• ~~~1990~~~’LI YILLARDAN BU GÜN’E YAŞANMIŞ DOLU DOLU DUYGULAR .


    1.BÖLÜM

    EV’E ATEŞ DÜŞTÜ!


    1986 doğumluyum .
    Yıl 1990-1992 o dönemlerde daha yeni yeni çevresini görmeye başlamış neyin ne olduğunu öğrenen anne,baba,iki abla ,bir abisi olan bir çocuk .
    -Baba yurt dışında gurbette para kazanıp ailesini kimseye muhtaç etmemek için mücadeleler veren aile reisi .
    -Anne bütün mücadelesini çocuklarını korumak evine barkına sahip çıkmak için kendini parçalayan Kocaman yürekli bir ANNE
    -ABLALAR halk eğitim merkezlerinde dikiş nakış öğrenen öğrendiklerini evde dantel oya gibi şeylerle uğraşan yer yer komşu kızlarıyla sek sek oynayıp piknik yapan kızlar
    -Abi benden üç yaş büyük her fırsatta kardeşini tartaklayıp döven her fırsatta kavga gürültü yapan agrasif bir yapı .
    -Ben o dönemlerde ateşli havale geçiren eline baban diye bir fotoğraf verilen gece babasının fotoğrafını yastığa koyup yatan çocuk , annesinin dizinin dibinden ayırmadıgı
    Ateşi yükseldimi korkusuyla sürekli ateşini kontrol ettiği çelimsiz bir can
    Ateşler yükselmeye başlayınca baş edilemez durumlara girince bu hastalık soluk hastahanede alınıyordu doktor bey hemşire hanım derken hatırladığım kadarıyla Kocaman gönlü pamuk elleri olan annem beni hastahaneye sırtında taşıdı durdu dolmuş yok otobüs 2-3 saat de bir geçer bulunduğumuz mahallede onda da boş yer olmaz
    Korsan dolmuşlar olurdu onlarda da boş yok olsada millet fosur fosur sigara içerdi kapı açıldığı zaman sanki bir duman bulutu çıkardı dolmuştan .
    Genelde benim canım annem sırtına alır şansını denerdi diğer mahallelere gider ordan binmeye çalışırdık dolmuşa otobüse doktor yazar verirdi reçeteyi iki iğne vururdu bilmiyorum doğru tedavi oluyormuydum o dönemde ama şunu biliyorum kendi kulaklarımla duyduğum kelimeler
    -Doktor
    Hanım aylardır gelir gidersin bu çocuğu biz değil sen kurtarıyorsun kurtarıcısı sensin
    -Annem
    Günde 20 den fazla ılık su ile ateşini düşürmeye çalışıyorum yanımızdan leğen su eksik olmuyor Allah herkese şifa versin sizden de Allah razı olsun deyip reçeteyi eline alıp beni kucaklayıp gözler yaşlı yola koyulan bir anne .
    Günler geçiyor ben ateşler içinde yanmaya devam ekmek parasından artırıp pazardan portakal almış annem bana yedirmeye çalışıyor iştah ne mümkün alevler içinde havale geçirirken .
    -Baba kazandığı parayı yurt dışından bize gönderiyor gelen para ilaç masraflarına gidiyor perişan durumlar .
    KADIN VAR TAŞI AŞ EDER
    KADIN VAR EKMEĞİ TAŞ eder derler benim annem TAŞI AŞ edenler den .
    Rahatsızlıkdan iyice çelimsizleştiğimi gören annem beni resmen gıda destek kampına aldı
    Kasapdan kemik alıp kemik suyu yedirip içirmeler
    C vitaminleri
    Diğer gıda. Destekleri ev yapımı yoğurtlar
    Ve daha gibi leri o dönem i kapsayan
    ÇOK ŞÜKÜR HASTALIĞI ATLATTIK
    Sağlık olarak normale döndüm
    Allah annemden babamdan hastahanedeki doktorundan ve herkesten razı olsun .
    Çünkü mahallemizde bulunan benim akranım bir kızları olan komsumuz un evide yangın yeriymiş ben bunu sonradan öğrendim aynı rahatsızlıkdan müzdarip komsu evi baba devlet memuru olmasına rağmen kızının sağlığını kendilerini parçalamalarına rağmen koruyamamışlar ve o günahsız kardeşimiz ateşli havale diye bilinen o rahatsızlığa maruz kalmış bütün çabalara rağmen sonucu ağır
    Kalıtsal durumlar zihinsel engeller bedensel hasarlar Allah yardımcısı olsun kendisinin de ailesinin de benyaşadım çok da iyi hatırlıyorum .





    Antalya yaz dönemlerinde fazla sıcak bir memleket tir nem olayını hiç koymuyorum bile

    Mahalleden arkadaşlar o dönemler de kıraathane de babalarının yanına giderdi para tırtıklamaya yada hani vardır ya okey masalarında yancılar yer içer herşeye karışır ortaya laf atar hesaba karışmaz çocukluk arkadaşlarımda kısmen öyleydiler
    Sadece yer,gazoz ve oralet içerlerdi 😊
    Bende kıraathane merdivenlerine oturur hayaller kurardım babam gurbetten dönmüş kahvede arkadaşlarıyla masada oturuyor
    Oğlum ne geziyorsun gel amcana sövde erkek görsün kızını sana versin
    gazoz iç tost ye desin diye düşlenirdim .
    -Ev
    Gece kondu sıvasız annem ve ablalarımın pamuk tarlalarında çalışarak kazandıgı para ile pamuk işçisi toplayan çavuşun bir gece kondu yapılacak kadar ev arsasını satması
    annemin komşular a ustalara inşaat işçilerine rica minnet borç harç bir ev yaptırması ile herşey bir anda değişmeye başlıyor
    Baba hala yurt dışında ,
    Ev yapılmış duvarları örülmüş pencere yok Elektirik yok su yok sıva yok
    Sevinçliyiz sıvasızda olsa penceresizde olsa BİZİM EVİMİZ !!! bizimde evimiz var
    herkes çok mutlu babam bu durumdan habersiz ,


