen kullanmak üzere topladı.
    Ordunun geçtiği memleketlerin coğrafyasını kaydediyor ve orduda salgın bir hastalık çıktı mı, kendisiyle
    alay eden subaylardan bir filozof intikamı almaktan zevk duyuyordu, çünkü onlara Ravent özü şırınga
    ediyor ve iyileştiriyordu.
    Cengiz Han kendisini çok takdir ettiği için, o da ordunun geçişini gösteren katliama engel olmak için hiç
    bir fırsat kaçırmıyordu.
    Bir rivayete göre, aşağı Himalaya boğazlarında Cengiz Han, karacaya benzeyen, fakat yemyeşil ve tek
    boynuzlu acayip bir mahlûk görmüş ve Ye Lui Tchou Tsai’yi çağırarak bu hayvan hakkında izahat
    istemiştir.
    Kataylı ağır bir sesle şu cevabı vermiştir:
    “Bu garip hayvana Kiyo-Tuan derler. Yer yüzünün bütün dillerini bilir, yaşayanları sever ve katliamdan
    nefret eder. Bize görünüşü hiç şüphesiz senin için bir uyarı olacak. Ey benim Han’ım, gel bu yoldan dön!”
    Cengiz’in oğlu Ögeday’ın saltanatı zamanında Kataylı, imparatorluğu bilfiil idare etti ve Moğol
    zabitlerinin doğrudan doğruya ceza uygulamalarına engel oldu. Bunun için hakimler ve hazineyle meşgul
    olmak üzere vergi tahsil memurları tayin etti. Canlı zekası ve sakinlikle gösterdiği cesaret, göçebe fatihlerin
    hoşuna gidiyor ve kendisi de onlar üzerinde etki yapmasını biliyordu. Ögeday içki kullanıyordu. Halbuki
    hükümdarın mümkün olduğu kadar fazla yaşaması Ye Lui Tchou Tsai’nin menfaatineydi.
    Serzenişleri Han’ın üzerinde hiçbir etkide bulunmayınca, Kataylı bir gün kendisine içinde uzun süre
    şarap durmuş bir kase getirdi. Şarap, kasesinin iç duvarını aşındırmıştı:
    “Eğer şarap demiri böyle aşındırırsa, bağırsaklarınızı ne hale getirdiğini bir düşünün!" dedi. Ögeday
    bundan sonra içki konusunda ileri gitmedi. Fakat gene ifratıdır ki, ölümüne sebep oldu.
    Bir gün danışmanının bir hareketine hiddetlenerek, Ye Liu Chou Tsai’yi hapse attırdı. Sonra fikrini
    değiştirerek, onun hapisten çıkarılmasını emretti. Fakat Kataylı hapishanedeki hücresini bırakmadı. Ögeday,
    danışmanın neden tekrar saraya gelmediğini öğrenmek için bir memur gönderdi. Kataylı şu cevabı gönderdi:
    “Sen beni danışman tayin ettin. Sonra beni hapse attın. Demek ki kabahatim vardı. Şimdi beni hapisten
    çıkarıyorsun, demek ki, masumum. Senin için beni oyuncak gibi kullanmak güç bir iş değildir. Fakat bu
    durumda memleket işlerini nasıl idare edersin?”
    Kendisini eski vazifesine iade ettiler ve bu milyonlarca halkın hesabına iyi bir şey oldu.
    Ögeday öldükten sonra ihtiyar Kataylının elinden geniş yetkilerini aldılar ve onun görevini Abdürrahman
    isminde bir Müslüman’a verdiler. Yeni danışmanın sert tedbirlerinden kederlenen Ye Lui Chou Tsai, kısa
    bir süre sonra öldü.
    Bazı Moğol subayları, Hanların sarayında senelerce büyük bir servet yığdığını düşünerek, Kataylı ’nın
    ikametgahını yağma ettiler. Müzik aletleri, el yazmaları, haritalar, kitabeler kazılı taşlardan oluşan gerçek bir
    müzeden başka bir şey bulamadılar.
  • - Yeterince görebildin mi İstanbul’u?
    - Uzun bir ömür artı on gün bana yetti.

