• 100 syf.
    ·Beğendi·10/10·
    Kitap isminden de anlaşılacağı gibi adım adım ölüme götüren bir hikâye. Mutsuz bir evlilik, sahte mutluluklar ve acı bir son. Keyifli okumalar dilerim.
  • 96 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    İnsan niçin yaşar diye sorsak hemen hemen herkesin cevabı birbirine yakındır. İnsan ailesi, anne-babası, eşi, çocukları için yaşar. Daha iyi bir gelecek, daha parlak bir kariyer için yaşar.
    İnsan hep daha fazlasıyla, doymak bilmeyen bir nefisle yaşar. Bir evi olsun ister, evi olunca çok daha gösterişlisini, lüksünü ister. Para ister, sahip olunca daha da fazlasını ister. İnsan budur işte, doymak bilmez, azla yetinmez, hep daha fazlasını ister.


    Tolstoy 'a göre ; insan ahlakla, sevgi, dürüstlük gibi erdemlerle yaşar. İnsan severek, sevilerek, sevgi umarak yaşar hep. İnsan hep bir umutla yaşar. İnsan paradan önce duygularıyla, seçimleriyle, inancı, ahlakı, bakış açısı ve yüreğiyle yaşıyor.
  • 136 syf.
    Tolstoy' un basit bir üslupla güzel mesajlar verdiği kitabıdır.

    "seven insan tanrı'nın, tanrı da onun içindedir; çünkü tanrı sevgidir." şeklindeki tanrı betimlemesi beni çok etkiledi. çünkü varoluşa dair yol gösterebilecek nitelikte cümleler gibi geliyor bana.
  • 589 syf.
    ·17 günde·8/10
    Savaş ve Barış Tolstoy’dan okuduğum ilk kitaptı. Kitaba başlarken karakter sayısı biraz gözümü korkuttu. Ama okudukça her bir karakter içselleşmeye başladı.

    Kitabın genel olarak başlangıcı; Napolyon’un savaş stratejisinden bahsedip karakter analizleri ve dönem dönem yaşanan aşklar konu edilmiş. Hatta kitabın yarısına gelene kadar savaş adına pek bir konu işlenmediğini söyleyebilirim. Olay başlı başına Rusya’da yaşanıyor. Soylular ve sürekli olarak verilen balolar dönem olarak ‘Masumiyet Çağı’ ve ‘Aşk ve Gurur’u da anımsattı. Özellikle Nataşa adında güzeller güzeli bir kızı baz alarak aşk hayatıyla harmanlanıp Fransa’nın Rusya’yı işgali anlatılmış. Bazı kitaplarda kendime belirli karakterleri çok yakın hissederim. Bu kitabın benim için unutulmayacak ismi de Prens Andrey olacak. Baştan itibaren içine çeken karakterleri ile de sarıp sarmalayan Napolyon dönemini de çok güzel işleyen bir baş yapıt.
  • 106 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Varlığını sorgulayan ve bana da sorgulatan, cevaba yaklaşmama ve daha derin düşünmeme sebep olan kitap. Aslında birçok kez aklımdan geçmiş olanları mükemmel şekilde kağıda dökmüş yazar. Okurken pekçok farklı ruh haline girdim. Farklı açılardan bakmamı ve görmemi sağladı. Tekrar okuduğumda eminim ki çok daha farklı şeyler düşünüp çok daha farklı şeyler görürüm.
  • 1035 syf.
    ·68 günde·10/10
    Kitabın başında İncil'den bir alıntı: "İçim nefretle dolu, öcümü alacağım."


    "Tolstoy, düzyazıda Rusların en büyük yazarıdır. Şunu keşfetti
    Tolstoy: (Hiç kuşkusuz, kendisi de bilemedi keşfini) Yaşamı, çok hoşa
    gidecek bir biçimde, tastamam, biz insanoğullarının zaman duygusuna
    denk düşecek biçimde canlandırmanın yöntemini... Saati sayısız okur-
    larının saatiyle aynı giden, bildiğim tek yazar odur."
    Vladimir Nabokov'un sonsözünden.

    Anna...
    Bu ad bende çok şey ifade ediyor..neden bilmem ama Anna adı tarihte hep mi hayatı mahvolmuş kadınların adı olur?
    İlk kez Boleyn Kızı kitabında İngiltere kralı VIII Henry'nin ikinci ve idam olunan karısı Anna'yla tanışmıştım...

    Boleyn kızı Anna yüksek mevki istiyordu, Karenina yalnızca aşk...
    Her ikisinin sonu ölüm oldu ..birininki idam, diğerininki intihar...

