Plath’e olan hayranlığımı tazeleyen, beni çok duygulandıran bir öykü. 1950’de ilk intihar girişiminde bulunup akıl hastanesine kaldırılması, orada şok terapisi gibi ağır tedavilere maruz kalması (sırça fanus’ta anlatıyor), o zorlu günlerinden sonra 1952’de, daha 20 yaşındayken bu öyküyü yazması bana kitapta geçen trenin akıl hastanesini betimlediğini düşündürttü. katı kuralların olması, yolcuların hiçbir şeyin farkında olmaması, o kasvetli hava bu fikrimi güçlendirdi. örneğin 6. Krallık'ta zorla indirilen kadının oradan çıkmak istemeyişi bir nevi alışkanlığa dönüşen akıl hastanesini, kontrol, ilaçlar ve kurallar altında yaşamayacak olmanın korkusunu gösteriyor bence. trenin yolcuları yani hastalar yolculuğun sonunda kişiliklerini kaybedecekler ama sylvia yanındaki kadınla konuşmaları sayesinde inanılmaz tedirgin, endişeli bi hal alıyor. sayesinde diyorum çünkü onu bu endişe kurtarıyor. her şeyin farkına varıp kaçış yolunu buluyor. sylvia o hastaneye ait değildi. o kasvetli hastane öncesinde ve sonrasında kim bilir ne haldeydi diye düşündüm. kim bilir kafasında neler dönüyordu. bir yandan da 20 yaşında bir kadının inanılmaz yeteneğini büyük bir gizemle ortaya döken bir öykü.