    Nasıl ölümü atlatmanın yolu kentten uzaklaşmaksa, zaman geçirmenin yolu da sohbet etmektir.

    Bir kadının en büyük kötülüğü daima sizden iyi olmasıdır. Annem benden iyi.

    Acıya hazırlandığımız o kısa boşlukta insan ile hayvan, akıllı ile deli, melek ile şeytan aynıydı.

    Karanlık dinginlikti, kutsaldı.

    Malzemesi insan olan siyaset dünyayı nasıl değiştirebilirdi ki? İyiliğin toplumu kurtaracağını ve mutlu kılacağını iddia edenler, in-sanı tanımıyorlardı. Bencilliği görmezden geliyorlardı, anasını satayım. Çıkarcılık, hırs ve rekabet, insanlığın temeliydi.

    Eskiden kanatlarında kıvılcımlar yanan ruhum. Umudun mah-muzu yavaşça dokunsa şahlanırdın. Ey derin derin soluyan hasta, işe yaramaz beygir. Sönmeyen yanı var mı dünyanın?

    İnsanın en saf haliyiz burada unutmayalım, acı çeken insan.

    Bu yaşamda insan en çok kendisinden korkar, onlar da korkacak ve beni susturmaya çalışacaklar, önce konuşmam için işkence yapan adamlar artık susmam için çarmıha gerecek, elektrik verecek, her yanımı kana bulayacaklar. Hakikat benim için ne kadar dehşetliyse onlar için de öyle olacak, kendimle ilgili her şeyi anlatacak ve onları görmek istemedikleri yanlarıyla yüzleştireceğim. Aynaya ilk defa bakan cüzamlılar gibi şaşıracak, geri çekilip duvara yapışacak, kendilerini değiştiremeyecekleri için aynayı, yani benim yüzümü ve kemiklerimi kırıp dökmekten başka yol bulamayacaklar. Dilimi kesmeleri de fayda etmez, inlemelerim kulaklarını sağır edecek, zihinlerini tek bir gerçeğe kilitleyecek. Evlerinde bile gece yarıları ter içinde uyanıp, anasını satayım en sert içki şişelerini soluk soluğa bitirecekler. Nereye kaçabilirler ki gerçek, insanın şahdamarındadır. Ya kabullenecek ya da damarlarını kesecekler.

    Karanlıkta insanın nasıl düşüneceğini şaşırıyordu, oysa dünya yanı başındaydı, ona dönmek istiyordum.

    İnsan kendini ne kadar hazırlarsa hazırlasın acıyı yaşadığı an zihni tutuluyordu, acı nedeniyle zamanın akışı kesiliyor, gelecek duygusu yitiyordu, gerçeklik yok oluyor, bütün evren, bedeninden ibaret hale geliyordu. Hep bu an kalacak, başka bir zamana geçilmeyecekti.

    İstanbul yer altında yaşadığımız hücrelerle soluk alıyor, biz de göçüp gitmiş insanların kokusunu taşıyorduk. Zihnimizde eski kentlerin ve eski insanların kalıntısı vardı, yükümüz ağırdı, acı bu yüzden etimize şiddetle çarpıyordu.
    Bir duvar halısındaki resme daldığında başka bir dünyada hiç bilmediğin bir hayatın sensiz akıp gittiğini düşünürsün ya, şimdi bir gemi seni o hayatın kalbine taşır, insan iç geçirirken verdiği bir soluktan ibarettir.

    İlk kez karşılaşan iki insanın yolculuğu bir karanlıktan başka bir karanlığa doğruydu. Acının kıyısında zaman başka türlü aktığı için birbirlerine güvenmişlerdi.

    İnsan kendisiyle yetinmeyen tek varlıktır.

    Acının paylaşılmadığını aklına bilmek başka, bedeninle öğrenmek başkaydı.

    İstanbul’dan çıkıp gitmek varken bu kente bağlanmak nedendi? Bir kenti tanımak üç gün, bilmek ise üç kuşak alırmış. Tanımak ile bilmek arasındaki surları aşmak zaman isterdi, anlık iş değildi. Aynı surlar hem kentte hem de insanda vardı, kentin derinleri karanlıksa insanın derinleri de karanlıktı, nemli ve soğuktu, kimse içindeki karanlığa inmek, kendisiyle orada yüzleşmek istemezdi.

