• 10 Mart 2018

    “…Bırak bu kitap çarpsın okuyanını. Sarsılsın ve kendilerine uzun zaman gelemesinler. Okuyanlar, “Dayanamıyorum okumaya, şüpheci biri oldum çıktım, bu nasıl iş anlamadım!” diyor. Her yerlerine şüphe bulaşsın bırak! Uykuları kaçsın, rahatsız olsun, yaşantılarından keyif alamasınlar bir süre…” diyor. “Kardeşini Doğurmak” kitabının yazarı Büşra Sanay, Ayşe Arman’la yaptığı röportajında.

    Büşra Sanay CNN TÜRK’te çalışan bir televizyoncu. “Kardeşini Doğurmak” kitabında öz babasından hamile kalan kızları ve abi, dayı, amca istismarını kısaca aile içi cinsel istismarı “ensesti” anlatmış bu kitapta.

    Büşra Sanay öyle bir yazmış ki kitap, okuyanların uykularını kaçırıyor, her yere şüphe bulaştırıyor ve insanı hayattan tiksindiriyor. Niye yazılır ki böyle bir kitap? Kime ne faydası olacak ya da kimlere ne zararı olacak?

    Kim ister böyle bir şeyi? Toplumun ruh sağlığının bozulmasını isteyen birileri var demek ki. Kim acaba? Merak etmeyin yabancı değil. Bizden biri. Yıllardır evlerimizin başköşesinden televizyondan evlerimize birkaç kanalı ile birlikte konuk ettiğimiz Kanal D’nin de sahipleri, Doğan Medya grubu. “Kardeşini Doğurmak” kitabı da Doğan yayın grubundan, Doğan Kitaptan çıktı.

    Kitabın yazılma hikayesini şöyle anlatıyor röportajda Büşra Sanay: “TKDF Başkanı Canan Güllü’yle CNN Türk internet sitesi için ‘ensest’ konuştuğumuz röportajla başladı. Röportaj o kadar çok okundu ki, yılın en çok okunan 11. haberi oldu.”

    Canan Güllü’nün titri de pek havalı. TKDF “ Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı” Üç beş feminist dernek bir araya gelip, federasyon oluyorlar, zannedersin Türkiye’deki bütün kadın derneklerini temsil ediyorlar. Ondan sonra istedikleri gibi açıklama yapıyorlar.

    Velhasıl bakmışlar bu iş kazançlı duruyor. Çok okunması demek onlar için çok reklam demek. Maddi olarak kazançlı. Röportaj bu kadar okunduğuna göre kitap da haydi haydi okunur, kaçırmayalım bu fırsatı, demişler belli ki, Büşra Sanay’a da yazdırmışlar.

    Doğan grubu belli ki önden bir ensest röportajı yapıp tepkileri ölçmüş. Bakmışlar ki hiçbir tepki yok; tam aksi yazıya ilgi çok. Ne versen yiyor millet. Eh bunun kitabını yazmasak ayıp olur, diye düşünmüş olmalılar.

    Ayrıca bu kitap Doğan Medya için bir taşla çok kuş misali. Doğan medya yıllardır dizi ve filmlerle yıkmaya çalıştıkları aile kurumuna darbeyi daha kısa yoldan indirecek iyi bir yol bulmuş oldu.

    Geçen yıl Hürriyet Gazetesi’nden Melis Alphan “Türkiye’ de ensest oranı yüzde 40” diye başlık atmıştı. Yine bu bilgi de ne tesadüfse yine aynı feminist örgütlenmenin başkanı Canan Güllü’ ye ait. Canan Güllü şehir şehir gezerek bu bilgiye ulaşmış. Hiçbir bilimsel yanı yok. Kadın kendi kafasına araştırma yapmış, artık nerelerde dolaştıysa?

    Hürriyet Gazetesi’nin yazarı da bu bilgiyi gerçek bir veri gibi vererek bizleri inandırmaya çalışıyor. Hürriyet Gazetesi’ne göre bu durumda etrafımızdaki ailelerin neredeyse yarısında; babalar kızlarına, ağabeyler kız kardeşlerine, dayılar amcalar yeğenlerine taciz ya da tecavüzde bulunuyor.

    Hatta Canan Güllü’nünü Büşra Sanay’la yaptığı röportajda söylediğine göre “Kayınpederinin elinden geçmeyen kadın yokmuş.” Canan Güllü bunu bize başka bir kadının dilinden aktarıyor. Ensestin bu kadar çok ve normal karşılandığına bizi ikna etmeye çalışıyor, geçen yılın en çok okunun 11. sıradaki röportajında.

    Tabii bu kadar değil, Canan Güllü’ye şöyle devam ediyor: “Ama şu an bahsettiğimiz şey sadece kadını barındırmıyor. Her yaştan kız ve erkek çocukları barındırıyor, ensest. Anneleri tarafından tacize uğrayan erkek çocuklar da var. Ama yaygın olan babanın ve abinin tacizine tecavüzüne uğrayan kız çocuk vakası.”

    Ne kadar iğrençler. Elbette 80 milyonluk ülkede böyle pislikler, sapkınlar çıkabilir fakat çok az sayıdaki olayı etrafınızdaki ailelerin yüzde 40’ı böyle diyerek bizi ailenin güvensizliğine ve toplum olarak sapık olduğumuza inandırmaya çalışıyorlar. Doğan medya ailesi ve çalışanları arasında yakın akraba sapıklığı çok galiba ki yüzde 40 diyorlar.

    Röportajda Ayşe Arman’ın “Mağdurlara nasıl ulaştın?” sorusuna Büşra Sanay:

    “Bulmak gerçekten zordu. Ama konuşmaya ikna etmek zor olmadı.” diye cevap veriyor.

    Hani ailelerin yüzde 40’ında vardı bu sapkınlık, niye bulmakta zorlandınız?

    Bulmakta zorlanırsınız çok şükür halkımız sizin kafalarınızdaki gibi sapık bir toplum değil.

    Büşra Sanay okuyanların çok sarsıldığını anlatırken, yazarken kendi psikolojisinin de bozulduğunu anlatıyor.“Kitaptan önceki Büşra ve şimdiki Büşra bambaşka kişiler. O eski Büşra artık yok. 29 yaşımda kaldı… Zaten bu kitabı okuyan da, hiçbir zaman kitaptan önceki kişi olmayacak. Bu kadar sarsılacağımı düşünmüyordum. Artık gülüşüm, yüzüme oturmuyor mesela. Mesela saçımdaki her beyazın hikâyesi var… Uzun süre otobüse bindiğimde düşmemek için demirlerden tutamadım, avuçlarının teri elime geçmesin diye, erkeklerin kalktığı koltuklara oturamadım, sıcaklıkları bana değmesin diye. Kâbuslarımda siyah bir beden arkamdan koştu aylarca, bunları iyileştirmeye çalışıyorum.” diyor.

    Yazarın kendi etkilenmesinden çok net bir şekilde anlaşıldığına göre kitabı okuyan kadınları rüyalarında onları erkek kabuslar kovalayacak. Kadınlar her erkeğe tacizci, potansiyel sapık gözüyle bakacaklar ve her erkekten şüphelenecekler. Kadınlar bütün erkeklerden tiksinecek, nefret edecek…

    Ne kadar güzel. Kadınlara ne faydası olacak bunun acaba?

    Kadınları erkeklerden nefret ettirmek iğrenç bir cinsiyetçilik değil mi?

    Ve kadınlara ne kadar büyük kötülük bu!

    Dünyaca kabul edilmiş psikolojinin üstatlarından Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde birinci katta insanın yeme içme gibi fizyolojik ihtiyaçlarından sonra ikinci sırada güvenlik ihtiyacı vardır. Maslow belirsiz ve güvenli olmayan durumların insanın gelişmesine zarar verdiğini söyler. İnsanın güven ihtiyacı doyurulmazsa cesareti de o derece az olur.” der “İnsanın güvenlik ihtiyacı karşılanmadığında 3. kattaki ait olma ve sevgi ihtiyacı ve 4. katta değer görme ihtiyaçlarını gideremez”, der.

    Taciz, tecavüz ve ensest haberleri ile kadınlara ailenin ve toplumun güvensiz olduğu düşüncesini aşılamak kadınların güvenlik, sevgi ve değer görme ihtiyaçlarını ve dolayısıyla 5. Katta kendini gerçekleştirme ihtiyacına da engel olmuş oluyorlar.

    Bir taraftan kadınlar güçlü olmalı, diye yaygara koparan Doğan Medyacılar aileler de dahil her tarafın güvensiz olduğunu yayarak, kadınların güçlenmesini değil sadece kendini koruma güdüsü ile saldırganlaşmasını sağlayabilirler. Zira güvensizlik korkuya sebep olur.

    Diyelim ki kadınlar korktu; erkeklerden tiksindi bu kimin işine yarar?

    Doğan Medya bunu neden yapıyor?

    Canan Güllü bunu neden yapıyor?

    Yaptıklarının bilimsel olarak kadınlara ve halka nasıl bir faydası olacağını anlatsınlar bize.

    Ben yaptıklarının zararlarını sayfalarca bilimsel makalelerle anlatabilirim onlara. En azından şimdilik şunu söyleyeyim. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bir şeyi sadece yaşamak değil, şahit olup, dinlemek ve izlemek de travmaya sebep oluyor.

    Bu kitabın bir hafta gibi kısa sürede 6. baskısı bitmiş, 7. baskısını yapmış. Okuyan kişiler yaşamış gibi travma geçirebilirler. Şimdi bu millete babasının kızına yaptığı taciz ve tecavüzlerin detayını okumanın nasıl bir faydası olabilir? Kitap ne kadar iğrenç bir anlatıma sahipse okuyanlar okuduklarına pişman gibi duruyor, fakat insanlar bir taraftan da almaya devam ediyor. Yazara göre bir daha aynı kişi olamayacaklar. Demek ki okuyanlar bir daha babalarına baba, ağabeylerine ağabey gözüyle bakamayacaklar. Okuyan erkekler de belki bir daha kızlarının saçını okşayamayacaklar ve onları candan kucaklayamayacaklar. Kitaptaki sahneler gelecek gözlerinin önüne ve kendilerinden şüphelenecekler.

    Alkış alkış alkış Doğan Medya. Siz alkışları seversiniz. Alkış size. Doğan Medya bu ülkeye ancak pislik doğurdunuz.

    “Erken evlilik olmamalı” diye ortalığı yıkıyorsunuz, 18 yaş altına siz çocuk diyorsunuz, yıllarca lise dizileri ile gençleri zehirlediniz. Çocuklara sevgili edinmeyi, o yaşa çocuk diyorsunuz ya, çocuklara cinsel istismarı siz öğrettiniz. “Kavak Yelleri, Güneşin Kızları…” gibi lise çağındaki gençlerin kız erkek ilişkilerini ve cinsel yakınlaşmalarını yıllarca çocuklara, gençlere izlettiniz. 18 altı rıza da olsa cinsel istismarsa bu halk cinsel istismarı sizden öğrendi. Tebrikler alkış alkış alkış…

    Gelelim “kadına şiddet” mevzuna. Sürekli körüklediğiniz, her daim gündemde tutup köpürttüğünüz, bir ise bin yapıp haber yapmanız sonucu artan kadına şiddet konusunda belki sizi takdir eden olmamıştır. Güya “kadına şiddet bitsin” diye uğraşıyorsunuz fakat ne hikmetse siz uğraştıkça haber yaptıkça artıyor. Siz şiddet haberlerini sürekli gündemde tutarak artırdığınızı gayet iyi biliyor olmalısınız. Bununla ilgi yapılan araştırmalar var, fakat görmezden geliyor ve “biz cinsel istismar ve kadına şiddet bitsin, diye haber yapıyoruz, hükümet üstünü örmeye çalışıyor” diye bir de iftira ile yaptıklarınızı masum göstermeye çalışıyorsunuz.

    Şiddet konusundan da az nemalanmadınız. Ve nemalanmaya da devam ediyorsunuz.

    Gayet iyi biliyorsunuz ki medyada yer alan haberler halkı etkiler. Son yıllarda şiddet hiç olmadığı kadar arttı. Çok iyi bir gazete okuyucusu olarak ve pek çok gazeteyi bir arada okuyan biri olarak şunu çok rahat söyleyebilirim. Eskiden gazetelerin üçüncü sayfasında haftada bir falan ancak aile içi şiddet haberi çıkarken artık her gün en az birkaç tane aile içi şiddet haberi var.

    Tabii siz buna aile içi şiddet demiyorsunuz “kadına şiddet” diyorsunuz ya da “erkek şiddeti” Niye? Maksadınız nedir acaba? Birleşmiş Milletlerin tanımına göre kadına şiddet olması için, kadının sadece kadın olduğu için yani cinsiyetinden dolayı öldürülmüş olması gerekiyor. Oysa bizdeki olaylar, karı-koca arasındaki kişisel anlaşmazlıklar ya da boşanma, eski eş şiddeti oluyor. Bunlar da BM ye göre “Aile içi şiddet” sayılıyor. Neden acaba siz buna “aile içi şiddet demiyorsunuz”?

    “Aile içi şiddet” derseniz kadınların kocalarına ve çocuklarına yaptığı fiziksel ya da psikolojik şiddeti de görmeniz gerekecek, bu da magazin sayfalarında etinden sütünden bolca faydalandığınız kutsal kadına saygısızlık olur tabii. Kadınları kızdırmaya gerek yok. Kadına şiddet demeniz sizin faydanıza.

    Ayrıca “erkek şiddeti” deyin ki kadınlar erkeklerden nefret etsinler. Erkek şiddeti deyin ki erkekler erkek olduklarından utansınlar. Genç delikanlılar erkeklik gibi alçak bir cinsiyete sahip olmanın utancını yaşayıp kimlik bunalımı yaşasınlar.

    Böyle yapın ki LBGT ler yeni yemler çıksın onlar desteklensin.

    Onur yürüyüşü diye günlerce gazetenizde desteklediğiniz yürüyüşe, kimlik bunalımı yaşattığınız gençler, erkek olmanın onursuzluğunu LBGT nin onur yürüyüşünde bulsun Müslümanların evlatları.

    Alkış alkış alkış size! Ne çok şey yapmışsınız Aydın Doğan ailesi ve yazarları!

    Geçen hafta Doğan ailesinden Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın başkanlığını yaptığı TÜSİAD televizyon dizileri ile ilgili bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantının haberi şöyleydi.

    “TÜSİAD, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Çalışma Grubu’nun çalışmaları kapsamında; toplumu etkileme gücü yüksek olan televizyon dizilerinde kadının toplumsal cinsiyet eşitliğine uygun konumlanmasını desteklemek amacıyla, “Televizyon Dizilerinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” projesini hayata geçiriyor. Koç Holding ana sponsorluğunda, on dört şirketin desteği ile gerçekleştirilen proje, bugün düzenlenen tanıtım toplantısında kamuoyuyla paylaşıldı.”

    En çok izlenen 12 dizi incelenmiş bunun üzerine bir rapor çıkarılmış.

    Bu toplantı sonuçları önemli. Neden?

    1-Doğan Grubu ve diğer yer alan şirketler; televizyon dizilerinin toplumu etkileme gücünün yüksek olduğunu kabul ettiler. Yani şu anda toplumun içinde bulunduğu durumu kendilerinin oluşturmuş olduklarını ikrar etmiş oldular.