    Daha kaç ANNA'lar var bu hayatta?
    Anna Karenina uykusunda doğuş yaparken öleceğini görmüştü..ama o intihar ederek hayatını sonlandırdı...

    Tolstoy için ölüm, ruhun doğuşu demektir çünkü.


    Birincisi, toplumun Anna'yı yargılamaya hakkı
    yoktu; ikincisi, Anna'nın da intikam dolu intiharıyla Vronski'yi ceza-
    landırmaya hakkı yoktu.

    Ne oldu da kitabı sevdim?

    Vladimir Nabokov değerli incelemesini okuyanadek...okuyup bitirdikten sonra ben hiç dikkat etmemişim kitaptaki ayrıntılara dedim kendi kendime..oysa Lev Nikolayeviç Tolstoy ne büyük bir yazar ne büyük bir insanmış...

    Tolstoy 1875'ten sonra yıldan yıla artacak bir bunalıma girdi. 1877'de yayımlanan ikinci büyük romanı Anna Karenina bu bunalımın izlerini
    taşıdığı çok açık.

    Konuşmamı çok sürdürmeden bu kitap hakkında okuduğum Nabokov'dan en değerli, en güzel incelemeyi sizlerle paylaşmak istiyorum..


    Dünya edebiyatının en çekici kişilerinden biri olan Anna, genç,
    güzel, özünde iyi; ama gene özünde bahtsız bir kadındır. Çok genç bir
    kızken iyiliğini düşünen bir teyze tarafından, göz kamaştırıcı
    bürokratik kariyer sahibi, ilerisi için umut veren bir yüksek memurla
    evlendirilen Anna, St. Petersburg sosyetesinin en pırıltılı çevrelerinde
    mutlu bir yaşam sürdürmektedir. Küçük oğlunu deliler gibi sevmekte,
    yirmi yaş büyük kocasına saygı duymaktadır; canlı, iyimser yaradılışı
    yaşamın kendisine sunduğu bütün yüzeysel hazlardan tat almasını
    sağlamaktadır.
    Bir Moskova yolculuğunda Vronski'yle tanışır ve ona derin bir aşkla
    bağlanır. Bu aşk, Anna'nın çevresindeki her şeyi değiştirir; baktığı her
    şeyi farklı bir ışık altında görmeye başlar. St. Petersburg garında
    Karenin'in onu karşılamaya geldiği o ünlü sahnede kocasının iri ve
    çirkince kulaklarının büyüklüğünü ve insanın sinirine dokunan kepçe
    biçimini ansızın fark eder. Bu kulakları eskiden hiç fark etmemiştir,
    çünkü eleştirel gözle bakmamıştır; Karenin, Anna'nın öylece kabul-
    lendiği yaşamındaki kabul edilegelmiş şeylerden biridir. Artık her şey
    değişmiştir. Vronski'ye duyduğu aşk, eski dünyasını ölü bir geze-
    gendeki ölü bir manzara gibi gösteren bembeyaz bir ışık selidir.
    Anna yalnızca bir kadın. Kadınlığın parmakla gösterilecek bir örneği
    değil; dopdolu, yoğun doğasının ahlâki yönü ağır basan bir kadındır
    da; roman kişisi olarak her şeyiyle anlamlı ve önemli, göz alan bir
    kişidir ve bu aşkı için de geçerlidir. Kitaptaki başka bir roman kişisin-
    in, Prenses Betsi'nin yaptığı gibi gizli kapaklı bir gönül serüveniyle
    kendini sınırlayamaz. Doğrucu ve tutkulu doğası kılık değiştirmeleri,
    gizli kapaklı işleri reddeder. O, yıkık dökük duvar diplerinden
    sürünerek birbirinden farksız âşıkların yataklarına yollanan arzu dolu bir kenarın dilberi, düşlerle yaşayan taşralı Emma Bovary değildir.
    Anna, Vronski'ye bütün yaşamını verir, sevgili küçük oğlundan ayrıl-
    maya –çocuğu görmemekten duyacağı korkunç acıya karşın– evet der
    ve önce ülke dışında, İtalya'da, sonra da onun Orta Rusya'daki kır
    evinde Vronski ile birlikte yaşar. Bu "açık" gönül serüveni ahlâktan
    nasibini almamış dost çevresinin gözünde ahlâksız olarak damgalan-
    masına yol açsa da yapar bunu. (Anna'nın, bir bakıma Emma'nın
    Rodolphe ile kaçma düşünü gerçekleştirdiği söylenebilir. (Kaldı ki
    kendi çocuğundan ayrılırken Emma'nın içi bile sızlamaz, o küçük
    hanım için çetrefil ahlâki sorunlar filan söz konusu değildir.) Sonunda
    Anna ile Vronski kent yaşamına dönerler. Çevresindeki ikiyüzlü toplu-
    luğu aşk serüveninden çok, toplum kurallarını nasıl açıkça hiçe say-
    dığını göstererek küplere bindirir Anna.
    Anna, toplumun öfkesinin sonuçlarına katlanırken, horlanıp züp-
    pece davranışlarla karşılanırken, hakaret görüp kendisinden "bucak
    bucak kaçılırken" Vronski, erkek olduğu için –kesinlikle çok derin,
    yetenekleri olan bir erkek değildir, sadece "gözde" bir erkek diyebiliriz
    ona– rezaletten etkilenmez; çağrılar alır, şuraya buraya gider, eski
    dostlarıyla buluşur, lekelenmiş Anna'yla bir saniye bile aynı odada
    durmayacak güya namuslu kadınlarla tanıştırılır. Anna'yı hâlâ
    sevmektedir; ama zaman zaman da eğlence ve şıklık dolu kendi
    dünyasına geri döndüğüne sevinir ve ara sıra bu dünyanın nimetler-
    inden yararlanmaya da başlar. Anna, yanlış bir değerlendirmeyle,
    onun önemsiz kaçamaklarını aşkının hararetinde bir düşüş olarak
    görür. Yalnızca aşkının Vronski'ye artık yetmediği, onu belki de
    yitirmekte olduğu duygusuna kapılır.
    Ortalama zekâda, küt bir adam olan Vronski, Anna'nın kıskançlığı
    karşısında hoşgörüsüz davranır ve böylece Anna'nın kuşkularını
    doğrular sanki.[228] Tutkusunu çıkmaza sokan bunca çamur balçık
    içinde dönenen Anna, mayıs ayının bir pazar akşamı kendini bir yük
    katarının altına atar. Vronski neler yitirdiğini çok geç anlamıştır. Ney-
    se ki, Osmanlılarla savaş –yıl 1876'dır– rüzgârları esmektedir, bu hem onun hem de Tolstoy'un çok işine gelir ve Vronski bir gönüllü tabur-
    uyla cepheye yollanır. Bu, belki de romandaki tek karşı çıkılacak nok-
    tadır; çünkü çok kolaycı, çok hazırcıdır.