    Kentteki zaman ne hale getirmişti bu insanları?

    Kalbi yansıtan söz, en büyük mucizedir.

    Başkalarının kahrını çekmek, onların aptallığına katlanmak zorunda değildim. İnsanların ruhunu biliyordum. Gerçeği ister, ama gerçeği anlamazlardı. Onca terden, maldan ve ibadetten sonra neye inanacaklardı; duvarın konuşmasındaki mucizeye mi, duvarın söylediği söze mi?
    Akılsızlar şanslı olur, bunun değerini bilmezlerdi, başka ne ararlardı? Uğruna herkesin ömür harcadığı mutluluk ellerindeyken, başka ne isterlerdi?

    Köyünüzün duvarları sizden daha güvenilirdir, taş duvarlar güneşte nasılsa karanlıkta da öyledir, en az yüz yıl ayakta kalır, siz ise insanın gündüz yüzüne güler, gece kapısına kesik tavuk bacağı asarsınız. Kusurlarımızı kabul ettiğiniz görülmemiştir, özür dilemeyi bilmezsiniz, kendi yakınlarınıza tecavüz eder sonra da namus için adam öldürürsünüz, Tanrının adı daima dilinizdedir. Çok iyi ağlarsınız, ağıt dinleyip eski günleri hayal edersiniz. Dünya yansa umurumuzda değil yeter ki evinizin duvarından bir taş eksilmesin, kötülüğün dışarıdan geldiğine inanırsınız. Kötülüğün kaynağı ya komşunuz ya da köye gelen yabancılardır. Kendi kalbinizde bir yılan taşıdığınızı görmezsiniz.

    Bağlandığı umut işte buydu dedim, parmağındaki kiri göstererek ‘o öğretmen benim babamdı’ son şiirinde, insanlara lanet etmişti, o şiiri yazdığı gece dışarı çıkıp gökyüzüne bakmıştı, Samanyolu bir ufuktan diğer ufka akıyordu. Kuzey Yıldızı uzaktaydı. Kuzeye yani o yıldızın yanına çıkamayacağına göre güneye, yerin dibine inmeyi düşündü. Son yolculuğunu böyle tamamlayabilirdi. Her ölüm bir iniş değil miydi? Köy meydanındaki kuyuya gitti, uzanıp baktı. Başını içine eğdi, yosunlu duvarlar güzel kokuyordu, derin derin ciğerlerine çekti , suya bir taş bıraktı, taş indikçe indi çok zaman sonra suya çarpıp yankılandı, aşağısı karanlık, nemli ve gizemliydi. Dünyanın kalbi orada, güney oradaydı.

    İşte seraplar çağı! Bir yalanı gizlemenin en iyi yolu başka bir yalan söylemekti, yer üstündekileri acıları gizlemenin yolu da yeraltında acılar yaratmaktan geçerdi. Burada soğuk hücrelere kapatılanlar, dışarıdaki kalabalığı, caddeleri özlerdi, dışarıdakiler de hücreden uzak, sıcak yataklarında uyudukları için sevinirlerdi. Oysa İstanbul, umutsuzluktan boğulan ve sabahları işe solucan gibi sürünerek giden insanlarla doluydu.

    Bazı insanlar yalnızlıktan kaçarken bazıları yalnızlığa kaçardı.

    Acı çekerken belleğimin sınırını ben de merak ediyordum, neler bildiğimi değil, neler bilmediğimi düşünüyordum. Ben unutmak istedikçe, belleğim daha çok anımsamaya çalışıyordu. Bazen bağırıyor, bazen susuyordum. Acının sınırı buymuş, diyordum her seferinde. Sonra acı genişliyor, yeni bir sınıra ulaşıyordum. Keşif ne tuhaf duyguydu. İnsan acıyı da keşfediyordu. Etim parçalanır, kemiklerim ezilirken sürekli yeni bir acıyla tanışıyordum.

    Acıda herkes yalnızdır.