    2-“Kabul ettiler de bize ne faydası oldu?” diyeceksiniz. Maalesef ki bir faydası olmadı, “Yazıklar olsun bize, bu topluma neler etmişiz, ne hale getirmişiz, eyvah yazık bize” falan demediler tam aksi “az etmişiz biraz daha yapalım” demişler.

    Bugüne kadar olan dizilerde “kadınlar hüzünlüymüş” bundan sonra güçlü olacaklarmış. Erkekler da kaba ve kavgacıymış en çok izlenen dizilerde. Yine aynı hikaye. Mazlum ezilen kadın ve kaba ezen erkek. Bu dizilerin çoğunu siz çektirdiniz, siz yayınladınız. Kadınların bu kadar erkek düşmanı olmasına şaşmamak lazım.

    Şimdi halktan özür dilemek yerine konuyu değiştirelim başka yerden vuralım diyorsunuz.

    “Türk dizilerinde kadınlar ağlıyor, çocuk bakıyor ve çalışmıyorlarmış.”

    Yani bugüne kadar acıdan hüzünden yeterince nemalandık, amca, yenge, yeğen…aile içi cinsel istismara örnek olacak yeterince dizi çektik, toplumun ahlakını oldukça bozduk, bundan bir sonraki aşamaya geçebiliriz diye düşünmüşler. Çocuk bakmak, evi işi yapmak da kadının neyine. Bu saatten sonra kadınları evde çocuğu ile ilgilenirken görmeyecek, kadınları iş hayatında görülecekmiş.“Kadın ve Erkeği bu kadar ayrıştırmaya gerek yok.” demişler.

    Yani bu demek oluyor ki kadınlar patron, erkekleri ev işi yaparken görülecek. Eh cinsiyet eşitliği de zaten bu demek. Kadın-erkek birbirine benzeyecek aile kurumu kalmayacak.

    Alkış alkış alkış Doğan Grubu! Epey bir şey doğurmuşsunuz.

    Tabii ki sadece bu kadar değil. Siz darbecilerin şâhısınız. 28 Şubat aslında sizin eseriniz. Fadime Şahinler, Müslüm Gündüzler elinizde iyi yem oldu, belki de siz kurguladınız, sizden her şey beklenir. Ekranlarda sürekli onları tutarak dindarların tehlike olduğu kanısı uyandırdınız ve hapse giren masum insanlara yapılanlar şiddet sayılmadı sizin tarafınızdan ve inançları gereği okuldan atılan başörtülü kızlara yapılanlar da nedense kadına şiddete girmedi. Fakat bugün bir kişi çıkıp bir mini etekli kadına laf söylese bu kadına şiddete giriyor. Siz var ya siz çok ikiyüzlüsünüz.

    Şimdi de sırada “Cinsel İstismar Darbesi” mi var? Önce medyada kadına şiddet ve cinsel istismar haberlerini, yayınları köpürtün sonra hükümet temizleyemiyor diye yaygara koparın sonra darbe çamaşırı yıkar ortalığı kendiniz için temizlersiniz.

    Etrafları sizlerle çevrili, danışmanları hainlerle dolduran Ak Parti ne yapsın? Siz onlara tacizci iftiraları attıkça, onlar da kendilerini aklamak için ümmetin erkeklerini yakmaya karar verdiler. Bu günler de bolca kadınları kutsayıp, erkekleri ayaklar altına aldılar. 6284 gibi ömür boyu nafaka gibi adaletsiz kanunlar yetmezmiş gibi bir de 657 yi erkekler aleyhine düzenlemeye çalışıyorlar. Zannediyorlar ki erkekleri çiğneyince aklanacaklar. Oysa bilmiyorlar ki sizin atacağınız çamur bitmez, zira sizler bataklıkta yaşıyorsunuz.

    Aile kurumu sizin en büyük düşmanınız. Elbette kendiniz için değil, halk için. Zira kapitalist sistem mutsuzluktan, boşanmalardan beslenir. Elbette Batılı dostlar da istemez Türkiye’de sağlam bir aile yapısını, bunun için de her türlü yardımı eksik etmezler sizlerden.

    Cinsel istismar abartıldığı kadar değilse de vardır, tabii ki fakat bunlar bir kısmını organize ediyor diye düşünüyorum. Belki seçime yakın Ak Partili ya da MHP li bir siyasetçinin üstüne çamur atılacak, bu kadarla kalmayacaklardır. Onlar için her şey mübah nasıl olsa, öteki tarafta hesap vermeyeceklerini zannettikleri için.

    Ne de olsa ellerinin altında pek çok gazete, televizyon kanalı ve pek çok yazar var.

    Bakınız Ayşe Arman’nın son dönem yazılarına: Kendi evli ve çocuğu olan Ayşe Arman ne hikmetse neredeyse her röportajında ailenin güvensizliğinden bahsediyor. Son dönem taciz, tecavüz ve şiddet haberleri ile besleniyor.

    Hatta kendi bile artık yazdıklarından rahatsız olmuş olmalı ki “Van’da onlarca erkek çocuğu istismar eden bir öğretmen daha” başlıklı yazısına şöyle başlıyor: “Biliyorum artık yüreğiniz kaldırmıyor. Ama yapacak bir şey yok. Gerçekten yok. Bu rezaletler, bu ülkede yaşanıyor. Bizim vazifemiz de bunları yazmak.”

    Tabii kadıncağız ne yapsın, ekmek parası. Yaz diyorlar yazıyor. O da bıkmış yazmaktan fakat emir büyük yerden. Başlığa dikkat edin. İstismarcı bir öğretmen daha…Hepsi istismarcı da biz tek tek açığa çıkarıyoruz havalarında.

    Olabilir her meslekten kötü insan çıkabilir, suçu duyururken onun mesleğini duyurmak sadece aynı meslekte olanları incitir ve zan altında bırakır. Pek çok Avrupa ülkesinde öğretmen ve din adamları ile ilgili kötü haber yayınlamak yasak. Bizde de baş hedefte öğretmenler ve din adamları vardır. Onların içinden suç işleyenler diğerlerini bağlamaz, fakat bizde ısrarla bağlanmaya çalışılıyor. Nasıl olsa yazılı medyayı kontrol eden bir sistem yok.

    Mesala Ayşe Arman’ın aşağıda başlıklarını aldığım yazılarında ciddi ciddi kadınlara ya da çocuklara cinsel istismar var ve ne hikmetse röportaj içinde bu suçluların serbest bırakıldığı yazıyor ki pek çoğunda suçlunun bırakılması hiç mümkün görünmüyor. Sonra feminist bir avukat ya da gönüllü çıkıyor da istismarcıyı tutuklatıyor ve en ağır cezayı verdirtiyorlar. Yani devlet taciz ve tecavüz edenleri bu feministler olmasa serbest bırakacak. Her röportajda bu vurgu muhakkak var. Aslında bu röportajların amacı, devlet yetkililerini tacizci tecavüzcü ilan etmek. Nasıl olsa bunları takip edip “neden yalan yazdın?” diye hesap soran bir sistem yok.

    Kadın şiddeti konusunda da aynı. Kurmuşlar feministler çeşit çeşit platform nasıl olsa Avrupa Birliğinden para da bol geliyor. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız” diye bir palatform kurulmuş kendi kendilerine ölen kadınların sayısını veriyorlar. “Geçen sene 2017’de 409 kadın öldürüldü” diyorlar fakat rakamları nereden aldıkların açıklamıyorlar. Haber kanalları da bu rakamları onlardan alıyor.

    Kimse de hesap sormuyor. Gerçek mi yalan mı, halkı galeyana getirmek için mi veriliyor bu rakamlar, kadına şiddet mi aile içi şiddet mi diye soran yok. Feminist derneklerin çoğu PKK destekli zaten. Onlar haber yaptıkça Hükümet yetkilileri de ha bire kendini aklamaya, 657 ile erkeklere daha ağır cezalar getirmeye çalışıyor. Bu hükümetin en büyük hatası”emaneti ehline vermemek” oldu. Bir aklı başında insan da çıkıp “Ne oluyor, bu verileri nerden aldınız?” demiyor. Cumhurbaşkanımızın ve Başbakanımızın onlarca danışmanı ne iş yapıyor, neden böyle önemli konuları takip etmiyorlar anlamıyorum.

    Doğan Medya tutmuş hükümetin ipini istediği yöne çevirmeye çalışıyor. Artık buna bir “Dur” demek lazım.

    Ayşe Arman’ın son yazılarının başlıklarına bir göz atalım:

    “Van’da onlarca erkek çocuğu istismar eden bir öğretmen daha…”

    “Kadın düşmanı kelimeleri dilimizden kovuyoruz!!!”

    “Büşra Sanay, ensestin kitabını yazdı: Kardeşini doğuran kızlar tanıdım”

    “Biz bu ülkede kadınları incittik lanetimizin nedeni bu!”

    “Bu 12 yaş meselesi sizi de delirtmiyor mu?”

    “Yuh olsun! Beter olsun! Kapıcı 10 yaşındaki çocuğa tecavüz etti”

    “Sapık öğretmen 10 yıl sonra 87 yıl ceza yedi!”

    “Geçerse senin, benim hepimizin tüm kadınların felaketi olacak”

    “Kadın düşmanlarına ders niteliğinde karar!”

    Melis Alphan’ın yazılarından bazı başlıklar:

    “Her düzeyde şiddet vakasının ardında erkek olma halinin bulunması tesadüf değil!”

    “9 yıl süren cinsel istismarı aile ve öğretmenler örttü”

    “Kadınlar ve çocuklar ölürken boşanmaları dert edinemeyiz”

    “Suçlulara ‘Sapkın’ deyip geçmek işin en kolayına kaçmak”

    “Sağım solum önüm arkam şiddet”

    “Hocalar, ne bu şiddet bu celal?”

    “Bir gün bu ülkede kadınların da sözü dinlenecek”

    “Varlığını kabul ettiğimizde ensesti önleyebiliriz”

    “Türkiye’de ensest oranı yüzde 40!”

    “Onur Haftası’na desteğe var mısınız?”

    “Sayın savcı, bu istismarcıyı neden tutuklatmıyorsunuz?”

    “Çocuğun beyanı neden yetmiyor?”

    “Kadınlar susmayın!”

    Bunlar sadece son yazdıklarından bir kaçı.

    “Kısacası Doğan Medya yıllardır aile kurumuna tecavüz ediyor, beynimizi de taciz ediyor.”

    Bu söyleyeceklerim hakim ve savcılara bir suç duyurusudur. Doğan Medya’nın cinsel istismar suçundan yargılanmasını talep ediyorum.

    Suç: Devleti halkın gözünde aşağılamak ve toplumda haysiyetsiz davranışları yaymak.

    Suçlu: Medya Darbecisi “Doğan Grubu”

    Hedef: Halka ihanet ve Aile kurumuna darbe.

    Tetikçiler: Gazeteciler, yazarlar…

    Doğan Medya’nın son bir yıl içinde aileye yönelik yaptıkları haber, dizi, film, yazıların incelenmesi.

    Aile kurumunu hedef alan baş tetikçilerin yazılarının özellikle incelenmesi.

    Büşra Sanay’ın “Kardeşini Doğurmak” kitabının toplatılması ve yasaklanması

    Ayşe Arman ve Melis Alphan’ın yazılarının incelenmesini ve cinsiyetçilik yapıp halkın arasına fesat sokmak suçları ile yargılanmalarını talep ediyorum.

    Doğan Medya grubu yıllarca bu ülkede yayınları ile dindarları sığıntı gibi hissettirdi. Hep dindarların hesap vermesi istendi, bence şimdi sıra onlarda. Yaptıklarının hesabını versinler ve cezalarını çeksinler.

    Televizyon vasıtası ile evlerimize girerek zehirli fikirlerini gençlerin içine sızdırdılar. Dindar aileler ile evlatları arısında uçurum oluşturdular, aileyi dağıttılar.

    Elbette başka yayın organları da var fakat en çok zararı bunlar verdiler. Devlet diğerlerinden de hesap sorsun. Manevi değerle saldırmaya hiç kimsenin hakkı yok.

    Sema Maraşlı

    ******


    Bir Eleştiri Yazısı

    Kardeşini Doğurmak; Enseste Meşruiyet Devşirmek.!

    Harun Çetin

    Ensest mağdurları ve psikolog, ilahiyatçı, doktor ve başka uzmanlarla da yapılan mülakatlarla geniş çaplı olarak meydana getirilen “Kardeşini Doğurmak, Türkiye’de Ensest Gerçeği” isimli geniş çaplı eser Büşra Sanay tarafından kaleme alınmış.

    Kitap, o kadar ustaca kurgulanmış ki, hem LGBT hem cinsiyet eşitliği meşrulaştırılırken hem de rızaya dayalı ensest ilişkinin gayr-i ahlaki olmadığı sinsice satırlara yerleştirilmiştir.

    Kitaba göre ensestin tanımı, aile içi taciz ve tecavüz. Dikkat edin; aile içi rızaya dayalı ve 18 yaş üstü vakalar ensest olarak tanımlansa da sapkınlık ve ahlaksızlık olarak tanımlanmıyor. Zira kitabın adı “Türkiye’de Ensest Gerçeği” iken sadece taciz ve tecavüzlerden bahsediyor olması da bunun ispatı.

    Mevcut yasalarda da ensest evliliğin yasak olup ilişkinin serbest olmasını yakın zamanda bir meşhurun kendi kardeşinin kızıyla olan ilişkisi sırasında öğrenmiştik.

    Eserde bu konuya da atıf yapılmış.

    Mesela bir öğretim görevlisiyle yapılan mülakatta[1], ensest yasağının bir tabu olduğuna değinilmiş, yine rızaya dayalı veya değil ayrımı yapılmış. Buna paralel olarak şöyle denilmiş:

    “Yoksa birbirleriyle karşılıklı aşk ve/veya arzu yaşayan birinci derecede akrabaların o sırada beyinlerinde olup bitenler daha çok aşk mekanizmalarıyla ilgili ve ahlaken ne kadar kötü ve hukuken ne kadar suç sayılabileceği çok zor karar verilecek vakalar.”[2]

    Yine bir sayfa ilerisinde kullanılan cümleler işin hakikatini zaten ortaya koyuyor:

    “Enseste hastalık demek, eşcinselliğe hastalık demek kadar çağdışı. Ensest cinsel saldırıyı kastediyorsanız onlar tabiî ki hastalıktan çok suç ve suçlu davranış sınıfına giriyor. (…) Mesela eşcinsellik geçen yüzyılın başında İngiltere’de yasalarda geçen ve zorla kimyasal tedavi cezasına çarptırılan bir suçtu. Artık cinsel yönelim kabul ediliyor ve bırakın suç sayılmayı, aynı cinsiyete sahip insanlar artık bazı ülkelerde evlenebiliyor. Yani insan beyni hakkında bildiklerimiz arttıkça suç ve ceza kavramları ve/veya bunların uygulanmasında ciddi farklılıklar olabiliyor.”[3]

    Bir taşla üç beş kuş.!

