• 597 syf.
    Kitabı sondan başa incelemek istiyorum. Bunun için de kitabın arka kapağında yazan yazıdan başlamak istiyorum: De La Frayeur D’etre Plombier Borgne. Tercümesi, Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında. Kitabın türü şiir. Yani şuurlu bir eylemin nihayeti var karşımda. Müellifini az biraz tanıyorum, fevri kişiliğini zaman zaman muzip gülüşünü, benim göremde mükemmele yakın şiirler yazdığını, beklenmeyen ve bazen beklenen ama cesaret edilmeyen ve dahi cesaret edilse de toparlanamayan tüm fikirleri derli toplu ve dikkat çeken kalemiyle beyan eden İsmet ağabeyin ne demek istediğini elbette anlamadım. Anlamak için bir başka kitap okuyabilirdim. İbrahim Tüzer’in Şiire Damıtılmış Hayat kitabını okumak bir seçenek olabilirdi örneğin. Bunun benim perspektifimi Raskolnikov baltasıyla baltalayacağını düşündüm, kendi fikirlerimi yine kendi sesimle katledecektim yani. Bu oldukça akla muhal gözüktü, kendimi nasıl daha iyi anlatabilirim, anlatamamaktan çok anlayamamak muaheze gerektiriyor özüm için sanıyorum. Tasrihe muhtaç olan bir ifadeden bahsediyordum, yani bahsetmek istiyordum. Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti üzerine biraz fikir yürütmek istiyordum. Aslında burada üstüne düşmek, kelimelerin herbirini tek tek irdelemek lazım. Şaşılık, iki gözün birbiriyle paralel bakamayan, biri içe bakarken öteki dışa bakmasıdır. Bu uzun süreli de olabilir, kısa süreli de. Şaşı, fiilden isim yapan yapım eki alarak şaşmak eylemini işaret eden bir türemiş kelime. Mesele bundan ibaret değil, mesele cidden bu kadar basit değil, burada gramer anlatmak için bulunmuyorum. Bir’i iki, ikiyi dört görmenin kısa adıdır şaşılık. Beşerliğe münhasır. İnsanlığa da diyebiliriz, kısmen karşılar. Tesisat ise Akadça kökenli üss’den gelip Arapça “temellendirme, yapılandırma, kurma” gibi manaları ihtiva ediyor. Bir meydana getirme söz konusu tesiste. Öyleyse “Şaşı bir Tesisatçı” bize yanlış bir düzenin yapılandırılmasını anlatıyor diyebilirim. Şaşırılası bir düzen mi yoksa şaşmış bir düzen mi? Dehşet, yine şaşkınlık manasını içeriyor. Korkuyu da içine alan bir şaşkınlık. Dehşet olan şey demek ki şaşmış bir düzendir burada. Şaşırılası bir düzen neden korku versin? Verebilir de pek tabii olarak. Bu düzen ancak muhalifine korku verir. Ancak tesis edilen yapının şaşmış bir düzen olması dehşet verir. Peki bu düzen neyin düzenidir?

    Kitabın ön kapağında “Of Not Being A Jew” yazıyor; Yahudi Olmamak Hakkında. Yahudi nedir, olmak nedir buna da girişmek lazım. Ancak bunun için bazı şeylerin tebellür etmesi farz. Yahudilik anlayışında bir insanın Yahudi olması için annesinin Yahudi olması ön şartı vardır. Yahudilik bir etnisiteden gelir, bununla birlikte bir kimlik kazandırır. Bu kimliği anaerkil bir anlayışla sürdüren Yahudilik üzerinden anlayacağımız şeyler var. Bunun çok önemli bir mesaj içerdiğini ve hatta diyebilirim ki neredeyse bir senenin üzerinde okuduğum ve anlamaya gayret ettiğim İsmet Özel’in fikir dünyasının hülasası işte bu tamlamada yer alır. Bir insanın kimliğini ancak diniyle kazanacağı bu dinin de bir vatanla ve etnisite isnadıyla ancak anlam kazanacağını söyleyen Özel için en münasip isim olduğunu görüyorum. İsmet ağabeyin kimilerince baş tacı kimilerince ise de alaşağı edildiği fikir çatısından haberdarız. “Namaz kılan Türk’e Müslüman denir, ancak namaz kılması da kafi değildir, kafirle çatışmayı göze alan Müslümana Türk denir” diyerek meseleyi billurlaştırıyor.

    Bir şiir kitabının kapaklarında neden “Yahudi Olmamak Hakkında” ile “Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında” yazsın ki? Üstelik biri İngilizce öteki Fransızca? Bu dillerin kültürlerine hakimiyetle birlikte bir tespit içerdiği zannına ulaşabiliriz. Bu dillerin medeniyetlerine uzak değilim, biliyorum ve dahi böyle bir yorum getiriyorum diye yaklaşmak daha itidalli gözüküyor bana. - Şaşı bir tesisatçı olmanın dehşetini kitabıyla birlikte alemi okuduğunuzda daha içten idrak edebiliyorsunuz.-

    Bu iki kapağın arasında sayfalarla birlikte bu kapağın manaları da bir bir açılıyor. Zira şiir bir şuur işidir, şiirin tüm memleket gündemiyle, kökü mazide olan ati kimliğiyle tebarüz ettiğini görüyoruz Özel şiirlerinde. Eğer toplum şiirle irtibatını keserse aradaki bağın kavi olması imkan dairesinde değil. Şaşı tesisatçılık üzerine giderek meseleyi biraz daha açmak lazım geliyor. Işığın lazımı karanlık, bu meselenin lazımı da biraz daha mesel. Hangi kitabındaydı ansıyamıyorum ancak Özel tenkid ediyordu “milletlerin genci, gençlerin milleti” Türklerden söz ederken gavur zihniyetinin parsel parsel yer ettiğinden, tahrif olan İncil’in gördüğü hürmetten ve “güya” Türk tipi Müslümanlıktan söz ederken –burada açık seçik tariz vardır- haç kolyesi takan ve bunun moda halini alışından söz ediyordu.

    Ciddi bir hacme sahip olan Of Not Being A Jew sahiden de bunlardan mı söz ediyor peki? Bir şiir kitabında bunlar nasıl yazabilir? Of Not Being A Jew’i özgün kılan başat unsur romantik bir yaklaşımdan çok daha fazlasını haiz olması. Tasavvuf okumalarımın da neticesinde ancak yapabileceğim tek şey, bu bağlamda şiirlerini ya da buradaki tanımlayamayacağım türleri yorumlamak olabilir, ancak şimdi kendimde bu haddi bulamıyorum. Şiirlerin biçemine gelince, oldukça özgün olduğunu söylemek ve belki bir ilk olmasıyla kadrinin bilinmesi şart bir eser. Palindromları kullanması, manzum içermesi, “şiirsel değil şairane” nesirlerini de dahil edince okurun büyük bir talihe eriştiğini söylemek farz. Ancak şunu itirafa mecburum ki hiç yorulmadığım kadar yoruldum kitabını okurken, bir şiirin seksen sayfaya erişmesi okurun da defaatle okumasına rağmen kafa karıştırıcıdır.

    Of Not Being a Jew ya da De La Frayeur D’etre Plombier Borgne bir şiir kitabı olmaktan çok daha fazlasıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da kullanmayı sevdiği nehir romanın izleri bulunur bu eserde. Nehir şiir yoktur dense de işte üçüncüsü karşımızda, –ilki Sezai Karakoç’un Taha’nın Kitabı isimli eseriyken ondan mülhem İsmet Özel’den Bir Yusuf Masalı isimli şiir kitabı mevcud* d harfine bak dedim nasıl da asil duruyor sonunda kelimenin,** Of Not Being A Jew- ve işte sırf bu nazarla bile bakılsa dahi okunması okur için talih, yazan için marifet, marifeti veren için bir kudret.

    Of Not Being A Jew, bir otobiyografi şiiridir.
  • Besmelenin faziletiyle ilgili bir çok hadis rivayeti olmakla beraber, sorudaki anlamda bir hadis rvayeti bulamadık

    Besmelenin Fazileti:

    İlk yazılan, besmeledir. Âdem aleyhisselama ilk gelen, besmeledir. Müminler, besmele yardımı ile sırattan geçer. Cennet davetiyesinin imzası besmeledir.

    Euzü okumak, "Euzü billâhi mineş-şeytânirracîm", besmele okumak ise, "Bismillâhirrahmânirrahîm" demektir.

    Sûre okurken, "euzü besmele" okunur. Âyet-i Kerime okurken, âlimlerin çoğuna göre, yalnız "euzü' okunur. Sûre veya âyet okumaya başlarken "euzü" okumak vacip, Fatiha okumaya başlarken "besmele" okumak da vaciptir. Diğer surelere başlarken Besmele okumak sünnettir.

    Namazda, "Sübhaneke" okuduktan sonra "euzü besmele" okumak sünnettir. Allah Teâlâ buyuruyor:

    "Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!" (Nahl, 16/98)

    Kesin haram olduğu bilinen bir şeyi, mesela şarap içerken veya domuz eti yerken "besmele" çekmek küfürdür.

    İyi işlere "besmele" ile başlamalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    "Besmele ile başlanmayan her önemli iş noksan kalır." (Feyzu’l-Kadir, V, 13)

    "Kişi evine girdiği zaman içeri girerken ve yemek yerken Allah`ın adını zikrederse, şeytan (avenelerine): "Size burada gecelemek de yok akşam yemeği de yok!" der. Ama kişi, eve girerken Allah`ı zikreder fakat akşam yemeğini yerken zikretmezse, şeytan (avenelerine): "Akşam yemeğine kavuştunuz ama burada gecelemeniz mümkün değil” der. Adam eve girerken ve yemeğe başlarken (“Bismillah!" diyerek) Allah`ı zikretmezse, şeytan (avanelerine): "Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!" der." (Müslim, Eşribe,103; İbn Hanbel, 3/383)

    "Bir yazı yazdığınız zaman, ‘Bismillahirrahmanirrahim’deki “Sin” harfini güzelce yazın; ihtiyaçlarınız giderilir. Ve onda aziz ve celil olan Allah’ın rızası vardır.” (Deylemi, 1/270/h.no:1048).