    -Sıcak havalar esiryor ama alev !
    Bir yaz ayı ben yine sokakda
    misket, gazoz kapagı, futbol oynamış kan ter içinde eve gelmiş
    kuru ekmek domates almış
    balkonda yer minderine oturmuş yiyorum annem söyleniyor bu çocuk niye normal yemek yemez ?
    pilav var fasulye var diye
    vel hasıl ekmeğimi domatesimi afiyetle yeyip arkadaşlarımla anlaştığımız gibi sokak da bekliyorum
    birileri gelsede oyun oynasak diye 
    işde saklambaç,yerdenyüksek,elimsende felan
    Geç oldu hava iyice karardı
    arkadaşlarımın annesi abisi felan sesleniyor annem çağırıyor,babam çağırıyor hadi .
    Herkes dağılma vakti geldiğini anlıyor
    o durumda tıpış tıpış evin yolunu tutan ben
    Evde annem hariç herkes uyumuş hava gerçekden çok sıcak
    evin içinde nefes almak zor gündüz sıcagı depolanmış gece evin içinde kullanılıyor sanki evimizin üstü beton arme dedikleri cinsten orada annem bize yer yatağı yapıyor öyle uyuyoruz.
    Ben o dönem tutturmuşum bir baba türküsü sağa babam sola babam anne babam babam babam
    Böyle uzanmışım sırt üstü kollarımı dirseklerden kavırıp ellerimi başımın altına koymuş gök yüzünde yıldızlara bakıp hayal kuruyorum .
    -Annem
    Oğlum nereye bakıp ne görüyorsun ?
    -Babam nerde ne zaman gelecek ?
    ( o arada bir uçak geçiyor sadece Çakar lambası görünüyor başka görünen birşey yok uçak yani işte )
    -Annem
    Bak uçak gidiyor gördün mü ?
    -EVET gördüm .
    -ANNEM
    BAK İŞTE BABAN O UÇAKLA GELECEK 😊
    -Allahım babam uçakla gelecek yaşasın
    Babam gelecekmiş , babam benim babam .!!!!

    Garip beden o sevinçle uyuyup kalmış tabi.
    Sonraları memleket den (Karadeniz bölgesi ) bize gelenler var amcalar ,dayılar gurbet e Antalya'ya geliyorlar çalışıp para kazanacaklar söz de .
    İnşaatlarda çalışıyorlar işde amelelik , getir götür işleri felan

    -Traji komik durumlar .

    Sevgili akrabalarım ,
    İnşaatda sıva ,duvar,kalıp kısaca inşaat ile alakalı bütün işleri yapıyorlar para karşılığında .
    Gel gelelim bizim evimizde yaşıyorlar para kazanmalarına rağmen babamın gönderdiği annem ve ablalarımın kazandığı paraları yiyorlar .
    Evin duvarı hala sıvasız ,badanasız
    Pencere yok (ince naylon ile kapatılmış )
    Odanın birinde çimento ,kireç ,ince sıva kumu
    Kapı yok .
    Annem diyor bizim herkese hayrımız dokunur
    Ama kimsenin bize hayrı dokunmaz
    Annem yerden göğe kadar haklı

    Komşunun kocası yevmiye li olarak gelip çalısıyor evi sıva yapıyor
    Evde o işden anlayan akrabalarım olmasına rağmen .

    -TİCARET PARA TATLI
    Mahalleye kurulan pazar yakın e Antalya sıcak en güzel ne satar ?
    SOĞUK BUZ GİBİ. SUUUUUU
    SOĞUKSUUUUU

    Cuma günleri öğlen saatlerinde dolaba buzluga çelik derin bir tabak da su koyardım boyum yetmez o an üstüne çıkabileceğim ne bulursam çıkar koyardım .
    Cumartesi sabah kalkar evde kullanılan yeşil su termosumuz vardı
    genelde Antalya'da evlerin olmazsa olmaz ev gereçlerinden 🙈
    Bir gün öncesinden koyduğum suyu buz tutmuş bir halde alır kurar termosa doldururdum
    üzerine suyunu koyar para kazanacağım büyük bir işletme gibi
    Bir hevesle kucaklıyorsun kaldırmak için kalkmıyor
    acaba neden kalkmıyor ?
    O yeşil termos su dolunca içine benden ağır olduğu için kalkmıyor 😂
    Ne yapmak gerek
    devirsem suyun yarısını döksem hayal edilen parayı yere dökeceğim
    olmaz para kazanmayı kafaya koymuşum .
    AŞ şirket kurar gibi iş ortaklarımı arkadaşlarımın arasından seçip ticarete girmemiz lazım .
    Kimler olmalı derken buldum
    Kepçe İlker (kulaklar kepçe kazanı gibi )
    İskelet Adnan ( zayıflıkdan bi gömlek daha zayıf )
    Sümüklü Tamer
    Ve ben

    Şirket kuruldu sermaye benden
    Taşıma bağırma onlardan
    Kazanılan para ikiye bölünecek yarısı benim kalan yarısı diğer 3 kişinin

    Kanter içinde pazar yerine ulaştık geçtik bir kenara sırayla yırtınıyoruz
    BUZ GİBİ SU
    SOĞUK SU
    SUUUUUUUU
    Biri geldi kaç para diye dedik abla siftah bedava
    Sonra insanlar talep oluşturmaya başladılar
    Ufaklık ver bi bardak su
    Kaç para
    Derken baktık olmuyor dedik ne verirsen

    5000-10000 lira

    İşler tıkırında ben musluk başında açıyor kapatıyorum sadece 😎
    AŞ şirket in de bugüne bugün %50 hisse sahibiyim .
    Kiminden para aldık
    kimine komşu para alınmaz dedik
    kimi fazla verdi anlayacağınız.
    Ne şiş yandı ne kebab bulduk çocukluk aklımızla bir yol
    pazar bitti para sayıldı paylaşıldı
    Herkesi bir heyecan sardı
    Dikişli futbol topumu alalım
    Yoksa abilerimizin alıp oynadıgı patlayan dikişli futbol topunun kenarını yırtıp içine plastik top koyup bisikletçide hava bastırıp
    Fazla masraf A girmeyelim mi
    Tasomu alalım
    Küçüklük miniklik dediğimiz bilye ( misket ) mi alalım renkli renkli
    Siyah çekirdek mi yesek
    Cino çikolatamı alsak
    Gazoz la probis bisküvi mi yesek
    Yada yukardaki mahalle bakkalına gidip bütün big boble sakızların hepsini mi alsak 🤣😂😎
    Yedik bütün parayı
    Mısır cıpsi
    Çikolata
    Çekirdek
    Gazoz
    Misket
    Taso
    Ne varsa harcadık
    Kendi kazandığımız paranın lezzetini kendimiz yiyerek anladık
    Okula başlamama 1 sene kaldı

    Farklı ticaretler yapmak istedim
    Ne yapa bilirdim
    Su işi tek başına yapılmıyor ortak lazım
    Tek yapmalıyım
    Ne
    Ne
    Ne ?????
    -Annem
    Oğlum küçük tepsiyi ver ordan !!