    Görünürde romandan oldukça bağımsız bir çizgide ilerleyen koşut
    bir öykü de Levin ile Prenses Kiti Şçerbatski'nin sevişmeleri ve
    evlenmeleridir. Tolstoy'un içine kendini tüm öteki erkek kahraman-
    larından daha çok kattığı Levin, ahlâki idealleri olan, Vicdan'ın "V"sini
    büyük yazan bir adamdır. Vicdan ona bir an soluk aldırmaz. Levin,
    Vronski'den çok farklıdır. Vronski, yalnızca kendi dürtülerini doyur-
    mak için yaşar. Anna ile tanışmadan önce çevresine ters düşmeyen bir
    yaşam sürdürmüştür Vronski; âşıkken bile ahlâki ideallerin yerini
    çevresinin benimsediği genelgeçer ilkeler alabilir ve o bundan rahat-
    sızlık duymaz. Oysa Levin çevresindeki dünyayı aklıyla kavramakla ve
    onun içindeki yerini hak etmekle yükümlü olduğunu düşünen bir
    adamdır. Bu nedenle, Levin'in yaradılışı sürekli bir evrim içindedir,
    roman boyunca tinsel olarak gelişir, Tolstoy'un o tarihlerde kendi
    kendisi için geliştirdiği, olgunlaştırdığı dini ideallere doğru yönelir.
    Bu ana roman kişilerinin çevresinde belli sayıda başkaları dolanır.
    Anna'nın kaygısız, işe yaramaz erkek kardeşi; kızlık soyadı Şçerbatski
    olan karısı Doli, iyi yürekli, ciddi, yaşam boyu acılar çekmiş bir kadın,
    bir anlamda yaşamını kendini yok edercesine çocuklarına ve hayırsız
    kocasına adadığı için Tolstoy'un ideal kadınlarından biri; sonra Şçer-
    batskiler, Moskova'nın en köklü aristokrat ailelerinden biri;
    Vronski'nin annesi ve Petersburg yüksek sosyetesinin üyelerinden
    oluşan koskoca bir galeri. Petersburg sosyetesi Moskova sosyetesinden
    çok farklıydı. Moskova yufka yürekli, rahat, gevşek, anaerkil eski
    kentti, otuz yıl sonra benim dünyaya gözlerimi açtığım Petersburg ise
    incelmiş, soğuk, biçimci, gözde ve görece yeni başkent. Elbette bir de
    Karenin'in kendisi; Anna'nın kocası Karenin, soğuk, hak düşkünü,
    kuramsal erdemi içinde acımasız, devletin sadık hizmetkârı,
    dostlarının sahte ahlâkçılığını kabullenmeye dünden razı philistine
    bürokrat, ikiyüzlü bir adam ve bir zorba. Ender olarak iyi bir davranışta, iyi yürekli bir jestte bulunduğu olsa da bunları çok
    geçmeden unutur ve kariyer kaygıları adına gözden çıkarır.
    Vronski'nin çocuğunu doğurduktan sonra çok hasta düşen ve
    ölümünün yakın olduğundan emin olan (ama ölüm henüz gelmeyecek-
    tir) Anna'nın yatağının başucunda, Karenin Vronski'yi bağışlar ve ger-
    çek bir Hıristiyan'a yakışacak bir tevazu ve yüce gönüllülükle onun
    elini sıkar. Daha sonra, insanın içini ürperten, eski, sevimsiz kimliğine
    geri dönecektir; ama o an sahneyi aydınlatan ölümün yakınlığıdır ve
    Anna bilinçaltında Vronski'yi sevdiği kadar onu da sever; her ikisinin
    de adları Aleksey'dir, her ikisi de ona âşık erkekler olarak Anna'nın
    rüyalarını paylaşmışlardır. Ama bu içtenlik ve iyi yüreklilik uzun
    sürmez ve Karenin boşanma girişiminde bulunup da –onu pek etkile-
    meyecek; ama Anna için çok önemli olan bir girişim– bunu yaparken
    birtakım tatsız engellerle karşılaşacağını görünce vazgeçiverir ve Anna
    için ne gibi sonuçlar doğuracağına aldırmadan bir daha denemeyi
    kesinlikle reddeder. Dahası, kendi hak düşkünlüğünden doyum
    sağlamayı bile becerir.

