• 124 syf.
    ·Puan vermedi
    Çiftaslan üçlemesinin ilk kitabı ve yazarın ilk kitabı benim de yazarla tanışma kitabım olur kendisi :) Kör Leon ile sağır ressam Dimitri’nin arkadaşlığı ile başlayan kitap Selçuklular zamanında Kapadokyadaki halkın birleşip Moğollara karşı savaşması ile devam ediyor, gittiğim yerler fazlasıyla gözümde canlandı tekrar Kapadokya gezisi yapma fikri bile oluştu benim için, sayfa sayısı az görünse de tek seferde okunucak gibi değil biraz fazla donanımlı bir kitap, başlarda biraz sıkılsam da sonları içine aldı beni yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım sanırım
  • Genelde Yunanlıları tanımlayan ortak özellikleri dil olmuştur.
    Birçok Rum Ortodoks din adamına göre İstanbul, İzmir ve
    Ayvalık (Kydonies)'da bulunan okullar Yunan dilini yaşama
    geçirmek suretiyle önemli bir görevi yerine getirmekteydiler.
    Ancak, her ne kadar Yunanlılığı tanımlayan ortak özellikleri
    dilleri olsa da, Kayseri piskoposu bu konuda endişe duymakta
    ve Nevşehir'e kitap yardımında bulunan Helen Hristiyan kültürünün
    destekçilerinden ve Atina Eğitim Cemiyeti Başkanı
    Leon Melas'a teşekkür mektubunda Nevşehir Ortodokslarını
    yabancı dil (xenofonoi) yani Türkçe konuşan, Yunanlılar
    (ellinophsychoi) olarak tanımlamakta ve halkın yeniden anadil
    ve kültürüne sahiplenmek için çok çaba harcadığını belirtmekteydi.
    Piskoposa göre zamanla bu insanların ruhu ve eylemleri,
    dinde, eğitimde ve dilde saf bozulmamış Helen niteliğine yeniden
    kavuşacaktır.
  • “Tarihin, bilinmesi geleceği düşünmek için zaruridir. Geleceğin hayalleri geçmişe karşı gelmek istediği zaman bile ,kendi unsurları içinde ona bağlı bulunmaktadır.”

    (Leon Emest Halkin )
  • 202 syf.
    ·256 günde·10/10
    Peyami Safa, edebi terennümün, manevi tereddüdün ve siyasi tahakkümün sesi olmuştu. 1910 1961 yılları arasında başını ellerinin arasına alarak düşünce denizlerinde yüzen münzevi bir ruh, mütecessis bir akıl ve mütefekkir bir duruş... Peyami Safa için ne diyorsak diyelim. Tanım için hiç bir kelime yetmez! Burada bir başlangıç ile iki kısma ayırarak değinmek istediğim bu metinde: birincisi Peyami Safa’nın kişiliği, ikincisi ise “Türk İnkılaplarına Bakışlar” eseri olacaktır.

    İsmail Safa’nın iki oğlundan en küçüğü olan Peyami Safa, İstanbul’da 1889 yılında dünyaya geldi. Kalem ustası olacak bu adam, küçük yaşta ailesi Sivas’a sürgün edilerek fakirlik içinde yaşaması, akabinde babasını kaybetmesi kişiliğinde derin acılar/izler yaratmıştır. Aile sürgünü ve babanın ölümü konusuna değinmişken ifade etmek isterim ki Safa’nın II. Abdülhamid ve onun istibdat dönemine olan nefreti bundan kaynaklanıyor. Keza Safa’nın çocuk ve gençlik yılları II. Abdülhamid’in ülkeyi yönetme dönemine denk gelmektedir. Bu dönemde ki aile sürgünü ile gelen zorlukları II. Abdülhamid’in yönetimine bağlar. Bu zorluklar Safa’nın kişiliğinde çok derin izler bırakmıştır. Yirmilisinde okul çevresine göz attığımızda: Yusuf Ziya Ortaç, Ekrem Hakkı Ayverdi, Hasan Ali Yücel gibi simalar göreceğiz. Asıl kıvılcımları, genç Safa’nın ilk eserleri karşısında onu alkışlayan Yakup Kadri, Yahya Kemal, M. Şekip Tunç olduğunu göreceğiz. Ve dahası başka öncü edebi-entelektüel şahsiyetlerin kucak açmasıyla, genç Safa’nın yıldızı pırıl pırıl parlayacak, ebedi sahada kendini arayacaktır. Bu arayışla Necip Fazıl, Nazım Hikmet ile dostluğu –ve düşmanlığı- da yaşam öyküsünde önemli yer tutacaktır.

