• Uçuşların tehlikesine ilişkin eleştirileri kanıtlarcasına,uzay meki­ği Challenger 1986'da kalkışından bir dakika sonra patladı ve yedi astronotun ölümüne neden oldu. 2003'te Columbia dünyaya dönü­şü sırasında parçalandı, yine yedi kişi öldü. Diğer uzay felaketlerin­ de olduğu gibi, bu iki felaket de çok sayıda insanı üzdü, onlara ka­dere meydan okuduğumuzu (veya Tanrı'yı kızdırdığımızı) hissini verdi. İnsanlar zaten atomların gücünü serbest bırakmış, genlerimi­zi barındıran moleküllerin içine bakmış, muazzam miktarda bilgiyi depolamanın ve kullanmanın yöntemini bulmuştu. Tanrı bize,"Dünya'yı doldurun" diye buyurmuştu, terk edin diye değil. "Başı göğe değen" Babil Kulesi'ni inşa etmeye çalışan ve Tanrı tarafından bu tasarıları engelleneo Babiliilere mi benziyorduk? Yoksa tanrılar­ dan ateşi çalıp insanlara vererek yüce Zeus'u öfkelendiren Promet­ heus muyduk? Zeus, Prometheus'u zincire vurmuş ve sürekli kendi­ni yenileyen karaciğerini sonsuza kadar yemesi için bir kartal gön­dermişti. Bilim adamları ısrar ettikçe ABD, Rusya, Avrupa ve Japonya geze­genlere inen veya gezegenlerin yanlarından geçerken fotoğraflarını çe­ken ya da güneş sistemimizi araştıran insansız uzay araçları yolladı. Bu araçlar küçük gezegenleri, Merkür'ü, Venüs'ü, Mars'ı ve dev gaz toplarını, Jüpiter'i, Satürn'ü, Uranüs'ü ve Neptün'ü ziyaret ettiler. (Uzaktaki Plüton hala bizi bekliyor.) Gezegen turu yapan bu araçlar­ dan biri 1983'te (önceden tasarlandığı üzere) güneş sisteminden çıktı ve kozmik okyanusun içine daldı. Bir hesaba göre bu araç şu andaki hızıyla yol alırşa Aldebaran adındaki yıldızın yanından 8001972 yı­lında geçecek. Araçta üzerinde bir erkek ve bir kadın çizimleriyle gü­neş sistemimizin bir haritasının yer aldığı bir levha bulunuyor. Hari­tanın, levhayı bulacak uzaklardaki bir canlının Dünya'nın yerini an­lamasına yardımcı olması amaçlanıyor
  • Bütün risalelerde, Said-i Nursi, Nur Risaleleri, Nurcular büyük puntolarla basılır, alabildiğine propagandaları yapılır. Mesela: (Ayet-ül Kübra, sf. 157 149-200). Halbuki büyük dinlerin böyle bir reklama ihtiyacı yoktur. Ancak bir misyona bağlı olan mezhepler,tarikatlar açık veya gizli şekilde bir misyoner gibi çalışır.Nur risalelerinin satış reklamı için çıkarılan levha, kartpostal,afiş ve fiş gibi çeşitli malzemeden başka, Said Nursi'yi acaip kıyafeti içinde gösteren fotoğraflar da dahil bütün risaleler Nurculuğun mübalağalı reklamıyla doludur.
  • "Bombay'da bir camiye girmiştim. Duvarına 'Zinde bad Mustafa Kemal' diye yazılmış bir levha asılmış olduğunu gördüm. Yani 'Yaşasın Mustafa Kemal'.Mihrabın sol tarafında da iki rahle üzerinde Kur'an'ı Kerim ile Mesnevi bulunuyordu.Hin­distan Müslümanları Mustafa Kemal'i kendi milli kahramanları sayıyordu."
    Zeki Velidi Togan
    Sinan Meydan
    Sayfa 420 - İnkılap Kitabevi,2009
  • Yüzün bir levhâ-i nûr, Yûsuf’tan kat kat güzel.
  • Sadra şifa anahtar bir cümlemiz var: “Bu da geçer ya hu!” . Onu dediğimiz zaman, hayatın o ana asılı kalmadığını söylemiş oluyoruz. Onu tekkede asılı bir levha olmaktan çıkarıp hayatı kuşatan, yaşayan bir ruh haline getirmek lazım. Fethi Gemuhluoğlu, “ Gelecek iyi olur, mazi bitmiştir. Gelecek bize ait bir endişe ve bekleyiş değildir. Hale razıyım. “Dem bu dem” deriz. Allah deriz. Peygamber-i Ekber deriz. Meded ü inâyet Ya Şah-ı Velayet deriz” diyordu. Sabır bir zikirdir.