    "Resulullah ashabından 6 kişiyle yemek yiyordu. Derken bir arabi geldi ve onu (6 kişilik yemeği) iki lokma yapıp yedi. Bunun üzerine resulullah: “Eğer bu adam besmele çekseydi, bu yemek size kâfi gelirdi” diye buyurdu….” (İbn Mace, Etime, 7)

    "Peygamberimiz(s.a.m) Hz. Ali’ye hitaben şöyle demiştir: "Ya Ali! Bir sıkıntıya düştüğün zaman 'Bismillahirrahmanirrahim ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahil aliyyil azim' duasını oku; muhakkak Allah onunla dilediği kadar her türlü belayı uzaklaştırır.” (Deylemi, 5/324/h. no: 8324)

    "Soyunurken çekilen 'besmele', cinlere perde olur, avret yerlerini göremezler." (Taberani, el-Evsat, 7/128/h. no: 7066)

    "Helaya girerken çekilen 'besmele', cinlere perde olur, avret yerlerini göremezler." (Tirmizi, Salat, 426; İbnu’s- Sünni, Amelu’l-yevm, 1/21)

    "Kim yemeğin başında “Bismillah” demeyi unutursa, (yemek esnasında Besmeleyi çekmediğini) hatırladığında “Bismillahi fi evvelihi ve ahirihi”(Yemeğin başında da sonunda sonunda da Allah’ın adıyla) söylesin. Çünkü, kişi bununla (bu besmeleyle) yeni bir yemeğe yöneliyor ve habisin (şeytanın) ondan bir şey nasiplenmesine mani oluyor.” (Taberani, Dua, 1/278)

    "Deve gibi bir nefeste su içmeyin. Fakat ikişer ve üçer nefeste için. (Her nefeste) su içerken Besmele çekin, (başınızı) kaldırdığınızda ise hamdedin (“elhamdulillah” deyin)” (bk. Tirmizi, Eşribe, 13)

    "Biriniz yemeğe başlarken, 'besmele' çeksin! Eğer unutursa, hatırladığı zaman 'Bismillahi alâ evvelihi ve ahirihi' desin!.." (Tirmizi, Et’ime, 47)
  • Her gün okunacak dualar

    Sual: Her gün hangi duaları okumalıyız?
    CEVAP
    Okunacak dua çoktur. Hadis-i şeriflerde bildirilen dualardan bazıları şöyledir:
    (Namazdan sonra, dua ederken “Allahümme ecirnî minennâr ve edhılnil Cennete” demezse melekler, “Yazık şuna, Cehennemden korunmasını istemekten âciz kaldı,” Cennet de, “Yazık şuna Cenneti istemekten âciz oldu” der.) [Taberânî]

    (Sabah akşam 7 defa “Allahümme ecirnî minennâr” diyen Cehennemden kurtulur.) [Ebu Davud] (Bu duayı yukarıdaki ile birlikte sabah akşam yedişer defa okumalı.)

    (Sabah akşam, 3 defa, “Bismillahillezî lâ yedurru ma’asmihî şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemî’ul alîm” okuyan, büyücü ve zâlimden emin olur.) [İbni Mâce]

    (Sabah 3 defa, “Eûzü billahis-semî’il alîmi mineşşeytânirracîm” diyerek Haşr sûresinin son üç âyetini okuyana, 70 bin melek, akşama kadar dua eder. O gün ölürse şehit olur. Akşam okursa yine aynı şeylere kavuşur.) [Tirmizî]

    (Sabah namazından sonra 11 İhlas okuyana, Cennette bir köşk verilir.) [Harâitî]

    (Üç şey kendisinde bulunan kimse, Cennete dilediği kapıdan girecektir: Kul hakkını ödeyen, her namazdan sonra 11 defa İhlas sûresini okuyan, katilini affederek ölen.) [Berika]

    (Sabah namazından sonra on defa, "La ilahe illallahü vahdehü la-şerikeleh lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyi ve yümit ve hüve ala külli şeyin kadir" okuyan, akşama kadar her çeşit zarardan korunur, hiçbir günah ona zarar vermez.) [Nesâî] ("Günah zarar vermez" demek, günah işlemez veya işlediği günaha tevbe eder, o günah ona zarar vermemiş olur demektir.)

    ([Yukarıdaki tesbihi] Akşam namazından sonra okuyan, sabaha kadar şeytandan korunur. On sevaba kavuşur, on günahı affolur ve on köle azat etmiş gibi sevap verilir.) [Tirmizî]

    (Her gün sabah namazından sonra üç defa “Sübhanallah-il azim ve bi hamdihi” diyen körlük, cüzzam ve felçten korunur.) [İ. Ahmed]

    (Sübhânallahi ve bi-hamdihi sübhânallahil-azîm) tesbihini, sabah akşam yüz kere okuyanın günahları affolur, dertlerden kurtulur ve bir daha günah işlemekten muhafaza olunur. (İslam Ahlakı)

    (Şirkten korunmak için “Allahümme innî eûzü bike min en-üşrike bike şey-en ve ene a’lemü ve estağfiruke li-mâ lâ a’lemü inneke ente allâmülguyûb” okuyun!) [İ. Ahmed]

    (Sabah akşam 7 defa, “Hasbiyallahü lâ ilahe illâ hü, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azîm” okuyanın, dünya ve âhiret işine Allahü teâlâ kâfi gelir.) [Beyhekî]

    (“Allahümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bi ehadin min halkıke, fe minke vahdeke lâ şerîke leke, felekel hamdü ve lekeş-şükr” duasını, gündüz okuyan o günün, akşam okuyan o gecenin şükrünü ifa etmiş olur.) [M. Rabbani 3/17] (Akşam esbaha yerine emsâ denir.)

    (Bir kimse, sabah akşam yüz defa “Sübhânallahi ve bihamdihi” derse, o gün ve o gece, hiç kimse onun kadar sevab kazanamaz.) [Deylemi]

    (Evden çıkarken “Bismillahi, tevekkeltü alellah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” diyen, tehlikelerden korunur ve şeytan ondan uzaklaşır.) [Tirmizî]

    (“Lâ havle...” okumak, doksandokuz derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdan kurtulmaktır.) [Ebu Nuaym] [İmam-ı Rabbani hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca yüzer defa Salevat getirirdi. (Tefsir-i Mazheri)]

    (Her gün yüz defa salevat getiren, münafıklıktan ve Cehennem ateşinden uzaklaşır ve Kıyamette şehitlerle beraber olur.) [Taberânî]

    (Günde 25 defa “Allahümme bâriklî fil mevt ve fî mâ ba’del-mevt” okuyan şehit olur.) [Redd-ül muhtar]

    (Gece Âmenerrasulü’yü okuyana, o her şey için yeterlidir. Bu iki âyeti yatsıdan sonra okuyana, geceyi ibadetle geçirmiş sevabı verilir.) [Şir’a]

    (Yatarken Mülk [Tebareke] sûresini okumadan yatma! Çünkü ölürsen kabirde yoldaş olur.) [Ey Oğul İlmihâli]

    (Tebârekeyi okumadan yatma! Kabir azabını def eder. Her gece Tebâreke okuyan, Kadir gecesini ihya etmiş gibi sevaba kavuşur.) [Ey Oğul İlmihâli]

    (Mülk sûresi, okuyana affedilinceye kadar şefaat eder.) [İ. Ahmed]

    (Geceleyin Yasin-i şerif okuyan, affedilmiş olarak sabaha çıkar.) [Buhârî]

    (Her gece Yasin-i şerif okumaya devam eden şehit olarak ölür.) [Taberânî]

    (Cuma gecesi Yasin sûresini okuyanın günahları affedilir.) [İsfehânî]

    Her gece yatarken yüz defa, (Sübhânallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber) okuyan kimse, kendini hesaba çekerek günahlarını affettirmiş olur.

    (Sabah akşam İhlas ve Muavvizeteyn’i üçer defa oku! Bütün bela, âfet, sıkıntı ve istenmeyen kötü şeyleri giderir.) [Tirmizî]

    (Eve girerken İhlâs sûresini okuyan, yoksulluk görmez.) [T. Kurtubî]

    (Evden çıkarken Âyet-el kürsi okuyana melekler, eve gelene kadar dua eder.) [Ey Oğul İlmihâli]

    (Lâ havle velâ kuvvete illâ billah okumak, 99 derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdan kurtulmaktır.) [Ebu Nuaym] [İmam-ı Rabbânî hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca yüzer defa salevat getirirdi. (Tefsir-i Mazherî)]

    (Sıkıntılı veya borçlu olan kimse, bin kere “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.) [Şir’a] (Bunu her gün yüz defa okuyan da fakirliğe düşmez. Elindeki nimetler de devam eder.)

    (İstigfara devam eden kimse, her sıkıntıdan kurtulur, ummadığı yerden rızıklanır.) [İbni Mâce] (İstigfar olarak (Estagfirullah el-azim ellezi lâ ilahe illâ hüvel hayyel kayyum ve etubü ileyh) okumalıdır.)

    Sabah akşam okunması gereken istigfar:
    (Allahümme ente rabbî lâilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va’dike mestetatü eûzü bike min şerri mâ sanatü ebûü leke bi-ni’metike aleyye ve ebûü bi zenbî fağfirlî zünûbî feinnehû lâ yağfirüzzünûbe illâ ente. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn.) [Bunu sabah okuyan, akşama kadar, akşam okuyan, sabaha kadar ölürse, şehit olur.]

    (Günde yüz kere “La ilahe illallah” diyenin, Kıyamette yüzü ay gibi parlar.) [Taberânî]

    (Bir yere gelen, “Euzü bikelimâtillahittammâti min şerri ma haleka” okursa, o yerden kalkıncaya kadar, ona hiçbir şey zarar veremez.) [Müslim]

    Sabah akşam üç defa (Euzü billahis-semiil âlimi mineşşeytânirracim) diyerek Haşr sûresinin son üç âyetini okuyana yetmiş bin melek dua eder, ölünce de şehit olur.

    Küfre düşenin bütün ibadetleri yok olur. Onun için küfre düşüren söz ve işleri iyi öğrenmelidir! Şirke düşmekten korunmak için de sabah akşam, (Allahümme innî euzü bike min en üşrike bike şey’en ve ene â’lemü ve estağfirüke lima la â’lemü inneke, ente allamülguyub) duasını okumalıdır!

    Günde yüz defa (Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala âli seyyidina Muhammed) okuyan Cehennemden kurtulur ve şehitlerle beraber olur.

    Dinde sebat ve son nefeste imanla ölmek için şu duayı her zaman okumalı:
    (Allahümme, ya mukallibel kulüb, sebbit kalbî, alâ dinik)

    (Ya hayyü ya kayyum ya zel celal-i vel ikram. Allahümme innî eselüke en tuhyiye kalbî bi nuri ma’rifetike ebeden ya Allah, ya Allah, ya Allah celle celalüh) duasını namazdan sonra, dua ederken okuyan imanla ruhunu teslim eder. (Ey Oğul İlmihâli)

    Sabah okunacak dualar, gece yarısından sonra okunabilir. Akşam duaları ise, öğle vaktinden itibaren okunabilir. Gece okunması unutulan dualar, eğer öğleye kadar okunursa, yine vaktinde okunmuş gibi sevab alınır. Bir hadis-i şerif:
    (Her gece okuduğu dua ve zikirleri ihmal edip okumadan yatan kimse, ertesi günü öğleye kadar okursa, aynı sevaba kavuşur.) [Müslim]

    Yatarken okunacak dualar
    Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdu ki:
    Yatağına abdestli olarak, Euzü Besmele okuyarak gir! Sağ yan üzerine kıbleye karşı yat! Sağ avucunu sağ yanağın altına döşe! Euzü Besmele ile bir Âyet-el-kürsi oku! Sonra Besmele ile, üç İhlâs, bir Fatiha, birer defa da Felak ve Nas sûrelerini oku! Sonra üç defa (Estagfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hü) oku! Üçüncüsüne (el-hayyel-kayyûme ve etûbü ileyh) ilave et! Sonra on kere (Tevekkeltü alellah ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh) oku! Onuncusuna (hil aliyyil azîm ellezî lâ ilâhe illâ hü) ilave et! Sonra, (Allahümmağfir lî ve li valideyye ve lil-mü’minîne vel-mü’minât), bir kere (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed), bir kere (Allahümme Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil âhıreti haseneten ve kınâ azâbennâr bi-rahmetike yâ Erhamerrâhimîn), üç veya on veya kırk yahut yetmiş kere (Estagfirullahel’azîm) ve bir kelime-i tevhid yani (Lâ ilahe illallâh Muhammedün resûlullah) oku! (İslam Ahlâkı)

    Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
    (Yatağa girince 3 defa “Estagfirullah el-azim ellezi lâ ilahe illâ hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh” okuyan kimsenin günahları, deniz köpükleri kadar pek çok olsa da, affolur.) [Tirmizî]

    (Yatarken Fâtiha ve İhlas’ı okuyan, ölüm hariç, her şerden emin olur.) [Bezzar]

    (Yatarken Kâfirun sûresini okuyan şirkten beri olur.) [Tirmizî]

    Sabah akşam duaları
    Sual: Sabah akşam okunacak dualar, en erken hangi vakitte okunur?
    CEVAP
    Sabah okunacak dualar, gece yarısından sonra okunabilir. Akşam duaları ise, öğle vaktinden itibaren okunabilir. Gece okunması unutulan dualar, eğer öğleye kadar okunursa, yine vaktinde okunmuş gibi sevab alınır. Bir hadis-i şerif:
    (Her gece okuduğu dua ve zikirleri ihmal edip okumadan yatan kimse, ertesi günü öğleye kadar okursa, aynı sevaba kavuşur.) [Müslim]

    Tesbih ve dua okurken
    Sual: Her gün belli sayıda okuduğum, tesbih ve dualar var. Mesela, her gün 100 salevat-ı şerife ve ardından 500 la havle, sonra 100 salevat-ı şerife okuyorum. Bunları hiç ara vermeden, arada hiç konuşmadan mı okumak gerekir?
    CEVAP
    Hayır, ara vermenin veya bir ihtiyaç olunca, arada konuşmanın mahzuru olmaz.

    Kıymetli bir tesbih
    Sual: Her gün okunacak faziletli bir tesbih bildirir misiniz?
    CEVAP
    Mektubat’ın birinci cildinin 307 ve 308. mektuplarında bildirilen (Sübhânallahi ve bi-hamdihi sübhânallahil-azîm) tesbihini, sabah akşam yüz kere okuyanın günahları affolur, dertlerden kurtulur ve bir daha günah işlemekten muhafaza olunur. (İslam Ahlakı)

    Akşam duası
    Sual: S. Ebediyye’de, cuma ve kandil geceleri için, (Kıymetli gece, önceki günü öğle namazı vaktinden, o gecenin sabahına kadar olan zamandır) deniyor. Akşam okunması gereken duaları, öğleden sonra okursak gece okumuş mu sayılıyoruz?
    CEVAP
    Evet, gece okumuş sayılıyoruz. Akşam duası öğle vaktinden, sabah duası ise, gece yarısından itibaren başlar. (S. Ebediyye)

    Sual: Her gün, nimetlerin şükrünü yerine getirmek için sabah akşam okunacak bir dua var mıdır, varsa nedir?
    Cevap: Her gün ve her gece yüz kere “Sübhânallahi ve bi-hamdihi sübhânallahil'azîm” demelidir. Çok sevaptır. Her sabah bir kerre “Allahümme mâ esbaha bî min ni'metin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerîke leke, fe lekel hamdü ve le-keşşükr” demeli ve her akşam Mâ esbaha yerine Mâ emsâ diyerek, hepsini aynen okumalıdır. Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
    (Bu duayı gündüz okuyan, o günün şükrünü yapmış olur. Gece okuyunca, o gecenin şükrünü ifa etmiş olur.) Abdestli okumak şart değildir. Her gün ve her gece okumalıdır.

    Sabah ve akşam okunacaklar
    Sual: Her gün sabah akşam okunacak belli sûre ve dualar var mıdır?
    Cevap: Bu konuda Süleyman bin Cezâ hazretleri, Eyyühel-veled kitabında buyuruyor ki:
    “Şu sûreleri akşam, sabah üçer kere Besmele ile oku ve zevcene, çocuklarına da okut!
    1- İhlâs (Kulhüvallahü) sûresi. 2- Muavvizeteyn yani Kul e'ûzü birabbil felak ile Kul e'ûzü birabbinnâsi. 3- Fâtiha-i şerife yani Elhamdülillahi sûresi. Bu dört sûreyi akşam, sabah üçer kere okuyan, malını, canını, çoluk çocuğunu, bütün belalardan muhafaza etmiş olur. Bunlardan başka Kulyâeyyühelkâfirûn sûresini akşam, sabah okuyan kimse, kendisini şirkten korumuş olur. Akşam, sabah şu duayı okuyan kimse, sihir, büyü ve zalimlerin şerrinden, belalardan emin olur. Dua şudur:
    “Bismillâhirrahmânirrahîm, bismillâhillezî lâ yedurru ma’asmihî şey’ün fil erdı velâ fissemâi ve hüvessemîul’alîm.”

    Peygamber efendimiz buyurdu ki:
    (Allahü teâlânın üç ismi vardır ki, dilde hafif, terazide ise çok ağırdır. "Sübhânallahi vel hamdülillâhi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber velâ havle velâ kuvvete illâbillahil aliyyil azîm." Bunun her bir kelimesine yüz sevap verilir.)

    Yatağa yatarken ve yataktan kalkınca ve her namazda, duadan ve salevattan sonra, istiğfârların en büyüğü olan şu duayı oku ki, günahlar affolur. "Estagfirullahel azîm el kerîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûme ve etûbü ileyh."

    Her gün neler okunabilir?
    Sual: Bir Müslüman, imanını koruyabilmesi için neleri öncelikle öğrenmeli, yapmalı ve her gün neler okumalıdır?
    Cevap: Konu ile alakalı olarak Müntehabât Ez Mektûbât-ı Ma’sûmiyye’de deniyor ki:
    “Hak teâlâ, insanları başıboş bırakmadı. Emirler ve yasaklar verdi. Nefsine uyarak, emirlere uymazsa gazab-ı ilâhiyyeye sebep olur. Aklı olan, fani, geçici lezzetlere dalarak, ebedi lezzetleri kaçırmaz. Evvela, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi iman eder. Sonra farzlara ve haramlara uyar. Farzların en mühimi, namazdır ki, dinin direğidir ve mümini kâfirden ayırır. Hadîs-i şeriflerde; (Her gün beş vakit namaz kılana Cennet kapıları açılır, Allahü teâlâ ile arasındaki perdeler kalkar) ve (Beş vakit namaza devam eden, sırat köprüsünden şimşek çakar gibi geçecek ve sâbık denilen evliya ile haşrolacaktır) buyuruldu.

    Zekâtı, emir olunan kimselere vermelidir. Ramazan orucunu seve seve tutmalı ve şartları bulununca Kâbe'ye giderek hac yapmalıdır. Hadîs-i şerifte; (Hac ve umre fakirliği ve günahları yok eder) buyuruldu. İslâmın binasının beş direğinden birincisi, kelime-i tevhidi söylemek, yani, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah demektir. Kelime-i tevhidi çok okumalıdır. Dünya yokluk âlemidir. Varlık ahirettedir. Nefse tapınmaya son vermelidir.

    Dünya istirahat yeri değildir. İbadet için çalışmalıdır. Dünyada sıkıntı çekmek, ahirette rahat etmeye sebep olur. Vakitleri fikir ve zikir ile mamur etmelidir. Kalbin huzuru için, çok kelime-i tevhid söyleyiniz! Bin ile beş bin arası olmalıdır. Her namazdan sonra ve yatarken Âyet-el kürsî, istiğfâr, İhlâs ve Kul e'ûzüleri ve her sabah ve akşam yüz kerre Sübhânallah ve bi-hamdihi ve on defa Lâ havle okuyunuz! Her sabah, Allahümme mâ esbeha bî min ni'metin ev bi-ehadin min halkıke fe minke vahdeke lâ şerîke leke fe-lekel hamdü ve lekeşşükr okumalı, akşamları 'mâ esbeha' yerine 'mâ emsâ' demelidir ve her gün, Estagfirullah el'azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüverrâhmânürrahîm el hayyül kayyûm ellezî lâ yemûtü ve etûbü ileyh Rabbigfir lî okumalıdır. Hadîs-i şerifde buyuruldu ki; (Bu istiğfarı, her gün yirmibeş kere okuyanın evine, şehrine hiç zarar gelmez) ve hacetlere kavuşmak için, beşyüz kere (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah) okumalıdır.”
  • Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Huda'ya ait özel isim. En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma'bud. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır, olmayacaktır da.

    İsim, ifade ettiği ilâhî manasıyla yalnız Allah'a aittir ve hiçbir kelime bu ismin manasını ve muhtevasını ifade gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz (Meryem, 19/65).

    İsmin, ait olduğu yaratıcı bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda "şehirler" denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için "İstanbullar" denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah'u Teâlâ'nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe'de Tanrı, Farsça'da Hudâ, İngilizce'de God, Fransızca'da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler "Allah!' gibi özel isim değildir. ilâh, rab, ma'bud gibi cins isimdirler. Arapça'da ilâhın çoğuluna "âlihe", rabbın çoğuluna "erbâb" denildiği gibi Farsça'da Hudâ'nın çoğulu da "hudâyân" ve lisanımızda da "tanrılar", rablar, ilâhlar, ma'budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma'bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah'ın dışında gerçek olmayan bir nice ma'bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar'da güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, vs olduğu gibi. Halbuki "Allahlar" denilmemiş ve denilemez. Manasındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.

    İslâm'ın temel ilkesi olan "Lâ İlâhe İllâllah" tevhid kelimesi, meselâ Fransızca'ya tercüme edildiği zaman "Diyöden başka diyö yok" Türkçe'ye aktarılmasında "İlâhtan başka ilâh yoktur." denir. O zaman da Allah kelimesi "ilâh" kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid "tanrı" kelimesiyle Türkçe'ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. "Allah" kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.

    Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, herşeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibadet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibadete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi 'zat'ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah'ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibadet etse de etmese de o, zatıyla Allah olduğu için ibadete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.

    İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem'in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı (el-Bakara, 2/30) ve bu konuşmada Âdem'in -insanın- Allah'ın halifesi olarak yaratılması hususunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah'a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah'a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber'in (s.a.s.)

    "Her doğan insan, İslâm fıtratı üzere doğar, onu Mecusi, Hristiyan veya Yahudi yapan ana ve babasıdır." (Müslim, Kader, 25; Buhârî, Cenâiz:, 92; Ebû Dâvud Sünnet, 17) hadisi ve

    "Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah'a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler)." (Yûnus, 10/23)

    ayeti de keza Allah inancının -her ne suretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.

    Nereye gidilmişse orada basit ve batıl da olsa bir dîne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, herşeyi yaratan, terbiye eden, esirgeyen bir varlığın mevcudiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri Ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir." "Biz, bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz." (ez-Zümer, 39/3) Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.

    Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah'a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile Allah'ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah'a îmanla mükelleftirler.