    Yine ensesti ayırma çabasına binaen şunlar yazılı:

    “Yetişkinler arasında rızaya dayalı olan ‘saf ensest’ vakalarında, nesne seçimi, çocuk örneğinde olduğu gibi başlı başına sorun olmaz. Yani bedensel ve biyolojik açıdan ‘cinsel’ olduğu kabul gören amaçlara aykırı bir durum yok. Sadece toplumun belli kişilerce yakın akrabalar tarafından yapılacak cinsel yatırımı yasaklaması durumu söz konusu. Bu yasağın ihlali toplumsal ahlak açısından bir sorun teşkil ediyor. Örneğin abla, yeğen, dayı veya amcayla olan ilişkilerde olduğu gibi. Açıkçası bu sapkınlık iddiasını, toplumun cinsellik kültürünün dip akıntılarını da dikkate alınca karara bağlamak kolay bir iş değil. (…) dolaysıyla bunu salt bir cinsel sapkınlık sorunu olarak değerlendirmek doğru olmaz.”[4]

    Sayfanın devamında ise, “insanlar arasında ensest eğilimin var olduğunu, insanlar arasında böyle bir arzu olmasa yasağın da zaten olmayacağını, üstelik yasağın evrensel olması bu arzunun evrensel olduğunu da gösteriyor” yazmış. Sanki yasakların umumi arzular üzerine kurulduğu mesajını vermiş. Hâlbuki hırsızlık, adam öldürmek de evrensel suç. O zaman bunların da evresel arzu olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu iddia, bir sayfa sonra “insanlarda içgüdüsel olarak ensestten tiksinme eğilimi vardır.” cümlesiyle söyleyen tarafından bilmeden geçersiz kılınıyor.[5]

    Evvela eserde vurgulanan bir rakamdan bahsedelim; “Türkiye’de ensest oranı %40”.[6] Siz bu cümleden ne anlarsınız? Ülkenin yarısına yakınının sapkın olduğunu değil mi? Kitap öylece şeytanî bir kurgu yapmış ki, bu büyük vurgulu ve iki defa tekrarlanan rakamla alakalı eserin sonunda, oluşturduğu büyük algının gölgesinde kalan hakikati basitçe şu cümleyle ifade edip geçiyor: “Her 10 çocuk istismarının 4’ü aile içi.”[7] Ülkede ensest oranı %40 demekle ülke de her 10 istismarın 4’ü ensest arasında nasıl bir ilişki kurulabilir ki? Eğer kötü bir maksadınız varsa kurabilirsiniz.

    Birkaç yerde eğitimli eğitimsiz herkeste ensest vakalarının görüldüğünü, hukukçu, doktor, imam, fakir, zengin vesaire de olduğunu ifade edilirken, uzun örneklerle izah ettiği vakalardan birinin bir imamın torununa tecavüzü ele alınması[8], yine tam üç sayfa boyunca bir şeyh ve müritlerinden bahsetmiş[9], ama bir hukukçu, öğretmen veya doktordan misal verilmemiş. İmamlara da iftirayı şu cümleyle yapıştırmış: “Diyanet İşleri’nin bu konuda önce imamları eğitmesi gerek. Bu talep edilmeli. Çünkü son yıllarda yargıya intikal eden birçok dosyadaki failler imamlar.”[10]

    Fakir ailelerden uzunca örnekler vermiş, ama zengin kişilerden örnek verilmemiş. Netice bu kitabı okuyan kişinin ilk aklına gelecek şey demek ki din adamları ve fakir aileler için de daha çok olmaktadır. Zira yazar, Mustafa Öztürk’le yaptığı röportajda da Diyanet İşleri Başkanlığının ensesti anormal karşılamadığını söylemiş, bunu ileride yazacağımız için detayına girmiyoruz.

    Diyanet ve imamlar üzerinden yaptığı algıyı merhum İslamcı yazar Hüseyin Üzmez ve kendisine atılan iftirayı gerçekmiş gibi yazmasıyla devam ettiriyor. Mağdur olduğu iddia edilen kızın itiraf etmesi ve adli tıp raporları ortaya çıktığı halde Hüseyin Üzmez davasına yarım sayfa yer vermesi, Müslümanlara karşı oluşturmaya devam ediyor.[11]

    Eser baştan sona geleneksel aile yapısını hedef almış durumda. Aile içi ensest tecavüzlerin üzeri örtülmesi ele alınırken bunun sebebinin aile kurumunun yara almaması için yapıldığını iddia ediyor ve bize göre korunması gereken kendilerine göre yıkılması gereken bir hakikati şöyle ifade ediyorlar: “Aile, Türkiye’de siyasal topluluğun zembereğidir. Bireylerin toplumsallık duygusunun ve ortak davranış geliştirme anlayışının dayanağını oluşturur. Ailenin ideolojik bir metafor olarak değeri son derece yüksek, hatta kutsallık mertebesindedir.”[12] Çözüm olarak geleneksel aile yapısının yıkılmasının gerekliliğine çokça değinirken[13], sadece beş sayfa sonra ensestin köylerde daha az olduğunu ve bunun sebebinin erken yaşta evliliğin olduğunu yani cinsel manada zaten erken yaşta tatmin olduğunu ifade ediyor[14]. Ayrıca boşanmış ebeveynlerin daha fazla riskli olduğunu söylemiş[15]. Çelişki değil bu, bildiğiniz harp.

    Gelelim tefsir profesörü Mustafa Öztürk’le yapılan mülakata. Kendisine “Diyanet İşlerinin ‘babanın öz kızına şehvet duymasını anormal karşılamaması’ durumu” soruluyor ama Mustafa Öztürk tek kelimeyle “Diyanet, böyle dememiştir” veya “Diyanet böyle bir sapkınlığın bazılarında mümkün olduğunu izah etmiştir” demiyor. Direk, rivayetlerin, fıkhın ve hadislerin zaten sorunlu olduğunu İslam’da kesin haram olduğunu ama geleneksel yorumlarda sorunlu olduğunu söylüyor. Mustafa Öztürk’ün dokuz sayfalık mülakatını okuyan, dini kaynaklardan habersiz kimselerin anlayacağı tek şey şudur:

    “Ensest, İslam’da haram olmasına rağmen demek ki geleneksel dini anlayış buna cevaz vermiş veya kapı aralamış.”

    Modern tıbbın kuzenlerle evliliğin sağlıksız olduğunu söylediğini tekrar edip, kabul eden Öztürk, Peygamber Efendimizin halasının kızıyla, Hz. Ali’nin amcasının kızıyla olan evliğinin dönemsel ve bölgesel olarak değerlendirilmesini istemiştir.

    Yazar, ensestin dinle alakalı olduğunu ve bir ankette %16 böyle sonuç çıktığını söyleyerek sebebini Mustafa Öztürk’e soruyor. Öztürk; “Diğer bir yönüyle de genel dini anlayışta cinselliğin adeta şeytanlaştırılması, buna bağlı olarak dindar çevrelerde cinsellik dürtüsünün sürekli olarak bastırılması ve fakat en sonunda bastırılmış dürtünün çarpık biçimde dışa yansıması şeklinde bir analizle ilgili olabilir.” diyerek ensestin dindarlar içinde çokça vaki olduğunu ve yine suçu dini anlayışa mâl ederek beyan ediyor.[16]

    Netice olarak, algı operasyonunun ne kadar mühim olduğunu, sanki enseste karşı yazılmış bir kitap gibi olan bir çalışmanın, nasıl ensesti meşru gösterme ürünü ve projesi olduğunu, geleneksel aile yapımıza açılan savaşın ve atılan iftiraların boyutunu, bir ilahiyat profesörünün nasıl da böyle bir projeye bilerek ya da bilmeyerek maşa olduğunu görmüş olduk.

    [1] s. 122.
    [2] s. 252.
    [3] s. 253.
    [4] s. 307.
    [5] s. 306.
    [6] s. 349.
    [7] s. 350.
    [8] s. 108.
    [9] s. 287-290.
    [10] s. 356.
    [11] s. 220.
    [12] s. 314.
    [13] s. 124 ve başka sayfalarda.
    [14] s. 129.
    [15] s. 295.
    [16] s. 150-158.
  • Muhammed Gazali'nin İhyâu Ulûmi'd-Dîn eserinin Halkın İlm-i Hilâfa Yönelmesinin Nedenleri, Cedel ve Münazaranın Âfetleri ve Mübah Olmasının Şartları bölümü

    Halkın İlm-i Hilâfa Yönelmesinin Nedenleri, Cedel ve Münazaranın Âfetleri ve Mübah Olmasının Şartları (1)

    Allah'ın Rasûlü'nden sonra hilâfet makamına, râşid halifeler geçtiler. Onlar Allah'ı bileqn âlimlerin önderleri idiler, ahkâm il minde birer büyük fakihtiler. Karşılarına çıkan meseleler hakkında tek başlarına fetva verecek güçteydiler.

    İstişare edilmesi lâzım gelen konularda istişareye ehil olan sahabîlerle istişare ederler ve sahabenin fakihlerinden yardım isterlerdi.

    Böyle olduğu halde o devrin âlimleri tamamen âhiret ilmine yönelmiş kişilerdi. Daima bu ilmi tahsil etmeye çalışırlardı. Fetva istendiği zaman kendisinden fetva istenen kişi, isteyeni başkalarına gönderirdi. Dünya ile ilgili bir sual soranı, biri diğerine havale ederdi. İctihadda tamamen Allah'a yönelmişlerdi.

    Nitekim sîretleri (biyografileri) ile ilgili kaynaklarda bu şekilde bil dirilmektedir.

    Hilâfet makamı, râşid halifelerden sonra haksız bir şekilde başkalarının eline geçtiği zaman, bu kaide değişti. Çünkü bu ma kama yeni geçenler fetva ve ahkâm ilminde tek başlarına hareket etme imkânından mahrum kimselerdi. Böyle olduğu için bu kişiler fakihlerden yardım istemek zorunda kaldılar.

    Hükümleri uygulayabilmek için onlardan fetva almaya ve onlarla arkadaşlık yapmaya mecbur kaldılar. Fakat o devirde sahabe-i kirâma benze yen insanlar vardı. Tâbiîn-i kirâmdan birçok âlim, dinin saf ta rafına yönelir, seleften dinlediklerini olduğu gibi naklederlerdi. Tâbiîn-i kirâmdan olan âlimlere fetva sorulduğu zaman fetva vermekten kaçınırlardı.

    Öyle ki, sultanlar bu zatları kadılık ve hâ kimlik yapmaya zorlarlardı. O günün insanları, bu âlimlerin ne denli aziz kimseler olduklarını, sultanların kendilerine nasıl ihti yaç duyduklarını ve onların buna rağmen makam ve mansıbdan nasıl kaçındıklarını gayet iyi bilirlerdi. Fakat ne yazık ki, onlardan sonra gelenler, fetva ve ahkâm ilmini izzet ve ikbale, rütbe ve mansıba ulaşmak için elde etmeye başladılar.

    Bütün vakitlerini ömürlerini feda etmek pahasına fetva ilmine vakfettiler ve kendilerini bu ilimle sultanlara takdim ederek onlardan rütbe ve atiyeler istediler. Bazıları bu isteklerine nail olma imkânı buldular. Bazıları da bu arzularını tahakkuk ettir meye muvaffak olamadılar. Fakat ilim sahibi olanlar da kendile rini atiyeler istemek zilletinden kurtaramadılar.

    Bir zamanlar sultanlar tarafından aranılan fakihler, bu sefer sultanları aramak zilletine düştüler. Tam tersi bir durum hâsıl olmuştu. Sultanlardan yüzçevirmekle aziz olan fakihler, bu sefer makam mansıb istedikleri için zillet içine yuvarlandılar. Allah Teâlâ'nın kendilerini muhafaza ettiği âlimler ise bu hükmün dışında müta laa edilmelidir.
    O asırlarda kaza ve hükümlerde fetva ve ahkâm ilimlerine şiddetle ihtiyaç duyulduğu için o devrin birçok âlimleri, bu ilimlere daha çok sarılmak mecburiyetinde kaldılar. Onlardan sonra bazı yöneticiler ortaya çıktılar. Bunlar akâidin esasları hakkında sarfe dilen sözlere kulak verip, bu sözleri ispatilayıcı deliller aramaya başladılar. Yöneticilerin, Kelâm ilmindeki tartışmalara eğilim duydukları herkes tarafından anlaşılmıştı.

    İşte bunun için halk da kelâm ilmine yöneldi. Bu sahada birçok kitap telif edildi. Bu ilmin tartışma yolları tesbit edildi. Karşılıklı konuşmalarda, sözleri değiştirme, tersyüz etme yöntemlerine ulaşıldı ve böylece bir başka ilim ihdas edilmiş oldu. Bu işlerle uğraşanlara soracak olsanız, size Allah'ın dinini müdafaa ettikle rini, Sünnet-i seniyyeyi ihya etmek, bid'atçıları susturmak için çalıştıklarını söyleyeceklerdir. Kendi seleflerinin de fetva ilmiyle meşgul olduklarını ve böylece müslümanların dinî işlerini üzerine alarak halka nasihat edip, onlara büyük iyilikler yapmış olduk larını ileri süreceklerdir.

    Daha sonra gelen yöneticiler, kelâm ilmine dalmayı ve insan lara münazara kapılarını açmayı hoş görmeyip, doğru bul madılar. Çünkü kapı açıldığı zaman büyük taassublar doğduğunu, bu taassubun insanları birbirine düşürdüğünü ve masum kan ların dökülmesine sebep olacak husûmetler meydana getirdiğini gördüler...

    Bunlar da fıkhı konularda münakaşa etmeye; Şâfiî mezhebinin mi, yoksa Hanefî mezhebinin mi üstün olduğu konu
    sunu tartışmaya eğilim duyuyorlardı. Böyle olunca, bu sefer halk da aynı havaya girmiş, kelâm ve onunla ilgili bütün ilim dallarını bırakarak Şâfiîler ile Hanefîler arasındaki ihtilâflı meselelere dalmışlardı.

    İmam Mâlik, Süfyân es-Sevrî, İmam Ahmed ve diğer büyük âlimlerin arasındaki ihtilâflı meselelere de el attılar. Kendilerine bu hatalı tutuma niçin girdikleri sorulduğunda da 'Bunu yapmak taki gayemiz, şeriatın inceliklerini ortaya çıkarmak, mezhebin in celiklerini bildirmek ve fetva usûlünün yayılmasını sağlamaktır' diyerek kendilerini haklı çıkarmaya çalışmışlardır.

    Bu konuda sayısız eser telif edilmiş, birçok istinbatlar yapılmış, mücadele ve telifât çeşitleri yazılmıştır. Günümüzde de bu durum hâlâ devam edip gitmektedir. Bundan sonraki asırların daha neler getireceğini ise henüz bilmiyoruz.
    İşte ihtilaflı meselelere ve tartışmalara dalmanın tüm sebep leri yukarıda saydıklarımızdan başkası değildir. Eğer dünyevî gücü elinde tutanlar; yani yöneticiler fakihlerden İmam Şâfiî ile imam Ebu Hanife'den başkalarının ihtilâflarını tartışmaya eğilim duysalardı veya başka ilimlere yönelselerdi, onlardan dünyalık bekleyen âlimler, onların tarafına meyleder ve çalışmalarını bu isteğe göre değiştirirlerdi. Onlar yine kendilerini haklı göstermek için, meşgul oldukları ilmi, dinî ilimlerden sayacaklar ve asla susup yerlerinde oturmayacaklardı. Yine bu ilimleri elde etmekle Allah'ın rızasına ulaştıklarını, çünkü bundan başka bir gaye taşımadıklarını ileri süreceklerdi...