    BULDUMMMM!!!!
    Tepsi simit. Simit tepsi
    SİMİTTTTÇİİİ 🤨

    Nasıl olur derken

    Annemden ağlaya zırlaya
    20 simit parası kopardım ve küçük tepsiyi
    Heyecanla pazar günün bekliyorum
    Bir çok kişinin evde pazar günü kahvaltıyı ailecek yaptığını biliyorum

    Sonra duydum fırından simit alıp satanlar 6-9
    Arası sıraya girip
    Kuyruk bekleyip
    Simit alıp
    Bağıra bağıra satmaya gidiyorlarmış
    Cumartesi gecesi uyumadım
    Heyecandan gidip simit satacağım diye
    Saat kaç oldu bilmiyorum çünkü Saat evin içinde salonda

    Tepsiyi kaptığım gibi üstünde tshirt altta şort
    Ayakda terledikçe ayağından kayıp çıkan terlik
    Koştur koştur fırına

    -YENİ SEKTÖR YENİ İŞ
    Simitçilik sektöründe ilk iş günüm
    Yuh o ne
    Sanki ordu var kuyruk değil
    Hepsi benden büyük abiler hatta bıyıklı sakallı amcalar
    Benim burdan simit almam mucize
    Hadi aldık diyelim bu adamlar benden büyük işi biliyorlar
    Rekabet fırında başladı
    Kavgalar
    Dövüşler
    Sıraya kaynak olmalar
    Tepsiyle kafaya vurmalar

    Ortalık bir birine karışşa iyiden iyiye emin im arada domates gibi ezilir salça olurum

    AAaaAAAAAAAaaa !!
    Kepçe ilkerin abisi
    Canım abim en sevdiğim abim
    Fırında çalışıyor
    Abi abiii Mustafa abi

    Abi ben simit almaya geldim bekle 5 dk sonra çıkar simit alırsın
    Ver sen tepsini bana ben çağırırım seni
    -Kaçtane ?
    -Bukadar param var abi 🙄
    -22 yapar hadi 3 de benden 25 yapsın 😆
    - İşte ozaman anladım sen birşey yapmak istediğin zaman mutlaka destekleyen insanlar olduğunu

    -Tepsiye simitler dizilmiş bi işaret gel al diye
    Aralardan sıvışarak gidip aldım tepsiyi tutmak ne mümkün simit yeni çıkmış tepsiye dizilince tepsi ısınmış
    el kadar çocuğum ne bilim ben
    Mustafa abi öyle olmaz
    elde taşınmaz o
    al şu havluyu katla başına koy
    tepsiyide havlunun üstüne koy
    bi elinle şurdan tut
    elin acırsa öteki elinle değiştir
    biraz sonra soğur zaten dedi
    -HADİ HAYIRLI İŞLER
    Bismillah dedim aldım simitlerimi çıktım fırından köşeyi döndüm tecrübesizlikden aval aval yürüyorum
    Yürü yürü derken
    Bi ses duydum ses uzakdan geliyor ama gür
    -SİMİTÇİİİİİİİİİİİİİ
    SICAK SICAK TAZE TAZE

    Birşeyleri eksik yaptığım belliydi
    Bende bağırmaya başladım
    SİMİTÇİİİİ
    SİMİTÇİİİ DİYE

    Biri çıktı lan simitçi gel buraya ver iki simit
    Buyur abi
    2000 yetermi. Bereket versin abi

    2 O abiye
    3 bu ablaya
    5 şu eve derken
    Simitleri sattım 3 saat içinde döndüm geldim eve para sayıyorum
    Keyifli keyifli
    -Annem gördü naptın oğlum
    -Sattım geldim anne
    -Oğlum sen çalışma gerek yok daha yaşın kaç el kadarsın
    -Olmaz anne çalışacağım çalışmayı seviyorum !!


    Ohhh tamam dır işi çözdük
    Okula başlayana kadar simit sattım
    Part time işi full time A çevirdim

    Artık sabit hergün kapısına poşet asıp simit bıraktığım müşterilerim oldu
    Artık veresiye bile verdiğim müşterilerim vardı
    Artık günde 3-4 posta simit almaya gidiyordum fırına işleri büyüttüm fırının en iyi sokak simitçilerinden olmuştum .
    -ANNEM
    Gözün Aydın baban geliyor dedi
    -Ben kendimden geçtim gözler sulandı
    Özlem sona erecek BABAM geliyor
    O siyah beyaz fotoğrafıyla uyuduğum BABAM GELİYOR .
    -Ne zaman ?
    -2 gün sonra
    Şimdi söyleyin bana babasının
    Fotoğraflarıyla uyuyan çocuk o 48 uyurmu hiç ?
    -Evet uyumadım son demlerime kadar
    Ama uyuya kalmışım 😞

    Annemle uyurdum hep nasıl olduysa bi uyandım sabahın 8-10 u gibi felan
    günlerden hangi gün hatırlamıyorum ama çok geç değil çok da erken değil
    normal kahvaltı saatleri
    Sağımda annem solumda bıyıklı bir adam 🙄
    İçinde bir heyecan BABAM MI ?
    Hiç çaktırmıyorum uyandıgımdan habersizler derken annem uyandı kalktı kahvaltı hazırlığı yapıyor .
    Peşine mutfakdan gelen seslerden babam kalktı .
    ÖPTÜ BENİ 😭
    6 yaşına kadar babasını gördüyse bile hatırlamayan ben i 1992 senesinde öz be öz BABAM ÖPTÜ
    Ne yapacağımı bilemedim tek yaptığım ağlamak oldu içine içine kana kana ağlamak oldu .
    Durdum bekliyorum tecrübesiz im
    ne diyeceğim ne yapacağım ne der ne yapar ?
    BABAMM DA KALKTI  YATAKDAN İÇERİ GİTTİ .

