Zifiri, bir alıntı ekledi.
12 Nis 19:28 · İnceledi

Türkiye değişiyor; değişim her alanda müsbet değil, fevkalade sorunlu alanlar da var. Okul bunların başında. Okullarımız tıpkı bütün dünyada, Amerika'da olduğu gibi aşırı bir laubalilik, kontrolsüzlük ve disiplinsizlik içinde.

Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı (1923 - 2023), İlber Ortaylı (Sayfa 129)Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı (1923 - 2023), İlber Ortaylı (Sayfa 129)
Yüsra, bir alıntı ekledi.
27 Oca 12:30 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Düşüncede dinsizlik, davranışta her şeyi mübah olarak görmekle eş anlamlıdır. Yok sayma ve nihilizm, bir yaşam tarzı olarak laubalilik, sorumsuzluk, başıboşluk ve gamsızlığa uygun düşen bir yaşam biçimidir.

İnsan, Ali Şeriatiİnsan, Ali Şeriati
Simurg Atlantis ELF (ϜϓſϞ), bir alıntı ekledi.
26 Oca 14:29 · Kitabı okudu

DAĞ AYILARI

Nöbetçiyim bu gün. Kalkmaz zilinin çalmasına daha yarım saat var. Aşağı katı bir defa dolaşmaya indim. Şaşırdım doğrusu : Büyük kızlar kalkmışlar, bir kısmı odun taşıyor, bir kısmı sobaları yakıyor, bir kısmı da mütalaa yapılan odaları temizliyor; erkek ve kadın hademeler de başlarında durmuş emir veriyorlar, fakat bu isler çok sessiz cereyan
ediyor. Bu durum hem şaşırtıcı hem üzücüydü. Kadın hademeye sordum :
- Bu işleri hademeler yapmaz mı?
Sobayı üfleyen çocuk başını kaldırdı, gözleri dumandan yaş içindeydi. Kollarında odun yüküyle gelen iki kızcağız da kapıdan girmişti. Hademe sinirli sinirli, sertçe söylendi:
- Helbet yapacaklar ya... Bunlar isyan eden kürtlerin dölleri, dağ ayıları... Koridor boyunca bunu düşünerek mutfağa indim, Oraya giden karanlık aralıkları geçerken, aşcının gittikçe netleşen laubali sesiyle bir iki kikirdeme işittim. Aşçı, iki büyük yatılı kıza bulaşık çukuru ile kapı arasına sıkıştırılmış, yapıdan kalma iş masası üstünde soğan
doğratıyordu. Birbirimizi görünce hem onlar, hem ben, hayret içinde kaldık. Onlar, nöbetçi öğretmenin buraya bu kadar erken inmesinden; ben, kızların burada da çalışmasından şaşkın, bakakaldık birbirimize. Kendini ilk toplayan aşçı oldu :
- Bu kızları mutfağa yardım için veriyorlar. Yoksa yemek yetişmiyor.
- Yaa!... Öyle mi?