    Bu Tartışmaları, Sahabe-i Kirâmın Meşvereti ve Selefin Müzakeresi ile Karıştırmak

    Bu kişiler halka 'Bizim gayemiz bu tartışmalarla hakkı ara mak ve vuzûha kavuşturmaktır. Zira hakkın aranması gerekir, ilmî görüşlerde yardımlaşma ve birkaç kişinin hatırındaki fikirle rin aynı hedefe yönelmesi fayda verici ve tesir edicidir. Ashabın âdetleri de meşveretti. Meselâ ölenin dedesiyle kardeşlerin feraiz deki durumlarını bildiren, içkinin cezasını beyan eden ve imamın (devlet başkanının) hatasının malî mesuliyeti icab ettirdiğini belir ten meşveretleri gibi... İmamın hatasının malî mesuliyeti icab et tirmesine misal Olarak, Hz. Ömer'den korkarak karnındaki çocuğu zâyi eden kadının diyetini, Hz. Ömer'in ödediği naklolunmuştur. Feraiz meselelerinde ve başka konularda da aynı şekilde sahabenin istişarelerine ilişkin birçok olay rivayet edilmiştir.

    Yine İmam Şâfiî, İmam Ahmed, Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî ve başka âlimlerden de bu şekil münazaralar, münakaşalar ve meşveretler nakledilmiştir.
    Bu sözün, bir telbis (hakkı bâtılla karıştırmak veya bâtılı hak olarak göstermek) olduğunu göstermeye çalışacağım ki hakikatler malûmunuz olsun!

    Dinin hak olan meseleleri üzerinde yapılacak araştırmalarda yardımlaşma vardır. Fakat bunun sekiz şart ve alâmeti vardır:
    1. Farz-ı aynları yerine getirmeyen bir kişi farz-ı kifâye olan münazaraya girişmemelidir. Farz-ı ayn olarak yapması gereken vazifeleri bulunan bir kimse 'Benim gayem hakkın bilinmesidir'diyerek farz-ı kifâye ile meşgul olursa, bu kişi yalan söylüyor demektir. Böyle bir kimse, tıpkı namazı terkettiği halde, başkalarına giymek için elbise imal eden bir kişinin 'Benim bu elbiseleri imal etmemin sebebi, şayet çıplak insan varsa onun örtünmesini temin ederek namaz kılmasına vesile olmaktır' deyip kendisini temize çıkarmasına benzer.

    Böyle bir kimsenin iddiası pek ender hallerde doğru olabilir. Tıpkı nadir de olsa vukûu mümkün meseleler hakkında ihtilâflara dalan fakihin iddiası gibi... Münazara ilmiyle iştigal edenler, bü tün ulemanın ittifakla varmış olduğu hükme göre, farz-ı ayn olan birçok hususları ihmal ederler...
    Yerine verilmesi gereken bir emaneti elinde bulunduran bir kimse, insanları Allah'a yaklaştırmakta en müessir âmil olan namaza başlayıp, emaneti yerine teslim etmeyi ihmal ederse Allah'a isyan etmiş olur. Kişinin taat nev'înden bir iş yapması, onun Allah'a itaat eden bir kul olduğunu ispatlamaz.

    Fakat o fiillerde, şartlarda, zamana ve tertibe riayet ediyorsa, o zaman iş değişir.

    2. Kişinin münazaradan daha önemli bir farz-ı kifâyeyi yerine getirme mecburiyeti yoksa münazara edebilir Şayet kişi münazaradan daha önemli bir farz-ı kifâyeyi yerine getirmesi gerektiğini bildiği halde, gerekeni yapmaz ve münazaraya dalarsa, yapmış olduğu iş Allah'a isyandan başka bir mânâ taşımaz. Böyle bir adamın durumunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Bir kişi, ölecek derecede susamış bir topluluk görür. Herkes bu topluluğu içine düştüğü feci durumla başbaşa bırakmıştır. Bu vaziyeti gören kimse de onlara su vererek yardım etmeye muktedir iken, bunu yapmaz da, meselâ hacamat (kan aldırma) sanatını öğrenmekle meşgul olur. Kendi zannına göre kan aldırmak farz-ı kifâye olan bir ilimdir. Bir memlekette bu sanatı bilen olmadığı takdirde halkın helâk olacağını söyleyerek kendisini haklı göstermeye çalışır. şayet kemlisine 'sen bu hacamat işiyle çok meşgul olma, çünkü bu işi yapan daha birçok kimse var; bunun yerine sen o su samış insanların derdine çare bulmaya çalış' denilecek olursa, o yine kendi fikrinde ısrar eder ve "Kan alıcıların bulunması, bu ilmi farz-ı kifaye olmaktan çıkarmaz. Dolayısıyla bu sanatı öğrenmem farz-ı kifayeyi yerine getirmektir' der. İşte aslî vazifesini ihmal eden böyle bir kimsenin hâli, tıpkı ülke çapındaki farz-ı kifayeleri ihmal edip, münazara yapmakla meşgul olan kimsenin haline benzer.

    Fetva ilmine gelince, bu ilimle meşgul olan topluluklar da vardır. Fakat hiçbir memleket yoktur ki, orada farz-ı kifaye hük münde olan birçok ilim ihmal edilmiş olmasın. Fakihler, bu farz-ı kifayelere dönüp bakmayı bile bir külfet sayarlar, biraz olsun uğraşmaya tenezzül etmezler. İhmal edilen farz-ı kifaye hükmün deki ilimlerin en başında tıp ilmi gelir. Günümüzde, İslâm di yârının birçok yerlerinde tıbbî meselelerde fikrine itimad edilecek, tavsiyesine güvenilecek bir müslüman doktor mevcut değildir. Buna rağmen hiçbir fakihin bu ilimle meşgul olduğunu göremez sin. Emr-i bil-maruf, nehy-i an'il-münker de böyledir. Bu vazifeyi yerine getirmek de farz-ı kifaye hükmündedir. Tartışmacı çok za man münazara meclisine iştirak edenlerin ipekli kumaşlardan elbiseleri olduğunu, yine ipeklilerden yapılmış minderler üzerinde oturulduğunu görür. Buna rağmen susar ve hayatta olması ihti mal dahilinde bulunmayan bir mesele üzerinde münazaraya da lar. Şayet meydana gelme ihtimali çok az olan tartışma konusu mesele, meydana gelecek olsa onu halledecek fakihler oldukça bol dur. Buna rağmen münazara eder. Ondan sonra da kalkıp yapmış olduğu münazara farz-ı kifaye olduğu için Allah'a mânen yaklaştığını iddia eder. Bu münazarayla Allah rızasını kasdettiğini ileri sürer,

    Hz. Enes şöyle rivayet etmektedir:
    Allah'ın Rasûlü'ne emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i anil-mün ker'in ne zaman terkedileceği sorulduğunda, Hz. Peygamber (s.a) şöyle cevap verdi: 'Ne zaman iyilerinizde müdahene (yağcılık), kötülerinizde fahşa başgösterir; yöne tim küçüklerinizin eline geçer ve fıkıh da en rezillerinizin malı haline gelirse, işte o zaman terk edilir'.162

    3. Tartışmacı müctehid olmalı, Şâfiî, Hanefi veya diğer mez heplere uygun değil, kendi ictihadıyla fetva verebilmelidir. Hanefî mezhebinin bir meselede haklı olduğunu görürse, o meselede Şafiî mezhebine bağlanmaktan vazgeçip (sahabenin ve büyük imam ların yaptığı gibi) haklı gördüğü şekilde fetva vermelidir.

    İctihad mertebesine çıkmayan bir kimse ise ki asrımızdaki bü tün tartışmacıların durumu budur bunlar sorulan suallere kendi imamlarının mezhebinden nakiller yaparak cevap verebilirler an cak. Kendilerine bağlı oldukları imamın görüşü sağlam görün mese bile, imamlarının görüşünden ayrılmaları doğru olmaz.

    Böyle bir insanın münazarasında ne fayda olabilir? Çünkü böyle bir adamın mezhebi malûmdur ve bağlı olduğu mezhebin fetvaları dışında bir hüküm vermeye yetkisi yoktur. Böyle bir adam kendine müşkil görünen bir mesele hakkında 'Ümid ederim ki bu mesele hakkında bağlı bulunduğum imamın bir cevabı vardır. Şayet yoksa, ben Şer'î meselelerde tek başıma ictihad etme kudretine sa hip olmadığım için bu soruya cevap veremem' demelidir. Herhangi bir meselede bağlı olduğu imam iki çeşit görüş ileri sürmüşse, bu görüşler üzerinde münazara yapması hakikate daha uygun bir hal olur. Zira kendisi bu iki görüşten birine meyyal olabilir. Münazara ederken öbür tarafın daha kuvvetli olduğunu görerek belki de istifade eder. Kendisinin meylettiği hükmün doğruluğu hakkında münazaraya girişini yersiz ve lüzumsuz bulur. Aşağı yukarı bütün tartışmacılar iki taraflı meseleleri terke dip hakkında kesin ihtilâflar olan meselelere dalıyorlar ki bu sa yede çok konuşabilme imkânı bulabilsinler ve muhalifleriyle mü cadele edebilsinler.

    4. Ancak vukûu çok olan veya her an ortaya çıkması muhtemel bulunan meseleler hakkında münazara edilebilir. Zira ashab-ı kiram sık sık ortaya çıkan meseleler üzerinde müşavere eder ve fikirlerini beyan ederlerdi.

    Biz ise, günümüzdeki tartışmacıların halkın ihtiyacı olan ko nularda ve halka umumi bir belâ getiren meselelerde fetva vermek için gayret gösterdiklerini pek de göremiyoruz. Onlar sadece kendi lerini şöhrete ulaştıracak meseleleri araştırıyorlar. Bunun için de halledilmesi elzem meseleler üzerine eğilmek imkânını bu lamıyorlar ve arkasından da diyorlar ki; 'Bu mesele imamlar ta rafından kesin nasslardan alınan bir meseledir veya bu mesele üzerindeki konuşmalar ancak tenhalarda yapılabilir. Bu mesele toplanarak üzerinde tartışma yapılacak bir mesele değildir'.

    Ele alınması gereken bir mesele olsun da daha önce hakkında söz söylenmiş olduğu için ele alınarak üzerinde durulmasın... Hakikatini bildirmek için hiçbir gayret gösterilmesin...

    Bu kadar saçma bir iddia olabilir mi? Bunlar şunu diyemiyorlar:'Biz şöhrete ulaştırmayan, uzun konuşma imkânı vermeyen meseleler üze rinde tartışma yapmayız. Uzun konuşmalara sebep olmayan me seleler bizi ilgilendirmiyor'.

    Bunu söyleseler ne kadar acaip bir du ruma düşeceklerini gayet iyi bilirler. Halbuki hak ve hakikati bil dirmek için kısa konuşmak ve kestirme yollardan hedefe varmak lâzımdır. Sözü uzatmak hiçbir zaman doğru değildir.

    5. Bir tartışmacı yapmış olduğu münazarayı mümkün olduğu
    kadar az bir cemaat önünde yapmaktan haz duymalı, münazaraya
    çok insanın dinleyici olarak katılmasından zevk almamalıdır. Zira tenha yerlerde münazara yapmak, sultanlar ve sair büyükler yanında münazara yapmaktan daha faydalıdır. Çünkü tenha yerlerde tartışmacı düşündüklerini daha iyi toplar; daha iyi anlatmaya muktedir olur, idrâki daha berrak ve kavrayışı yüksek olur.

    Cemaat huzurunda yapılan münazara, tartışmacıları riyaya itebi
    lir. Çünkü cemaat huzurunda münazara yapanlar mağlub olmak
    korkusuyla yanlışlarında direnmeyi sonuna kadar götürür
    ler. İster haklı olsun, isterse haksız hep kendilerini haklı çıkarmaya bakarlar. Bu tartışmacıların kalabalık huzurunda tartışma yapmak istemeleri, Allah rızasını kazanmak niyetiyle değildir. Çünkü bu tartışmacılar kendi başlarına kaldıkları zaman kalabalıkta tartıştıkları konuyu katiyyen aralarında tartışmıyor lar. O kadar ki, çok zaman arkadaşı kendisinden sual sorduğu zaman cevap bile vermiyor. Fakat bir cemaat huzurunda oldukları zaman hile yayında, ne kadar ok varsa birbirlerinin göğsüne sap lamaya çalışıyorlar ki konuşmada üstad kabul edilsinler!

    6. Münazara sadece hakkı bulmak ve anlamak için yapılmalıdır. Aynen kaybolan malını arayan bir insanın duru muna benzer bir durum.. O kaybolan mal bulunsun da ne olursa olsun. Bunu kendisinin veya arkadaşının bulması önemli değil, önemli olan malın bulunmasıdır. Demek ki bir tartışmacı kendi siyle münazara eden arkadaşını hasım değil, bir yardımcı olarak görmelidir. Kendisine hakkı bildirdiği için arkadaşına teşekkür et meyi bir borç bilmelidir. Nasıl ki inalını kaybetmiş bir insan, kay bolan malını arayıp bulamadığı ve geri dönmeye karar verdiği bir anda; bir arkadaşı kendisine gelip kaybetmiş olduğu malını bu yolda değil, şu yolda araması gerektiğini söylediği zaman kendisine teşekkür etmesi lâzım geliyorsa, böyle bir adamı azarlamayı düşünmüyorsa, kendisine malını bulmak için yol gösterene ik ramda bulunuyorsa... Birbirini hak namına ikaz eden sahabe-i kiramın meşvereti de zâten böyle idi.

    Bir kadın, Hz. Ömer'e itirazda bulunmuş ve ona hak yolu gös termiştir. Cemaat huzurunda hutbe irad eden Hz. Ömer, kadının yaptığı bu ikazdan sonra cemaata şöyle der: 'Bu kadın hakkı söy ledi, Ömer ise yanıldı'.

    Bir kişi Hz. Ali'ye (r.a) bir sual sorar: Hz. Ali, sorulan suale ce vap verdiğinde, suali soran kişi şöyle söyler: 'Ey emîr'ul mü'minîn! Verdiğin cevap yanlış! Bence bu suale şöyle cevap veri lebilir...
    Bunun üzerine Hz. Ali: 'Sen haklısın, ben ise yanıldım' diyerek adamın hakkını itiraf eder ve kendisini ikaz ettiği için ona teşekkür ederek sözlerini şöyle sürdürür: 'Her ilim sahibinden daha büyük bir ilim sahibi çıkabilir.