    Akıl ile Allah'ın bilinebileceğine, birçok ayet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim'in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek "...ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan varedene çevirdim ve artık ben Ona ortak koşanlardan değilim. " (el-En'âm, 6/79) ayetidir. Maturîdiyye mezhebine göre Allah'a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. "Akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfidir." derler. "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah'ın varlığında şüphe mi vardır?" (İbrahim, 14/10) ayetini delil gösterirler. Eş'ariye imamları ise "akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfi değildir." derler ve "Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz. " (el-İsrâ, 17/15) ayetini delîl gösterirler. Netice olarak, semavât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, Allah'ın varlığını ispat eden delîller vardır. (el-Bakara, 2/164).

    Allah'ın zatı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zatını idrak etmek aklen mümkün değildir. (Çünkü Allah'ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O'na denk değildir.) (İhlâs, 112/1-5). Gözler Onu idrak edemez, (el-En'âm, 6/103). Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir. Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah'ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah'ın varlığına, birliğine, yani, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mümin, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah'ın varlığına inanması gerekir. Allah'ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah'ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir. Varlıklar vücud bakımından üç türlüdür:

    a) Vâcibu'l-Vücûd: Varlığı mutlak gerekli olan, olmaması mümkün olmayan varlık. Bu da sadece Allah Teâlâ'dır.

    b) Mümkinu'l-Vücûd: Varlığı mümkün olan, yani, varolması da, olmaması da mümkün olan varlıklardır ki Allah'ın dışında tüm yaratıklar böyledir .

    c) Mümteniu'l-Vücûd: Varlığı mümkün olmayan. Allah'ın eşi ve benzerinin olması gibi. Allah'ın eşi ve benzerinin olması mümkün değildir.

    Allah, bizatihi (kendi kendine) ve bizatihi (kendiliğinden) Allah'tır. Kur'an'da Allah hakkında varid olan birçok vasıflar onun bir cisim olduğunun delili değil, ancak ona ait mecazi vasıflamalardır. (bk: 5/69; 38/75; 39/67; 54/14; 2/109, 274; 6/52; 18/27 ayetler) Bu sıfatlarla Allah'ı cisimlendirme veya bir başka varlığa benzetme sözkonusu değildir.

    Bütün yaratıkların ilâhı bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. O rahman ve rahîmdir. (2/163). Üçyüzaltmış putu kendilerine ilâh kabul eden Mekkeli müşrikler, bu muazzam âlemin bir tek ilâhı olduğu gerçeğini duyunca hayret etmişler, "Ey Muhammed! bu kadar insanlara bir ilâh nasıl yetişir." demişlerdi. Müşriklerin maddeci görüşlerini reddedip Allah'ın tek yaratıcı olduğuna, varlığının isbatına delil olacak birçok âyetlerden biri de şudur:

    "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde ta, sıyıp giden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) delîller vardır. " (el-Bakara, 2/164)

    Her insan, kâinattaki bu muazzam ve mükemmel varlıklara bakarak, bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. Bir bilginin kesinlik kazanması için o konuda ispat edici deliller aranır. Allah'ın varlığı hakkında da bilgimizin kesinlik kazanması için birçok deliller vardır. Bu deliller, aklî ve naklî deliller olmak üzere iki grupta toplanabilir.

    A) Aklî deliller

    1. Hudûs (sonradan varolma) delilleriyle Allah'ın varlığını ispat.

    Bu âlem, yok iken sonradan var olmuştur. O halde, başlangıcı olmayan bir var ediciye muhtaçtır. Varlığı ve yokluğu kendinden olmayan bu âlemin, varlığını yokluğuna tercih eden bir mucide ihtiyacı vardır. O mucidin de varlığının kendinden olması; Vâcibu'l-vücud olması gerekir. Bir başka yaratıcıya muhtaç olmadan varlığı kendinden olan tek varlık ise Allah Teâlâ'dır. bu halde bu âlem vâcibu'l vücud olan bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu delîli de iki maddede inceleyebiliriz:

    a) Cisimlerin sonradan yaratılması esasına dayanan delil. Kelâm âlimleri bu delîli şöyle açıklarlar: Bu âlem, suretiyle ve maddesiyle hâdistir (sonradan varolmuştur). Her hâdis (sonradan varolan) mutlaka bir muhdise (mucide) muhtaçtır. O halde bu âlem de bir muhdise muhtaçtır. O da yüce Allah'tır. Bu âlemin sonradan yaratıldığı gözlem ve aklî delillerle ispat edilmiştir. Söyle ki:

    Âlem; (Evren) cevher ve arazlardan meydana gelmiştir. Ârâz, cisimlere ârız olan hareket, sükûn, ictima (birleşme), iftirâk (ayrılma) hâlleridir. Bu hâllere "ekvân-ı erbaa (dört oluş) denir. Ekvân-ı erbaa, cisimlere değişik hâl ve şekiller veren sıfatlardır. Bu sıfatların hepsi sonradan varolmuştur. Sükûndan sonra hareket, karanlıktan sonra aydınlık, beyazlıktan sonra siyahlık hâllerinin oluştuğu gibi. Bu ârâzlar yok olduktan sonra görülmezler. Görülmemeleri hâdis olduklarının, yani sonradan yaratıldıklarının delilidir. Hâdis olmasaydılar, vacip (varlığı kendinden) olmaları gerekirdi. Vacip olsaydılar bu defa da, zıdlarının gelmesiyle yok olmamaları gerekirdi. Halbuki zıdları gelince yok oluyorlar. O halde vacip değil, hâdistirler. Hâdis oldukları sabit olan ârâzlar, kendileriyle birleştikleri cevherlerin de hâdis olduklarının delilidir. Çünkü hâdis, ancak kendisi gibi hâdis olan cisimle birlikte olur. Cevherler (cisimler) de mutlaka bu dört durumdan birisiyle birliktedirler. O halde cevher ve ârâzlardan ibaret olan bu evren hâdistir sonradan yaratılmıştır. Her hadisin de bir muhdise ihtiyacı vardır. O muhdis ise; bu âlem cinsinden olmayan varlığı zatının icabı, yani Vâcibu'l-Vücud olan mutlak kemâl sahibi Allah Tebârek ve Teâlâ'dır.

    Bu âlemi yaratan varlık; Vâcibu'l Vücud değilse Mümkiniu'l-Vücud'tur. Yani vücudu sonradan yaratılmıştır. O hâlde o da, varlığında başka bir yaratıcıya muhtaçtır. Şayet o yaratıcı da bu mucit gibi başka bir yaratıcıya muhtaç ise; yaratıcılar zincirinin böylece sonsuzluğa doğru silsile hâlinde devam edip gitmesi gerekir. Böyle bir teselsül ise batıldır, mümkün değildir. Varlığı farzedilen bu yaratıcılar silsilesinin bir noktada durması ve başkasına muhtaç olmayan, her bakımdan mükemmel, varlığı zâtının gereği olan bir yaratıcıya dayanması şarttır. Bu varlık, âlemin yaratıcısı olan Allah'tır.

    b) İhtirâ (İcat Etme) delîli. Gökler ve yer, bitki ve hayvanlar yoktan var edilmiştir. Her yoktan var olunana da bir var edici gerekir. Bu âlemin de bir var edicisi vardır. O da Allah'tır. Âlemde gördüğümüz herhangi bir bitki veya hayvan sonradan varolmuştur. Her birinin varlığının bir başlangıcı vardır. Cisimlerde zamanla hayat idrak, akıl gibi hâller icat olunuyor. İlliyet kanununa göre her icat olunan şeye bir icat eden gerekir. Çünkü hayat, idrawek ve akıl gibi durumlar kendiliğinden var olmazlar. Mutlaka bir yaratıcıya muhtaçtırlar. O da, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, herşeyi bilen ve herşeye güç yetiren Allah 'tır

    c) Terkip delili. Bu âlem mürekkep (parçaları bir araya getirilmiş olan) bir varlıktır. Terkip olunan her varlık, kendinden önce varolan bir terkip ediciye muhtaçtır. Terkip olunan varlık, parçalardan meydana gelir. Parçalar, bütününden önce vardır ve ondan ayrı şeylerdir. O halde, terkip bulunan varlık yok iken, daha sonra parçalarının birleştirilmesiyle sonradan yaratılmıştır. Her sonradan yaratılan gibi o da bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu yaratıcı, terkip edilen ve kendinden başkasına muhtaç olan bu âlem cinsinden olamaz. Aksi halde yaratıcıların teselsülü gerekir. Teselsül ise batıldır. O hâlde bu yaratıcı, varlığında başkasına muhtaç olmayan ezelî bir varlıktır. O da, Vâcibu'l-Vücud olan Allah'tır.

    2. İmkân Delîli

    a) Bu âlem, varlığı da, yokluğu da mümkün olan bir varlıktır. Her mümkün, varlığını yokluğuna tercih eden bir kuvvete muhtaçtır. Bu âlem de, var olabilmek için böyle bir müessir kuvvete muhtaçtır. O kuvvet de bu âlemin dışında, vücudu zatından olan bir varlıktır. O da Allah'tır.

    b) Hakîkatta bir mevcut vardır. Bu mevcut, ya varlığı zatındandır ya da varlığı ve yokluğu mümkün olandır. Varlığı zatından ise; bu özelliğe sahip olan yalnız Allah'tır. Bu mevcut, varlığı mümkün olan ise; mümkün olan varlığın mevcûdiyeti zatının icabı olmadığından, var olabilmesi için, varlığını yokluğuna tercih eden bir müreccihe-yaratıcıya ihtiyaç vardır. O yaratıcı-müreccih ise Allah'tır.

    c) Âlemde görülen madde daima hareket hâlindedir. Maddenin hareket hâlinde olması ilmen ispat edilmiştir. Madde ve maddedeki hareketin mucidi kimdir? Maddeciler, madde ve ondaki hareketin ezelî olduğunu söylerler. Oysa maddedeki bu hareket, bir evvelki hareketin neticesidir. O da bir evvelkinin... Bu hareketler silsilesi sonsuzluğa doğru devam edip gidemez. Bu hareket silsilesinin bir noktada durması ve ilk hareketin, vücûdu vâcip olan bir illete, bir hareket ettiriciye dayanması zarûrîdir. O da herşeyin yaratıcısı olan Allah'tır.

    3. İbdâ' ve İllet-i Gâiyye Delîli. içinde bulunduğumuz âleme dikkatle bakacak olursak, onun çok güzel ve çok mükemmel olarak ve daha önce bir benzeri olmadan vücuda getirildiğini görürüz. Gökyüzü, güneş, ay, hülâsa canlı-cansız her varlık bir amaç için yaratılmıştır. Âlemde varolan hiçbir eşya faydasız, maksatsız ve boş yere yaratılmamıştır. Bu âlem bir güzellik, gaye ve vesîleler toplumudur. Âlemde en değerli varlık olan insan, rastgele vücuda gelmiş, sebepsiz ve gayesiz bir varlık değildir. Her azasıyla güzel, mükemmel, faydalı ve maksatlıdır. İnsanın yaratılışı güzel ve mükemmel olduğu gibi, yaratılış gayesi de Allah'ı bilmek, tanımak ve O'na ibadet etmektir. İnsanın olduğu gibi, canlı-cansız her mevcudun da varlığının bir gayesi, hikmet ve faydası vardır. İşte âlemde görülen canlı ve cansız varlıklardaki ibdâ ve gayeler manzumesi; bütün bunları icat edip yaratan bir yaratıcının varlığını, aynı zamanda o varlığın ilim ve kudret sahibi bir ilâh olduğunu isbat eder. Her şeyi bir maksada göre yaratan bu varlık, Vâcibu'l-Vücud olan Yüce Allah'tır. Kur'an-ı Kerîm'de bu delîli dile getiren bir çok ayet vardır. (Bakara, 2/22, Nebe', 78/6-16, ...)