Bir şey sormaya korktum. Yukarda hademeden aldığım cevap gibi bîr söz işitmek istemiyordum. Kahvaltı zilinden önce sofrayı kontrol için İndim. Yatılıların tabaklarında üçer zeytin, dörtte bir ekmek. Pansiyon tabaklarında 15 - 20 zeytin, aynı miktar ekmek..
Hademelerin çoğu kahvaltı etmekte, tabakları zeytin dolu.. Hademelerin öğrencilerden önce yemesi de şaşırtıcıydı.
- Niçin çocuklara ayni miktar zeytin konmamış? Bütün hademeler bir ağızdan :
- Yatılılar zeytin yemezler! Aşçı ilâve etti :
- Zeytinyağlı da yemezler, köylerinde görmemişler ki. Onlara ver bulgur, ver yoğurt, ver ayran çorbası, içer ha içer. Söyleyenle beraber hepsi sesli sesli gülüştüler. Çocukları kahvaltıya indirdim. Ben başlarında olduğum için sükûnetle oturdular. Hepsi soğuktan büzüldü ve ekmeklerini yemeye başladılar. Çaydanlar geldi. İçine hem şeker, hem çay konmuştu. Bîr taraftan servis yapılırken, yatılı çaydanından tatmak için bir bardak istedim Hademeler, - Sizinkiler yukarda, diye mani olmak istediler. Birisi pansiyonların çaydanım koşturdu, elimle engel oldum. Yatılı çaydanından iki yudumluk koydum. Hademeler arasında bir işaretleşme geçti. Yatılı çocuklar da parlayan gözlerle, memnun, seyrediyorlardı. Şeker hiç yok denecek kadar azdı, çayda. Aşçı elinde bir tabakla koştu, içinde 8-10 tane şeker vardı. Bulaşıkçıyı işaret ederek, - Hoca'nım, bu karı şekerin tümünü koymayı unutmuş, dedi. Kabul etmiş görünerek şekerleri çocuklara
bölüştürdüm. Halbuki öğretmen sofrasına şeker de, peynir de, zeytin de tepeleme dolu tabaklarla konuyordu. Öğle yemeği etli nohut, bulgur pilavı, tulumba tatlısı...
Üçüncü dersle dördüncü ders arasındaki tenefüste yemek durumuna bakmak için mutfağa indim. Aaa!... Sabahki çocuklar gene birer tava başında, ortalarında da tavalara makinasıyle hamur sıkan aşçı... Ayni laubalilik. Çocuklar da tulumba tatlısı gibi kızarmışlar.
- Ay çocuklar, derse gitmediniz mi? Aşçı cevapladı çocuklar yerine :
- Tatlı, köfte günleri yetişmez yemekler, kızlar yardım etmezse hiç yetişmez.
- Yaa!..
Mutfak antresinde çoluklu - çocuklu hanımlar, bîr hademe hanımla sohbette. Sordum :
- Kim bu hanımlar?
- Akrabam hoca hanım, beni görmeye gelmişler de. Dördüncü ders sonunda İndiğimde hanımlar çocuklariyle tatlı atıştırıyorlardı. Beni görünce çok bozuldular. Hademe ağzında bir şeyler gevelerken dinlemeden yukarı çıktım. Arkamdan hademe,
- Boyun devrilsin, başımıza bela... bu bedduayı işitmezliğe gelerek zili çalmaya koştum.