    Her insanın içinde karanlık bir uçurum varsa...

    Kader duvara çizilen bir çizgiye mi benzerdi? Hiç silinmez hiç değişmez miydi?

    Bir insanın neye güleceğini bilmek, onu tanımanın bir yoluydu.

    İstanbul bir gün felaketine yol açacak günahlarla büyüyen bir adaydı. Doktor’un dediğine göre, Günahlar burada aynı kalmaz, sürekli değişirdi, bu yüzden kent, bilinen değil, her gün öğrenilen yerdi. Onun gizemi, değişim hevesini kamçılar, geleceğe bağlanma isteğini körüklerdi. Bugün belirsizleşince gerçek de belirsizleşir, yerini simgelere bırakırdı. Dağın yerini binalar, kırın yerini çiçekli balkonlar alırdı. Aşk da hiç doymayan sürekli yeni tatlar arayan tüylü ıslak bir hayvana dönüşürdü.

    İnsan, iradesiyle gelmediği bu dünyada kendi varlığını keşfetmekte değil var etmekle yükümlüydü. Dağ biz yokken de dağ, ağaç biz yokken de ağaçtı. Ama kent öyle miydi, çelik, elektrik ve telefon öyle mi? Seslerden müzik, sayılardan matematik, yaratan insan, kentle birlikte yeni bir evren kurardı. Dışarıdaki doğadan uzaklaşırken kendi doğasına yaklaşırdı. Tepelerin yerine, yan yana uzayan çatılara, nehirlerin yerine kalabalık caddelere ve yıldızların yerine her yanda parlayan ışıklara inanırdı.

    ‘’Deniz’’ dediğimde , ‘’Özgür insan’’ Sen denizi hep aşkla seveceksin dizesini mırıldandı.

    Bütün yollar kapandığında kadere boyun eğmek mi iyiydi yoksa küfretmek mi?

    İstanbul’un tuhaf yanı, cevaplardan çok soruları sevmesiydi, mutluluğu karabasana çevirebilir veya tersi, umutsuz yatılan bir gecenin ardından sevinçli bir sabahı başlatabilirdi, belirsizlikten güç alırdı. Kentin kaderi diyorlardı buna. Bir sokağındaki cennet ile diğer sokağındaki cehennemin yeri ansızın değişebilirdi.

    Keşke dört mevsim gibi yer değiştirseydi zenginler ve yoksullar. Böyle bir adalet fena olmazdı.

    Ben insanım demek başkalarından uzaklaşmanın araya mesafe koymanın mesajı oluyordu.

    Bir erkek ne zaman tamamlanırdı? Karım doğum sonrası hiç bilmediği bir duygu edindiğini söylemişti. Kendi tamamlamış hissediyorum sanki içimdeki bütün parçalar yerine oturdu demişti. Yüzüne daha önce görmediğim bir dinginlik gelmişti, imrenerek bakmış onun dünya karşısındaki tatminini merak etmiştim, nasıl bir bütünlüktü bu? Ben nasıl ulaşabilirdim o duyguya? Başkalarına iyilik yapmak veya oğlumun yerine geçmek yeter miydi? Oğlumun acısını yüklenmek, içimdeki parçaları birleştirir, beni doygunluğa erdirir miydi? İstanbul Denizi’ne karşı yalnız başıma otururken geceleri başımı yastığa koyarken veya sabahları ağır adımlarla işe giderken sık sık düşündüğüm soruyu hala soruyordum kendime. Bir erkek ne zaman tamamlanırdı?

    Büyük hayallerin hüsranı da büyük olur..

    İlk insanlar Babil kulesini inşa etmeye başladığında Tanrı onların dilini karıştırmış birbirlerini anlayamaz hale getirerek kuleyi yapmalarını engellemişti. Neye yaradı? Hırslanan insan, hem yeryüzünü hem gökyüzünü fethetti. Bir değil bin kule yaptı, göğü defalarca delip geçti. Binalar uzadıkça Tanrı’nın yok olduğunu fark eden insan bir daha onu aramadı.

