• Bilimsel determinizmi ilk kez açık bir biçimde ortaya koyan ismin Laplace olduğu kabul edilir: Evrenin belirli bir zamandaki verili durumunda, eksiksiz bir yasalar dizisi onun hem geleceğini hem de geçmişini tam olarak belirleyebilir. Bu durum, bir mucize olasılığını veya Tanrı’nın oynayacağı etkin bir rolü dışlar. Laplace’ın formüle ettiği bilimsel determinizm ikinci soruya çağdaş bilim insanının verdiği yanıttır. Aslında bu, bütün çağdaş bilim için temel bir dayanak ve bu kitabın başından sonuna dek önemini koruyacak bir ilkedir. Bilimsel bir yasa, sadece doğaüstü bir varlığın müdahale etmemeye karar verdiği durumlarda geçerli olacaksa, bilimsel bir yasa değildir. Bunu fark eden Napoléon, Laplace’a Tanrı’nın bu resmin neresinde olduğunu sorar. Laplace’ın yanıtı, “Efendim, o varsayıma ihtiyacım olmadı” olur.
  • Fransız matematikçi Laplace son derece mekanikçi bir yaklaşım dile getirdi. Eğer herhangi bir zeka bütün madde parçacıklarının belli bir andaki konumunu bilirse, hiçbir şey belirsiz kalmaz, hem gelecek hem de geçmiş açıkça görülebilirdi. Buradaki ana düşünce, gelecekte olacak herşeyin daha önceden belirlenmiş olduğudur. Neler olacağını ‘iskambil kartları’ gösterirdi o zaman. Bu dünya görüşüne de Determinizm deniyor...
  • Evrenin şimdiki durumunu geçmişin etkisi ve geleceğin nedeni olarak görmemiz gerekir... ~Pierre Simon Laplace~
  • Sistemli bir şekilde “bilimsel determinizm”i ilk ifade eden kişi olarak Laplace gösterilir. Laplace’a göre, Evren’in bütün parçacıklarının belli bir andaki konum ve hızlarına dair bütün ayrıntıları bilen üstün bir zeka, Evren’in geçmişine ve geleceğine dair herşeyi bilebilir. Laplace, determinizmi, dinin değil, fakat bilimin bir gerçeği olarak savunmuştur....
  • 475 syf.
    ·Puan vermedi
    Olasılıksız... olasılıkdışı, yani imkansız. Öyle mi?
    Olasılıksız olan imkansız mıdır? Bir soralım kendimize. Eğer onaylıyorsanız soruyu, yanıldığınızı görmek için; reddediyorsanız, cevabınızı ve bu konu hakkında azıcık bile bilginiz varsa bildiklerinizi pekiştirmek için bu kitabı okuyun derim.

    Kitabı genel hatlarıyla incelemeden önce yazar hakkında biraz araştırma yapma fırsatı buldum. Olasılıksız adlı başyapıt Adam Fawer'in ilk kitabı. Ve bu ilk kitabında adını bu kadar duyurması kitabın kalitesinin ne durumda olduğunun bir göstergesi diye düşünüyorum. Evet, Adam Fawer işletme bölümünden mezun olmuş ama hasta olan arkadaşının öğütlerine kulak vererek edebiyatı, yani sevdiği işi seçmiştir. İyi ki de seçmiştir, yoksa dünya, bu şaheserden ve meydana getireninden bihaber olacaktı. Adam Fawer'in bu kitabı dışında Empati ve Oz adlı eserleri var bilgim dahilinde. Türkiye'deki yayıncısının ısrarları üzerine tamamlamış Oz adlı eserini, 2016'da yalnızca Türkçe olarak yayımlamış, ama genel olarak olumsuz eleştiri almıştır. Türkiye'yi sevmesi belki de Türkiye'deki hayranları sayesindedir, hatta kendisine mail atanlara içten bir şekilde dönüt yaparak ne kadar samimi biri olduğunu göstermiştir, hem de dünyanın en ünlü yazarlarından biriyken. Neyse.. bir an önce diğer kitaplarına başlamam lazım. :)

    Olasılıksız'a dönelim tekrar... David Caine.. kumara bağımlı olmadığına inanan bir kumar bağımlısı. Aslında bağımlı olduğu kumar değil belki de.. Olasılıklar. Evet, Caine kumarbazlığının yanısıra bir de İstatistik bölümü son sınıf doktora öğrencisiydi, epilepsi hastası olduğunu eklemeden duramayacağım. O bir istatistikçiydi; ders vermeyi, rakamlarla oynamayı, tüm olasılık hesaplarını göz önünde bulundurmayı seviyordu. Belki de bunun için kumar oynuyordu, tüm ihtimal döngülerinden hangisinin gerçeğe götüreceği merakını gidermek için. Ama kumarı kaybediyordu, olasılıklar hep onun aleyhine işliyordu, imkansız diye beklediği kartlar yüzüne tokat gibi iniyordu; sarsılıyordu, afallıyordu ve kaybettiğini görünce düşüyordu, belki de nöbetlerden biriydi bu, ama kaybetmeseydi düşmezdi, bunu çok iyi biliyordu.