    İbn Mes'ud, Ebu Musa el-Eş-'ar'ı'ye yanıldığım hatırlatınca Ebu Musa cemaate şöyle hitab eder: 'bu büyük âlim aranızda iken bana sual sormayın'.Kûfe valisi Ebu Musa'ya, Allah yolunda savaşıp öldürülen bir kimsenin hali sorulur, o da cennetlik olduğunu söyler. Bunun üze rine mecliste hazır bulunan Abdullah b. Mes'ud ayağa kalkar ve sual sorana hitaben şöyle der: 'Valiye sualini ikinci kez tekrarla! Sualini iyi anlamamış olmalı'. Bu ikaz üzerine adam sualini tek rarlar ve Ebu Musa yine aynı cevabı verir. İbn Mes'ud ise şöyle der: 'Ben sizin verdiğiniz cevabı doğru bulmuyorum. Bence böyle bir kimse Allah yolunda hakkı bularak öldürülmüşse cennetlik olur'. Bunun üzerine Ebu Musa İbn Mes'ud doğru söylüyor' der. Esasında hak arayıcıları da böyle insaflı olmalılar...

    Buna benzer bir itiraz zamanımızın en düşük fakihine yapılsa, kendisine itiraz edilen fakih hiddete kapılır ve yapılan itirazı hiçbir suretle kabul etmez. Kendisinin yanılma ihtimalini katiyyen kabul etmeyerek der ki; "Ayrıca İsabet etmişse' demeye gerek yoktur. Çünkü Allah yolunda öldürülen bir kişinin hakka isabet ettiği herkesçe malûmdur".

    Günümüzün insafsız tartışmacılarının haline bir bakınız! Şayet hak, hasımlarının elinde ise ve onun dilinden ifade edilmişse, yüzü nasıl kızarır ve nasıl mahcub olur? Böyle olunca da son haddine kadar hakkı kabul etmemek için nasıl direnir? Bütün hayatı boyunca kendisim mağlup eden insan hakkında nasıl kötü konuşur ve onu küçük düşürmeye çalışır? Bütün bun lardan sonra da kalkıp kendini hakkın ortaya çıkması için yardımlaşan sahabîlere benzetmekten hiç de utanmaz.

    7. Karşısındaki kimseyi; yani kendisiyle münazara edeni bir delilden diğer delile, bir müşkilden diğer bir müşkile geçmesini engellemeye çalışmamalıdır. Zira selefin aralarındaki münazara lar bu şekilde cereyan ediyordu.
    İster lehinde olsun, ister aleyhinde, bid'at olan cedelin bütün inceliklerini, konuşmasının dışında tutmalıdır. 'Bu söz beni bağlamaz, tenakuza düştün' gibi sözlerden kaçınmalıdır. Önceki sözünü nakzediyor diye, doğru sözü reddetmek yanlıştır.
    Halbuki sen tartışmacıların bütün toplantılarının mücadele ve münakaşa içinde geçtiğini görürsün. Hatta delil getiren bir insan, bilinen bir kaidenin üzerine zannettiği bir illete dayanarak kıyas etmeye kalkıştığı zaman, derhal karşıdaki mücadeleci tarafından kendisine, asıldaki hükmün hangi illetle mâlül olduğuna dair delil sorulur. Delil getiren zat 'Ben bu şekilde düşünüyorum. Şayet sen bundan daha isabetli bir görüşe sahip isen, delillerini söyle de birlikte tedkik edelim' diye cevap verir. Bunun üzerine itiraz eden kişi şöyle der: 'Senin bildiğin ve zikrettiğin mânâlardan başka daha nice mânâlar var burada... Fakat bunları söylemek üzerime düşen bir vazife olmadığından söyleyemeyeceğim.

    Delil getiren taraf yine şöyle konuşmaya devam eder: 'Bundan başka bir iddian var ise, beyan et ki malûmatımız olsun'. İtiraz eden kişi 'Hakîkat senin söylediğinden başkadır ve ben bunu biliyo rum. Fakat söylemek üzerime düşen bir vazife değildir' fikrinde ısrar eder. Böylece münazara meclislerinde bir netice alınmadan tartışmalar devam eder gider.

    Bu miskin itirazcı bilmez ki; 'Ben bilirim, fakat söylemem, çünkü söylemek mecburiyetinde değilim' sözü şeriata yapılan bir iftiradan başka birşey değildir. Şöyle ki: Şayet itirazcı, söylenen de lilin mânâsını bilmiyor ve ancak hasmını susturmak için kuru bir iddiada bulunuyorsa, böyle bir adam fâsıktır, kâzibdir, Allah'a is yan etmiştir ve bu hâlinden dolayı Allah'ın gazabını üzerine çekmiştir. Zira bilmediği bir şeyi biliyor görünmeye çalışmıştır. Şayet hakikaten biliyor da söylemiyor ise yine fâsık olur. Çünkü şeriatın bir emrini gizlemiş olur. Halbuki bu emri gizlemese, belki de bir müslüman kardeşini yanlış düşünmekten kurtaracak, doğrunun yayılmasına vesile olacaktır. Şayet itirazcının görüşü zayıf ise, karşısındaki kendisine iddiasının zayıf olduğunu izah edecek ve böylece itirazcı cehaletin karanlığından bilginin aydınlığına çıkmaya imkân bulacaktır.

    Hiç kuşkusuz dinî ilimlere ait bir husus sorulduğu zaman mutlaka cevap verilmelidir. O halde bu itirazcının 'Bunu söylemek mecburiyetinde değilim' de mesi, 'Bizler tarafından ihdas edilen bid'atlarm bid'at olarak kal masını temin eden cedellerin devamını sağlamak için bunu söy lemiyorum' demekten başka birşey değildir. Şayet bu laf, bu an lama gelmezse ne anlama gelir? Oysa Allah'ın şeriatını açıkça bildirmek gerekir. Söylemeyen kişi ya fâsıktır, ya da yalancı...

    Bu nedenle sahabe-i kiramın meşveretini ve selef-i sâlihînin bir mesele hakkındaki müzakeresini tedkik et! Acaba onlar da, se nin anladığın bu mânâda bir münazara ve mücadele görür mü sün? Acaba ashab-ı kirâm ve selef-i salihînden birisi, herhangi bir arkadaşını bir delilden diğerine, bir kıyasdan başka birine, bir haberden diğer bir ayete geçmekten alıkoymuş mudur? Hayır! Binlerce kere hayır! İşte sahabenin ve selefin bütün münazaraları bu cinstendi. Çünkü onlar kalplerine geleni olduğu gibi söyler, düşündüklerini olduğu gibi ortaya döker ve ona göre müzakere ederlerdi.

    8. Kendisine faydası dokunacak bir ilimle meşgul olan kişilerle münazara etmelidir. Halbuki tartışmacıların çoğunu, âlimlerle ve ilimde otorite sahibi olanlarla münazara etmekten kaçınır görür sünüz. Çünkü hakkın onların dilinde meydana geleceğinden endişe duyarlar. Onun için de tartışmacılar ilim ve bilgi bakımından daha aşağıda olanlarla tartışmayı tercih ederler. Zira kendi bâtıllarını ancak bilgide ilerleyememiş insanlara kabul et tirme imkânları vardır.

    Münazara etme hususunda bu sekiz şarttan başka daha nice ince şartlar vardır. Fakat bu sekiz şartı iyice öğrendikten sonra, kimlerin Allah için münazara ettiklerini, kimlerin etmediklerini gayet iyi teşhis edebilirsin.

    Kısaca, şiddetli düşmanını; tasallutçu ve felâket hazırlayıcısı olan şeytanı bırakıp, müctehidin isabet ettiği veya edenle ecirde or tak olduğu meselelerde münazaraya dalan bir kimseye şeytan gü ler. O kişi şeytana gülünç, ihlâs ehline de ibret alınacak bir ders olur. Bu sebebe binaen şeytan onu, daha ilerideki bölümlerde sa yacağımız âfetlerin karanlığına götürmüştür. O felâketlerden ile ride uzun uzun bahsedeceğiz. Tevfîk ve yardım Allah'tandır.

    Münazaranın ve Münazaradan Doğan Kötü Ahlâkın Yol Açtığı Sonuçlar
    Başkasını mağlûp etmek, susturmak, fazilet ve şerefim gös termek için halk arasında bağırarak konuşmak; halkın teveccü hünden istifade etmek için yapılan münazaralar, Allah'ın çirkin saydığı, buna mukabil Allah düşmanı şeytanın güzel gördüğü bir münazara tarzıdır. Bu münazaralar; kibir, ucûb, hased, münafese, nefsi temize çıkarmak, rütbe düşkünlüğü ve benzeri bâtın fuhşiyat gibidir.
  • 16. ASIRDAN SESLER



    Aşağıda okuyacağınız yazı “Kanuni Devrinde Bir Sefirin Hatıratı ” isimli kitaptan alınmıştır. Bu sefir, G.D.E. Busbecg’dir.

    İşte bu sefirin hatıralarından bazı parçalar:

    Amasya’ya vardığımız zaman, Veziriazam Ahmet Paşa’ya ve diğer paşalara hürmetlerimizi arz ettik. (Sultan burada yoktu). İmparatorun talimatı dairesinde bunlarla müzakereye giriştik. Paşalar işin daha bu safhasında bizim aleyhimize gibi görünmemek için hiçbir şey söyleyemediler. Metbûalan kanaatini izhar edinceye kadar meseleyi tehir ettiler. Sultan avdet edince huzura çıkarıldık. Sultan Süleyman alçak bir taht üzerine oturmuştu. Yüksekliği bir kadem kadardı. Üzerine nadide halılar, gayet nefis işlemeli yastıklar konulmuştu. Yayı ve okları yanında duruyordu. Yüzü gülmüyordu. Çehresinde huşunet vardı. Bu hâl boş değildi, fakat aynı zamanda azimetten hali değildi. Biz sultanın bulunduğu yere gittiğimiz zaman bizi huzura mabeyinciler çıkarmışlardı. Bunlar silâhlarımızı aldılar. Bir Hırvat mülâkat talep edip de Sultan Murad’ı öldürdükten sonra bu usul ihdas olunmuştu. Sultanın elini kemali tâzimle öptükten sonra geri geri duvara kadar çekildik. Arkamızı kendilerine doğru çevirmekten içtinap ettik. Sonra beni dinledi. Yüzünde bir istihfaf alâmeti belirdi. (Çünkü efendimin, İmparatorumun talepleri çok vakurane ve istiklâlperverâne idi) ve sadece şu cevabı verdi: “Güzel!.. Güzel!..”

    Bundan sonra bize ikametgâhımıza gitmek üzere izin verildi. Biz, huzurda iken, büyük bir kalabalık vardı. Vilâyet beylerbeylerinden birçoğu hediyelerle gelmişlerdi. Bütün hassa alayı, süvariler, sipahiler, gurebalar, ulûfeciler, yeniçeriler burada idiler. Bu koca mecliste tek bir kişi yoktu ki haiz olduğu mevkii ve rütbeyi kendi liyakat ve cesaretine borçlu bulunmasın... Hiç kimse filânın neslinden, filân falanın soyundan gelmiş olmak dolayısıyla diğerlerinden yüksek bir mevkie çıkamaz. Herkesin vazife ve memuriyeti ne ise ona göre itibar edilir. Bundan dolayı, Türkler arasında merasimde üstünlük kavgası yoktur. Herkesin ifa ettiği vazifeye göre tayin edilmiş bir mevkii vardır. Herkese Sultan, bizzat memuriyet vazifesini tevcih eder. Bunu yaparken ne zenginliğine, ne anadan doğma, babadan gelme asalete bakar, ne de boş ricalara, istirhamlara, tavsiyelere... Bir namzedin haiz olabileceği nüfuz ve şöhreti hiç nazanitibara almaz. Yalnız liyakatla dirayete bakar, seciye arar, fıtrî kabiliyet ve istidadı düşünür. İşte herkes istidat, kabiliyet ve bilgi, ahlâk ve seciyesine göre bir işe tayin edilir. Türkiye’de herkes kendi mevki ve istikbalinin bânisidir. En yüksek mevkilere çıkanlar çoğu zaman çobanlıktan yetişmişlerdir. Bunlar böyle küçük yerlerden, aşağılardan gelmiş olmaktan utanmak şöyle dursun, bilâkis bununla iftihar ederler. Ben ne idim... Çalışkanlığım, doğruluğum sayesinde ne oldum!., derler. Bugünkü mevki ve ikballerini ecdatlarına ne kadar az borçlu iseler, iftihar etmekte kendilerini o kadar haklı görürler. Türkler insanlarda meziyetin babadan oğula irs yoluyla intikal ettiğine, bir miras gibi elde edildiğine inanmazlar. Bunu kısmen Allah’ın bir ihsanı, kısmen de çalışmanın, zahmetin, gayretin bir mükâfatı telâkki ederler. İşte bu suretle Osmanlı İmparatorluğunda şevket ve makam, İdarî mevkiler, liyakat ve maharetin mükâfatıdırlar. Namussuz, tembel, atıl, bilgisiz olanlar hiçbir zaman yüksek mevkilere tırmanamazlar. Hakir ve zelil bir hâlde kalırlar. Osmanlıların neye teşebbüs ederlerse muvaffak olmalarının, bütün dünyada hâkim bir ırk hâline gelebilmelerinin, imparatorluğun hudutlarını boyuna genişletmelerinin sebebi hikmeti budur.

    Bizim tatbik ettiğimiz hükümlerse tamamen aksinedir. Bizde şahsî liyakat ve itibara yer verilmez. Her şey bizde doğuşa bağlıdır. Yüksek mevkilere getirilecek adamlar, hangi nesilden gelmişler, ona bakılır. Bu mevzua dair başka bir yerde daha çok şeyler söyleyeceğim. Bu mütalâalar mahremdir... Aramızda kalsın...

    Şimdi aynı kitaptan başka bir parça naklediyoruz: Şimdi siz benimle birlikte, geliniz, sarıklı başlardan teşekkül eden şu muazzam kalabalığa gözlerinizi çeviriniz, hepsi bembeyaz, tertemiz ipeklilere sarılmışlar. Çeşit çeşit, renk renk, pırıl pırıl esvaplar! Her tarafta altın, gümüş, lâl, ipek ve saten parıltısı... Manzarayı tasvir imkânsız. Her türlü tasvirin ve benzetişin üstünde bir hâl... Gözlerim şimdiye kadar böyle bir manzara görmemişti... Mamafih bu servet ve ihtişam içinde dahi büyük bir sadelik ve iktisat göze çarpıyordu. İşgal ettikleri mevki ne olursa olsun herkesin esvabı aynı biçimde idi. Teferruattan, lüzumsuz işlemlerden âri idi. Hâlbuki bizim elbiselerimizde sadelikten eser yoktur. Teferruat içinde boğulmuş, lüzumsuz işlemler elbisenin maliyet fiyatını çok yükseltmiştir. Dayansa bari, ne gezer... Bizim elbiselerimiz çok pahalıya mal olur, üç gün içinde bozulur. Türklerin esvapları uzundur; topuklarına kadar iner. Bu biçim esvaplar yalnız gösterişli olmakla kalmıyor, insanın boyunu da uzun gösteriyor. Bizimkiler o kadar kısa ve dardır ki, insanın vücudunun biçimini meydana çıkarıyor. Vücudun girintisi çıkıntısı hep dışarda. Bunları gizlemek her bakımdan daha iyi olurdu. Şüphesiz... Sonra bizim elbiseler insanı göstermiyor da... Bir cüce manzarası veriyor.