    Netice olarak diyebiliriz ki; inat ve garazdan uzak her sâlim akıl sahibi, Allah'ın kendisine lûtfettiği aklı kullanarak esere bakıp müessiri, binaya bakıp bânîsini, yaratılmışlara bakıp yaratıcısını keşfedebilir. Bunun için Allah, Kur'an'ın bir çok yerinde, zatının varlığına delil olabilecek eserlere bakmalarını, onun üzerinde düşünmelerini, akletmelerini istemektedir. Aklı delillere ilâveten Allah'ın varlığını isbat eden naklî delillere de kısaca göz atalım.

    B) Naklî Deliller:

    Naklî delillerden kastımız, Allah'ın varlığını dile getiren ve üzerinde düşünmemizi isteyen Kur'an ayetleridir. Sayıca bir hayli kabarık olan bu ayetlerden sadece birkaç tanesini zikredeceğiz:

    1. "Biz yeryüzünü bir beşik, dağlan da onun için birer kazık kılmadık mı? Sizi çift çift yarattık, uykunuzu dinlenme vakti kıldık, geceyi bir örtü yaptık, gündüzü geçimi sağlama vakti kıldık, üstünüze yedi kat sağlam gök bina ettik, parlak ışık veren güneşi varettik, taneler, bitkiler ve ağaçları sarmaş-dolaş bahçeler yetiştirmek için yoğunlaşmış bulutlardan bol yağmur indirdik." (Nebe', 78/6-16).

    2. "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutlan döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır." (el-Bakara, 2/164).

    3. "Allah'ın göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz? Aralarında Ay'a aydınlık vermiş ve güneşin ışık saçmasını sağlamıştır. Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi. Sonra yine oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır. " (Nûh, 71/15-18).

    4. "Şimdi gördünüz mü attığınız meniyi?"

    "Siz mi onu yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (Size böyle ölümü takdir ettik) ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yaratalım. Andolsun, ilk yaratmayı bildiniz, (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi? Ektiğinizi gördünüz mü? Siz mi onu bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık, hayret ederdiniz. 'biz borçlandık, doğrusu biz yoksun bırakıldık! (derdiniz). İçtiğiniz suya baktınız mı? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. , Şükretmeniz gerekmez mi? Çaktığınız ateşi gördünüz mü? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz? Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık. Öyleyse Ulu Rabb'inin adını yücelt. " (el-Vâkıa, 56/58-74).

    5. "Yer ve gökleri yaratan Allah Teâlâ'nın varlığında şüphe edilir mi?" (İbrahim, 14/10).

    6 "Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka 'Allah' derler, 'Hamd Allah'a lâyıktır.' de. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar. " (Lokman, 31/25).

    7. "Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak doğruca dîne çevir: Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan dîne dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. işte doğru dîn odur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm, 30/30).

    ALLHA'IN SIFATLARI:

    İslâm'da iman esaslarının ilk ve en mühim şartı Allah'a imandır. Allah'a iman ise; yalnız Allah'ın mücerret zat-ı ilâhisine inanmakla olmayıp, aynı zamanda o yüce varlığın zatı hakkında vacip olan "Kemâl sıfatlarıyla", yüce zatına vasfedilmesi mümkün olmayan "noksan sıfatlara" ve zat-ı ilâhisi hakkında inanılması caiz olan sıfatlara toptan ve tafsilatlı olarak inanmakla olur. Zatî ve sübûtî sıfatlar olarak iki bölümde ele alınan bu sıfatlar sırasıyla şunlardır:

    Zatî Sıfatlar

    1. Vücut. Bu sıfat, Allah'ın var olduğunu ifade eder. Allah vardır ve en büyük varlık O'dur. O'nun varlığı, herşeyin varlığından daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç bir şey var olmazdı. Kâinatın varlığı O'nun varlığına en büyük şahittir. Âlemde hiçbir şey kendi kendine var olmuş değildir. Hiçbir şey ne kendi kendine var olabilir, ne de yok olabilir. Halbuki çevremizde sayılamayacak kadar varlık vücuda gelmekte ve yok olmaktadır. En ufak çarpıklık olmaksızın, en ince hesaplarla var olan ve varlığını çarpıcı özellikleriyle devam ettiren bu âlemin tesadüflerle ortaya çıkması ve varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Bütün bunlar, bu âlemi var eden, yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığının şüphe götürmez delilleridir .

    Allah'ın varlığı, başka bir varlık vasıtasıyla olmayıp; ilâhî vücudu, zatının gereğidir. Vücudu zatının icabı olduğu içindir ki; Allah'a "Vâcibu'l Vücud" denmiştir. Allah'ın zatının ve sıfatlarının hakikatini anlamak; sıfatlarının zatının aynı mı, yoksa ondan ayrı, ona zıt bir şey mi olduğu hususunu kavrayabilmek aklen mümkün değildir. Allah'ın ilâhî vücudu ister zatının aynı, ister gayrı olsun, her mükellefe vacip olan husus; Allah'ın var olduğuna inanmaktır. O'nun varlığına inanmamızı gerektiren akli ve naklî delilleri yukarıda izah ettik.

    Vücudun zıddı olan yokluk, Allah için mümkün değildir. Yokluk, Allah için muhâl olan noksan sıfatların birincisidir. Allah'ın yokluğu ne geçmişte, ne de gelecekte mümkündür.

    2. Kıdem. Allah Teâlâ, varlığı, zatının icabı olduğu için kadîmdir, ezelîdir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Allah'ın var olmadığı bir zaman düşünülemez. Eğer Allah kadîm-ezeli olmasaydı, hâdis- (sonradan var olmuş) olurdu. Sonradan var olan her şey, kendisini icat eden bir (muhdise)- yaratıcıya muhtaçtır. Aksi takdirde yok olan bir şeyin varlığını yokluğuna tercih eden bir yaratıcı olmadan meydana gelmesi gerekirdi ki; bu durum bütün düşünürlere göre batıldır. Allah kadîm olmasaydı, var olmak için kendinden başka bir yaratıcıya muhtaç olurdu. Halbuki Allah'ın vücudu, zatının icabıdır. Yani varlığı kendindendir. Bir şeyin bir anda hem var, hem de yok olması ise mümkün değildir. Öyleyse Allah hâdis değil, kadîmdir.

    Kıdem sıfatının zıddı "Hudûs-sonradan var olma" sıfatıdır. Allah kadîm olduğu için O'nun hâdis olması aklen mümkün değildir.

    3. Bekâ. Allah ebedîdir, varlığının sonu yoktur. O daima vardır. Varlığı kendinden olduğu için O, hem kadîm ve eze!î; hem de bakî ve ebedîdir. "O, evvel ve ahirdir." (el-Hadîd, 57/3), "Kâinattaki her şeytani -yok olucudur. Celâl ve İkram sahibi olan Rabb'im -zatı bakî'dir- ebedî'dir-. " (er-Rahman, 55/27) Bu ayet-i kerimeler, Allah'ın bakî olduğunun delilleridir. Allah'ın vücudunu harici bir kuvvet yok edemez. Çünkü kadîm olan Allah'ın dışındaki tüm kuvvetler hâdistir (sonradan yaratılmıştır.) Hâdis olan bir kuvvet ise, kadîm olan zatın vücudunu yok edemez. Zira vacibü'ı-vücud olan Allah, kudret sahibi olup; bütün eksik sıfatlardan uzaktır. Varlığını devam ettirememe acizliktir. Acizlik ise noksanlıktır. Allah noksanlıktan münezzehtir. O'nu yok edecek bir kuvvet tasavvur edilemez, öyleyse Allah bakîdir, varlığının sonu yoktur.

    Bekâ'nın zıddı "fena (bir sonu olmak)"dır. Allah'ın fânî olması ise aklen muhaldir.

    4. Muhalefetü'n li'l-Havâdis. (Sonradan vücut bulan varlıklara benzememe). Allah zat ve sıfatı ile sonradan yaratılmış olan hiçbir şeye benzemez. Bu sıfatın zıddı olan benzerlik, Allah hakkında akla aykırıdır, mümkün değildir. Sınırlı olan aklımızla Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, hayâlimizde nasıl canlandırırsak canlandıralım, O, bizim düşündüklerimizden hayal ve tasavvurumuzdan geçirdiklerimizin hepsinden başka ve hiçbirine benzemeyen ilâhî bir varlıktır. Hayalimizden geçirdiğimiz bütün varlıklar, yok iken sonradan var olan, varlığı, bir başkasının varlığına muhtaç olan ve sonunda yok olmaya mahkûm, noksan varlıklardır. Allah ise her türlü noksanlıklardan uzak mükemmel ve mukaddes bir varlıktır. Böyle yüce bir varlık, önce yok iken var olan sonra yine yok olacak hiçbir varlığa benzemez. Allah kendi zatını "O 'nun benzeri yoktur. O, herşeyi işitici ve görücüdür. " (eş-Şûrâ, 42/11) ayetiyle vasıflandırmıştır. Peygamberimiz de (s.a.s.), "Allah aklına gelen her şeyden başkadır." buyurmuştur. Allah, sonradan olanlara benzeseydi, bu takdirde hâdis yani başkasına muhtaç bir varlık olurdu. Kadim ve bakî olan bir varlık ise hâdis olamaz. Başkasına benzemeye muhtaç olan bir varlık, benzediği varlığın ve diğer varlıkların yaratıcısı olamaz. Allah, tek yaratıcı olduğuna göre, yarattıklarına benzemez ve muhalefetü'n li'l-havâdis sıfatıyla muttasıfdır. Bu sıfat aynı zamanda, Allah'ın, diğer varlıklarda bulunan cisimlik, cevherlik, arazlık, parçalardan bir araya gelmek, yemek, içmek, oturmak, uyumak, kederli ve sevinçli olmak gibi sıfatlardan da uzak olduğunu ifade eder." (Fetih, 48/10; er-Rahman, 55/27; Tâhâ, 20/5). ayetlerinde geçen "Allah'ın eli", "Allah'ın yüzü", ''Allah'ın arşı istiva-istilâ etmesi" gibi maddî varlıklara ait sıfatların Allah hakkında kullanılmış olması, Allah'ın başka varlıklara benzediğinin delili değildir. Bu kelimelerin hepsi mecazî anlamındadır. Allah'ın eli: Allah'ın kudreti; Allah'ın yüzü: Allah'ın zatı manasında kullanılmıştır.