    KALDIM YALNIZ DÜŞÜNÜYORUM NE OLACAK DİYE

    -MUTFAKDAN BİR SES
    -Oğlum gel bak kim geldi
    Kalk hadi kahvaltı yapacağız
    Herkes seni bekliyor
    Bak kim gelmiş ?

    1.BÖLÜMÜ BURDA BİTİRMEK SANIRIM UYGUN

    SİZLERDEN RİCAM  YORUMSUZ KALMAYIN OLUMLU YADA OLUMSUZ
    BİLİYORUM YAZIM,ANLATIM,İMLA HATALARIM VAR  BUNLARINDA NEDEN OLDUĞUNU DİĞER BÖLÜMLERDE DİLE GETİRMEYE ÇALIŞACAĞIM
    SAĞ KALIR YAZMAYA DEVAM EDEBİLİRSEM
    21.01.2020
    23:52
    Paketteki
    SON
    SİGARA İÇİLİYOR .....🚬
  • Bir adamın ayının yaltaklanmasına, vefasına
    güvenmemesi

    • Büyük bir yılan bir ayıya sarılmıştı. Arslan yürekli bir kişi koştu, ayının feryadına yetişti.

    1970
    • Ayı kendisine sarılan büyük yılandan feryad edince, arslan er koştu, ayıyı yılanın saldırışından kurtardı.

    2010
    • O zavallı ayı ejderhadan kurtulunca, o mert kişiden bu lutfu, bu keremi görünce;
    • Ashab-ı Kehfin köpeği gibi, kendini ölümden kurtaran yiğidin peşine takıldı, artık ondan ayrılmadı.
    • Derken o genç hastalanıp yattı. Ayı da gönül bağladığı kurtarıcısını bırakıp gitmedi. Onu beklemeye başladı.
    • Oradan birisi geçerken, hastanın baş uçunda ayıyı görünce; "Kardeşim bu ne hal? Bu ayı ile senin ne işin var?" diye sordu.
    • Hasta, bir müddet önce ayıyı ejderhadan kurtardığını, onun da kendisine candan bağlanıp kaldığını anlattı. Öbürü de; "Ey ahmak kişi!" dedi. "Bir ayıya gönül verme, ona bu kadar güvenme." dedi.

    2015
    • "Çünkü ahmağın dostluğu, düşmanlıktan beterdir. Onu bir hile ile yanından uzaklaştırman gerek.
    • Hasta kendisine öğüt verenin sözü üzerine; "Bunu hislerinden söylüyorsun, sen ayıya ne bakıyorsun? Onun bana olan bağlılığına, sevgisine bak." dedi.
    • Öğüt veren dedi ki: "Ahmakların sevgisi aldatıcıdır. Benim hasetçi oluşum onun sevgisinden daha iyidir.
    • Haydi kalk, benimle gel, şu ayıyı yanından uzaklaştır. Bir ayıyı, kendi cinsinden olan bir insandan üstün görme."
    • Hasta; "Ey hasetçi! Haydi git de kendi işine bak." dedi. Öğütçü de cevap verdi, dedi ki: "Benim işim seni uğrayacağın felaketten kurtarmaktı, ama tali'in yokmuş.

    2020
    • Ey yüce kişi! Ben bir ayıdan da aşağı değilim ya. Ben bir insanım; onu bırak da senin arkadaşın ben olayım.
    • Basma gelecek felaketi düşündükçe, yüreğim titriyor, sakın böyle bir ayı ile ormana gitme.
    • Bu gönlüm boş yere titremedi, içime gelen bu korku, Allah'ın verdiği bir nûrdur. Bunları laf olsun diye söylemiyorum ve bir davaya da girişmiyorum.
    • Ben Allah'ın nûru ile bakıp gören bir müminim; sakın, sakın bu ateş tapınağı gibi olan ayıdan kaç ki, onun ateşi tehlikesine yanmayasın."
    • Öğütçü bütün bu sözleri söyledi, söyledi ama, adamın kulağına bile girmedi. Kötü zann insana pek büyük bir engeldir. Aşılmaz bir settir.

    2025
    • Öğütçü hastanın elini tuttu, hasta elini çekti. Öğütçü de; "Sen akıllı bir dost olmadığın için, ben de artık gidiyorum" dedi.
    • Hasta; "Git." dedi. "Beni düşünme, ey boşboğaz adam. irfandan, ma'rifetten bahsetme."
    • Öğütçü tekrar ona dedi ki: "Ben senin düşmanın değilim, sen benimle beraber gelirsen kendine iyilik etmiş olursun."
    • Hasta dedi ki: "Uykum geldi; beni bırak da kendi işine git." Öbürü:"Bir dosta uy da...
    • Akıllı birinin koruması altında, gönül sahibi bir dostun yanında uyu."

    2030
    • Hasta adam öğütçünün ısrarından ötürü kızdı. Ondan yüz çevirdi.
    • Kendi kendine dedi ki: "Bu adam galiba bana kasdetmeye gelmiş bir katil yahut benden bir şeyler uman bir dilenci, bir serseridir.
    • Yahut beni bu ayı ile korkutmak için arkadaşları ile bahse girişmiş olmalı." dedi.
    • İçinin kötülüğünden, karakterinin bozuk oluşundan hatırına iyi bir şey gelmedi.
    • Hastanın bütün düşüncesi, bütün iyi zannı, tamamıyla ayıya idi. Sanki ayı ile aynı cinstendi.

    2035
    • Böylece o kendisine yol gösteren akıllı bir adama karşı yüzlerce
    kötülük etti. Onu suçladı da ayıyı sevgi ve merhamet sahibi bir dost bildi.
    • O nasihati eden kişi de öfkelendi; içinden: "Senin işin Allah'a kaldı, ne yaparsan yap." diyerek adamı bırakıp gitti.

    2065
    • "Benim onun iyiliği için uğraşmamdan, öğüt vermemden ötürü, onun gönlündeki kötü hayaller, vehimler büsbütün arttı.
    • Bundan sonra öğüt kapısı kapandı. 'Onlardan yüz çevir, onlarla uğraşma.'(Secde 30) ayetinin emri yerine geldi."
    • Nihayet hasta adam uyumuştu. Ayı da onun yüzüne konan sinekleri kovalamakta idi. Sinekler kaçıyor, sonra inadına yine geliyor, kalktıkları yere konuyorlardı.