    Batı’nın Aklı, Doğu’nun Ruhu: Peyami Safa

    Yirmili yaşlarda olan genç Safa, Sözde Kızlar ile başlayan Mahşer, Bir Akşamdı, Canan tefrika ettiği romanlarıyla kendisinden söz ettirir. 1930’lara geldiğimizde Safa, edebi bir patlama yaşar ve en verimli döneminde: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Attila, Fatih-Harbiye, Bir Tereddüdün Romanı art arta gündemi sarsar. Cingöz Recai serisi, Arsen Lüpen polisiyesi ve devamında aşk romanları çok ilgiyle karşılanır. Safa’nın kalemin ucundaki edebi eserleri böyle iken, kalemin diğer ucunda ise dönemin en hareketli polemik adamının, fikir kitapları vardır. Kıvrak zekası ile sivri diliyle polemik kavgaların merkezinde olmuştur. Hamdullah Suphi, Ahmet Haşim, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve daha niceleriyle kalem kavgasına giren Safa, bazen çok çirkinleşen –bir yandan da insanı güldüren- birçok umumi seyre acık dövüşü olmuştur. Safa, böyle çeşitli ortamlarda olması, farklı kutuplardaki simalarla münakaşalarda bulunması kaleminin güçlü olduğunun net bir kanıtıdır. Safa’yı kesin hatlarla haritasını çıkartmaya çalıştığımızda cetvellerin kırıldığını, çizimlerin yetersiz olduğunu göreceğiz. Keza, bu adam(Safa) dönemin ateşli/şiddetli, sırlarla gizlenmiş arka kapılardaki olayları bulup analiz ve fikir üretirken göreceğiz. Safa, yeninin içinde eski adam olurken, eskinin içinde de yeninin adamı olan bir garp kafalı, şark ruhlu olmayı da başarmıştır.

    Safa’nın “Türk İnkılaplarına Bakışlar” eseri ile genişliğiyle derin perspektifli siyasi, kültürel, sosyal ve düşünce konularına değindiğini görüyoruz. Tanzimat, meşrutiyetin ilanı, birinci dünya savaşı, milli mücadelenin ruhu ana hatlarıyla fikri cereyanların kıvılcımlarını önemli siyasi olayların yapı taşlarını ustalıkla yerleştirdiğini göreceğiz. Bir virgülden sonrasına atladığımızda Safa’nın Garp(Batı) ile Şark(Doğu) medeniyetlerinin oluşum evrelerinden coğrafi sınırlarını çizdiğini göreceğiz. Eserin son noktasına vesile olan kelime ise Türk İnkılapları olacaktır. İnkılabın getirisi ile götürüsü ne olduğunu, artısı ile eksisini tartıp ölçtüğünü göreceğiz.
    Türk İnkılaplarına Bakışlar kitabın inkılap öncesinin fikir hareketlerini ince hatlarla çizerken, inkılabın tarih felsefesinin nasıl oluştuğuna cevap veriyor. Safa, bu kitabının oluşumu Cumhuriyet gazetesinde yazdığı ve 1925’ten 1940’a kadarki dönemi kapsar. Bu dönemde yeni bir ülkenin kurulma ve oluşum felsefesinin olgunlaşması içerisindedir. Ancak Safa inkılap kadrosu içinde olduğu bu dönemde yapılan inkılaplara eleştirel bir gözle bakar. İnkılapların faaliyetlerini tamamıyla kabul etmemektedir.