    Bu muazzam kalabalık içinde imrenilecek bir nokta da sessizlik ve disiplindir. Hiçbir bağrışma, gürültü, uğultu yok... Hâlbuki bizde birkaç kişi bir araya geldi mi gürültüden durulmaz. Herkes kendisine tayin edilen noktada sessiz ve sakin duruyordu. Paşalar, Miralaylar, Binbaşılar, Yüzbaşılar, ilâhiri... Türkler bunların hepsine (Ağa) diyorlar... Büyükler oturuyorlardı. Neferler ayakta idiler. En çok göze çarpan, miktarları binleri aşan yeniçerilerdi. Bunlar diğer kuvvetlerden ayrı bir mevkide duruyorlar, uzun bir saf teşkil ediyorlardı. O kadar sessiz idiler ki, yanımda oldukları hâlde acaba adamlar ölü mü, diri mi? diye şüpheye düşüyordum. Sanki birer heykeldiler.



    Bir deniz harbi oluyor, donanmamız bütün Akdeniz’i zaptediyor. Avusturya İmparatoru Ferdinand’ın elçisi, bakın bunu nasıl anlatıyor: Eyül’de muzaffer ve muazzam donanma, esirler, ganimetler ve zapt olunan sefinelerle beraber İstanbul’a döndü. Bu biz Hristiyanlar için ne kadar elim, acıklı bir manzara İse Müslümanlar için o kadar hoş, zevkli bir manzara idi. Muzaffer donanma, ilk gece İstanbul kapılarında demirledi. Maksat sabahleyin, büyük bir seyirci kalabalığı karşısında, şanlı şerefli, tantanalı bir şekilde limana girmekti. Sultan Süleyman Han liman methalinin yanındaki sütunlu mevkie inmişti. Burası Sultan sarayının temadisinden teşekkül eder. Padişah muzaffer donanmayı, donanma da teşhir edilen Hristiyan amirallerini yakından görmeyi arzu ediyordu. Amiral gemisinin ta arkasında, meşhur Don Alvaro ile Napoli ve Sicilya donanmalarının amiralleri, Don Berenguer ve Don Sancho teşhir olunmuşlardı. Zaptolunan kadırgaların kürekleri, küpeşteleri alınmış, silâhsız askerler gibi sadece tekneleri bırakılmıştı. Bunlar Türk gemilerinin yanında âdi, biçimsiz görünüyorlardı.

    Bu büyük merasimde Muhteşem Süleyman’ın yüzünü görenler, onda bir zerre bile gurur nişanesi görmediklerini kat’iyetle söylüyorlar. Ben de, kendisini iki gün sonra dinî vazifesini ifa eylemek üzere saraydan çıktığı zaman gördüm. Yüzünün ifadesi hiç değişmemişti! Hâlinde aynı huşunet ve hüzün eseri vardı. O kadar ki vukua gelen muazzam zaferin, sanki kendisiyle hiç alâkası yokmuş, beklenmedik hiçbir hâdise olmamış zannedersiniz. Talihin mukadderatını kabule, bu ihtiyar hükümdarın kalbi öyle alışmış ve hazırlanmıştı ki, alkışlara kulağını tıkıyordu, nazarında bütün zaferler âdeta bir hiçti. O Allah’ına, dinî vazifesini ifaya, camiye namaza gidiyordu. Hâlinde aynı huşu ve hüzün eseri vardı.

    Şimdiki hâlimizi bir görün! Macar futbolcularını yendik diye ortalık altüst oldu... Biz ne kadar değişmiş, ne kadar hafiflemiş, ne kadar eften püften adamlar hâline gelmişiz... Gösteriş, nümayiş, alâyiş, gurur... Bütün sermayemiz bu...



    Şu haşmete, kudrete bakın, bir de şimdi Amerikalı Mr. Randall’ın etrafında “dolar, dolar...” diye dolaşanlara... Gene aynı adam anlatıyor:



    Kanunî Sultan Süleyman Han, gerek kendisinin ve gerek ecdadının kazandığı zaferlerin telkin ettiği dehşetle karşımıza dikiliyor. Macaristan ovalarını 200.000 süvari ile istilâ etti. Şimdi de bütün Avrupa’yı tehdit ediyor. Ta... İran hududundan buraya kadar devam eden yerlerdeki bütün kavimleri arkasından sürüklüyor. Birçok kralların menabii ile teçhiz edilmiş bir ordunun başında bulunuyor. Üç kıt’adan her biri bizim imhamızı hazırlıyor. Bu ordu, bu tafan bir yıldırım gibi çarpıyor, yıkıyor. Sultan Süleyman iyi talim görmüş bir ordunun başındadır. Ordu da onun idaresine alışmıştır. İsmi ta... uzaklara kadar dehşet salıyor. Hudutlarımız boyunda bir arslan kükrüyor. Kâh oradan, kâh buradan, geçmek istiyor.”



    Şimdi, şimdi biz gâh oradan gâh buradan para dileniyoruz. “Dağ başını duman almış”, on yılda onbeş milyon genç yaratmışız hepsi o kadar!.. İşimiz gücümüz şarkıcılık, türkücülükte...



    Geçenlerde Pakistan’ın Anayasa Meclisi Reisi Abdülvehap Han memleketimizi ziyaret etti. Sakallı, yaşlıca muhterem bir zat... Hemen güya bizi, Müslüman Türk halkını temsil eden gazetecilerimiz Atayasacılar, Pakistan’ın Anayasa Meclisi Başkanı’nı sual yağmuruna tutmuşlar. Sorulan suallere bakın:

    1. Mekteplerinizde din dersleri var mı?

    2. Reisicumhurunuzun neden mutlaka Müslümanlardan olması lâzım?

    3. Ceza kanunlarında İslâmî eserler mi tatbik edilecektir?

    4. Lâik misiniz, değil misiniz?..

    Bunları soran bizim gazeteciler... İsrail gazetecileri değil ha!.. Güler misin, ağlar mısın?!.

    Yahu, bu adamların din denilince tepesi atıyor. Yahudiler bile İslâm dininden, Müslümanlardan bu kadar nefret etmezler!.. Böyle sualler sormazlar... Lâf mı bu?!. Elbette mekteplerinde din dersi olacaktır... Pakistan’ı Hindistan’dan ayıran yegâne husus İslâm dinidir, Pakistanlıların Müslüman oluşudur. Pakistan bugünkü varlığını, ayrı bir devlet oluşunu İslâmiyete borçludur. Hikmeti vücudu budur.

    Hele suale bakın: Neden Reisicumhurunuz muhakkak Müslüman oluyor?

    Eh bu sual hepsinin üstüne tüy dikiyor... 80 milyon Müslümanın Reisi Müslüman olmayacak da asırlarca Pakistanlıların kanını emen Hindulardan biri mi olacak?



    Lâik Türkiye’de dahi Devlet Reisi Müslüman değil midir? Hadi bakalım lâikiz diye başımıza bir gayrimüslim getirsenize: Yorgi, Dimitri, Athenagoras v.s... kabilinden... Sıkı mı? Size kalsa siz onu da yaparsınız? Şunlara bak bir... Pakistanlı misafire sordukları suale!.. “Neden Reisicumhurunuzun Müslüman olması lâzım?!.”

    Dünyanın neresinde görülmüştür bir devlet reisi kendi milletinin dininden ayn bir din, kendi milliyetinden başka bir milliyet taşısın...

    Bu, ancak esaret ve müstemleke idarelerinde vardır. Yoksa, bu gazeteciler dostkardeşdindaş Pakistan’ı hâlâ müstemleke mi sanıyorlar?!.

    Lâik mi imiş, değil mi imiş?!. Hay Allah lâyığınızı versin! Pakistanlı kardeşlerimize şunu söylemek isteriz ki, bunlar, böyle sualleri soranlar hakikî Türk değildirler!.. Her Türkçe konuşanı Türk sanmayınız... Hakikî Türk müneveri, Türk halkı onlar gibi düşünmüyor... Dünyada İslâmî esaslar kadar medenî, İnsanî, demokratik esaslar yoktur...

    Bunlar Türkiye’de Müslümanlığı ağza alınmayacak bir hâle getirmek için çalışıyorlar. Din adamlarımızın adı yobazdır. Allah’ın her günü din adamlarım tezlil ve tahkir eden yazılara, fıkralara, karikatürlere, rotatif saltanatçılarının, basma kâğıt tüccarlarının gazetelerinde bol bol rastlanır.

    Din adamlarından biri bir suç işlese ayyuka çıkar. Sanki din adamları melektir. Her türlü beşerî duygulardan münezzehtir. Maksat hocaların şahsında Müslümanlığı vurmaktır. Karargâhlarını İstanbul’da kuran, şuradan buradan gelme, birikme, birikinti türediler, bu vatanı hangi ruhun kurtardığını bilmemezlikten gelirler. Bizzat kendilerini bu günlere, bu imkânlara kavuşturan ruha düşman kesilirler... Onlar Türkiye’yi ifsat ettikten sonra şimdi de Pakistan’a el atmak, orasını da ifsat etmek istiyorlar... Çatlasalar, patlasalar bu olmayacaktır. Pakistan kendi ruhuna, kendi dinine ihanet edemez... İslâmî esaslar dahilinde bir anayasa tanzim edilmiştir. Asırlardan sonra büyük İslâm prensipleri, Pakistan’da basübadelmevte kavuşmuştur. İslâm Pakistan Cumhuriyeti ilân edilmiştir. Yeryüzünde resmen devlet adında “İslâm” ismini taşıyan tek devlet Pakistan’dır. İslâm Pakistan Cumhuriyeti, Pakistanlı kardeşlerimize ve bütün âlemi İslâma kutlu olsun...



    BU “CUMHURİYET” DİNİMİZDEN NE İSTER?



    Kadrosunda bir sürü komünist barındıran Türkiye’de bütün solcu neşriyatın takdimci, teşvikçi propagandacısı şu Cumhuriyet gazetesi din ve mukaddesat düşmanlığında hepsinden keskin amansız ve uyanıktır.

    Malatya’da meçhul bir şahıs, Ahmet Emin’e bir kurşun sıkar. Fail henüz bilinmemektedir. Fakat Cumhuriyet gazetesi faili polisten, jandarmadan evvel yakalar. Bunu yapan ya Büyük Doğucu, ya İslâm Demokrat, kısaca mürtecilerdir. Birkaç gün sonra işi daha da vahimleştirir. Kâşâni’den çek gelmiştir. Bu işi yapanlar, Feda lyanı İslâmcılar, İhvanü’lMüslimcilerle işbirliği halindedirler... Söyledikten sonra dilin söylemeyeceği, yazdıktan sonra kalemin yazamayacağı mı var: İmtira, isnat, tezvir. Gaye, Türkiye’de uyanmaya başlayan büyük iman hareketini boğmaktır. Ahmet Emin’den akan 35 damla kanla bütün Türkiye’yi kana boyamaktır.

    Karadeniz kıyısında bir vilâyette küçük bir gazete çıkar. Aynı vilâyetin D.P.’li milletvekili bu gazetede bir makale neşreder... Eski üslûplu, hiçbir fevkalâdeliği olmayan bir makale... Kimsenin nazarı dikkatini çekmez... Unutulur gider... Fakat Cumhuriyet, din düşmanlığı yapmadan yaşayamaz... Muhakkak bir şey bulmalıdır. Bu zavallı gazeteyi nereden bulduysa bulur. Klişesini ve mahut makaleyi aynen neşreder. Arkasından tahkikata başlar. Atatürk ve inkılâp gibi kanunla korunmuş hassas kelimelerin arkasına sığınarak basar yaygarayı. Başta Nadir başmuharriri, fıkracısı, yedek subaylığını çavuş olarak yapan çizelgecisi (karikatüristi) hepsi birden dine, din adamlarına atar tutarlar, yazar çizerler...

    Günün birinde imamın biri de her insan gibi bir suç işler... Hemen Cumhuriyet birinci sayfasında büyük puntolarla, hâdiseyi tamamen tahrif ederek, kendi niyetine göre kaleme alır, ilân eder... Sanki imamlar, hocalar, insanı beşer değildirler, her türlü duygudan mahrumdurlar...

    Geçenlerde yine Cumhuriyet’in birinci sayfasında “Bir müftü keçi çaldı” başlıklı bir haber vardır. Bu müftü Reyhaniye müftüsüdür. Hâdise tamamen yanlış aksettirilmiştir. Hakikatte keçiyi çalan müftü değil, müftünün keçisi çalınmış, müftü efendi mahkemeye müracaat etmiştir. Zavallı hoca gazeteye tekzip gönderir. Mağrur ve koca Cumhuriyet tekzibi neşretmez. Vaziyeti ait olduğu daireye yazar. Daire de Cumhuriyet’ten korkmaktadır. Hâdise karanlık, karışık bir hâdise değildir. Elimizde mahkeme ilâmı vardır. Müftünün keçisi çalınmıştır. Hayır bunu Cumhuriyetçiler kasten “Müftü keçi çaldı” şekline inkılâp ettirmişlerdir. Zira bu, inkılâpçılığın şanındandır. Kimin, kimlerin malını çaldığını, kimin, kimlerin matbaasını gasp ettiğini biz biliyoruz. Burası yeri değil... Söz çok! Verilecek cereme yok baylar!.. Yüzde doksan sekizi Müslüman bir memlekette yaşadığınızı unutuyorsunuz... Bir milletin diniyle, imanıyla ve din adamlarıyla böyle oynamayınız. İleri görüşlüyüz, inkılâpçıyız diye çok ileri gidiyor, her şeyi çok değiştiriyor, tahrif ediyorsunuz. Müftülerimize keçi hırsızı, imamlarımıza üfürükçü, ırz düşmanı, din âlimlerimize yobaz diyor, inkılâpçılık perdesi arkasında mukaddesatımızla oynuyorsunuz. İkinci Dünya Harbi’nde Alman orduları Edirne’ye kadar geldiği zaman, Türkiye’nin kaderini onların elinde görerek mevkiinizi, Cumhuriyet’inizi, servetlerinizi, fabrikalarınızı korumak için, Alman ordularına “gel gel” ettiğinizi, bu hususta Hüseyin Cahit’le yaptığınız atışmaları, tartışmaları unutmadık. Artık Anadolu insanı uyanıyor. Onu hâlâ öküzün ardından giden, öküzün ektiğini yiyen, zavallı insanlar olarak görüyorsanız aldanıyorsunuz... Artık milletin inandığı kıymet ve kuvvetlere hürmet etmenizin, sağa bakıp hizaya gelmenizin zamanı çoktan gelmiştir...
  • 184 syf.
    Kavramlara yüklediğimiz anlamlar doğrultusunda insanlığımızı inşa veya imha ediyoruz. Kavramların içini nasıl doldurduğumuza muadil olarak ortaya bir insanlık hâli koyuyoruz. Kavramlarla düşünüyor, kavramlarla konuşuyor, kavramlarla yaşıyoruz. Bu nokta-i nazardan baktığımız zaman Mahir Zaman’la Yakaza Hâlleri dostluk, muhabbet, gurbet, vefa, aklıselim gibi sosyal veya kişisel hayatımızın niteliğini ve netliğini belirlemesi açısından hayati öneme haiz kavramların kendi dünyamızdaki karşılıkları ile yüzleşme imkânı verirken yazar Necdet Subaşı’nın dünyasındaki karşılıklarına da vakıf olma fırsatı sunuyor.