    2125
    • Sineğin biri pek inatçı idi. Ayı uyuyan efendisinin yüzünden o sineği bir kaç defa kovdu. Fakat sinek yine kalktığı yere gelip konmada idi.
    • Ayı sineğe fena halde kızdı. Dağa gitti, kocaman bir kaya aldı.
    • Kayayı getirdi, sineğin yine uyuyan adamın yüzüne konmuş olduğunu gördü.
    • O değirmen taşı kadar kocaman kayayı kaldırdı, sineği ezmek için adamın suratına fırlatıp alıverdi.
    • Kaya uyuyan adamın yüzünü yam yassı etti. Bu örnek de bütün dünyaya yayıldı.

    2130
    • Ahmakın sevgisi, tıpkı ayının sevgisidir. Onun kini sevgidir; sevgisi de kin...
  • PART 1



    Önce ben çağırıldığıma göre ben konuşacağım.

    Selamun Aleyküm.

    TİYO Yayınları’ndan yayınlanan son kitap: “Türküm Doğruyum İntikamım Ülkemdir” olması hasebiyle İstiklâl Marşı Derneği’nin varlık sebebiyle doğrudan alakalı bir meseleyi bir iletişim konusu yapmayı düşündüm. İstiklâl Marşı “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” diyor. Bu konuda çok laf üretilemedi. Çünkü dünya durduğu yerde durmuyor ve “Garbın afakı” dediğimiz şey de kendini netleştirebilmiş değil. Bir kere bu garp meselesini anlamamız lazım.



    Dünya doğu ve batı olarak ikiye ayrılmış mıdır? “Evet” diyenler bu ayrımın asıl coğrafi alanını İran olarak görürler. İran’ın doğusu “doğu”, batısı “batı”dır. Felsefi yaklaşımı öne çıkarmak isteyenler Doğu-Batı ayrımını, doğuda Hint ve Çin’in kaldığı, geri kalan kısmın batı olduğunu savunurlar. Hangisi olursa olsun batı medeniyeti dediğimiz şey bu adlandırma sebebiyle sahteliğini itiraf etmiş olur. Çünkü medeniyet vasfına sahip bütün kültürler kendi varlık alanlarını esas sayarlar. Mesela, “Çin Medeniyeti” dememiz doğrudur. Çünkü onlar Çin demezler. Yani, Çince bir şey söylerler “Çin” demek için. Bunun anlamı da “Orta Ülke”dir. Yani, dünyanın ortasında Çin vardır; öbürleri kenar ülkelerdir. Ve bunu ispat eden de dünya kadar harita vardır. Çinliler sadece barut keşfetmekle kalmadılar, kâğıt keşfetmekle kalmadılar dünya kültürü içinde birçok ilk onlara mahsustur.

    Şimdi batı medeniyeti adını batı medeniyeti kabul etmekle beraber kendini dünyanın bir yerine kıstırmış sayılır. Çünkü merkezde değildir; batıdadır. Yani bunu batı medeniyeti kendisi söylüyor. “Ben batı medeniyetiyim.” dediği zaman kendi ayrılmışlığını kendi kopmuşluğunu itiraf etmiş oluyor. Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar denildiğinde burada dikkatimizi çeken kelime “çelik” oluyor. Çünkü modernlik sanayileşmeyle birleştiği zaman ete kemiğe bürünmüş oluyor. Ve dünya, işte, bazılarının Türkçe söylüyormuş gibi yapmak suretiyle küreselleşme dediği, Avrupalıların, Amerikalıların globalleşme dediği olayı yaşarken bu da yerinden edilmiş oldu. Yani, dünya artık zenginler yoksullar olarak bölünmez bir hale döndü ve bunun dikkati çeker tarafını da Çin temsil eder oldu. Çünkü ‘geleceğin gücü’ olarak anılmaya başlandı Çin. Yani, bir zamanlar soğuk savaş sebebiyle, “Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri diğer tarafta Sovyetler Birliği var.” deniliyordu. Doğu-Batı deyince bunlar anlaşılıyordu. Ama Çin birdenbire herkesi şaşırtan bir pazarlama gücü gösterdi.