    Türk inkılapları, meşrutiyetin ilanından önce fikri olarak gerçekleşmişti. Sadece hayata geçirme evresi kalmıştı. Birinci dünya savaşıyla Osmanlı’nın fiilen yıkılması ile inkılapları gerçekleştirme ortamı oluşmuştu. Mustafa Kemal ve kadrosu bu inkılabın taşıyıcısı ve hayata geçirme kısmını tamamladılar. Dönemin aydın kişileri toplumunda bir farklılık/değişim konusunda hem fikirdiler. Safa’da toplumun huzur ve saadeti için bu yeni inkılaplara umut bağlamıştı. Sonuç olarak inkılapların beklentileri yerine getirdiği gibi beklentileri yerine getirmediği şeylerde oldu. Safa’nın düşünceli/endişeli olduğu mevzulardan biride Harf İnkılâbı olmuştur. Keza Harf İnkılâbı, kuşaklar arasında kültürel kopukluğa neden olabileceği endişesini yaşıyordu. Bununla beraber Harf İnkılâbını tamamlar nitelikte ki dil kurultaylarına katılmaktan da geri durmadı.
    Safa, Türk İnkılaplarına Bakışlar kitabında Garp ile Şark’ın düşünce/fikirlere tahlil teknikleriyle konunun tarihine/güncelliğine çizimler yapar. Bu çizimlerin başka bir tekniğini de edebi tarzda çizer. O edebi çizim ise Fatih-Harbiye romanıdır. Her iki farklı yolla ele aldığı konu Batı ile Doğu Medeniyetlerinin çıkış noktaları, yapı taşları, ayrı oldukları noktaları anlatmaktadır.

    Safa’nın Şark hakkındaki eleştirel tespiti aydınlatıcı/yol acıcıdır. Şark nereden gelip nereye gittiğinin farkında değildir. Derin, esrarlı ve düşünceli Asya, birkaç prensiyle birkaç şairin ruhundadır, halkın hiçbir şeyden haberi yoktur. Bu şark, kendini zamansız bir dünya içinde edebi sanır, faniyi beğenmez ve anın menfaatlerini teper. Şimdiki zamana bağlı şeylere karşı alakasızdır ve kendi gözünde bunların bir ehemmiyet kazanabilmesi için mazi olmalarını bekler. Çok vakti olduğu için naziktir. Sessizlikten ve düşüncenin gizli konserlerinden hoşlanır. Safa Doğu’yu durgun bir göl gibi görür. Batı’yı ise şiddetli akan bir nehir gibi görür ve devam eder. İnce bir sezişe sahip olduğu için garbın şiddetini lüzumsuz bulur. Avrupa’nın hâkimiyet hırsına çocukça bir iştah telakki eder. Vedaların telkini altında insanı kelimelerden başka hakiki bilgilerden ayıran bir şey olmadığına inandığı için sessizliğine sadıktır ve hakikatleri sukutun tılsımı içinde arar. (s.132-133)
    Safa, şarkın dindar olduğunu, fakat filozof olmadığını tezini savunur. Yani şark, fikir hayatından ve zekâdan bahsetmek mümkün olmadığını belirtir. Eğer, fikir ve zekâ olmuş olsaydı. Bunun sonucunda ilim ve teknikte olacağını belirtiyor.

    Safa’nın Türk İnkılaplarına Bakışlar eserinde referans aldığı geniş bir kaynak vardır. Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Süleyman Nazif, Abdullah Cevdet, Yusuf Akçura, Yunus Nabi, Rıza Tevfik gibi isimlerle kitabın ilk kısımlarında siyasi, edebi konularda düşünce akımları hakkında referans yapar. Şark ve Garp konularında ise Hz. Muhammed(sav), Mustafa Şekip Tunç’un yanında Müslüman olmuş; Paul Valery, Leon Abensour, Rene Guenon, Roger Garaudy gibi şahsiyetlere başvurmaktan da geri kalmamıştır. Okur, 1925’ten 1940’a kadar ki dönem içerisinde Safa’nın yazılarından toplanan bu kitabı okuduklarında; Türk İnkılaplarının öncesinde yaşanan fikir akımlarına, doğu ile batı kelimelerinin manalarının derinliklerini idrak edecekler. Bu eserin sahibi hakkında çok şey saklıdır. Okura, yolunu çizmek ve yol almak düşüyor.