    Tolstoy, Anna'nın kırmızı çantasını birinci bölümün XXVIII.
    parçasında ortaya çıkarır. Bu çanta "oyuncak gibi" ya da "minicik"
    olarak tanımlanır; ama büyüyecektir. Anna, Petersburg'a gitmek üzere
    Doli'nin Moskova'daki evinden çıkarken birden nedeni belirsiz bir
    gözyaşı seline kapılacak, al basmış yüzünü içine bir gecelik başlığı ve
    keten mendiller koyduğu bu küçük çantanın üzerine eğilecektir. Tren-
    in kompartımanına yerleştiğinde küçük bir yastık, İngilizce bir roman
    ve bunun sayfalarını açmak için bir kâğıt keseceği çıkarmak üzere
    kırmızı çantayı bir kere daha açacaktır; bundan sonra kırmızı çanta
    yanında uyuklayan hizmetçinin ellerine emanet edilir. Dört buçuk yıl
    sonra (1876 Mayıs'ı) yaşamına son verdiğinde silkip attığı son eşya da
    bu çanta olacaktır. Kendini trenin altına atarken bileğinden çıkarmaya
    çalıştığı bu çanta onu kısacık bir an oyalar.
    Şimdi gelelim teknik açıdan kadının düşüşü olarak adlandırılan
    olaya. Ahlâki açıdan bakıldığında, bu sahne Flaubert'den, Emma'nın
    coşku sarhoşluğundan, Rodolphe'ın Yonville yakınlarındaki küçük,
    güneşli çam korusunda içtiği purodan çok, çok uzaklardadır. Bu parça
    boyunca zinayı kanlı bir cinayetle eş tutan ahlâki bir karşılaştırma
    sürdürülür; ahlâki bir imge olarak Anna'nın bedeni sevgilisi
    tarafından, günahı tarafından ayaklar altında ezilir, parça parça edilir.
    Anna ezici bir gücün kurbanıdır:
  • 100 syf.
    ·1 günde·8/10
    Ölüm döşeğindeki bir insanın yaşamını sorgulaması ne acı. Bütün hayatını yanlış yaşamış olma düşüncesiyle karanlığa yolculuğa hazirlanma... Güzel bir iç hesaplasma ve ölüme yürüyüş.
    Okumayı dusunenlere tavsiye ederim.