Ocakta tatlı tepsisinden başka iki büyük, İki küçük tencere vardı. Büyüğünden servis yaptı aşçı. Sulu, nohudu bol, eti az ilk yemek yatılı sofralarına gitti. Çocukların hepsine et düşmeyecekti, büyücek parçaları bölerek hepsine birer lokmacık et isabet ettirdim. Pansiyonların her birine birer büyük parça et düşmüştü. Yukardan gelen hademeye içine küçük tencereden tepeleme, et ve nohut konimi 9 kayık tabak verildi. Öğretmen
sofrasına gidiyordu. Ardında buğu ve mis gibi kokusunu bırakarak geçerken çocuklar da gözleriyle takip ediyorlardı.
- Niçin ayrı tencerede? diye sorumu tamamlamadan aşçı gözlerini açarak:
- Eee, onlar hocahanım... dedi.
Harcı, kıvamı yerinde bir nohut yemeği idi.
Mutfağa gittim. Diğer tencere kapaklarını açtırdım. Küçüğünde, tanelenmiş, mis gibi tereyağlı bulgur pilavı, büyüğü yavan ve topak. O sırada bir arkadaş geldi:
- Aşkolsun, deminden beri sizi bekliyoruz. İşin mi yok Allahaşkına? Pansiyonlar bakar canım, hadi gel! Bu tatlı genç arkadaşı ikna ederek merdivene kadar götürdüm, ricalarımla sofrasına yolladım. Döndüğümde pilavlar dağıtılmıştı bile... Tatlı yatılılara ikişer, pansiyonlara dörder tane düştü. Aşçıya sordum:
-Niçin bu kadar az düşüyor?
Terslenerek :
- Bu kadar harç veriyorlar, bu kadar düşüyor. Bu hükümet işi. Her şey tartı i!e ha... Ben ne bilirim, ne verirlerse onu pişiririm! diye ocağa döndü. Soluyordu sinirden. Kızardığı da ensesinden belli oluyor, eline aldığı kapkaçağı hızla yere koyuyordu.
Pişman oldum sorduğuma. Buna değil, arkadaşlara söylemeliydim, Öğrencilere,
- Afiyet olsun çocuklar, derken hepsinin gözlerinde sevgi ifadesi fışkırıyordu.
Çok canım sıkılmıştı. Bahçeden geçip bir temiz hava alarak sofraya gitmek istedim.
Bahçe kapısından çkarken yanda dayanmış bir küçük kızın durduğunu gördüm. Elinde bir kap vardı,
- Kimi istiyorsun yavrum?
- H. Hanım'ın kızıyım. Annem "bu gün tatlı günü, bir çanakla gel de tatlı vererm>> dedi diye elindeki bakır kaseyi gösterdi. Allak bullak olmuştum, susmalı mıydım, söylemeli miydim? Herkesin bu durumdan haberi var mıydı? Vardı da idare mi ediyorlardı? Yoksa bu dönenlerden habersiz miydiler? Her şeye burnumu sokmak hoşlarına gitmiyordu. Müdürümüzden ağzımın payını almıştım. Düşüne düşüne öğrenci kapısına geldim. Daha elimi tokmağa uzatmadan kapı açıldı. Bir yatılı küçük açmıştı :
- Yemeğin ne çabuk bitti evladım?
- He, bitti. Diyeceğim var da sana... Aşağıda söyleyem, dedim, korktum. Her zaman tatlıdan aha bir tanecik verirler bize. Bu gün sen durdun da iki tane verdiler...
Lafını nefes nefese bitirip cevap beklemeden fırlanıp gitti. Şaşkına dönmüştüm.
Sofrada nefis etli nohut, leziz bulgur pilavı, 6 tane tulumba tatlısı boğazımda düğümlendi, hissemin yarısını bile yiyemedim. Mütalaa ve yemekten sonra öğrencileri yatırdım. Hademeler giderken sadece koridorda bulundum. Hepsinin koltuğunda birer çıkln vardı. Ama yoklama yokmuş, tabii karışamazdım. Belki arkamdan çağırırlar diye bir süre bekledim, teneffüsün çoğu bu tartışmayla geçmişti. Sonra Müdür'anıma
gittim, durumu anlattım. Af için aracılık etmesini rica ettim. Yönetmeliği söyledim.
- Çok ceza vermiş ama öğretmeni kıramayız. Onlar bu cezalara layık ve alışıktırlar. Affettirmeğe gelmez, dedi.
Düşünüyordum, bu düşmanca cezalar arasında, bu küçümseme havasında Türklüğe nasıl ısınacaklardı bu yavrucaklar? Çünkü Enstitü sınıflarına verilen cezaları da görüyorlardı. Tabii ki karşılaştıracaklardı. Bahçeye çıkarken aklıma bir fikir geldi. Gündüzlü Enstitülülerden güvendiğim bir çocuğa para verip 20 simit almasını rica ettim. Simitleri çantasının içine koymasını, getirince de doğruoa odama çanta ile bırakmasını
tenbihledim.
- Yatılı görürse imrenir, yazıktır! diye de ekledim ki şüphelenmesin.
Öğleden sonraki ders benimdi. Sınıflar dersane ve atölyelere yerleştikten sonra 6. saatte o çanta ile derse girdim. Hepsine birer simit verdim. Yutarcasına yediklerini görmemek için pencereden dışarısını seyre daldım. Yemeleri bitti.
- Bu iş aramızda kalacak. Hocanız çok haklı. Onun sözünden hiç çıkmayacaksınız. Daha çok saygı
göstereceksiniz. Çünkü hepsi sizin her işi iyi öğrenmeniz, iyi bir hanım olmanız için çalışıyorlar. Bunu unutmayacaksınız. Anneleriniz de böyle zarar yaptığınız zaman ceza vermiyor mu?
- Verir, dediler.
- İşte hocanız da Öyle.
Son dersten sonra Hocahamm'a yine rica ettim. Müdürün nasıl onu desteklediğini anlattım. Bu çok hoşuna gitti. Akşam yemeği için affetme dileğimi tekrarladım.
- Aman ettim, ettim... Ama bana gelecekler ha... dedi.