    Kitap, yazarın ulusal bir kanaldaki programda yapmış olduğu konuşmalarının çözümlenerek metne dönüştürülmesiyle vücut bulmuş. Masa başında oturarak ve önceden kurgulanmış olarak belli bir plan dâhilinde yazılmış metinlere asla haksızlık etmek istemem. Ama -sureta tek kişilik de olsa- kıvamını bulmuş bir muhabbet ortamında yürekten sökün ettiği çok aşikâr cümlelerin kanatlanıp konacağı mahal, hilafsız yine yürekler oluyor; bu ister o cümleleri dinlerken olsun isterse metne dönüştürülmüş hâliyle satırlardan okurken, fark etmiyor.

    “Önce söz vardı!” hakikatinden mülhem olsa gerek, ilkin “konuşmak” mevzuu ile selamlıyor bizleri Mahir Zaman. Bir konuşmanın muhatabın kalbinin kulağına intikalini sağlayan; fikir, zihin ve ruh dünyasında inikâsını görmeyi mümkün kılan ve o konuşmayı benzeri binlercesinin arasından çekip çıkararak sıradan olmaktan kurtaran bir sırrı afişe ederek ilk takdimini gerçekleştiriyor. “Size bir şeyler söyleyeceğim; ama bütün bunları benim de duymam gerekir.” diyerek alışkın olduğumuz tutum ve davranışların dışında başka bir şey telkin ediyor. Zira biz daha çok hatiplerin kendilerini muaf tutarak söz alışlarına, muhatapların da kendilerini devre dışı bırakarak zihinlerinde çağrışımla gezinip duran kişiler üzerinden dinleyişlerine aşinayız. İğneyi kendimize batırmak aklımızın ucundan geçmezken çuvaldızı her önümüze gelene saplama konusunda pek heveskârız. Ama belki ‘ağzımızdan çıkanı kulağımız duysa’ öğretmeye çalışırken öğrenmeyi de başaracağız.
    Konuşmak, artı ve eksileriyle çok boyutlu olarak ele alınıp irdeleniyor. Konuşmanın önemli olduğuna vurgu yapılırken bir o kadar değerli olan “susmak” da unutulmuyor. Gerçi konuşmaktır bazen bizi bin pişman eden, bazen de susmaktır. Konuşarak kırıp döktüğümüz zamanlar olduğu gibi susarak zehir kattığımız hakikatler de olur ve unutmamak gerekir ki konuşuşlarımız ve susuşlarımız için bu dünyada olmasa bile öte dünyada bir hesap soran mutlaka bulunur.
    Kişi kendini ele verir konuşmaya başladığı zaman, bundan imtina edemez; çünkü heybesindeki ne ise odur açıldığında ortaya dökülüp saçılan. Ondandır ki kimilerinin konuşmaları “kitabın ortasındandır”, onlar hakkı ve adaleti tutup hâkim kılmaya çalışanlardır. Kimilerinin konuşmaları ise “bedenlerinin dahi onaylamayacağı” şekilde ortalıkta savrulan kuru laf kalabalıklarıdır. Hâlbuki konuşmaların içine akıl, duygu, vicdan ve kalp mutlaka dâhil edilmelidir; bunların hesaba katılmadığı sözler, ruhsuz birer ceset mesabesindedir.

    Konuşmak mevzuunda bizi bekleyen bir sıra dışı davet de kendimizle konuşmak hususunda geliyor. En büyük kusurlarımızdan biridir, kendimizi kulak ardı etmek. Başkalarına ses veririz, onların sesine de kulak; ama söz konusu kendi iç dünyamız olunca, nedense orada olup bitenlere kayıtsız kalmayı, ne ses vermeyi ne de oradan gelen seslere kulak kabartmayı tercih ederiz. Yazar Necdet Subaşı’nın en bariz özelliklerindendir ve hemen hemen her kitabında da rastlamak ihtimal dâhilindedir; ara ara denkleri çözmek, naftalin kokuları arasındaki bohçaları karıştırmak, kapanmış defterleri açmak… Bu, onun hayatında enfüsi âlemine yaptığı/yapacağı seyahatlere denk düşer. Reel dünyada gezmeyi, görmeyi, farklı coğrafyalara, farklı yaşam tarzlarına tanıklık etmeyi ve buralardan beslenmeyi çok önemseyen yazar, bunu kendi iç dünyasında da, asla yalan konuşmayan ve kandırılması da mümkün olmayan vicdanının çıkarımlarına rastlamak, onun hükümlerine ram olmak adına ertelemeksizin mütemadiyen yapar.
    Reel dünyadaki seyahat, aslında farkında olalım ya da olmayalım hepimizin kendimizi içinde bulduğumuz bir süreç. Nihayetinde dünyaya gözlerimizi açtığımız an, hatta biraz daha geriye gidecek olursak anne rahminde varlığımız teşekkül etmeye başladığı andan itibaren hepimiz yolda olmaya hüküm giymiş yolcular mesabesindeyiz. “Yol” konusu üzerine yaptığı yolculukta yazar, yolun bir amaç değil hedeflerimize vasıl olabilmek için kullandığımız bir araç olduğuna özellikle dikkat çekiyor. Hedefimizi de ima yollu da olsa Sezai Karakoç’ta olduğu gibi ilk yolculuğumuzun başlangıç noktası olan Cennet olarak gösteriyor. Bunun için yolda olmak ve hedefe kilitlenmek önemli. Farklı yollara sapmamak, yoldan çıkmamak ve her daim bize mukayyet olması için “önce refik sonra tarik” mottosunu hatırlatarak iyi arkadaşlar edinmemizi, salihlerle beraber olmamızı tavsiye etmekten geri durmuyor. Çünkü yollar var çeşit çeşit. Yine yollar var, menzilleri farklı farklı. Hedefine ulaşanlardan olabilmemiz için vakti idareli ve itinalı kullanmamız gerektiğine de dikkat çeken yazar yolda olmanın, yolcu olmanın değişimi ve farklılıkları da beraberinde getirdiğini ifade ediyor. İnsanın bulunduğu ortamdan uzaklaşmaya başlamasıyla birlikte hiç aşina olmadığı yüzlerle, hiç alışkın olmadığı meşgalelerle, hiç görmediği güzelliklerle karşı karşıya kalması ve rutinin dışına çıkması bir yerde insanın dikey bir büyümeyi gerçekleştirmesini de sağlayabiliyor. Bu durum, “seyahat edin, sıhhat bulun” sözünün de tahakkukuna imkân veriyor.

    Yol/yolcu üzerine hâlâ yanık türküler yakılmakta mıdır ya da önceden yakılanlar dillerde hâlâ aynı yakıcılıkta terennüm edilmekte midir; bilmiyorum. Artık ne gidenin kalanlara bir “Allahaısmarladık!” demeye gerek duyduğu ne de geride kalanların gidenleri uğurlamak için herhangi bir teşebbüste bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz? Bilinmezliklere kulaç atmak demeye de gelen yolculuklarımız boyunca dua, en çok ihtiyaç duyacağımız manevi bir erzak iken gidenin dua talep etmemesi, kalanın da gidenin ardından dua göndermemesi daha korunaklı bir dünyada yaşadığımız için midir; yoksa yolculuklarımızın kutsal olanla irtibatının zayıflamasından mıdır? Galiba en güzeli, yazarın da hitâmuhû misk kabilinden sözüne kendisiyle nokta koyduğu ayeti dillerimize yerleştirmek olacaktır: “Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrattıklarının yoluna değil!”

    Yolculuğu gerek ilk aklımıza gelen yalın anlamıyla gerekse bir metafor olarak kullanmış olalım; fark etmeyecek bir şekilde yolculuklarımızın her türlüsünde birilerinin rehberliğine ve danışacağımız akıllara ihtiyaç duyarız. İstişare etmek, başkalarının akıllarından istifade etmek suretiyle daha güzel, daha doğru, daha isabetli olanı tercih edebilmek adına yapılması her zaman tavsiye edilen bir davranıştır. Öyle ya, danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmıştır. Tamam, akıl akıldan da üstündür. Ama sürekli başkalarının aklına ihtiyaç duymak, hatta bunu kimi akılların tasallutu altında kalmayı göze alacak kadar abartmak ve kendi aklımızı yokmuş hükmü verecek şekilde devre dışı bırakmak ne kadar doğru olur?
    Aklıselim üzerine söz alan yazar, bugün bizim en çok ihtiyacımız olan şeylerden birinin “kendi aklımız” olduğunu ifade ediyor. Başka akıllara gösterdiğimiz rağbeti kendi aklımızdan esirgediğimizi, hâlbuki özen gösterirsek, üzerinde yeterince durursak, aklımızı gözden geçirir, dinlendirir, yeniler, tazeler ve ihya edersek bize hiç ihanet etmeyeceğini, asla kalleşlik yapmayacağını, kalbimize asla pusu kurmayacağını, bizi yok yere yormayacağını, yok yere üzmeyeceğini neredeyse garanti derecesinde vadediyor. Son darbe girişimine tanık olmuş bir millet olarak bugün 15 Temmuz’u hâlâ bütün sıcaklığıyla hissederken ve meydana getirdiği tahribatlar hâlâ tam olarak giderilememişken, yazarın aklımızı kullanmak üzerine nadir rastlanacak türden tavsiyelerinin ne kadar elzem ve hayata geçirilmesine ne kadar ihtiyacımız olduğu ortadadır.

    Hayatının her ânında, müntesibi olduğu dinin kendinden istediği üzere mutedil olmaya gayret eden yazar, akla değer yükleme konusunda da bu hassasiyeti gözetiyor ve aklı devre dışı bırakmayı reddettiği gibi onu ilah konumuna çıkaracak şekilde orantısız değer yüklemeyi de reddediyor: “Ne onunla tartışmasız her şey ne onsuz bir şey.” Ancak ifrat ve tefritten muhafaza olunmuş bir aklın aklıselim olabileceğini, bunun için de her türlü aşırılıklardan, abartılardan olabildiğince uzak tutulması gerektiğini dile getiriyor.
    Bugün aklıselim kavramı yerine kullanılmaya çalışılan “sağduyu” kavramına de değinen yazar; bu kavramın yerli yerinde kullanılmasının önemine işaret ederek iki kavram arasındaki ince farklılıklara temas ediyor. Sağduyu kavramının bugünkü kullanımında sanki örtük bir “yutkun”, “yut”, “bağlan” anlamlarının mündemiç olduğunu, sağduyuyu telkin edenlerin ise gizli birer zalim, uyanık birer numaracı, tekin olmayan birer oyuncu olduklarını düşünüyor ve tam da bu noktada aklıselimimizin işlevsel hâle getirilmesi gerektiğini ihtar ediyor.

    Her aklın aklıselim olmayı beceremediği gibi biz de etrafımızdaki her kişiyle dost olmayı, dost kalmayı beceremiyoruz. Kimdir dost? Dost; kendine güvenilendir, koşulsuz pazarlıksız sevilendir, menfaatler doğrultusunda beklenti içine girilmeyendir. Gerektiğinde acı söyleyendir, gerçeği gizlemeyendir, yalan nedir bilmeyendir. Arkandan iş çevirmeyendir. Gizli bir ajandası olmayandır. Hesaplı kitaplı davranmayandır. Ayna olmayı bilendir. Eksiklikleri ifşa eden değil giderendir, kusurları dile dolayan değil örtendir. İyi/kötü gün ayırt etmeden her daim yanında olduğunu hissettirendir. Terk etmeyendir, terk edilmeyendir. Dostluk, tarifi cümlelere sığmayan, ifadeye kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir yüce hâldir. Dost sahibi olmak emsalsiz bir zenginliktir, kendine dost bildiklerine senin de dost görünmen tarifsiz bir sevinçtir. Bunun beyanı ise dostluğun kavileşmesi, muhabbetin ziyadeleşmesi için Efendimiz (sav) tarafından yapılmış bir tavsiyedir.

    Cengiz Aytmatov, Al Yazmalım Selvi Boylum adlı unutulmaz eserinde sevgiyi, “Sevgi emektir.” diyerek iki kelimelik kısacık bir cümleyle tarif eder ve noktayı koyar. Mahir Zaman da emeği dostluk için önceler. Dostların sık sık ziyaret edilmesi gerekir; çünkü üzerinde yürünmeyen yollar, diken ve çalılıklarla kaplanır. Dostlukları hatırlamak, akılda tutmak ve gönülde de korumak gerekir. “Ağlanacak, üzerine yas tutulacak bir şey varsa bunların başında insanın bir dostunu ‘sağken’ kaybetmesi gelir.” der yazar ve insanın yüreğini deler geçer. Nice dostluklar vardır; yıllarca yedikleri içtikleri ayrı gitmemiş, dost/dostluk denince “tam da sizinki gibi” denilerek parmakla gösterilmiş, ama gün gelmiş her şeyin bir yalandan ibaret olduğu zehabına sürükleyecek şekilde nihayetlenmiş. Dostluklardan yana emin olabilmemiz için “insanın önce kendini dost tutabilmesi” gerektiğini söyleyen yazar bir kez daha duymaya alışkın olduğumuz klişelerin dışına çıkar. Yazara göre bir insan kendiyle barışıksa, aynaya bakabilecek bir yüze sahipse, kendiyle konuşmaya da cesareti varsa ancak o zaman onun dostluğundan yana da emin olunabilir.

    Teknolojinin alıp başını gittiği, iletişimin son derece hızlanıp çeşitlendiği günümüz çağında görünür olmak ve gündemde kalmak arzusu neredeyse yedisinden yetmişine herkesi kuşatmış durumda. Bunun için insanlar her türlü yolu meşru görüyor, her türlü davranışı mubah sayıyor. Sıradan olmaya kimsenin tahammül edesi yok, sıra dışı olmak içinse yapamayacağı şey yok. “Sıradan” ve “sıra dışı” kavramlarıyla ilgili düşüncelerini paylaşan Mahir Zaman, her iki kavramla da ilgili uç noktaları göstererek ruhumuzu gerer ve bu gerginlikten sağlam ve sağlıklı bir çıkarım yapmamızı ister. Sıradan hayatlar ve insanlar çoğu zaman dayanılması ve katlanılması zor yükler olarak tasavvur edilir. Onun içindir ki sıra dışı olmanın ve sıra dışı yaşamın özlemi çekilir. Hâlbuki kimi zaman sıradanlığın içinde insan, kendini kendisi olarak hisseder. Çünkü sıra dışı olma çabası, beraberinde marjinalliği, artistliği, züppeliği ortaya çıkarma; takıntı bilgileri, emanet düşünceleri, uygunsuz davranışları, özensiz söylemleri hayata aktarma riski taşır. Üstelik bu tür ucube manzaralar yüzünden gerçekten bir arayışın, samimi bir çabanın içinde olanlar da kaynayıp gider. Yazar burada can alıcı soruyu sorar ve der ki: “Farklılığımı ben mi kanıtlamak durumundayım, yoksa başkaları mı bilmeli bendeki farklılığı?” İlerleyen bölümlerde de bu sorunun cevabını yine kendisi verir: “Farlılığını ben anlayayım, sendeki kaliteyi, değeri, beni uçuracak, beni koruyacak, beni besleyecek, beni kollayacak şeylerin sende olduğunu ben fark edeyim.”