    İşin aslının ne olduğunu daha anlayabilmiş değiliz. Anlayıp anlamayacağımızı bilmem. Ama eğer biz Müslümansak, bunu kendimiz açısından ciddiye alıyorsak, Türklerin kendilerine bir yurt ve vatan edinmesi bahsinde bunun değişik, orijinal ve bütün dünya tarihini birinci dereceden ilgilendiren bir hadise olduğunu anlarız. Çünkü tarih atlaslarını açıp baktığımızda “İslam’ın Yayılışı” başlığı taşıyan sayfada bugün yaşadığımız ülke Bizans’tır. Yani Türkler bugün yaşadığımız alanı, -bunun içine İstanbul da dahil garip bir şekilde, “garip bir şekilde”- Hristiyan toprağı olarak bilirlerdi. Onun dışında da zaten Hristiyanlık, incili açıp bakın, bugün yaşadığımız yerlerin anılmasıyla doludur; İncil kısmı. Hristiyanlar kutsal kitaplarını ikiye ayırmışlardır. Ahd-i Atik, Ahd-i Cedid. Ahd-i Atik dediğimiz şey ki Yahudilerin bizzat kullandıkları Tevrat’la Hıristiyanların kabul ettiği Tevrat tıpatıp birbirinin aynı değildir. Her ne hal olursa olsun Tevrat manasına gelir Ahd-i Atik, Atik. Ahd-i Cedid İznik konsülü tarafından dört kitap olarak kabul edilmiştir. Yani Hıristiyanlığın çok su götürür bir şey olduğunu ispat eden şeylerin başında da Ahd-i Cedid’in dört keyfi seçme konusu olmasıdır. Yani Yuhanna, Markos, Luka, Matta. O sırada bunları kabul edelim demişler ki gene birazcık meseleye ilgi duyanlar bilirler dört kitap birbirine uymaz, birbirini desteklemez, başka tezler barındırırlar. Birbirlerinden farklı tezler barındırırlar. İşte bu işler olduktan sonra -biz İsa Aleyhisselamı İslam peygamberi biliriz. O kadar biliriz ki Hadis-i Şerif “Benden sonra İsa gelir” der. Yani o kadar yakınız birbirimize.- Kur’an-ı Kerim’in ortaya çıkmasından önce bu savrukluğa bir çare bulmak üzere “En iyisi biz şu dört kitabı esas sayalım da bu konuda millet fazla gürültü yapmasın” dediler ve dedikleri gibi de oldu. Yani insanlar bu işi çok benimsediler. İncil’i eline almış biraz karıştırmış olanlar bilirler İncil’de bu dört kitap kadar yer tutacak başka metinler vardır. Yani sadece bu dört kitap değildir İncil. Yuhanna’nın Markos’un mektupları vardır bol bol. Her ne hal ise. Asıl mesele yaşadığımız toprakların Hıristiyanlar için mukaddes topraklar olmasıdır. İsa Aleyhisselam göğe ağdıktan elli sene sonra, Hatay’da ilk defa kendilerine “Katolik” dediler. Yüz sene sonra “Hıristiyan” demeye başladılar. Önce Katoliktiler. Katolik demek “Yahudiler kendi milletlerine mahsus bir dine sahiptirler bizim vazettiğimiz din ise bütün insanlara açıktır. O yüzden Katolik, yani “âlemşümulüz biz” dediler ve daha sonra da -ki başında yoktu hiçbir zaman- o teslis dediğimiz şey ortaya çıktı. “Trinité” Fransızcası, o yoktu. Sonra onu Yunan kültürü allem etti kallem etti en kuvvetli Hıristiyan tez haline getirdi. Kutsal aile. Her neyse buradan yeni bir din türettiler. Kur’an-ı Kerim nazil olmaya başladığı zaman Mekke’de hem Hıristiyanlar hem Yahudiler etkindiler. Onların etkinliği tabi ki herkesi etkiliyordu. Onların etkinliği herkesi etkiliyordu çünkü iyice işlenmiş kendilerine göre fazlası alınmış bir kültüre sahiptiler. 1071 tarihini mekteplerden ve medyadan biliyorsunuz, Bizans ordusu Türklerin önünde yenildiği zaman Türklerin bu topraklara yerleşmesine mani olacak bir maddi güç ortadan kalktı. Dolayısıyla 1071’den sonra yaşadığımız toprakların İslamlaşması söz konusu oldu. 1071 yani 11. asrın son çeyreği. 11. asrın son çeyreği. Osmanlı İmparatorluğu ise bazı tarihlere göre 1299, yani miladi rakam bu, bazı tarihlere göre 1300 bu iki tarihten birinde Osmanlı İmparatorluğu temellerini attı diyelim. Kuruldu demek çok zor çünkü daha birkaç beylik bir aradaydı, bu yüzden bir devletten söz ediliyordu. Ama öncesinde Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçukluları bütün bunlar vardı. Osmanlı devletinin kurulması döneminde gaza beylikleri dediğimiz kuruluşlar, örgütler söz konusuydu. Dolayısıyla bu toprakların İslamlaşması doğrudan doğruya gaza beyliklerinin eseridir, hüneridir. Yani Büyük Selçuklular bu topraklara hâkim oldular, Anadolu Selçuklular hâkim oldular ama ne zaman ki Gazâ Beylikleri kuruldu; ki bunların ne kadarının aslının Rum, aslının Ermeni belki de Yahudi olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Bazı tarihçiler, bazı rakamlar bazı olaylar zikrediyorlar ama mesela Danişmendoğulları’ nın aslının Ermeni olduğunu yazan kitaplar var. Yani yaşadığımız toprakların kültürel bakımından bir dönüşüme uğraması artık binlerce yıllık geçmişi terk edip yeni bir hâdiseye rapt olmaları, Türkler’in, bu yaşadıkları yerlere kendi memleketleri demeleridir. Daha sonra Osmanlı padişahları kendi elleri altında tuttukları yerleri önemsetmek için yaşadığımız topraklar hakkında bir şeyler söylediler. Ve ne oldu? Türkiye Cumhuriyeti’nin ilânıyla beraber 600 yıllık geçmiş geride bırakıldı ve yeni bir devletin işleyişi dikkate sunuldu. Ama bu sanıldığı gibi yeni bir devlet değildi. Tam tersine en eski devletti. Yani Yahudiler gibi dinleriyle milliyetlerini birleştiren bir toplum ortaya çıktı. Bu toplum yalnız bir pazarlık sonucu ortaya çıkmıştı. Yani kendiliğinden olan şeyler canlanıp duruma hâkim olmadılar. Tarihin derinliklerinden gelen bir millî varlık hareket gösterdi. Fakat bu millî varlık İslâmî bir refleksi dile getirmiyordu. Bir millet olarak Türkler, kendilerine mahsus topraklarda müstakil ve etkin olmalıydılar. Ama hepsi bu değil tabii. Yani şimdi uzunca zamandır kitapçılarda bulunan Lozan Zafer Mi Hezimet Mi? kitabını hatırlayanlar vardır. Yani İstiklâl Harbini vermiş bir millet kendi millî gücünü göstermek için Lozan Anlaşmasına boyun eğmeli miydi? Şimdi bizim harita olarak kullandığımız Türkiye bu (Misâk-ı Millî haritasını göstererek). Biz Türkiye sözüne de itiraz ediyoruz. Ne kadar yüksek sesle söyleyebildiğimiz şüphe götürür. “Türkeli” demeyi teklif ediyoruz bu topraklara. Bu Misâk-ı Millî sınırları, yani 1918’ den sonra Türk Ordusu’ nun hâkim olduğu, sadece Türk Ordusu’nun dediğinin gerçekleştiği topraklar Misâk-ı Millî. Yani Misâk-ı Millî demek millî anlaşma, millî sözleşme demek. Yani insanlar genellikle Misâk-ı Millî deyince bu haritanın kendisini sanıyorlar; hayır. Yani millî varlığın hem ilân edilmesi hem de kabulü için her şeyin göze alındığının bildirilmesidir. Onun için de Anıtkabir’de bir Misâk-ı Millî Kulesi var, mecburen. Yani onlar da inkâr edemiyorlar. Halbuki I. Dünya Savaşı’nın sonunda Misâk-ı Millî’den en çok tâviz verebilecek kadroya ülkenin idaresi teslim edildi. Yani normal olarak: “Türkiye burası değildir. Türkiye Batum, Selanik, Halep, Musul; buraların dâhil olduğu yerdir” diye bir tezi savunan siyasî bir kadro çıkmadı ortaya. Bu tabii hepimizi şaşırtıyor. Yani niye bunu yapmadılar diye. Yapmadılar, yapamadılar. Yapmalarına imkân yoktu. Çünkü 1571’de donanmamız yakıldıktan sonra Avrupalılar “bu devleti haritadan silmek için yapacağımız şey yöneticilerinin güvenini sarsmaktır” ilkesini benimsediler ve “bütün devletler yükseldi battı, siz de yükseldiniz batacaksınız” görüşünü aşıladılar yöneticilere. Ve yöneticiler: “Demek ki öyle olacakmış” tezine boyun eğdiler. Yani 1571’den sonra Sokullu’nun “Siz bizim sakalımızı tıraş ettiniz, biz sizin kolunuz kestik” lafına uygun bir tavır gösterilemedi. Ama en önemlisi bu toprakların kendi topraklarımız olarak tanınmasının gölgesinde, onun yedeğinde, onun dayatması altında bir vatan sahibi olabiliriz. Yani insanlar Misâk-ı Millî’yi gözardı edip Türk toprağı hakkında konuşamazlar. Konuştukları takdirde Misâk-ı Millî’nin belki yüzde birine râzı olacaklar demektir. Çünkü bunun hazırlıkları da bugün yapılıyor. Yani aklınız almaz. Ben de özel bir araştırma yapmıyorum ama medyadan bir şeyler öğreniyoruz. Mesela “su maymunu” adı bir şey, bir hayvan -şu boyda- Meriç nehrinde kol geziyor. Kediler gibi miyavlayarak yaşıyorlar. “Önce korktuk” diyor köylünün birisi, “bu gecenin bu saatinde miyavlama nedir” diye. “Sonra gördük, ondan sonra umursamadık” diyor. Buna benzer çok şeyler var, üstelik bugünlere ait değil. Yani 1571’den sonra adım adım yapabildiklerini yaptılar. Cumhuriyetten sonra iki kez at katliamına uğradık millet olarak. Şimdi Büyükada’da ki birkaç atın ruam hastalığına yakalanması sebebi ile adadan atları kaldırıyorlar. Yani o kadarı bile birilerini korkutuyor. Yani Büyükada’da ki atların varlığı bile birilerinin yüreğini hoplatıyor. Çok uzattım biliyorum aslında söyleyeceklerime giremedim. Anlatmak istediğim şey: Kafanızda Mîsâk-ı Milli sınırları olmadan vatanperver olamazsınız. Yani vatanımız bu topraklar değilse hiçbir yer değildir. Çünkü biz yemin ettik millet olarak: Mîsâk-ı millî, milli yemin. Yemin ettik biz bu toprakların altında, bu topraklara ulaşmayan bir vatana vatanımız demeyeceğiz diye yemin ettik. O yemini duymamış dünya kadar insan vardır. Onlardan birisi de benim. 1944 doğumluyum ve bu meseleleri aslından öğreninceye kadar böyle bir şeyin canlılığından haberim yoktu. Şimdi biraz arkadaşları konuşturayım ben çünkü bu bahis çok önemli, onun için buraya çıktım. Yani yarım yamalak bir Türk milleti olmayacak, Türk milleti ya olacak veya olmayacak. Avrupa’da beş milyonun üzerinde Türk var, Türkse! Değilse bilmiyorum yani. Bunlardan bir tanesi de benim gelinim mesela. Bunlar Türkiye’ye dönmek istemiyorlar. Çünkü Türkiye onlara Avrupa’da sağlanan imkânları vermiyor. İmkân dedikleri şeyin ne olduğuna kendileri de vakıf değil. İmkân olarak işte acı çekmeden yaşamak gibi bir şey biliyorlar. Yani biz Müslüman olduğumuz halde hadis-i şerifin “Dünya kâfirlerin cenneti, mü’minlerin zındanıdır” sözünü önümüze almıyoruz. Yani böyle şeyler olsun istemiyoruz. Yani biz zından-mından istemiyoruz. Biz “burası da bizim cennetimiz olsun” diyoruz yani. Hâlbuki biz hayatımızı -eğer Müslümansak- vereceğimiz hesaba göre ayarlamamız lazım. Yani cebimizde bulunan şeylerin ne kadarı helal? Yaşadığımız hayatın ne kadarı meşru? Bunları hiç hesaba katmadan “kâfirde olsak nasıl olsa eğer öbür dünyada bir hesap günü varsa o hesap günü ayarlarız” diye düşünüyorlar. Çünkü burada ayarlıyorlar. Ve istediklerini de elde ediyorlar. Hele bu arkadaşlar biraz konuşsun oradan asıl söyleyeceklerim çıkar. Sözü genel başkanımıza bırakıyorum, Durmuş Küçükşakalak.