    Peyami Safa, Türk İnkılaplarına Bakışlar, Ötüken, Aralık 2013, İstanbul, Düşünce, 217 sahife.

    15 Mart 2017 Çarşamba/23:27:25/Aydın.
    Yunus ÖZDEMİR. Saygılar...
  • 416 syf.
    ·67 günde·Beğendi·6/10
    Bir halkın yurt kurma mücadelesini anlatıyor. İngiliz manda rejimi altında yaşarken, Ortadoğu tabir edilen bölgenin siyasi ikliminin de etkisiyle alttan alta teşkilatlanma ; yerleşim yerleri kurma ve bunları korumak için yapılan mücadele. İsrail devletinin kuruluş aşamasında, bir bölgede yaşanan değişimleri, İngilizlerin iki tarafı yani Araplarla, Yahudiler arasında tampon bölge oluşturmasını ve iki tarafı gücendirmeden işi götürmeye çalışmasını ve Yahudilerin artık canına tak etmesi üzerinden kurgulanan tarihi kurgu roman okuyoruz.

    Exodus (Eksodüs), Leon Uris'in 1958 yılında yayımlandıktan 2 yıl sonra 1960 yılında Türkçeye çevrilen romanıdır. Bir halkın bir devlet kurma mücadelesi anlatılır. İsrail devletinin 1948 yılında kurulmasına giden yol anlatılıyor.

    Kitap, İngilizlerin kontrolü altında bulunan Kıbrıs adasında başlar. 2. Dünya Savaşı sonunda Avrupa'dan kaçan ya da göç eden Yahudilerin bir yurt kurmak için şu an yaşadıkları yerlere gitme mücadelesini anlatmaya başlar. Bunun da deniz yoluyla ilk ayağı, Kıbrıs'da bulunan İngilizlerin toplama kampları. Deniz yoluyla yakalanan Yahudiler bu toplama kamplarında tutulur ve kurgu da burada başlar. Aşk, macera, savaş, gazetecilik, hayatta kalma mücadelesi ile konu ilerler. Bir tarafta Amerikalı hemşire ile diğer tarafta Yahudi yer altı teşkilatında gönüllü kişi arasında geçen aşk da kitabın içinde yer alır. Kıbrıs adasında gizlice teşkilatlanan Mossad'ın hem Filistin'e Musevileri güvenli bir şekilde taşıması hem de kendilerini afişe etmeden yaptıkları anlatılır. Kıbrıs adasından kendilerini götürecek tekneye bir isim ararlar ve sonunda 'Exodus' adını verirler.


    İngilizlerin Ortadoğu'da Filistin bölgesinde Arapları kızdırmamak ve küstürmemek için ikili oynamasının yansımasını okuyoruz. İngilizler kendi çıkarları için hem Arapları hem de Amerikalı Musevileri kızdırmamak için orta yol bulur. Siyaset kaçınılmaz olarak her yerde.

    Kıbrıs adasındaki toplama kamplarında yaşananlar ayrıntılı bir şekilde işlenir. Kitap geri dönüşlerle Polonya ve Almanya'da yaşanan gelişmeleri tarih ve yer belirterek anlatılır. Uzun uzadıya özellikle Polonya ve Varşova gettolarında yaşamaya mahkum edilen Yahudilerin yaşamına konuk oluyoruz. Günlük hayatlarına ya da hayatta kalma mücadelelerine tanıklık ediyoruz. Gettoların ağır şartları altında hayatta kalma mücadelesi veren Yahudilere, Almanların yaptığı terör eylemi sürekli dillendirilir. Yahudiler de imkanlar dahilinde kendilerini savunmak için her şeyi kullanırlar. Gettolardaki yaşamı içerden okuyorsunuz. Kanalizasyon sisteminin dehlizlerinde ölüm ve yaşam arasındaki çizgide gidip gelenlerin hikayelerine dahil oluyoruz.