Öğle yemeklerini aşçıya saklatmıştım zaten,. Birinci etütte sınıfı Hocahanım'a gönderdim. Hepimiz böylece
rahatladık.
YENİ GÖREVİM
Bu açlık cezası olayının ertesi sabahı Müdürehanım beni odasına çağırtmıştı. Giderken düşünüyordum : Acaba
yatılıları koruduğum için kınayacak mı? O da yatılıları şımarttığıma mı inanıyor?
Müdür bana gayet yumuşak, güler yüzle yer gösterdi. Ben halâ şüpheliydim.
Müdür:
-Hoca'nım, Bakanlıktan bir emir geldi. Sizin durumunuz hakkında.
Yüreğim oynadı.
Yoksa beni yatılıları korudum diye şikâyet mi etmişlerdi? Ama buraya niçin geldiğimi ben biliyordum. Genel
Müdür Nurettin Boyman:
- Şimdi Türk misyoneri olarak yatılıları özümseyeceksin, Atatürk'ün isteği bu.. Bunu herhangi bir kimseye
hissettirmek halkı gücendirir. Ona göre tedbirli olun demişti. Zaten Gazi Eğitim'de bu iş için okumamış mıydım?
Bunlar kofamdan şimşek gibi geçiyordu. Müdür haberi damla damla vereceğe benziyordu.
- Bakanlık size yatılı Akşam Kız Sanat'ın amirliğini vermiş, yani köy 'kızlarının bir nevi muavini,
sorumlususunuz. Okulda yatacak her görevli gibi tabeladan yemek yiyeceksiniz. Artık aydan aya ödediğiniz
yemek parasını vermeyeceksiniz, onların eğitimi, öğretimi, barındırılması, sağlığıyla siz ilgileneceksiniz. İşte
emriniz, diye kâğıdı uzattı.
Ömrümün en büyük sevinçlerinden biriydi bu. Herkesi, hatta eşyaları bile kucaklamak İşiyordum. Teşekkür
ettim, çıktım. Çok mütevazi davranmaya, kendimi kontrol etmeye kararlıydım.