    Kemal Sayar
  • 60- وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ “Bir vakit Musa yanındaki gence demişti ki:”

    Hz. Musanın yanındaki genç, Yuşa Bin Nun’dur. Hz. Musa’ya hizmet ediyor, yanında bulunuyordu.

    لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim.”Ayetteki Mecmau’l-Bahreyn, iki denizin birleştiği yer anlamındadır. Bundan murat, onlara nisbetle doğu tarafındaki İran ve Rum denizleridir. Hz. Musa’nın Hızır’la orada buluşacağı bildirilmişti.

    Denildi ki: İki denizden murat Hz. Musa ve Hz. Hızır’dır. Çünkü Hz. Musa zâhir ilimlerinde bir deniz, Hz. Hızır da bâtın ilimlerinde bir deniz gibi idi.

    أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا “Yahut senelerce gideceğim.”

    Rivayet edilir ki: Hz. Musa (as) Firavun ve kavminin helakinden sonra Mısıra girdiğinde insanlara çok beliğ bir konuşma yaptı. Konuşması çok beğenildi ve kendisine “Senden daha bilgili birini biliyor musun?” denildi. Hz. Musa “hayır” diye cevap verdi. Bunun üzerine Allahu Teâlâ O’na şöyle vahyetti: “Senden daha bilgili Hızır kulumuz var, o Mecmaul’-Bahreyndedir.”

    Hızır, Afridon döneminde idi. Büyük Zülkarneynin de ilk devirlerine yetişmişti. Hz. Musa devrine kadar da hayatı devam etti.

    Şöyle de denildi: Hz. Musa Rabbine şöyle sual etti:

    -Kullarının sana en sevimli olanı kimdir?

    -Beni anıp unutmayan.

    -Kullarının en hikmetle hükmedeni kimdir?

    -Hak ile hükmedip hevâya uymayan.

    -Kullarının en bilgilisi kimdir?

    -Hidayete sevkedecek veya yanlıştan alıkoyacak bir şeyler bulurum ümidiyle, kendi ilmiyle yetinmeyip diğer insanların ilminden istifadeye çalışan.

    -Ya Rabbi, şayet kullarından benden daha bilgili olanı varsa, bana onu bildir.

    -Hızır senden daha bilgilidir.

    -Ya Rabbi, Onu nerde bulabilirim?

    -Sahilde, kayanın yanında.

    -Ona ulaştığımı nereden bileceğim?

    -Bir sepet içine bir balık koyarsın. Ona kaybettiğin yerde Hızır’ı bulursun.

    İşte bu muhavereden sonra Hz. Musa, yanındaki gençle yola çıktı “Sepetteki balık kaybolduğunda bana haber ver” diye de tenbihte bulundu.



    61- فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا “Derken iki denizin birleştiği yere vardıklarında balığı unuttular.”Bundan murat, Mecmau’l- Bahreyndir.

    Hz. Musa, balığa dikkat etmeyi, halini bilmeyi unuttu. Hz. Yuşa da Hz. Musa’ya balığın canlandığını ve denize düştüğünü hatırlatmayı unuttu. Rivayete göre, Hz. Musa uykuda iken sepetteki o kızartılmış balık O’nun veya Hz. Hızır’ın bir mu’cizesi olarak canlandı ve denize sıçradı.