    Geri dönüşler olmaz mı? Olur. Konuyu daha anlaşılır kılmak ve anlatılan konuyla bağlantı kurmak amacıyla karakterler (ya da konu) eskiye döner ya da anlatıcı dönemi anlatarak konuyla bütünlük oluşturması sağlanır. Ama sıkıntı şurada ki, uzatıldıkça konudan kopulabiliyor ve okuyucu bazen bu şekilde uzatılmasını istemeyebilir.

    Araplar Yahudilere bataklık arazilerini satarak para kazandıkça, Yahudiler ise o bataklık arazileri kurutup tarım alanları inşa ederek kendilerine yurt edinirler.


    Romanın baş karakteri Ari Ben Canaan da, gizli Yahudi teşkilatının en önemli kişilerinden biri olup, Kıbrıs'tan, Yahudi mültecileri güvenli bir şekilde Filistin bölgesine ulaştırmayı amaçlar.

    Kudüs ve çevresindeki yaşamdan kesitler sunularak, okuyucuya var olan yapı ve orada bulunanların hayatları hakkında bilgi de sunuluyor. Kudüs'ün üç din açısından öneminden hapsedildikten sonra Musevilerin ibadet konusunda kendi aralarında yaşadıkları farkları da burada okuyoruz. Tarih, kurgu, gerçek kurgu, hayal kurgu iç içe geçmiş.

    Sadece bina, taş, toprak hikayeleri yok. Yaşamın içinden dini, kültürel, siyasi durumlarda ortaya konuluyor. Exodus, Filistin'e varışın hüzünlü öyküsüdür.


    Notlar:
    Kitabın çevirisi çok eski olduğundan okunması epey zor. Çünkü, hem kullanılan kelimelerin bir kısmının artık eskimiş olduğundan dolayı (teşne, lendüha, methal vb.) hem de baskı hataları yüzünden sağlıklı bir şekilde okunması zor. Şimdi internet elimizin altında olduğu için bilmediğimiz bir kelimeyi hemen öğrenebiliyoruz. Yıllar önce yayımlanmış bu kitabı şu an okumak sıkıntılı. O yüzden eğer bu kitabı tekrar basmak isteyen yayım evi varsa İngilizcesinden yeni bir tercüme yaptırmasında fayda var.

    Kitap 1958 yılında yayımlanıp, 1959 yılında ise ödül kazandıktan sonra 1960 yılında Türkçeye çevrilmiş.

    Olayların yaşandığı dönemle kitabın yayımlandığı zaman arasında fazla bir süre olmadığı için ve acılarda taze olduğundan dolayı ABD'de çok etkili olmuş . 1960 yılında sinema filmi çekilmiş. http://www.beyazperde.com/filmler/film-7121/

    Ezcümle: Yeni bir baskısı olursa tekrar okumak isterim. Ama bu baskıyı okumak epey zor. Hem kullanılan kelimeler hem baskı hataları hem de bazı kelimelerin tam çevrilmemesi okumayı zorlaştırıyor. Bu kitap, 17/09/2018 - 21/11/2018 tarihleri arasında okunup, 20 /3/2019 tarihinde inceleme yazısı siteye eklenmiştir.
  • 352 syf.
    ·8 günde·Beğendi·7/10
    Tarihi kurgu romanlarında istenen/beklenen o zamanın kişileri, çevresi, kültürü, yaşayışı, inancının iyi bir şekilde yansıtılabilmesi. Özgün adı Mila 18 olan Türkçeye Mila 18 ve 'Istırap Sokağı' adıyla çevrilen kitap, Polonya'da Varşova'ya bağlı bir kasabada savaşa doğru sürüklenen dünyada hem devlet içinde hem de kendi içlerinde var olma mücadelesi veren 'Yahudi toplumun' mücadelesini anlatıyor.

    Savaş zamanı en yakın kişilerin ya da halkların birbirine nasıl da ters düştüklerini de görüyoruz. Bir mahalle de veya bir toplumda beraber yaşayan insanların ufak bir kıvılcımla nasıl da birbirlerine düşman edilebileceğini de gösteriyor. İnsanların kafalarının içinde bulunan 'düşman', 'bizden değil', 'yok edilmeli' gibi kavramların nasıl da bir anda ön plana çekildiğini de görürüz.