    İnsanların nazarında konuşulanları dinlemenin ya da bir kitabı okumanın türlü türlü saikleri vardır. Kimileri için konforu bozmayan, ezberleri yerle yeksan etmeyen, bütün bilinenleri çöpe atmayan hiçbir sözün değeri yoktur. Söz adamı sarsmalıdır, söz adamın beynini yakmalıdır. Kısmen haklı ve doğru tarafları olabilir bu önerinin. Ama zannımca dinleyicinin veya okuyucunun sözden tek beklentisi bu değildir. İnsanlar dile getiremedikleri, sese ve söze dönüştüremedikleri iç seslerinin ete kemiğe bürünmüş hâliyle rastlaşmak için de söze yönelirler. Çünkü herkesin duygu ve düşüncesini bütün berraklığıyla ortaya koyma kabiliyeti yoktur; hatta kimi zaman içinde bulunduğu durumun dahi adını koyamazlar. İşte bu insanlar tam da gönüllerinden, yüreklerinden, zihinlerinden geçen şeylerle karşılaştıkları zaman artık ne konuşanın sözü boşlukta kaybolur ne satırlardaki yazı havada uçuşur, gelir hepsi ayrı ayrı, muhatabının gönül tahtındaki makamına kurulur. Mahir Zaman’ın önyargı hakkında söyledikleri de bu türden.

    Önyargı gözümüzün önünde bir perde, hakikatin önünde aşılması zor bir kocaman set. İkili ilişkilerimizden uluslararası ilişkilere kadar uzanan bir tesir alanı var. O yüzden yol verildiği takdirde sadece kendi sınırlı dünyamızı değil koskoca bir gezegeni bile cehenneme çevirmeye muktedir. İnsanların din, mezhep, meşrep gibi bir tercih sonrasında veya ırk, renk, millet gibi herhangi bir tercih söz konusu olmadan dâhil oldukları bir mensubiyetten dolayı hakaretlere uğraması, yerlerini yurtlarını terk etmeye mecbur bırakılmalarıyla hayatın kendilerine zehir edilmesi, hatta hayatlarına dahi kastedilmesi önyargının marifeti değil de nedir? Dinimizin öğretilerinden hareketle Müslümanlar olarak takva ölçüsü dışında bir üstünlük düsturumuz yoktur, elhamdülillah. Ama yazarın da dikkat çektiği üzere “Buralardan beslenen, etnik aidiyetlerden yola çıkarak insanları birbirine kırdıran, gerçekte birbirine eşit olarak yaratılmış insanların bilumum farklılıklarını kullanarak o farklılıklara yatırım yaparak daha ileri gidip onları birbirine düşürerek iş tutanlar var.” Önyargılardan beslenen, önyargılarla idare eden ve bunlarla yaşayan bir mekanizma var. Doğru, bir düşünürün dediği gibi “Önyargıları yok etmek, atomun çekirdeğini parçalamaktan daha zor.” Ama bir Müslüman olarak bizim birbirimize karşı nasıl önyargılarımız olabilir? “Bir Müslüman bir başka Müslümana nasıl kıyabilir? Bir Müslüman başka bir Müslümanın gururla taşıdığı aidiyetine nasıl saldırabilir?” Bu soruların izahı yoktur yazarın nazarında. O yüzden dışarıda olup bitenleri bir tarafa bırakarak “Sen nasıl bakıyorsun kendine? Sana nasıl bakıyorlar? Bir bak bakalım!” der.
    İnsanın en çok kör ve sağır kaldığı, hemen dizinin dibindekiler olur bazen. En çok ihmâl ettiği de en yakınındakiler. Buna insanın “kendisi” de dâhildir. Dünyayı yakalamaya, bütün sorunlara el atmaya, türlü türlü dertlere deva bulmaya çabalayan insanoğlu bir yol durup kendine bakmayı, ruhunun derinliklerine dalmayı, kalbinin mahzenlerindeki yüzleşmelerle, gerilimlerle, çatışmalarla, itiraflarla, günahlarla, sevaplarla karşılaşmayı ve orada olup bitenleri anlamaya çalışmayı, “bir ben vardır benden içeru” diyen Yunus’un işaret ettiği gibi kuytu köşelerde kalmış kendisiyle tanışmayı pek aklına getirmez. Çünkü insanın en zor yolculuğu “kendini bilmek” adına yaptıklarıdır. Zira o bilişler, beraberinde bütün akışları sekteye uğratacak şekilde yeniden inşayı, köklü bir tamirat ve tadilatı gerektirebilir.

    Kişinin kendini bilmesi önemlidir; çünkü kendini bilen haddini de bilir. Kişinin kendini bulması önemlidir; çünkü kendini unutanı Allah da unutur. Kimi insanlar manevi hastalıklarla muallel ve günah kirleriyle kapkara kesilmiş kalpleriyle karşılaştıkları zaman onu tedavi etmeyi ve her türlü urdan, kirden arındırmayı göze alamadıklarında başkalarının ayaklarının tökezlemesi, dillerinin sürçmesi ve kalplerinin kayması üzerinden kendilerini aklamaya ve sanki sütten çıkmış ak kaşıklarmışçasına kendilerini arı duru göstermeye çalışırlar. Hâlbuki insanın, büyük küçük demeden her şeyin kayıt altına alınarak “Kendi kitabını oku!” denecek vakit gelip çatmadan kendine dönmesi ve özüne kavuşması elzemdir. Yazarın da ifade ettiği gibi bunun için tefekkür, murakabe ve muhasebe gereklidir ve “İnsanlık hâlimiz ancak kendi müdahalelerimizle değişebilir.”
    İnsanların hakkında sıkça aldandıkları bir emanet vardır, uhdelerine tevdi edilmiş olan. Kimilerinin, hakkını teslim edebilmek için son derece titizlendiği kimilerininse bir an önce harcayıp tüketebilmek için türlü yollara tevessül ettiği. Zamandan bahsediyorum. Her ne kadar sınırsız gibi görünse de her bir insan -hatta her bir varlık- için belirlenmiş bir miktarı olan ve zayi edildiği takdirde de telafisi mümkün olmayan. Mahir Zaman da zamanın ruhundan bahsediyor. Negatif veya pozitif olmasından ziyade nötr bir kavram olduğuna dikkat çekiyor. Zamanın ruhu bunu gerektiriyor, denilerek bize dayatılan şeyler karşısında gerektiği takdirde direnç göstermemizi tavsiye ediyor. Bunun yanında içinde yaşadığımız dünyanın akışından haberdar olmamız gerektiğine de işaret ediyor. Ne nostaljiye kendini kaptırarak geçmişte kalmak ne de ikna olunmuş bir ütopya içinde geleceği hayal ederek öylece durmak, aslolan ânın içinde yaşamak, bugünün dünyasında bir yer bulmak, kendini bugünün dünyası içinde açıklamak. Yazar; ne “Eski araçlarla, eskimiş tecrübelerle, eskide kalmış âlet edevatla, bitmiş tükenmiş, enerjisi kalmamış düşünce biçimleriyle biz şu önümüzdeki köprüyü geçebilir miyiz?” sorusuna olumlu cevap verir ne de “Peki, biz onları şu ya da bu şekilde ihmal ederek, şu ya da bu şekilde arkamızda bırakarak bir yere gidebilir miyiz? Hangi köklere yaslanarak, hangi dallara tutunarak, hangi sütunlara bel bağlayarak bütün bu meşakkatli yolculuğun hakkından geleceğiz?” sorusuna. Bu yüzden ona göre zamanın ruhunu kavramak, içinde yaşadığımız dünyanın şekilleniş biçimini, koordinatlarını, belli başlı parametrelerini, egemen paradigmalarını, söylemlerini, ideolojilerini anlamak çok önemlidir.

    Zamanın ruhu olur da kelimelerin olmaz mı? Canlılar ruhlarını teslim edince ölürler de kelimeler ölmez mi? Sözlüklerimizde yer almasına, dillerimizde de telaffuz ediliyor olmasına rağmen ruhunu kaybettiği için bir ceset mesabesinde olduğunu düşündüğüm kelimelerdendir muhabbet. Kalıplaşmış bir söz vardır ya, “anlatılmaz, yaşanır” diye. Muhabbet de onun gibi bir şey. Onu daha önce bir kez tatmış ve yaşamış olanlar onu hâlâ yaşatmaya çalışıyorlardır sınırlı imkânlarıyla da olsa, zor şartlar altında. Ama ya ondan hiç haberdar olmayanlar… Kendi ıssız köşelerine çekilerek, sanal âlemdeki sahte dostların sahte ilişkilerinden, sahte sevgi gösterilerinden başka bir şey görmemiş, bilmemiş, tatmamış olanlar… Neyi, niçin isteyecek! Neyin peşine niçin düşecek! Hâlbuki bizi olgunlaştıran, bizi onaran, bizi besleyen, bizi kendimize getiren muhabbet ortamlarıydı. Dinlemeyi unuttuk biz ilkin, ardından da muhabbeti yitirdik. Her zaman fiyakalı konuların olmasına gerek yoktu aslında muhabbetin bize iyi gelmesi için. Sevdiğimiz insanlarla, kendimizi rahat hissettiğimiz bir ortamda olması yeterliydi. Çünkü biz birbirimizi Allah için severdik, sevdikçe de imanımızı ziyadeleştirirdik.

    “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli dirhem fazla gelmiş ayrılık!” der Karacaoğlan. Gurbet; kendi bağlamından, kendi evreninden kopup giderek âdeta kolsuz kanatsız kalan için olduğu kadar orada olanın yolunu gözleyen için de en az onun hissettiği kadar zordur. O yüzdendir ki türkülerimizin ağırlıklı konularından birini de gurbet oluşturur. Fakat yazarın da ifade ettiği gibi gurbet sadece coğrafi boyutta gerçekleşmez. Kültürde, düşünce dünyasında olan gurbetlerden de bahsedilebilir. Yalnız insanın kendi içinde yaşadığı gurbet onu en çok zorlayan boyutudur. İnsanın kendinden uzaklaşması, kendine yabancılaşması, kendiyle arasına mesafe koyması… Böylesi durumlarda birilerinin elimizden tutup bizi içinde kaybolduğumuz dehlizlerden tutup çıkarmasını ve bizi alıp kendimize getirmesini bekleriz. İnsanın uzaklara gitmesine gerek kalmadan kendini gurbette hissetmesine sebebiyet veren bir diğer husus da kendini anlayan insanların arasında bulunamaması, ortak duygu ve düşüncelere sahip olan insanlardan uzak düşmesidir. “Sıkı bir derttir gurbet!” der yazar ve ilave eder. “Gurbetin ağırlığını onunla hesaplaşarak, geldiğimiz yerleri unutmayarak ve oralara dönmeyi planlayarak ancak aşabiliriz.”

    Peygamber Efendimizin “Ameller niyetlere göredir.” hadis-i şerifi en kısa şekilde nasıl izah edilebilir, denseydi bunun muhtemel en güzel cevabı herhalde Mahir Zaman’ın dillendirdiği gibi “Hayat biraz da niyettir.” şeklinde olurdu. Çünkü biz attığımız her adımda, aldığımız her nefeste dile getirelim veya getirmeyelim ya da farkında olalım ya da olmayalım, mutlaka iyi veya kötü bir niyeti içimizde barındırıyoruz aslında. İnsanların içinde olanlara vakıf olamamamız bizim açımızdan bir lütuf olabilir; “İyi ki içimizde olanı bir biz biliyoruz bir de Allah biliyor. Karşımızdakinin hayallerini, niyetlerini, tasavvurlarını bilseydik hayat ne kadar zor olurdu.” Ama bizim içimizde olanların ne olduğunu bilmeye başkalarının muktedir olamaması bizim açımızdan sıkıntı oluşturan bir sonuç da doğurabilir. Çünkü böylelikle ben seni kandırabilirim, çoluk çocuğu peşime takabilirim. Yaldızlı cümleler kurup herkesi ardımdan sürükleyebilirim. Alnımı secdeden kaldırmayarak çok büyük bir temsil sunabilirim. Kim nereden bilecek içimde hangi niyetleri beslediğimi! Ama ameller niyetlere göredir, niyetimi ben bilmesem bile Allah mutlaka bilir!

    Bizim dünyadaki hedefimiz mutluluk ve huzur değildir, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah’ın rızasını kazanmak da kulların arasına girmekten, onların derdiyle dertlenmekten ve dertlerine çare aramaktan geçer. Gerçek Müslüman sadece kendiyle ilgilenen ve sadece kendi derdine düşen değildir. Öyle olsaydı vahye muhatap olan Peygamberin ilk işi niye soluğu Mekke sokaklarında almak olsundu? Hazır mağaradayken iyice inine çekilir, gece gündüz orada kendini kurtaracak ibadet ve taat ile meşgul olur dururdu. Hâlbuki insan derdi nispetinde değer kazanır, o yüzden yüce dertler edinmeye çabalamalıdır. Âşık Mahzunî’nin dediği gibi, “Sermayem derdimdir, servetim âhım.”

    Ama hıza ve hazza odakladığımız için yaşamımızı, dertten öcüden kaçar gibi kaçıyoruz. Derdi dinlersen şahit olursun, şahit olursan dâhil olursun, dâhil olursan müdahil olursun dendiği için olsa gerek, herkes tanıklıktan kaçıyor ve dertleri görmezlikten gelmeyi tercih ediyor. Hâlbuki dert insanı olgunlaştırır, insanı erdem sahibi kılar. O hâlde Mahir Zaman’ın duasına iştirak edelim ve âmin diyelim. “Dertlerimiz daim olsun. Allah bizi dertlerimizden dolayı isyan eden kullarından eylemesin.”

    Mahir Zaman, son olarak “vefa” konusunu ele alıyor. Vefa tabii ki sadece İstanbul’da bir semt adı veya bir boza markası değil. Sahip çıkmamız ve üzerimizde taşımamız gereken en büyük erdemlerden. Vefa nedir, kime gösterilir? Biz vefanın neresindeyiz? Her birimizin kendi nefsinde cevabını araması gereken sorulardan… Tartışmasız vefayı en çok hak eden Allah! Peygamberimiz var sonrasında, tebliği ve rehberliği sayesinde yolumuzu bulduğumuz. Ailemiz, geçmişlerimiz, şehitlerimiz, milletimiz, devletimiz, ahitlerimiz… Vefa, sorumluluk yüklenmekle de eşdeğer bir yerde. Göstermemiz gereken her yerde vefalı olmayı nasip etsin Rabbim her birimize.

    Mahir Zaman’la Yakaza Hâlleri sanki bir radyo programındaki konuşmaların metne dönüştürülmüş hâli değil de konuşma ortamının insana verdiği sıcaklığı muhafazayla birlikte oturulup yazılmış bir kitap gibi. Zira cümleler o kadar sağlam, konunun akışı o kadar sağlıklı. Mahir Zaman konuşurken insanların muhtemel iç seslerini sık sık dile getirdiği için bunları satırlardan okurken çoğu zaman farklı boyuta taşınıp yazarla/program sunucusuyla karşılıklı diyaloga girmiş havasını yaşamak işten bile değil. İyi ki Mahir Zaman böyle bir program yapmış, iyi ki Mahya istifademiz için böyle bir eseri yayımlamış.