    Kumarda kaybetmişti ve canı pahasına da olsa ödemek zorunda olduğu kumar borcu vardı. O, borcunu nasıl ödeyeceğini düşünedursun kitabın kurgusu oluşuyordu. Yazar domino taşlarını dizmişti, sadece ilk taşın devrilmesi için bir müdahale gerekiyordu ve Caine müdahaleyi kumarda kaybederek yapıyordu. Ve o ilk taş devrilirken kitap bizi olaya hapsediyor ve son taş devrilene kadar bırakmıyordu. Kitabın kurgusu harika bir sistemde oluşmuştu, çarklar dönüyor, taşlar bir bir yerine oturuyordu. Olaylar birbiriyle o kadar ilgili, birbirine o kadar bağımlı ki.. kitabı bitirmeden elden bırakmak istemiyorsunuz. Bir taş düşerken diğerine çarpıyor ve o da düşüyor ve bir sonraki.. kitaptan kopmamak için tüm taşların hareketlerini görmek lazım... bir şey kaçırmamak için odaklanmak, kitabı yaşamak lazım. Zaten kitabı okurken olayların gözünüzün önünde bir film şeridi gibi akıp geçtiğini göreceksiniz.

    Kelimelerin olayı anlatırken aldığı roller, kitabın sürükleyici olmasının bir diğer sebebi. Adam Fawer bir komutandı, okuyucuyu kitabı okurken sıkmamak için kelimeleri özenle seçmişti ve emir komutasındaki kelimelere görevler yüklüyordu. Adeta kelimeleri eline alıp olayın içine serpmişti ve kelimeler düştükleri yerde ne yapacaklarını çok iyi biliyorlardı, efendileri öğretmişti.

    Sonra da diğer karakterler... Nava, Jasper, Twersky ve diğerleri. Bu karakterleri tam anlamıyla algılamak, tanımak olasılıkdışı ama imkansız değil. :) Karakterlerin taşıdığı rolleri geçici olarak kullanmaları onların anlaşılmazlığına neden oluyor. Olay öyle bir dereceye gelip, işler öyle bir sarpa sarıyor ki, karakterlerin rol değiştirdiğine şahit oluyoruz. Ve bazen karakterleri karıştırdığımızı anladığımızda kendimizi olayı baştan okuyup kişileri yeniden analiz ederken fark ediyoruz.

    Kitabın diğer bir özelliği, Matematik, fizik, azıcık da felsefe ve biyoloji hakkında bazı konularda bizi bilgi sahibi yapması; başta olasılık, determinizm, Newton'un Kütle Çekim Yasası, Einstein'in İzafiyet Teorisi, Pascal'ın beklenen değer teorisi, Schrödinger'in Kedisi ve en önemlisi Laplace'in Şeytanı, çünkü kitap bu teorinin gerçekleştiğinde ne olabileceği üzerine. Belki bir sayısalcı değilim ama bu konularda artık bir fikir sahibiyim. Derste anlamadığımı burda anlamak garip olarak görünebilir, yani hoca derste anlatırken anlamayıp da kitabı okurken anlamak. Ben şöyle düşündüm; "hoca derste anlatırken olay sadece görünen tarafından yani hocanın gösterdiğinden ibaretti. Ama kitap olayları zihnimde canlandıryordu ve tüm organlarım, bedenimin her zerresi buna odaklanmıştı.

    Kitabı okuyanlar fark edecektir, her okuduğumuz kitapta, izlediğimiz film veya dizilerde mutlaka bir aşk hikayesi vardır, eseri meydana getiren kişiden esere mutlaka bir tutam aşk serpiştirilir; çoğunlukla etkileyiciliği sağlamak için bazen de olayları daha geniş bir platformda sunmak için. Ama bu kitapta bu yok, azıcık bile göremezsiniz, işte sadece bundan dolayı da okunmalıdır kitap. Bir de kitabı okurken Dan Brown'ın nefesini ensenizde hissedebilirsiniz, çok normaldir.

    Neyse.. kitapla ilgili konuşulması, anlaşılması beklenen o kadar konu var ki!. Bazen yazmak gönülden geçenleri ifade ederken aciz kalır.. anlatamaz, konuşulması gerek çünkü. Kitabı okuduktan sonra daha iyi anlayacaksınız.

    Finali ise kitabın arka kapağındaki yazıyla yapmak istiyorum:
    "Bitirmek için yarını, başkasına anlatmak için bitirmeyi beklemeyeceksiniz."

    Dipnot: Kitabı okumama vesile olan arkadaşa burdan teşekkürlerimi sunuyorum.
  • Fransız matematikçi Laplace son derece mekanikçi bir yaklaşımı dile getirdi. Eğer herhangi bir zekâ bütün madde parçacıklarının belli bir andaki konumunu bilirse, hiçbir şey belirsiz kalmaz, hem gelecek ham de geçmişi açıkça görebilirdi. Buradaki ana düşünce, gelecekte olacak her şeyin daha önceden belirlenmiş olduğudur. Neler olacağını 'iskambil kartları' gösterirdi o zaman. Bu dünya görüşüne de determinizm deniyor.
    Jostein Gaarder
    Sayfa 263 - Pan Yayıncılık