    Denildi ki: Hz. Yuşa “Hayat Pınarından” abdest aldı. Bu sudan bir miktarı ölü balığa değdi, bununla canlandı ve suya sıçradı.

    Denildi ki: Hz. Musa ve Yuşa, balığın haline ve Hz. Hızırla baluşmalarına alâmet olan duruma bakmayı unuttular.



    فَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَبًا “Balık ise denizde yolunu bulup kaybolmuştu.”

    Denildi ki: Allah suyun balık üzerine akışını tuttu; su onun üzerinde tak gibi oldu.



    62- فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَاهُ “Orayı geçtikleri zaman, genç arkadaşına dedi:”

    Mecmau’l- Bahreyni geçince, yol arkadaşına şöyle dedi:

    آتِنَا غَدَاءنَا “Öğle yemeğimizi getir.”

    لَقَدْ لَقِينَا مِن سَفَرِنَا هَذَا نَصَبًا “Gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk.”

    Denildi ki: Buluşma yerini geçinceye kadar, hiç yorgunluk hissetmemişti. Orayı geçmesinden sonra gece boyunca ve diğer gün öğleye kadar yol aldılar. O zaman Hz. Musaya açlık ve yorgunluk arız oldu.

    Denildi ki: Hz. Musa bundan başka bir seferde yorgunluk duymadı. “Gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk” demesi, bunu teyid eder.



    63- قَالَ أَرَأَيْتَ إِذْ أَوَيْنَا إِلَى الصَّخْرَةِ فَإِنِّي نَسِيتُ الْحُوتَ “Gördün mü? dedi. Kayanın orda dinlendiğimiz vakit doğrusu ben balığı unutmuşum.”

    Buradaki kayadan murat, Hz. Musa’nın yanında uyuduğu kayadır.

    وَمَا أَنسَانِيهُ إِلَّا الشَّيْطَانُ أَنْ أَذْكُرَهُ “Onu hatırlamamı, muhakkak şeytan bana unutturdu.”

    Hz. Yuşa’nın bu ifadesi, şeytanın vesveseleriyle kendisini meşgul edip unutturmasını söyleyerek mazeret beyan etmektir. Hâlbuki böyle hayret verici bir durum, unutulacak bir şey değildir. Lakin Hz. Musa ile olan beraberliğinde böyle şeyleri görmeye alıştığı için, buna çok da önem vermedi.

    Belki de apaçık ayetleri görmenin sonucu olarak, kendini tümüyle ibret almaya vermesi ve bütün benliğiyle Cenab-ı Hakka yönelmesi sebebiyle, bunu söylemeyi unuttu. Bunu şeytana nisbet etmesi ise, nefsini terbiye için olabilir. Veya kuvvetinin her iki tarafı aynı anda kaldıramaması, bunlardan biriyle meşgul olmak zorunda kalması bir noksanlık olmasından böyle demiştir.

    وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ عَجَبًا “Balık, denizde garip bir yol tutup gitmişti.”

    Bu ifade, Hz. Yuşanın kelamının son kısmı da olabilir.



    64- } قَالَ ذَلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ “(Musa) dedi: İşte aradığımız o idi.”

    Balığın bu durumu, isteğimize ulaştığımızın bir emaresidir.

    فَارْتَدَّا عَلَى آثَارِهِمَا قَصَصًا “Bunun üzerine izleri üzere geriye döndüler.”

    Gerisin geriye döndüler, o kayanın yanına vardılar.



    65- فَوَجَدَا عَبْدًا مِّنْ عِبَادِنَا “Nihayet kullarımızdan bir kul buldular.”

    Cumhura, yani ekser âlimlere göre bahsi geçen zât Hz. Hızırdır. Elyesa veya İlyas olduğunu söyleyenler de oldu.

    آتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِندِنَا “Biz ona katımızdan bir rahmet verdik.”