    Polonya Varşova'da yüzlerce yıl beraber yaşayan farklı dine mensup insanların nasıl bir an da değişebileceğini göstermesi anlamında da önemli. Savaş öncesi ile savaş zamanı yaşanan
    aşk ve hüzne de tanıklık ediyoruz.

    Polonya ordusunda 'Yahudi' bir subayla, Katolik bir kadının savaşa doğru sürüklenen coğrafyada hem kendilerini hem de ülkelerini düşünmeleri içinde yaşanan çalkantı ve inançlarının çatışmasını da görüyoruz. "Öz vatanımıza dönmek için ne yapabiliriz?" diyen Yahudilerin ve bunun tartışıldığı ama kapana kısılmış bir vaziyette çıkış yollarının bile olmadığı bir ortamda sadece umuda özlemi okuyoruz.

    Polonya'da bulunan Yahudilerin 2.Dünya Savaşı öncesi ve savaş zamanı yaşadıkları zorluk da anlatılıyor. Almanya ile Rusya arasında kalan ve iki devletin arasında gizlice paylaştığı, savaşın acısı ve bölünen hayatların hikayesi de kitabın içinde yer alıyor.

    1961 yılımda yayımlandıktan kısa bir süre sonra 1963 yılında Türkçeye çevrilerek yayımlanmış. TArihi kurgu roman yazarı Leon Uris'in yine tarih ve kurguyu paralel işlediği, ikinci Dünya savaşı sırasında Polonya'da geçen hüzünlü bir hikayeyi okuyoruz.

    Kitap savaş öncesi durumdan haberler vererek konuya giriyor. Almanların kendilerinden kopartılan Polonya'yı ve diğer devletler içinde kalan Almanları özgürleştirmek istemesi; Hitler'in insanları hipnotize eden konuşmaları sonrası savaşa doğru ilerleyen kıta Avrupa'sının bir görüntüsü çiziliyor.

    Polonya'da yaşamın içinden kareler göstererek, savaş öncesi toplum durumu da anlatılıyor. Polonya'da bir mahalle (bölgede) beraber yaşayan Almanlar ile Yahudilerin savaş çığırtkanlığı başladığı andan itibaren yaşadıkları korku, gelecek kaygısı ve rahat hareket edememe ile karşı karşıya kalınıp,
    kıstırılmış bir şekilde hayatı yaşaması. Yavaş yavaş savaşın seslerinin yanı başlarına kadar gelmişken artık konuşmaların 'yarın ne olacak' tarzına dönüp, bugünü bırakıp yarına bakmanın telaşı içinde olan insanların içsel yolculuğuna tanıklık edeceğiz.

    Yahudi genç bir subay ile Katolik bir kadının aşkı konu içine dahil edilerek, hikaye genişletilip, biraz da duygusallık katılmış. Aşk herşeyi çözecek mi? Aşkın karşısında kim durabilir?

    Yahudinin Yahudiyle, Hıristiyanın Hıristiyanla evlenmesi gerektiğine dair saklı inanış burada da kendini gösterir. Karışıklık olmasın diye herkesin kendi sınırları içinde kalması gerektiğinie inanlan dini/kültürel inanışın bu iki kişinin de karşısına çıktığını görürüz.

    Kendilerine ait bir toprak parçası olmadığı için sürekli oradan oraya sürgün edilen Yahudilerin, Polonya gibi Katolik Hıristiyanlığın yaygın olduğu bir yerde yaşaması, çalışması ve hayatta kalması hele bir de savaş içinde çok zor bir durumu oluşturur. Bunu iliklerine kadar yaşayıp, sürekli aşağılanan, hor görülen bir toplumun bireyi olmak hiç de kolay bir durum da değil.

    Polonya'da Yahudi yerleşimi ve sebepleri üzerine biraz konuşuluyor. Niçin Yahudilerin burada olduğundan ve neden şimdi gitmeleri gerekir üzerine tarihin içinden okuyucuya aydınlatıcı bilgiler de veriliyor. Yani bir çeşit sebep-sonuç ilşkisi kuruluyor.