    5. Kıyâm Binefsihi. Her şey, kendi dışında bir varlığın yaratmasına muhtaç olduğu halde, Allah, başka bir zata ve mekana muhtaç olmadan kendi kendine vardır. Bu sıfatın zıddı olan "mutlak ihtiyaç" Allah hakkında muhal olan noksan bir sıfattır. Âlemde bulunan her varlık, yar olmasında ve varlığının devamında bir yaratıcıya muhtaçtır. Hiç bir şey kendi kendine var olmamıştır, varlığı sonradan vücûda gelmiştir. Buna mukabil Allah'ın varlığı kendi zatı'nın gereğidir, var olmasında, kendinin dışında bir başka varlığa muhtaç değildir. Zatı düşünüldüğü zaman, vücudu da zatıyla beraber düşünülür. Ne zatı vücudundan, ne de vücudu zâtından ayrı tasavvur edilemez. Kâinatın var olması, kendinden evvel var olan, ezeli ve ebedî bir yaratıcı sayesindedir, O'da Allah'tır. Allah yaratıcıdır, diğer varlıklar ise yaratılandır. Yaratıcı, yaratılana muhtaç olamaz.

    "Ey insanlar! Siz, Allah'a muhtaçsınız. Allah ise -her şeyden- müstağnîdir (muhtaç değil), öğünmeye lâyık olandır." (Fâtır, 35/15)

    "Şüphe yok ki Allah, bütün âlemlerden müstağnîdir." (el-Ankebut, 29/8).

    6. Vahdâniyet. Allah'ın her yönden bir olduğunu bildiren vahdaniyet, bir kemal sıfatı olduğu için, bu sıfatın zıddı olan "birden fazla olmak, bir ortağı bulunmak", Allah hakkında mümkün olmayan bir sıfattır. Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Bütün semayı dinlerdeki inanç esaslarının temelini "Allah'ın birliği" sıfatı oluşturur. Bu inanca "Tevhîd Akîdesi" denir. Tevhid akidesine dayanmayan hiç bir inanç, güzel is, Allah katında makbûl değildir. En son ve en mükemmel din olan İslâmiyet de bu inancı temel kabul etmiş ve bütün insanları öncelikle bu temel inanca çağırmıştır. Çünkü Allah, bütün âlemlerin, bütün varlıkların ve bütün insanların Rabb'ıdır. Her şeyi yaratan, rızkını vererek besleyen, büyüterek kemâle erdiren yalnız O'dur. O'nun ortağı, oğlu veya kızı yoktur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun eşi ve benzeri olamamıştır. Bu inanç ile İslâmiyet insanları Allah'ın dışındaki varlıklara kul köle olmak zilletinden kurtarmış, onlara mutlak istiklâllerini iade etmiş. Allah'ın birliği fikrini zedeleyen her türlü kölelik zihniyetini yasaklamış, tabiat kuvvetlerine ibadeti, insanın insana köle ve esir olma despotluğunu ortadan kaldırmış, Allah'tan başkalarını rab edinmeyi en büyük günah ve şirk kabul etmiştir. Böylece İslâmiyet, dünyaya akıl, ruh ve ahlâk sahalarında olduğu kadar, fizikî sahada da tam bir özgürlük müjdelemiş; tevhîd akidesiyle bütün insanların tek bir mabûdu olduğunu, dolayısıyla beşeriyetin de bir ana ve babadan meydana geldiğini ifade ederek "beşer ırkında birlik" fikrini telkin etmiştir. Her müslüman Allah'ın bir olduğunu söylemeli ve bu inancını Allah'tan başkasına ibâdet etmemekle, ibadetine dolaylı olarak da olsa hiçbir şeyi veya kimseyi ortak koşmamakla ispat etmelidir. Bu noktada, sözü ile ibadetindeki birlik ruhu aynı olmalıdır. Allah'ın birliğine delil olan ayetlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

    a) "De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. (Her şey varlığını ve varlığının devamını O'na borçludur. Her şey O'na muhtaçtır. O, hiç bir , şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O'dur). Kendisi doğurmamıştır ve (başkası tarafından)doğurulmamıştır. Hiçbirşey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs, 112/1-4) .

    b) "De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kâfirûn, 109/1-6).

    c) "Allah'tan başka bir yaratıcı var mıdır?" (Fâtır, 35/3).

    d) "O'nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı) muhakkak ki her tanrı kendi yarattığını kabullenir (ve korur) ve mutlaka kimisi de diğerine galebe ederdi." (Mü'minun, 23/91)

    e) "Eğer her ikisinde (yer ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, her ikisi de harap olurdu." (el-Enbiyâ, 21/22).

    Allah, zatında, ilâhlığında, mabud ve yaratıcı oluşunda birdir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Kâinatı bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah olamaz. Bunun içindir ki ikinci bir Allah'ın varlığına imkân yoktur. Çünkü iki Allah olduğu farzedilse, bu iki Allah'tan biri kâinatı yalnız başına yaratmaya muktedir ise, diğeri zâid-fazla olmuş olurdu. Bunun aksine, yalnız başına kâinatı yaratmaya muktedir değilse, bu durumda da aciz-güçsüz olurdu. Aciz ve zâit olan bir zat ise Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardır ve birdir.

    Sübûtî Sıfatlar

    7. Hayat. " Allah hayat sahibidir. " (Âl-i İmrân, 3/2). Bu sıfat, Allah'ın zatına vacip olan sıfatlardandır. Fakat Allah hakkında vacip olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddi bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Allah hakkındaki vücut sıfatının kamil olması, O'nun diri olmasıyla mümkündür. Hayatın zıddı ölümdür. Ezelî olan Allah hakkında ölümü düşünmek, akla aykırıdır. Bir varlık hem ezelî, hem de ölümlü olamaz. İlim, irade, kudret ve diğer kemâl sıfatlarını zatında bulunduran Allah'ın diri olması zaruridir. Çünkü ölünün âlim, her şeye güç yetiren, işitici, görücü olması düşünülemez. Ölüm, bir noksanlık sıfatıdır. Allah ise noksanlıklardan uzaktır. O hâlde Allah'ın hayat sahibi olduğu bir gerçektir. Bu sıfat, ancak Allah'ta ezelî ve ebedîdir.

    "Ölmek şanından olmayan, daima hayat sahibi (olan Allah)'a dayanan. " (el-Furkan, 25/58).ayeti ve benzeri ayetler Allah'ın, hayat sahibi olduğunu ifade eder.
  • Abdullah bin Amr radıyallâhu Teâlâ anhumâ şöyle demiştir:
    “Dört ahlak vardır ki, sana bunlar verildiği zaman -dünyada elde etmediğin- hiçbir şey aleyhinde olmaz:

    1-Güzel ahlak,

    2-Harama götürmeyen helal yemek ve lffet,

    3-Yalan karıştırmaksızın doğru söz söylemek ve sadakat,

    4-Emaneti korumak ve adaleti gözetmek." [H.571

    Insanoğlu düşünürse, meşarun ileyhin bu hikmetli sözü kâfi gelir. Çünkü:

    1-Güzel ahlak sahibi cemiyet içerisinde değer kazanır. Tabiî ki değer kazanmasının vesilesi, diline ve hayâ' yerine hâkim olmasıdır.

    2-lnsan rızkını temin etmeye mecburdur, rızk temininde çalışmak anında meşrü' ve helal yoldan kazanılan geçim levazımları, insanı azgınlığa, fuhuşa, cimriIiğe sevketmez. Vasat bir hayat yolunu tutmak ve haramlardan sakınmak takva olur. Takva şehadet kelimesinin icabıdır.

    3-Hal ve hareketinde doğru söz söylemek ve yalandan sakınmak; cennet kapılarını açacak, cennete insanı cezbedecek bir vesiledir.

    4-Allah Teâlâ'nın insana vermiş olduğu İslâm nimetini ve iman servetini korumaktan ibaret emanet. cennette derece almmasina en kuwetli vasıtadır. Mesela ruh emanettir, beden emanettir, İslâm Dîni emanettir. Behime kuvveti akI-ı selîmin emri altında çalıştı mı. bu emanetler korunmuş oluyor. Bu emanetlere hıyanet etmeyen insan, hem Allah Teâlâ'nın defterinde hem halkın defterinde değer kazanır.

    İşte yukarıda geçen hadîs-i şerîfteki: “En çok cennete sokan şey nedir? Bu da, Allah'tan korkmaktır, fuhuştan korunmaktan ibaret takva sahıbı olmaktır ve güzel ahlaktır.” sözünün manası, Abdullah bin Ömer radıyallahu Teâ' lâ anhumâ'nın sözleriyle izah olunmuştur. İşte irşad...
  • Ayet ve hadislerde Allah’ın isimleri “En güzel isimler” anlamında “(el-esmâü’l-hüsnâ” şeklinde ifade edilmektedir.

    ALLAH’IN İSİMLERİ VE ANLAMLARI
    Kur’ân ayetlerinde Yüce Allah’ın isimleri isim veya isim tamlamaları şeklinde geçmektedir.

    el-A’lâ: (en yüce, en şerefli),

    el-A’lem: (her şeyi en iyi bilen),

    el-Alî: (şanı, şerefi, izzeti ve kudreti yüce olan),

    el-Âlim: (bilen, anlayan, tanıyan),

    el-Alîm: (her şeyi çok iyi bilen),

    el-Âhir: (varlığının sonu olmayan, ölümsüz, ebedî ve bâkî),

    el-Akrab: (bilmesi, görmesi, duyması, haberdâr olması ve yardım etmesi açısından insanlara en yakın olan),

    el-Azîm: (zatı, isim, sıfat ve fiilleri itibariyle pek ulu, büyük, yüce),

    el-Azîz: (üstün, güçlü, kuvvetli, galip, şerefli, değerli, melik),

    el-Bâri: (yaratan, örneği olmadan varlıkları îcat eden),

    el-Basîr: (aydınlık ve karanlıkta küçük ve büyük her şeyi gören),

    el-Bâtın: (mâhiyeti akıl ile idrâk olunamayan, hayal ile tahayyül edilemeyen, her şeyin iç yüzünü, sırlarını bilen),

    el-Berr: (iyilik eden, çok lütufkâr, çok merhametli, çok şefkatli),

    Câ’ılûn: (yaratan, vâr eden, bir varlıktan başka bir varlık yapan),

    el-Cebbâr: (emir ve yasaklarını, hüküm ve kararlarını kullarına yaptırmaya gücü yeten, azgın ve zalimleri kahredici, dertlere derman olan, yaraları sarıp onaran, yaratıklarının hâllerini düzelten),

    el-Ebkâ: (verdiği nimetler sürekli ve hep kalıcı olan),

    el-Ehad: (eşi, benzeri ve ikincisi bulunmayan bir tek, yegâne),

    el-Ekrem: (en çok ikram eden),

    el-Evvel: (öncesi olmayan, yaratılmamış, ezelî ve kadîm tek varlık),

    Fâil(ûn): (yapan, yaratan, vâr eden),

    el-Fettâh: (iyilik kapılarını açan, en âdil hüküm veren)

    el-Ğaffâr: (çok affeden, çok bağışlayan, günah ne kadar çok olursa olsun yine bağışlayan),

    el-Ğafûr: (çok affeden, çok bağışlayan),

    el-Ğanî: (zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan),

    el-Habîr: (her şeyden haberdar olan, gizli aşikâr her şeyi bilen, haber veren),

    el-Hâdi: (hile yapanları cezalandıran)

    el-Hâdî: (hidayet eden, doğru yolu gösteren),

    el-Hafî: (çok ikram eden, son derece iyilik ve lütuf sahibi, her şeyi bilen, duaları kabul eden)