    Ayetteki rahmetten murat, vahiy ve nübüvvettir.

    وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا “Ve tarafımızdan bir ilim öğrettik.”

    Ve O’na bize has ve ancak tevfik ve inayetimizle bilinen bir ilim öğrettik. Bu ilim, gaybî şeyleri bilme ilmidir.[1>



    66- قَالَ لَهُ مُوسَى هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلَى أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا “Musa ona:“Doğru yola sevk edici olarak sana öğretilenden bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi.”

    Din meselelerinde bilinmesi şart meselelerden olmadıktan sonra, Hz. Musanın başkasından bir şeyler öğrenmesi O’nun nübüvvetine ve şeriat sahibi olmasına aykırı değildir. Çünkü peygamberin dinin usulü ve füru’unda, gönderilmiş olduğu kimselerden daha bilgili olması gerekir. Ama her ilimde onlardan daha bilgili olması lazım değildir.[2>

    Hz. Musa, Hz. Hızır’a tâbi olmayı isterken tevazu ve edebe son derece riayet etti. Kendisinin o noktada cehaletini bildirdi ve tâbi olmak için izin istedi. Ondan, kendisini irşad etmesini ve Allahın Ona bildirdiklerinden bir kısmını kendisine öğretmek sûretiyle lütufta bulunmasını talep etti.



    67- قَالَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا “Dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.”

    Hz. Hızır, çok cihetlerle te’kidler yaparak, Hz. Musanın kendisiyle beraberliğe sabredemeyeceğini söyledi. Bu beraberliği, olmayacak bir şey gibi nazara verdi. Bunun sebebini de şöyle anlattı:



    68- وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا “İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?”

    Yani, benim öyle işlerimi göreceksin ki, bunların dış görünüşü din ve akla aykırı gibidir. Bunların içini ise bilmemektesin. Bir peygamber olarak bunlara nasıl sebredeceksin?



    69- قَالَ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ صَابِرًا وَلَا أَعْصِي لَكَ أَمْرًا “(Musa) dedi: İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim.”

    Hz. Musa’nın sabrını ve karşı gelmemesini “inşaallah” diyerek Allahın dilemesine bağlaması,

    -Ya teyemmün içindir.[3> Unutarak vaadini yerine getirememesi, O’nun ismetine zarar vermez.

    -Veya işin zorluğunu bildiğinden böyle demiştir. Çünkü fesadı görmek ve alışılmışın hilafına sabretmek çok zordur. Bunda, kulların fiillerinin Allahın meşietiyle/ dilemesiyle meydana geldiğine bir delil vardır.



    70- قَالَ فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْأَلْنِي عَن شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا “(Hızır)dedi ki: O halde bana tabi olacaksan; ben sana anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”

    Eğer bana uyarsan, yadırgadığın ve sıhhat cihetini bilmediğin bir şey benden gördüğünde, ondan sormak suretiyle bana muhalefet etme!



    71- فَانطَلَقَا “Böylece yola koyuldular.”

    حَتَّى إِذَا رَكِبَا فِي السَّفِينَةِ خَرَقَهَا “Nihayet gemiye bindikleri zaman gemiyi deldi.”

    Hz. Hızır, gemiye bindiklerinde eline bir balta aldı, iki tahtasını yerinden sökerek gemide yarık açtı.

    قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا “(Musa) ona dedi: İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin?”

    لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا إِمْرًا “Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.”

    Çünkü yarık açılması geminin su almasına, bu da içindekilerin boğulmasına yol açacaktır.



    72- قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا “(Hızır) dedi: “Sen benimle asla sabredemezsin” demedim mi?”Bu, daha önce yaptığı uyarıyı bir hatırlatmadır.



    73- قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِي بِمَا نَسِيتُ “(Musa) dedi: Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama.”

    Denildi ki: Hz. Musa burada “unutmak” ile terki murat etti. Yani, benden istediğini bir defa terkimden dolayı beni hemen cezalandırma.

