Bazen kendi kendime şöyle diyorum, “Bu kader yalnız sana özel. Senden başka herkes mutlu. Hiç kimse böylesine acı çekmemiştir”. Sonra eski bir şairi okuyorum ve kendi kalbimin içini görüyormuş gibi oluyorum. Derdim çok büyük. Benden önce bu kadar çok acı çeken olmuş mudur acaba?
Stefan Zweig’ın kalemini çok severim ve bu kitabı da favorilerim arasına girdi. Açıkçası, kitabın ismi beni kendisine çekmedi ilk başlarda çünkü “Korku, ana duygulardan birisi işte, ne olabilir ki, nasıl olur da korku gibi bir duyguyu bana geçirebilir? Üstelik bu kadar ince bir kitap ile!” diye düşünüp, okumayı bile ertelediğim oldu.
Tüm okuyucularının bildiği gibi Zweig, kadının zihnine dayalı hikayeler yazmaktan hoşlanır ve bu da bir diğeri. Şaşırtıcı bir şekilde dünyayı farklı kadınlardan, farklı yaşamlardan ve farklı korkulardan tanımlamada her zaman iyidir. Bu hikayede gerginliği, korkuyu, tutkuyu, stresi ve tansiyonunu hissedebilirsiniz. Hikayedeki kadın karakter bir eş, anne, heyecan arayan bir kadındı. Aradığı heyecanı bulduğunda hayal ettiği kadar iyi değildi. Bir sürü sır ve “kilitli olmayan” kapılar onu bekliyordu.
Sayfaları hızlıca okuyup, diğer bir sayfaya geçtiğimde neler olacağını daha çok merak etmeye başlamıştım. Kitap okurken böylesi duygulara kapılmayı seviyorum ve bu hissi bana yaşattı gerçekten.
Son olarak, kitabın sonundaki erkek karakterin kadın karaktere yaptığı konuşma beni tatmin etmedi. Açıkçası daha farklı bir şey bekliyordum içten içe. Ama yine de yeterli düzeyde şaşırtmaya yetti.