    Hâfiz(ûn): (koruyup gözeten),

    el-Hafîz: (varlıkları yok olmaktan koruyan),

    el-Hakîm: (hikmet sahibi, her işi, emri ve yasağı yerli yerinde olan),

    el-Hâkim: (hükmeden, karar veren, haklıyı haksızı ayıran),

    el-Hakem: (hüküm veren, son kararı veren),

    el-Hakk: (varlığı, ilâh ve rab oluşu hak olan, eşyayı var eden, hakkı ızhar eden, mülk sahibi, yok olmayan, varlığında şüphe bulunmayan, âdil),

    el-Halîm: (çok sakin, hemen öfkelenmeyen, acele etmeyen, teenni ile hareket eden),

    el-Hallâk: (mükemmel yaratan, devamlı yaratan),

    el-Hasîb: (insanlara yeten, insanların yaptıklarını koruyup hesaba çeken),

    Hâsib(în): (insanları sorgulayan, hesaba çeken),

    el-Hayr: (hayırlı olan, faydalı olan, iyilik eden),

    el-İlâh: (ma’bûd, Tanrı),

    el-Kadîr: (çok güçlü, çok kuvvetli, istediğini istediği gibi eksiksiz, kusursuz ve tam yapabilen),

    el-Kâdir: (güçlü, kuvvetli, her şeye gücü yeten),

    el-Kâfî: (kullarına yardım eden, vekil olan, yol gösteren, yaptıklarını bilen, gören, haberdar olan ve hesaba çeken),

    el-Kahhâr: (yenilmeyen, daima galip gelen),

    el-Kâhir: (galip gelen, zelil eden, güçlü, her şeyi kuşatan, yaratıklarını dilediği gibi yöneten),

    el-Kâim: (varlıkları görüp gözeten, koruyan, yöneten),

    el-Karîb: (af, mağfireti, rahmeti, bilmesi, görmesi ve duyması itibariyle kullarına yakın olan),

    el-Kâşif: (azap, sıkıntı, bela ve dertleri gideren),

    Kâtib(ûn): (insanların yaptıklarını yazan),

    el-Kavî: (kuvvetli, kudretli, her şeye gücü yeten),

    el-Kayyûm: (zatı ile kaim olana, ezelî ve ebedî, her şeyin varlığı kendisine bağlı, uykusu ve uyuklaması olmayan, varlıkları yöneten, koruyan, ihtiyaçlarını üstlenen),

    el-Kebîr: (zatı, isim ve sıfatları, şanı ve şerefi, kadri ve kıymeti, değer ve izzeti pek yüce, ulu ve büyük),

    el-Kerîm: (değerli, şerefli, çok nimet veren, nimet ve ihsanı bol olan ),

    el-Kuddûs: (her türlü çirkinlik, noksanlık ve ayıplardan uzak, tertemiz, bütün kemal sıfatları kendisinde toplayan, güzellik, iyilik ve ihsanlarıyla övülen),

    el-Latîf: (yaratıklara karşı yumuşak, çok merhametli, çok lütufkâr, ihsan sahibi, insanlara hak ettiklerinden fazlasını veren her şeyin detayını, sırlarını en iyi bilen, işleri çok hassas düzenleyen, gözle görülmeyen),

    Mâhid(ûn): (yeryüzünü yaratıkları için elverişli, yarayışlı ve faydalı olarak yaratan),

    el-Mâlik: (bütün varlıkların sahibi),

    el-Mecîd: (çok şerefli, çok itibarlı),

    el-Melik: (bütün varlıkları yöneten, dilediğini yapan, dilediği gibi hükmeden),

    el-Melîk: (çok mülkü olan, her şeyin sahibi ve maliki, onları terbiye edip yetiştiren, mülk ve güç veren),

    el-Metîn: (çok kuvvetli, çok dayanıklı, acizliği, za’fiyeti ve gevşekliği olmayan),

    el-Mevlâ: (dost, yardımcı, görüp gözeten),

    Mu’azzib(în): (suç işleyenleri, zalimleri, günahkârları cezalandıran),

    el-Mu’ızz: (izzet ve şeref, güç ve kuvvet, itibar ve şerefli kılan, aziz yapan),

    el-Muhric: (bir şeyi açığa çıkaran, bir varlıktan başka bir varlık var eden, gizli şeyleri ortaya çıkaran),

    el-Muhît: (ilim ve kudretiyle her şeyi kuşatan, her şeye muttali olan),

    el-Mukît: (her şeye gücü yeten, rızık veren, yapılanları bilen, koruyan, mükâfat veren),

    el-Muktedir: (güçlü, kuvvetli, istediğini istediği gibi yapan),

    el-Musavvir: (yaratıklara şekil ve özellik veren),

    Mûsi(’ûn): (gökleri genişleten),

    el-Mübîn: (varlığı aşikâr olan, hakkı ızhar eden, gerçeği beyan eden),

    Mübrim(ûn): (hile ile kötülük yapmaya karar verenleri bilen, onların bu kötülüklerini boşa çıkran, onları kesin olarak cezalandıran),

    Mübtelî(n): (deneyen, imtihan eden, gizli olanları açığa çıkaran),

    el-Mücîb: (duaları, istekleri, dilekleri kabul eden, ihtiyaçları karşılayan, sıkıntıları gideren),

    el-Müheymin: (insanların bütün yaptıklarını bilen, koruyan, görüp gözeten),

    el-Mühlik: (isyan eden, azan, günaha dalan ve zulmeden fert ve toplumları helâk eden),

    el-Mü’min: (yaratıklarına güven veren),

    el-Müneccî: (sıkıntı, bela ve azaptan kurtaran),

    el-Münezzil: (nimet veren, su, sekînet, melek, kitap ve Peygamber indiren),

    el-Münîr: (ışık veren, aydınlatan),

    Münşi’(ûn): (îcat eden, inşa eden, yapan, örneksiz olarak yaratan),

    Müntekım(ûn): (suçluları cezalandıran),

    Münzil(în): (melek, kitap, su ve sekînet indiren, nimet veren),

    Münzir(în): (kullarına fayda ve zarar veren şeyleri bildiren; inkâr ve isyan edenlerin âkibetinin kötü olduğunu haber vererek onları bu davranışlardan sakındıran ve azabı ile korkutan),

    Mürsil(în): (vahiy, peygamber, bol yağmur, aşılayıcı rüzgâr, koruyucu melek, âsiler için yıldırımlar ve âfetler gönderen),

    el-Müste’ân: (kendisinden yardım istenen, kendisine sığınılan),

    Müstemi(ûn): (sesleri işiten, duyan),

    el-Müte’âl: (aşkın, pek yüce, ulu, eksik ve noksanlıklardan berî olan),

    el-Mütekebbir: (ihtiyaç ve noksanlığı gerektiren her şeyden münezzeh, pek yüce ve ulu),

    el-Müteveffî: (yaratıkların canlarını alan),

    en-Nâsır: (yardım eden),

    en-Nesîr: (çok yardım eden, sürekli yardım eden),

    er-Râfi: (peygamber ve mü’minlerin itibar, şan ve şereflerini artıran, göğü yükselten),

    er-Rahîm: (çok merhametli),

    er-Rahmân: (çok merhametli),

    er-Rakîb: (insanların hâllerini, sözlerini, yaptıklarını ve davranışlarını bilen, haberdar olan, murakabe edip koruyan),

    er-Raûf: (çok merhametli, çok şefkatli, çok acıyan),

    er-Rezzâk: (bol nimet, maddî ve manevî rızık veren),

    Sâdık(ûn): (söz, iş, va’d ve va’îdinde doğru olan, her sözünü ve va’dini yerine getiren),

    es-Samed: (her şeyin kendisine muhtaç olduğu, yöneldiği, her dilek ve isteğin mercii; hiç eksiği, kusuru ve ihtiyacı olmayan ulu, şanlı, dosdoğru, âdil ve güvenilir olan),

    es-Selâm: (eksiklik, acizlik, hastalık, ölüm ve benzeri şeylerden salim olan kullarına güven ve selamet veren),

    es-Semî: (her sözü, bütün konuşulanları en iyi işiten, duyan)

    Şâhid(în): (bilen, muttali olan, her şeye tanık olan),

    eş-Şâkir: (verdiği nimetlere şükreden ve çalışan kimseyi ödüllendiren),

    eş-Şefî: (mü’minlerin yâr ve yardımcısı, azap ve sıkıntılardan koruyucusu olan),

    eş-Şehîd: (her şeye muttali olan, gören, bilen, haberdâr olan, her yerde hazır nazır olan, hiçbir şey kendisinden gizlenemeyen, bütün sırlara vakıf olan, her şeyi murakabe eden),

    eş-Şekûr: (ibadet eden kullarının mükâfatlarını bolca veren, az çok her itaati ödüllendiren),

    eş-Şey: (var olan, mevcut),

    et-Tevvâb: (sürekli tövbeleri kabul eden),

    el-Vâhid: (zatında, isim ve sıfatlarında eşi ve benzeri bulunmayan, tek olan),

    el-Vâlî: (koruyup gözeten, yardım eden, işleri deruhte eden),

    el-Vâris: (bütün varlıkların sahibi, bâkî ve ebedî olan, her şey kendisine dönen),

    el-Vâsi: (güçlü, kuvvetli, ilim ve merhameti her şeyi kuşatan, bütün yaratıklara rızık veren, nimet ve ihsanı bol olan),

    el-Vedûd: (mü’minleri çok seven, kulları tarafından çok sevilen),

    el-Vehhâb: (karşılıksız çok nimet veren, ikram ve ihsanda devamlı olan, lütfu, ihsanı ve rahmeti bütün kulları kuşatan),

    el-Vekîl: (güvenilen, koruyan, yardım eden, görüp gözeten, her şeyin maliki ve yöneticisi olan),

    el-Velî: (dost, seven, görüp gözeten, yardım eden),

    ez-Zâhir: (varlığı her şeyden aşikâr olan, her şeye galip gelen, her şeyden yüce olan),

    Zâri’(ûn): (ekinleri, bitkileri yetiştiren, büyüten),

    Hüvallâhüllezî lâ ilâhe illâ hû: (Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah) (Toplam: 119)

    İSİM TAMLAMALARI
    Adüvvün li’l-kâfirîn: (kâfirlerin düşmanı)

    Âhizün bi nâsiyetihi: (suçluları cezalandıran)

    Ahkemü’l-hâkimîn: (hüküm verenlerin en adili)

    Ahsenü’l-hâlikîn: (yaratanların, takdir ve tasvir edenlerin en iyisi)

    Âlimü’l-ğaybi: (gaybı bilen)

    Allâmü’l-ğuyûb: (görünmeyenleri çok iyi bilen)

    Bâliğu emrihi: (emri, hükmü hedefine ulaşan, kararını infaz eden)

    Bedî’u’s-semâvâti ve’l-ard: (gökleri ve yeri örneği olmadan yaratan)

    Berîü’n mine’l-müşrikîn: (müşriklerden berî, uzak olan)

    Câmi’u’n-nâs: (kıyamette insanları bir araya toplayan, cem eden)

    Ehlü’l-mağfire: (mağfiret ehli, affedici )

    Ehlü’t-takvâ: (azabından korkup sakınmaya, korunmaya lâyık olan)

    Erhamü’r-râhımîn: (merhamet edenlerin en merhametlisi )

    Esdaku hadisen: (en doğru sözlü)