Arkadaşlar bunu işitince tebrik edip şakalar yaptılar:
- Eh artık, yatılılar sırtını dayayacak insan buldu. - Eyvah, artık yatılıya yan bakanın vay haline!
- Oh, oh, oh, zaten terbiyesizdiler, büsbütün şımarırlar artık, başımıza çıkarlar.
Birisi de :
- Bak, sayım suyum yok hoca'nım, istediğim cezayı veririm! dedi.
Hepsini gülerek karşıladım. Muavin :
- Hayırlı olsun, beni büyük bir sorumluluktan kurtardınız.
Hademelerin ağzını bıçak açmıyordu. Hepsi düşman düşman bakıyorlardı bana...

Dağ Çiçeklerim, Sıdıka AvarDağ Çiçeklerim, Sıdıka Avar
melike, bir alıntı ekledi.
25 Oca 01:18 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bugünden itibaren, düzen içerisinde ölmeyi öğreneceksiniz. Alışmışsınız İspanyol usulü ölmeye, hasbelkader, keyfe keder, canınız istediği zaman ölmüşsünüz bugüne kadar. Yok sıcaklar bitmiş soğuklar gelmiş öleyim demişsiniz, yok katırınız tökezlemiş öleyim demişsiniz,...
.
.
Neyse, kötü ölmüşsünüz bugüne kadar. biri orada ölmüş, biri burada ölmüş, biri yatakta, biri arenada; resmen laubalilik. Bu başıboşluğa bir çekidüzen verilmesi gerekiyordu elbet. Bundan böyle ölümler tek tip olacak. Listeye riayet edilecek. Sırayla öleceksiniz. Önüne gelene canı istedi mi ölmek yok artık. Kader de haddini bilecek, oturup kayıt tutacak. Ölümünüz istatistiklere katkı sağlayacak, nihayet bir işe yarayacaksınız. Söylemeyi unuttum lakin tahmin edersiniz sanıyorum; öldükten sonra fırınlarda yakılacaksınız, hatta ölmeden dahi yakılmanız mümkün olabilir. Temiz iş olacak, temizliğe önem veriyoruz zira. Yaşasın temiz İspanya!

Sıkıyönetim, Albert Camus (Sayfa 65 - can)Sıkıyönetim, Albert Camus (Sayfa 65 - can)
Ribelle, bir alıntı ekledi.
18 Oca 19:23

Dünyalık işlerden aşka; kendinden Allah'a; esaretten özgürlüğe; nifak, ikiyüzlülük, rütbe, nişan, sınıf, soy sop ve makamlardan doğruluk ve samimiyete; gizlilikten açıklığa; geçici gündelik elbiseden ebediyet elbisesine, kayıtsızlık, laubalilik ve "herşeyi mubah görmek'ten özveri, sorumluluk
ve "İhram" libasına bir intikal ve dönüşüm sınırında!
Niyet et!

Hac, Ali Şeriati (Sayfa 31 - Şura(epub))Hac, Ali Şeriati (Sayfa 31 - Şura(epub))

Fazla samimiyet laubalilik mi doğurmalı?
İnsanlar ne kadarda bencil
Kendilerine verilen değeri bile yanlış algılıyorlar.

Serhan Calba, bir alıntı ekledi.
26 Ara 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Filipoviç hadsiz Şarik'i sözleri ile döverken
"Gelişimin en alt basamağındaki duruyorsunuz siz!" diye bağırdı Filip Filipoviç, Bormental'i bastırarak. "Henüz oluşumunu tamamlamamış, zihinsel bakımdan zayıf bir varlıksınız, davranışlarınız hayvani ve siz üniversite eğitimi almış iki insanın huzurunda tahammül edilmesi olanaksız bir laubalilik ile herşeyin nasıl bölüştürüleceğine dair kozmik ölçekte ve yine kozmik ölçüde aptalca tavsiyeler verme cüretini kendinizde bulabiliyorsunuz, bunu yaparken de avuç avuç diş tozu yutuyorsunuz!..."

Köpek Kalbi, Mihail Bulgakov (Sayfa 98 - İşbankası Kültür Yayınları)Köpek Kalbi, Mihail Bulgakov (Sayfa 98 - İşbankası Kültür Yayınları)
Yağmur Şire, bir alıntı ekledi.
08 Ara 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Kibarlık
Iran'da laubalilik hiç hoş görülmez, orada kibarlık çok titiz ve cafcaflıdır, insanlar hitap ettikleri kişiye "büyüklüğünüzün gölgesinin kölesiyim" gibi laflar edip, erkek, hele de hanım "altesleri" söz konusu olduğunda, davranışlarla olmasa bile en azından sayısız gösterişli cümleyle yerleri öpemeye koyulurlar.

Semerkant, Amin Maalouf (Sayfa 263 - Yapı Kredi Yayınları. Çevirmen: Ali Berktay)Semerkant, Amin Maalouf (Sayfa 263 - Yapı Kredi Yayınları. Çevirmen: Ali Berktay)