    Denildi ki: Hz. Musa bunu tariz yoluyla söylemiştir. Bundan murat, unuttuğu başka bir şeydir.

    وَلَا تُرْهِقْنِي مِنْ أَمْرِي عُسْرًا “Ve işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma.”

    Çünkü bu, sana tâbi olmamı zorlaştırır.



    74- فَانطَلَقَا “Böylece yola koyuldular.”

    Gemiden çıktıktan sonra yine yola koyuldular.

    حَتَّى إِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُ “Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında(Hızır) onu hemen öldürdü.”Ayette geçen فَ (fe), çocuğu görür görmez hiç beklemeden, sorgulamadan öldürdüğüne delâlet eder.

    قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ “(Musa) dedi: Kısas olmadan masum bir canı mı öldürdün?”

    لَّقَدْ جِئْتَ شَيْئًا نُّكْرًا “Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın.”Çocuk küçüktü, henüz büluğa ermemişti. Ayrıca bir başkasını öldürüp de buna ceza olarak öldürülmesi gibi bir durum da yoktu.Hz. Musa bu ifadesiyle bir kimsenin ya had cezası veya kısas yoluyla öldürülebileceğine dikkat çekti. Bu olayda ise, bunlardan hiçbiri yoktu.



    75- قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِي صَبْرًا “Ben sana “sen benimle asla sabredemezsin demedim mi?” dedi.”Hz. Hızır, Hz. Musanın ilk itirazında “Sen benimle asla sabredemezsin demedim mi?” demişti. Burada “sana” ifadesini ilâve etti. Bununla, sözünü tutmamasını yüzüne vurdu, ikinci defa kendi fiilini beğenmemek ve yadırgamakla sebat ve sabrının azlığına işaret etti. Bundan dolayı birinci defaki hatırlatmakla yetinmeyip onun tavrını yadırgadığını daha kuvvetli olarak söyledi.



    76- قَالَ إِن سَأَلْتُكَ عَن شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي “(Musa) dedi: Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık bana arkadaş olma!”

    قَدْ بَلَغْتَ مِن لَّدُنِّي عُذْرًا “Doğrusu, tarafımdan özre ulaştın.”

    Hz. Peygamberden şöyle nakledilir: “Allah, kardeşim Musa’ya rahmet etsin. Utandı ve böyle dedi. Şayet Hızırla beraberliğe devam etseydi, nice hayret verici haller görecekti.”



    77- فَانطَلَقَا “Böylece yola koyuldular.”

    حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَن يُضَيِّفُوهُمَا “Nihayet bir belde halkına varıp onlardan yemek istediler, ancak onlar misafir etmekten kaçındılar.”

    فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ أَنْ يَنقَضَّ فَأَقَامَهُ “Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular, (Hızır) hemen onu doğrulttu.”Hz. Hızırın, bu binayı nasıl doğrulttuğu hakkında farklı açıklamalar vardır:

    -Tamir ederek onu doğrulttu.

    -Eliyle meshederek doğrulttu.

    -Önce yıktı, sonra yaparak onu doğrulttu.

    قَالَ لَوْ شِئْتَ لَاتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا “(Musa) dedi: İsteseydin buna karşı bir ücret alırdın.”

    Sanki Hz. Musa kendilerinin mahrumiyeti ve son derece muhtaç olmaları karşısında Hz. Hızırın lüzumsuz bir şeyle meşgul olduğunu zannedip kendini alamayarak böyle söyledi.



    78- قَالَ هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ “(Hızır) dedi: İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır.”

    “İşte bu” ifadesi, Hz. Musanın “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık bana arkadaş olma!” (Kehf, 76) sözünde vaat edilen duruma bir işarettir.

    -Veya üçüncü itiraza işarettir.

    -Veya “bu itiraz, ayrılma sebebidir” manasına işarettir.

    سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا “Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.”Zâhir cihetinden münker olduğundan sabredemediğin bu olayların batınî durumunu sana haber vereceğim.