    Esdeku kîlen: (en doğru sözlü)

    Esra’u ferahan: (kullarının tövbesine çok sevinen)

    Esra’u mekren: (hile ve tuzak kuranları en süratli bir şekilde cezalandıran)

    Esra’u’l-hâsibîn: (hesap soranların, hesap görenlerin en süratlisi)

    Eşeddü be’sen: (çok şiddetli cezalandıran)

    Eşeddü ferahan: (kulunun tövbesine çok sevinen)

    Eşeddü kuvveten: (çok kuvvetli, çok güçlü)

    Eşeddü tenkîlen: (çok şiddetli cezalandıran)

    Fa’âlü’n-limâ yürîd: (dilediğini yapan)

    Fâliku’l-abbi ve’n-nevâ: (çekirdek ve taneleri çatlatan, yarıp açan )

    Fâliku’l-ısbâh: (karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran)

    Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard: (yeri ve gökleri yaratan)

    Gâlib’ün ‘alâ emrihî: (emirinde işinde ve hükmünde galip olan)

    Ğâfirü’z-zenbi: (günahları bağışlayan)

    Hâliku külli şey’in: (her şeyin yaratıcısı)

    Hayru’l-fâsılîn: (hükmedenlerin, haklı ile haksızı ayırt edenlerin en hayırlısı)

    Hayru’l-fâtihîn: (hükmedenlerin, nimet verenlerin, hayır kapılarını açanların en hayırlısı)

    Hayru’l-ğâfirîn: (bağışlayanların en hayırlısı)

    Hayru’l-hâkimîn: (hüküm ve karar verenlerin en hayırlısı )

    Hayru’l-mâkirîn: (hile ile kötülük yapanları bilemeyecekleri, anlayamayacakları cihetlerden daha şiddetli cezalandıran)

    Hayru’l-münzilîn: (nimet verenlerin, ikram edenlerin en hayırlısı)

    Hayru’l-vârisîn: (varislerin en hayırlısı)

    Hayru’n-nâsırîn: (yardım edenlerin en hayırlısı)

    Hayru’r-râhımîn: (merhamet edenlerin en hayırlısı)

    Hayru’r-râzkîn: (rızık, nimet verenlerin en hayırlısı)

    Hayrun hâfizan: (en iyi koruyup gözeten)

    İlâhü’n-nâs: (insanların ilâhı)

    Kâbilü’t-tevb: (tövbeleri kabul eden)

    Kâşifü’l-azâb: (azabı, sıkıntıyı, derdi kaldıran)

    Mâlikü yevmiddîn: (hesap gününün maliki, sahibi)

    Mâlikü’l-mülk: (bütün mülkün sahibi)

    Meliki’n-nâs: (insanların meliki)

    Mûhinü keydi’l-kâfirîn: (kâfirlerin tuzağını zayıflatan, boşa çıkaran)

    Muhîtü’n bi’l-kâfirîn: (kâfirleri kuşatan)

    Muhyî’l-mevtâ: (ölüleri dirilten)

    Muhzî’l-kâfirîn: (kâfirleri rezil rüsvay eden)

    Mütimmü nûrihi: (nurunu, dînini tamamlayan)

    Nûru’s-semâvâti ve’l-ard: (gökleri ve yeri aydınlatan)

    Rabbü külli şey’in: (her şeyin rabbi)

    Rabbü’l-âlemîn: (âlemlerin rabbi)

    Rabbü’l-ard: (yeryüzünün rabbi)

    Rabbü’l-arş: (arşın rabbi)

    Rabbü’l-felak: (sabahın rabbi)

    Rabbü’l-ızzeti: (kudret ve şeref sahibi)

    Rabbü’n-nâs: (insanların rabbi),

    Rabbü’s-semâvâti: (göklerin rabbi)

    Rabbü’ş-şi’râ: (Şi’ra yıldızının sahibi)

    Refî’u’d-derecât: (manevî dereceleri ve gökleri tabaka tabaka yükselten)

    Semî’u’d-du’â: (tövbeleri ve duaları duyan ve kabul eden)

    Serîu’l-hısâb: (hesabı, sorgulaması çok süratli olan)

    Şedîdü’l-‘azâb: (azabı, cezalandırması çok şiddetli olan)

    Şedîdü’l-‘ıkâb: (çok hızlı cezalandıran)

    Şedîdü’l-mihâl: (cezası, azabı, kuvveti çok şiddetli olan)

    Vâsi’u’l-mağfire: (bağışlaması, mağfireti bol olan)

    Zü’l-fadli’l-azîm: (çok ikram sahibi)

    Zî’t-tavl: (lütuf, bağış, ikram, ihsan, af ve bağış sahibi)

    Zü’l-ikrâm: (ikram sahibi)

    Zû fadlin ale’l-âlemîn: (âlemlere nimet veren)

    Zû fadlin ale’n-nâs: (insanlara ikram eden),

    Zû-intikam: (intikam sahibi, âsileri, zalimleri cezalandıran)

    Zü’l-‘ıkâb: (suçluları, günahkârları, zalimleri cezalandıran)

    Zü’l-Arş: (Arş’ın sahibi)

    Zü’l-celâl ve’l-ikrâm: (azamet ve kibriya, ikram ve ihsan sahibi)

    Zü’l-kuvveti: (güç ve kuvvet sahibi)

    Zü’l-mağfire: (af ve bağış sahibi)

    Zü’l-me’âric: (bütün derecelerin sahibi)

    Zü’r-rahmeti: (merhamet sahibi) (Toplam: 81)

    Kur’ân’da Allah’ın güzel isim ve sıfatları bildirildiği gibi hadislerde de bildirilmektedir. Bazı hadislerde Allah’ın güzel isimlerinin sayısı 99 olarak geçmekte, hadislerin bir kısmında bu isimler zikredilmekte, bir kısmında ise zikredilmemektedir.
  • AMENERRASULÜ DUASININ OKUNUŞU:

    Bismillahirrahmanirrahim


    Amenerrasulü bima ünzile ileyhi mirrabbihi vel mü’minun, küllün amene billahi vemelaiketihi ve kütübihi ve rusülih, la nüferriku beyne ehadin min rusülih, ve kalu semi’na ve Ata’na gufraneke Rabbena ve ileykelmesir. La yükellifullahü nefsenilla vüs’aha, leha ma kesebet ve aleyha, mektesebet, Rabbena latüahızna innesiyna ev ahta’na, Rabbena vela tahmil Aleyna ısran kema hameltehü alelleziyne min gablina, Rabbena vela tühammilna, mala takatelena bih, va’fü anna, vağfirlena, verhamna, ente Mevlana fensurna alel gavmil kafiriyn.
    AMENERRASULÜ SURESİNİ OKUMANIN FAYDALARI;

    * Amennerresulü okunan eve 3 gün şeytan girmez
    * Okuyan ALLAH’ın sevgisini kazanır.
    * ALLAH’ın himayesine girer.
    * Okuyana ferahlık verir. Bütün arzuları ayağına gelir.
    * Yatsıdan sonra okuyan geceyi ibadetle geçirmiş gibi sevaba nail olur
    AMENERRASULÜ’NÜN MEALİ:

    O peygamber de kendisine Rabbinden indirilene iman etti, Mü’minler de (onlardan) her biri Allah’a, onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı.”Onun (Allah’ın) peygamberlerinden hiç birini diğerlerinin arkasından ayırmayız (hepsine inanırız), dinledik, (kabul ettik) emrine itaat ettik, Ey Rabbimiz, mağfiretini isteriz. Son varışımız ancak sanadır” dediler. Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Herkesin kazandığı hayır faidesine, yaptığı şer kendi zararınadır. “Ey Rabbimiz, unuttuk, yahut yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme. Ey Rabbimiz, bizden evvelki ümmetlere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme, Ey Rabbimiz takat getiremeyeceğimizi bize taşıtma. Bizden sadır olan günahları sil, bağışla, bizi esirge. Sen mevlamızsın bizim. Artık kafirler ruhuna karşı bize yardım et.
    AMENERRASULÜ DUASININ FAZİLETLERİ

    Hz. Ömer (Radıyallahü Anhüma) ve Hz. Ali (Radıyallahü Anhüma) şöyle buyurdular; “Surei Amenerrasulü’nün son iki ayetini okumadan yatan bir adamı, akıl sahibi olarak görmedim.”

    Abdullah ibni Mesud (Radıyallahü Anh) dedi ki; “Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e Miraç’ta üç hususi şey verilmişti. Birincisi, beş vakit namaz, ikincisi, Amenerrasulü, üçüncüsü, ümmetinden Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölenlerin günahlarına şefaat etme.”



    Ukbe bin Amir (Radıyallahü Anh) şöyle demiştir. “Bakara suresinin sonundaki iki ayeti, “Amenerrasulü’yü” başından sonuna kadar sık sık okuyunuz. Çünkü Allah, onlarla Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i mümtaz kılmıştır.”

    İmam Nevevi (Rahimehullah dedi ki; “Bu ayeti kerimeleri okumak, geceyi ihya etmeye kafidir. Bazıları da kötülüklerden korunmasına kafi gelir, demişlerdir.”

    Bedreddin Ayni (Rahimehullah) dedi ki; “Amenerrasulü’yü okuyanlar için, bu ayetler, gece ibadet, vird ve zikir yerine geçer. Sevap ve fazilet olarak yeter. O gece, olması muhtemel afetlerden, şeytanın, insanların ve cinlerin şerrinden korur.”

    İbni Abidin (Rahimehullah) dedi ki; “Ölüyü defnettikten sonra birkaç dakika oturup sessizce Bakara suresinin başını ve sonunu okumak meyyit için dua ve istiğfar etmek müstehaptır.”

    AMENERRASULÜ DUASININ FAZİLETİ HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER

    Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu ki; “Dört şey Arş-ı Azam altındaki hazinelerden indirildi: Fatiha, Ayete’l-Kürsi, Amenerrasulü, Kevser Suresi.”

    Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu ki; “Bana Arşın altındaki hazineden Ben’den önce hiçbir peygambere verilmeyen Bakara Suresinin son ayetleri (Amenerrasulü) verildi.

    Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Her kim bir gece içerisinde Bakara suresinin iki ayeti (Amenerrasulü) okursa, artık o iki ayet ona (ibadet etmek ve belalardan korunmak bakımından) kafi gelirler.

    Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu ki: “Kuran’da iki ayet vardır ki, müminler için şifadır ve Allah’ın sevdiği şeylerdendir. O iki ayet Bakara suresinin son iki ayeti (olan Amenerrasülü) ‘dür.



    Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah’u Teala, gökleri ve yeri yaratmadan 2000 yıl önce bir kitap yazdı ve o kitaptan iki ayet indirerek Bakara suresini bu iki ayetle bitirdi. Bu iki ayet, bir evde 3 gece okunursa, şeytan o eve yaklaşamaz.

    Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu ki: “Her kim Ayete’l-Kürsi’yi ve Bakara suresinin sonunu sıkıntılı (kederli) anında okursa, Allah’u Teala ona yardım eder.”

    Efendimiz’in buyurduğu gibi bu iki ayeti bir hafta içinde bilmiyorsak önce kendimiz öğrenelim sonra eşlerimize, çocuklarımıza öğretelim ve bugünden itibaren her gece yatmadan önce mutlaka okuyalım inşallah.