    İsmet Özel
  • 145 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:)Efendim incelemeye başlamadan önce Üstad Nurettin Topcunun ruhuna rahmet diliyorum kendisine teşekkür ediyorum.Bu güzel eseri ve yazarı bir yaz sıcağı tatilinde keşfetmiştim TRT belgesel de hayatını dinleyince maceram o esnada başladı ve hayatım kendisiyle değişti. Kitaplarını hemen aldım tabiki ilkin ağır gelmişti ama sonra okudukça anlama duzeyim arttı;ve artık yabancı değil adeta eserleri ve kendisiyle içli dişli olmaya başladım.Üstadı herkesin özellikle okuması gerektiğini düşünüyorum hani laf olsun diye söylemiyorum hakikatten kendisi türk fikir dünyasının önemli bir münevveridir, bir değerdir. kendisini ironik iğnelemelerle eleştirmeye kalkanlar oldukça komik bir duruma düşmektedirler nazarımda. öncelikle kimse, kendi şahsi görüşünü mutlak gerçeklik gibi sunmamalıdır önemli olan bu Kelimenin tam anlamıyla yalnız adam aslında Türkiye gibi ideolojik imanlara gark olmuş bir ülkede de yalnız kalmaya mahkumdu belki de.
    onu ne solcu çuvalına koyabilirsiniz ne de sağcı çuvalına. ekonomik bağlamda sıkı bir sosyalisttir hayatı ve çalışmalarıyla ilgili bilgi almak için surdan bakınız ben laf kalabalığı yapmak istemiyorum dostlarım verdiği eserlerden belli zaten kişiliği ve kaleminin sağlamlılığı.Bilhassa Bugünkü Turkiyeyi ve ideolojileri ekononomi ve eğitime kadar anlamak isteyenler okumalı;

    https://www.google.com/...r-nurettin-topcu/amp
    https://islamansiklopedisi.org.tr/topcu-nurettin