    Polonya içindeki Yahudilerin, Ukrayna'dan gelen Kazaklar tarafından katledilmeleri, kendilerini dış dünyaya kapatmaları ve belli bölgelerde yaşamaya zorlanmaları ve bu yüzden iyice dine sarılıp, kendi içlerinde mezhepler ve mistik tarikatların kurulmasına giden yolun da sebebi anlatılmaya çalışılıyor.

    Sadece belli bir aşk ya da Yahudilerin katliama maruz bırakılması anlatılmıyor. Konunun bütünlüğü için de arka plan olarak Yahudi tarihi, dili, kültürü hakkında bilgiler de veriliyor.

    Polonya'nın Rusya ve Almanya arasında paylaşılması ve yaşanan sıkıntılar; Nazilerin Polonya'yı işgal etmesiyle işbaşına getirilen yeni yönetimin, kapanan yaraları kaşıması da anlatılıyor.

    Yahudi toplumu içinde yapılan toplantılar, kıstırılmış ve hapsedilmiş küçük bir toplumun kendi içinde var olma mücadelesi, umudun, umutsuzlukla çatışması; yani bu kara günlerden çıkışın umudunu yaşayanlarla yaşamayanların bir arada yaptıkları toplantılar, Nazilerden kurtulma yöntemleri üzerine yapılan çalışmalar; bu arada kendi içlerinde yaşanan
    görüş ayrılıklarıyla ilgili derin tartışmaların da su yüzüne çıktığı görülür.

    Farklı açılardan anlatılır olaylar. Tek kişinin anlatması yerine farklı kişilerin anlatımıyla ilerler. Yahudiler vardır ama bunun yanında gazeteci de var; ayrıca konuya dahil edilen partizan veya iyiler de mevcut.

    Polonya'da Alman zulmü altında yaşayan Yahudilerin bir odaya hapsedilmiş gibi yerlerinden yurtlarından atılması, mal varlıklarına el konulması, başka yerlere gitmelerine izin verilmemesi kısaca bir halkın kıstırılmışlığının hüzünlü, acı hikayesi.

    İşbirliği. Her taraf arasında. Yahudilerle Naziler içinde; Nazilerin Nazilerle, Polonyalıların Nazilerle, işbirliği içinde çıkar çatışmaların da üst seviyede olduğu bir durumun da görüntülendiği bir yapı.

    Mila 18, Varşova gettosunda var olma mücadelesi veren bir avuç insanın hikayesini anlatır. Kapana kısılmış halden özgürlüğe gidecek yolu açmak için yerin altında ve üstünden işbirlikçi yapıyla ve Nazi askerleriyle yaptıkları mücadele anlatılır. Çok zor koşullar altında yaşam savaşı veren halkın, bir avuç kalacak kadar yok edilmelerine tanıklık edilirken, direniş ve mücadeleyi bir an olsun bırakmamayı da görürüz.


    Kitap bazen yavaşlasa da akıcı bir üslupla yazıldığı için yaşanan olay, anılar, duygu ve düşünceler iyi yansıtılmış. Zulüm, işkence ya da kısaca insanlık dışı muamele ile karşı karşıya kalan bir avuç Yahudi'nin ölüme gidişlerinin hikayesini okuduk. Gerçek olayların çoğu gerçek kişilerden oluşan yapısıyla örülü bir kitabı okuduk. Çoğu yer insanın içi sızlatır. Bu zulme karşı koyamayan ya da göz yumanlara kızdık. Savaşın yüzünü kanalizasyon içinde gördük. İnsanlığı aradığımızda onu orada gördük. Azınlığın topyekun imha dilmesini gördük. Kısaca savaşın iğrenç yüzünü 'Istırap Sokağı' içinde gördük.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Kitap 1963 tarihli, Nihal Yeğinobalı çevirisi, Altın Kitaplar baskına sahip. Ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
    + Bu kitabı 26/08/2018 - 1/9/2018 tarihleri arası okuyup, notlar alıp, düzenlemesi ve siteye eklenmesi ise 13/11/2018 tarihinde yapılmıştır.
    + Mila 18, gettoda yaşayan Yahudilerin merkez sığınakları için verdikleri isim.