    Sıradan İstanbullulara benziyorduk. Ya dünü özlüyor ya da yarını hayal ediyorduk. Bugünü yok saymaya çalışıyorduk, bir yanda geçmişin, diğer yanda geleceğin hikayesini anlatıyorduk. O köprünün kırılmasından ve aşağıdaki boşluğa düşmekten korkuyorduk. Aklımızdan bir türlü çıkmayan şu soruyu düşünüyorduk. Bugünün sahibi kimdi, bugün kime aitti?

    Geçmişte yaşanan ve söze dökülen her şey artık hikayedir..

    Yalanı gerçeğe çeviren bulmacalarda hangi köy İstanbul’la yarışabilir ki…

    Eskiden hayatın bu kadar hızlı değişmediğini söylüyordu, o zamanlar diyordu yenilikler yavaş gelirdi, hayatımıza alıştıra alıştıra dahil oluyordu. Yenilikler bizi heyecanlandırır ama şaşırtmazdı, ertesi gün neyle karşılaşacağımızı bilirdik. Şimdi öyle mi? Yenilikler süratle geliyor, yine aynı süratle gidiyor. Eskimeye olanak bulamadan hayatımızdan siliniyor. Ardında ne iz ne anı bırakıyor. Biz bir yeniliğe ayak uyduramadan, yerini bir diğeri alıyor. Oysa insanın, bir sınırı var. Kaplumbağalardan hızlı yürür, tavşandan yavaş koşar, zihnimizin ve duygularımızın da sınırı var. Geleneklerin önünde gider, yeniliklerin ardında kalırız. Bu dengeyi zorlayan değişim içimizdeki teraziyi kırıyor. Yeni eskinin devamı olamıyor çünkü eski yok. Her şey atığa dönüşüyor, süreklilik unutuluyor, bağlanmak değerini yitiriyor, çöplükler gibi kalpler de atık doluyor.

    Darmadağınık İstanbul’da tek parça bir hayatı nasıl kuracağını bilemeyince hayallerden başka neye tutunabilirdi?

    Kentin güzelliği kalabalığındaydı: her yer insan, ses ve ışık doluydu. Bir sokakta durulan hayat diğer sokakta canlanıyordu. Betona demir karılıyor, çeliğe cam kaplanıyordu, İstanbul’un insanı da İstanbul’a benziyordu. Topraktan, ateşten, sudan ve nefesten doğmuştu. Çelik gibi sert, cam gibi kırılgandı. Eski çağlarda nice serüvencinin, ömrünü harcadığı simyaya insan kentte vücut veriyordu, Varolanla yetinmiyor, akıl almaz yeniliklerin ardına düşüyordu. Ateşle suyu, aşkla nefreti, bir araya getiriyordu. Doğayı çirkin buluyor, değiştirmek için iyiliğe kötülük katıyordu. Yalanı parayla satın alıyor, evini plastik çiçekle donatıyor, cildine silikon enjekte ediyordu. Her sabah aynada daha çok seveceği bir yüz görme umuduyla uyanıyordu. İstanbul’da insan simyaya kendisinden başlıyordu.

    İnsan mutsuzluğu bilir, ama mutluluğu her zaman fark edemezmiş.

    Üstümüzdeki karanlık ağır ağır dönerken, sözlerimiz aynı insanı anlatır. Aynı kentten geçer, aynı umuda bağlanırdı. Yine de her güne bugün başka bir gün mü diye merakla başlardık. Birbirimize ilk kez karşılaşmışız gibi bakardık. Acıyla birlikte, hayallerimizin de kendini tekrar ettiğini anlayınca bir süre sessiz kalırdık. Mutluluğun sınırı varken mutsuzluk sınırsız olabilir miydi? Gülmenin sınırı varken acı sınırsız kalabilir miydi? Gülmeye her gün yeni bahaneler bulur, gülüşümüzün de kendini tekrar ettiğini hissedince yeni bir eşiğe vardığımızı anlardık.

    İnsan iyileşemez, insan kurtarılamaz, insandan kaçılabilir ancak.