    79- أَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ “Gemi, denizde çalışan bazı miskinlere aitti.”

    Miskinlerden murat, muhtaç olanlardır. Ayet, miskin ifadesinin, bir şeye malik olan, ama malik olduğu şey kendisine yetmeyen kimse hakkında kullanıldığına bir delildir.

    Denildi ki: Bunlara “miskinler” denilmesi, hükümdarın zorbalığına karşı aciz olmalarından veya on kardeşten beşinin kötürüm hasta olmasındandır.

    فَأَرَدتُّ أَنْ أَعِيبَهَا “Onu kusurlu kılmak istedim.”

    وَكَانَ وَرَاءهُم مَّلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْبًا “Onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.”

    Normalde “Onu kusurlu kılmak istedim” ifadesinin “Onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı” ifadesinden sonra gelmesi gerekirdi. Çünkü, gemiyi ayıplı gösterme niyeti, gasbedilme korkusundan sonradır. Önce ifade edilmesi, ayıplı göstermeye verilen ihtimamı gösterir.

    Ayette “her gemi”den murat, “kullanılabilir her sağlam gemi” demektir.



    80- وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ “Çocuğa gelince, onun ana-babası mü’min kimselerdi.”

    فَخَشِينَا أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا “Onları bir tuğyan ve küfre sürüklemesinden korktuk.”

    Çocuğun anne-babasına tuğyan ve küfrü,

    -Onların hukukunu çiğnemesi,

    -Aynı evde iki mü’min ve azgın bir kafir olması,

    -Anne-babanın çocuğun etkisi altında kalarak dinden dönmeleri,

    -O’nun küfür ve tuğyanına hoşgörüyle bakmaları sonucu vebal altında kalmaları gibi durumları ihtiva edebilir.

    Hz. Hızırın böyle durumlar olabilmesinden korktuğunu söylemesi, Allahın bildirmesine bağlı bir durumdur.İbnu Abbastan şöyle nakledilir:

    Necdet-i Harurî, İbnu Abba’sa Hz. Peygamber çocukları öldürmekten nehyetmişken, Hz. Hızır’ın çocuğu nasıl öldürdüğünü mektupla sordu. İbnu Abbas şöyle cevap yazdı: “Şayet Hz. Hızır’ın çocuklarla ilgili bildiğini sen de bilirsen, sen de öldürebilirsin.”



    81- فَأَرَدْنَا أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِّنْهُ زَكَاةً وَأَقْرَبَ رُحْمًا “İstedik ki onların Rabbi onun yerine kendilerine ondan daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin.”

    İstedik ki, onların Rabbi bu çocuğu onlardan alsın, ona bedel günahlardan ve kötü ahlaktan tertemiz, anne-babasına şefkatli bir çocuk nasip etsin.

    Denildi ki: Onların bir kız çocuğu oldu, bu çocukla bir peygamber evlendi. Bunların çocuğu da bir peygamber oldu, Allah bununla bir millete yol gösterdi.



    82- وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ “Duvar ise, o şehirde iki yetim çocuğa ait idi.”

    وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا “Duvarın altında onların bir hazinesi vardı.”

    Bu duvarın altında, altın ve gümüşten bir hazine vardı. Bir başka ayette altın ve gümüşü depolayanlara yapılan kınama, bunların zekâtını vermeyen ve bunlarla ilgili hakları yerine getirmeyen kimseler hakkındadır.[4>

    Denildi ki: Hazineden murat, ilim kitaplarıdır.

    Denildi ki: Altından bir levha idi. Bu levhada şunlar yazılmıştı:

    “Kadere inananın hüznüne şaşarım.

    Rızkın mukadder olduğuna inanıp ta kendini yoran kimseye şaşarım.

    Hesaba inanan kimsenin gafletine şaşarım.

    Ölüme inananın, ferah içinde olmasına şaşarım.