    KITABA GELECEKSEK;

    Var Olmak, düşünmek ve hareket etmek demektir. ” diyerek ilk sözü söylüyor Üstad Nurettin Topçu. Ve devam ediyor  ” Var Olmak, istemek ve sevmektir.”
    Var olmanın, varlığımızın anlam kazanmasının düşünmek, istemek ve hareket etmek ile mana kazanacağını belirten Ustad kitabında bu üç eksen etrafında hayat yolunda yapılması gerekenleri anlatıyor.
    Düşünceler ve Duyuşlar olmak üzere iki bölümden oluşan kitap ilk bölümde insanın düşünce dünyasına değinirken; ikinci bölümde daha çok insanın ruhuna seslenen yazılardan oluşuyor.Bikac alıntıyla gostereyim;
    " bir ihtirasın tahriki insan ruhunun bütün diğer bölgelerinde felç yaratıyor. ”
    ” İnsan ruhu aleme doğru yayılırken aynı zamanda kendi içinde derinleşmelidir. ”( s.22)
    ” Aşkın şahidi ise ızdıraptır. Iztırapsız ne hareket, ne de gerçek düşünce doğabiliyor. Her inanma hareketinde sevilen bir ıztırap saklıdır. ”
    “Anlaşılmayan ortadan kalkar, anlatılmayan Bir kalır.
    Söylem olarak yer yer uysal; tasavvuf bahçesinde geziyor yazar. Kimi yerde celalli bir anlatım var.
    Kitabın alt başlıkları var olmak ve bünyesinde barındırdığı diğer kavramların incelenmesinden oluşuyor. Kişinin edinmeye çalıştığı müsbet özellikler sunlar: İnanmak, Düşünmek, Bilmek, Sevmek, Namus, Kuvvet, Zafer. Ve bunlara çalışırken onu bekleyen zorluklar: Zulüm, Günah, Ölüm, Yalan, Izdırap, Çile.
    Üstad konuları ele alırken merkeze sağlam bir ferdî duruş için ancak düşünme ile varılabilecek Hürriyet ve onun varlığının ilk şartı olan Hareket'in gerekliliği fikrini koymuş ve incelemelerini bu iki kavram etrafında genişletmiş. Felsefesinin temel kavramı olan Hareket'i şöyle tanımlıyor kitapta:
    "Tam ve gerçek hareket, her defasında, en iptidaî bir karar ve feragatte bile bütün âleme yayılış, oradan da sonsuzluğa geçiş, sonra sonsuzluktan aldığı kuvvet ve bütün âlemden aldığı ibretle, aynı zamanda zekâ ile iradenin bütün kuvvetlerini kullanarak tekrar kendi ferdî âlemimize dönüş ve bu noktadan âlemle temastır." Üstada göre var olmamız isteklerimizi ifade edebilmemize, bu da hareketi kullanabilme maharetimize bağlıdır. Bir fikri eyleme dönüştürürken iki amaçtan birisiyle ele alırız:

    "Kendi dileğini âlemin dileği yapmaya çalışmak âlemin sonsuzluğa uzanan hareketlerine engel koymaktır, kainatın hürriyetine set çekmeyi istemektir. Âlemin dileğini kendi dileği yapmak istemek ise âlemin kalbini kendi varlığına sığdırmaya çalışmak: işte gerçek ve hür hareket yolunda ilerleyiş bununla oluyor."

    Âlemin dileğini kendimize dilek yapabilmemizin ulvî olanla bağlarımızı sıkılaştırarak mümkün kılınacağını başlıklarıyla da belirtiyor Var Olmak: Izdırabın Allah'a Yolu, Hakikate Giden Yol, Kalbin Emirleri, Gözyaşları, Dua, İlâhî Neşve, Rahmet,Affediliş.Hatta sayfa 120 de şöyle söylüyor;
    Çile Tanrı lokmasıdır ;hazır değilsen hazmedemezsin (s.120)

    Var olabilmenin vasıflarını kitabın sonunda üçerli tasniflerle özetleyen Üstad , bilgiyi kendine mâl edebilen, ilmi amele dönüştürebilen yan, ilmi özümseyerek kendini tanıyabilen kişileri şöyle tanımlıyor:
    "Kendini bilenler şu üç kişidir: Rüzgârı bile incitmeyenler, kendi adlarını söylemekten utananlar, Allah emaneti olan insanlara katı gözle bakmayanlar."
    Kitabı bitirirken "kendini bilmek" mefhumunun hayatımıza nasıl aksedeceğini düşünüyorum: Olduğumuz gibi görünerek, yansımalarımızı aslımızla paralel tutarak ve var olmanın mihenk taşı olan Rabbimize bağlı kalarak... Yazarın cümlesiyle ifade edersek, "var olmak, gerçek manasıyla varolmak hareketleriyle düşüncesini sonsuzluğa istinad ettirmek ve böylelikle kendi varlığını sonsuzlukta aramak demektir."

    Üstad Kendi inanç ve düşünceleriyle harmanladığı tanımları sunuyor farklı farklı konularda. Okuma ahengimi tırmalayan yanı ise verdiği tanımları mutlak, hakikat olarak sunması. Dışlayıcı bir üslup var önceki tanımlara. İçini doldurayım derken dışını kaybetmiş kavramlara yani inanan birisi olarak bende katılıyorum ve inancım fikirlerimi etkiler çünkü.Hatta bunun için diyor ki;
    İnanmak; ruhun tabiatı istilasıdır(s.26)

    #Bu eseri Islam dünyasına kazandıran üstada teşekkür eder ve rahmet diliyorum Bir Fatiha talep ediyorum.Icinizden geliyorsa tabiki :)
    Teşekkür ederim iyi okumalar:)

    BU KITABI ALIN OKUYUN OKUTUN KUTUPHANENIZI BEYNINIZI KALBINIZI AYDINLATIR:)