    Göğü bir uçtan bir uca saran İstanbul, kadınları ve erkekleri yutuyor, öğütüyor sonra kusuyordu. Ortalığı çürük et kokusu sarıyordu. Herkes herkesi yabancı görüyor, kimse kimseyle konuşmuyordu, insanlar yaşadıkları kente benzediğinden bir gün sevinçli, bir gün sıkıntılı uyanıyorlardı, sabahtan akşama, akşamdan sabaha çalışıyorlardı. Ölümü kabullenmişlerdi, kalplerindeki gerçekle yüz yüze gelmek dışında her şeye hazırdılar.

    Şu tahammül edilmez dünyada insan hiç olmazsa gözünü yumduğunda acısız soluk alabilmeliydi. Yoksa yaşamın ne değeri kalırdı.

    Keşke hayat yolumu yitirdiğimde bana bir yol daha açsaydı…

    Denizlerin ötesindeki bir kabilenin insanları, düşman tarafından kaçırılıp da pazarlarda esir olarak satılmasın diye çocuklarının yüzünü yaralar, kendi çocuklarını çirkinleştirirlermiş. Çocuklar böylece özgür kalırmış. Onların dilinde çirkinlik ile özgürlük aynı anlamda kullanılırmış, güzellik ile esaret aynı sözcükle ifade edilirmiş, İstanbullular da kentlerini yitirme korkusuyla yaşıyor, onun güzelliğini yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı, yer üstünde ve yeraltında acıya batıyor, kötülüğe sarıyorlardı. Kenti çirkinleştirmeye özgürlük diyorlardı. Kötülüğün nihai amacının güzelliği parçalamak olduğunu görmüyorlardı.

    Ama köy insanlığın çocukluk çağını, kent de olgunluk çağını temsil ediyorsa, İstanbullular kaygılı ergenler gibi hala arafta yaşıyordu. Güzele uygun bir bakış edinemiyorlardı. Gündüz ürkek dolaşıyor, gece tedirgin yaşıyorlardı. Güzel bir kent istemenin, güzel bir yaşam istemek olduğunu unutuyorlardı.

    Anımsamak her zamanki gibi uzun, yaşamak kısaydı.

    İstanbul milyon hücreli bir kentti ve her hücre kendi başına bir İstanbul’du. Parça bütünde, bütün parçadaydı. Yakın uzakta, uzak yakındaydı. Her şey kısır ve doğurgandı. Her bedensel acıya bir de ruhsal acı eşlik ediyordu bu kentte. Kalabalık ve yalnızlık aynı ölçüde ağırdı. Aşk acısı, yoksullukla yarışıyordu. Geçim sıkıntısı, yaşlılıkla aynı hızda ilerliyordu. Salgın hastalıklar ile salgın korkular kol kola gidiyordu. Derilerinin altında damar yerine fiber kablolar dolaştığını sanan çocuklar büyüyor, ceplerinde ayna yerine hesap makinesi taşıyan yaşlılar çoğalıyordu. Dillerindeki harflerin yerini rakamlar alıyordu. Aşkın paraya dönüştüğünü söylüyorlar, ama ceplerinden hesap makinesini çıkarıp hesap yapsalar da paranın, neden aşka dönüşmediğini çözemiyorlardı. Rakamlar yetmiyordu.

    Kenti kent yapan insanın bakışıydı. Kötü bakanlar kenti körleştirir, güzel bakanlar onu güzelleştirirdi. Kentin değişmesi ve güzelleşmesi, insanın değişip güzelleşmesine bağlıydı.

    Silah sesleri iyice yaklaşıp demir kapının önünde dururken tütünü bol sigara hep parmaklarımın arasında kalsın istedim. Yaşamı, ölümü veya acıyı değil sigaranın genzi dolduran tadını hissetmek istedim. Masa örtüsünün dantel işlemesini, kızarmış ekmeğin rengini, buzlu rakının kokusunu düşünmek istedim. Deniz rüzgarında bir nedene bağlamadan uçan kırmızı şalı hayal etmek ve uzun tüylü halılarda çıplak ayakla yürümek istedim. Peynir ve turşu yemek istedim. Herkes duysun diye müziğin sesini sonuna kadar açmak, balkonda oturup gemilere el sallamak istedim. Olmadı.