    Dünyanın mahiyetini bilen ve onun insanlara nasıl vefasız olduğunu gören kimsenin nasıl dünya ile mutmain olduğuna şaşarım.

    La ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah.”

    وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا “Babaları da salih bir kimse idi.”

    Ayetin bu kısmı, Hz. Hızırın bu gayretinin, o zâtın salahati sebebiyle olduğuna bir tenbihtir.

    Denildi ki: Bu çocuklar ile ayette bahsi geçen salih ecdatları arasında yedi nesil vardı. Salih olan bu zât, bir seyyah idi ve ismi de Kâşih idi.

    فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ “Onun için Rabbin istedi ki, Rabbinden bir rahmet olarak o iki çocuk olgunluk çağlarına ersinler ve hazinelerini çıkarsınlar.”

    Yani, ben bu yaptıklarımı, Rabbinden bir rahmet olarak yaptım.

    Hz. Hızır, bu üç olayın birincisinde iradeyi kendine nisbet etti. Çünkü gemiyi ayıplı yapma işini bizzat üstlenmişti.

    İkincisinde “İstedik ki” diyerek hem Allaha, hem de kendine nisbet etti, çünkü çocuğu öldürmek kendine aitti, ama onu bedel yaratılan çocuk Allahın icadıyla yaratıldı.

    Üçüncüsünde ise “Rabbin istedi ki” diyerek sadece Allaha nisbet etti. Çünkü o iki çocuğun büluğa ermelerinde Hz. Hızırın hiçbir müdahalesi yoktur.

    Veya şöyle de değerlendirilebilir: Bunlardan birincisi, zâtında bir şerdir, üçüncüsü hayırdır, ikincisinde ise hayır ve şer karışıktır.

    Veya bu üç olayda iradenin farklı kullanılışı, arif kimsenin vasıtalara yönelmesinde hâlinin farklılığını göstermek içindir.

    وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي “Ve ben bunu kendiliğimden yapmadım.”

    Ben, görmüş olduğun bu tasarrufları kendi görüşümle yapmadım, ancak Allahın emriyle ifa ettim.Bu olaylarda, iki zarar birbiriyle çatıştığında, daha büyüğünden kurtulmak için ehven olanın tercih edilmesi esası açıkça görülmektedir.[5> Bu, önemli bir düsturdur, ancak şeriatler bunun ayrıntılarında farklılık arzeder.

    ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا “İşte senin sabredemediğin şeylerin te’vili budur.”

    Bu kıssanın pek çok faydaları vardır. Mesela:

    -Kişi, kendi ilmiyle gururlanmamalıdır.

    -Kişi, hoşuna gitmeyen bir durumu hemen inkâr cihetine gitmemelidir. O olayda, kendi bilmediği bir sır olabilir.

    -Kişi, devamlı ilim peşinde olmalı ve ilim öğrendiği zâta hürmet etmelidir, önünde tevazu göstermeli, edeple mukabelede bulunmalıdır.

    -Hatası olana hatası hatırlatılmalı ve kendisine düzeltmek için fırsat da verilmeli, ama hatada ısrar ederse terk edilmelidir.

    [1> Ledün ilmi, olayların iç yüzünü bilmektir. Üstteki ayetteki ledün ifadesinden hareketle, zamanla bu tür sırlı bilgilere ilm-i ledün denilmiştir. Bu, özel bir bilgi türüdür. Olayların içyüzüne vukufiyet, zâhiren çirkin görünen hadiselerdeki güzelliği görmek bu ilimle mümkündür.

    [2> Sözgelimi bir peygamberin tıp ilminde otorite olmaması, ümmetinden bazı tabiplere o konularda soru sorması şanına bir zarar vermez.

    [3> Yani Allahın yümün ve bereketiyle buna muvaffak olacağını ifade eder.

    [4> Bkz. Tevbe, 34

    [5> Ehven-i şer, dinin esaslarından biridir
  • Levh-i Mahfûz, Arapçada korunmuş levha anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için Kader Kitabı da denir.