• 248 syf.
    ·10/10
    Epey bir zamandır böylesine edebî bir kitabı okuduğumu sanmıyorum. Anlaşılması için bütün dikkatimi kitaba vermem gerekti. Sık bölmemem ve mümkün olduğunca hızlı okumam gerekti kitabı. Birkaç gün ara versem metinler arasında bağlantıyı kuramamaktan korktum. Kitabı okurken zorlandım, ama kitabı bitirdiğimde dimağımda kalan lezzet gerçekten farklıydı. Bu kitabı okurken hissettiklerimi geçmişte Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanını okurken de yaşadığımı şimdi hatırladım.

    Kitap beş öyküden oluşuyor: “Be, Kül Rengi Küçük Kuş İle Beyaz Mermer Şehir, Mavi Gül Dalı, Cam Irmağı Taş Gemi, Zeyl: Nihade’nin Beşinci Defteri ve Gül İbrişim Tazarrusu”. Kitapta doğrusu bir isim görmedim. Kişiler daha çok ünvanlarıyla vardılar. İsimler ancak “Zeyl: Nihade’nin Beşinci Defteri”nde karşımıza çıkıyor: Nihade, Mansur ve Numan…

    Kitaptaki hikâyeler her ne kadar birbiriyle ilgisiz gibi dursa da başlangıçlarda, ya da sonlarda öyküler bir önceki öyküyle ilişkilendiriliyor.

    İlk öyküde, “Be” Elif’e âşık olmuş. Böylece Elif’in varlığı herkesçe bilinmiş. Nasıl ki Leyla’yı bilinir kılan Mecnun’sa Elif’i de bilinir yapan Be’dir. Hani derler ya Mecnun’a “Leyla kara kuru bir kız” Mecnun da cevap verir: “Onu bir de benim gözümle görünüz.” Leyla’nın kendi varlığının farkına varması Mecnun sayesindeymiş.

    "Kül Rengi Küçük Kuş ile Beyaz Mermer Şehir" öyküsünde bir kuş göçmen kuşlara öykünüyor. Onların peşi sıra gitmeye çalışıyor, ama yarı yolda kendisinde göçmenlik özelliği bulunmadığı için kanatları kendini taşıyamaz oluyor ve mermer bir şehre inmek zorunda kalıyor. Kalıyor da öyle bir şehre iniyor ki indiğinin kimse farkında değil. Cansız bir şehirde, bilinmezlik içerisinde. Bu bilinmezliği aşmak için çok gayret sarf ediyor. Aşıyor da…

    Hikâyelerde en önemli unsur aşk. Kuş mermer bir şehre âşık oluyor. Yontucu ortaya çıkardığı sanata âşık oluyor. Ve hatta prensese ve sonrasında camcıya… Hükümdar Prensesin gönlünü kazanabilmek, onun dudaklarından çıkacak bir cümle için tüm hükümranlığını prensesin ayaklarında eritiyor. Öylesine büyük bir aşk ki bu hükümdar çokluğu bırakıp tekliğe iman ediyor. Ve hatta şehirdeki tüm çoklukları yıkıp yerine tek bir ismi yazıyor, yazdırıyor.

    İşte Kitaptan altını çizdiğim satırlar:

    “Mademki gidilen yerde kalınmıyor yine dönülüyordur, o halde orası da yurt değildir."

    "Dili, bilindik kelimelerden çok farklı olsa da aşk, doğası icabı gizli kalamayan bir şeydi."

    "Oysa olabilirdi. Her defasında yeniden olabilirliği, aşkın en büyük suçu ama en büyük mucizesi. Her defasında, bir daha olmaz, denilenin üzerine gelmesi. Çünkü, mahiyeti, değişmek olan kalp, bir daha tekrarlanmaz zannedileni tekrarlıyor. Oysa benim kalbim orada bir taş gibi duruyor."

    “Bir kırık olsun, kalbinde yerim olsun. Sürgün etme, beni gönderme. Kaldır gözlerini, bir bak bana, ne haldeyim. Öfkelen, sitem et, bağır çağır ama böyle taş gibi durma, ne olursun.”

    “İnsan, içindeyken yangının hacmini bilmiyor. Bilmek için geride kalan küllere bakmak gerek.”

    “Hiç olmazsa karanlık samimi, diye mırıldandı, hiç olmazsa tek rengi var onun.”

    “Tanrım, kanatlanmaya kalktıkça düşüşümden şikâyet etmeyeceğim artık sana. Ama tek bir kelime ver bana. Öyle bir kelime ki onunla bütün manaları konuşmak mümkün olsun. Ya da tek bir harf, tek bir cümle. Çok şey istiyorum biliyorum. Zan sahipleri, bir harfin, bir cümlenin peşinde zannediyor beni. Ama sen biliyorsun.”

    Cam ırmağında taştan gemi yüzdürmek mümkün mü? Kitabı okuduktan sonra görüyoruz ki hayır.
  • 🍂
    Bana "çirkin seviyorsun" diyorlar.Kızdırmaya çalışıyorlar.Kızmıyorum,gülümsüyorum(:beni çok iyi tanıyorlar.

    Herkesin müptelası olduğu şeyler benim dikkatimi çekmezken,onlara çirkin görünen benim gönlümün güzelleri..
    Dağların yemyeşil hallerinden ziyade ;çıplak olanların cazibesi beni meftun ediyor.
    Güzellik anlayışım kusursuzlardan öte,gönül gözüyle bakamayanlara göre pür-kusur olanlarmış diyorlar.

    Uhud'un dimdik, keskin bakışlarına, haşmetli duruşuna olan muhabbetimi Allah biliyor.Uhud herhangi bir dağ mı!?..
    Uhud bağrında kainatın efendisinin sevgisini,muhabbetini,özlemini taşıyor vefası aşikar.Taşına efendimizin kokusu sinmiş gidenler şahid buna.

    "...Taş vardır ki,içinden ırmaklar fışkırır,taş vardır ki yarılırda içinden sular çıkar,taş da vardır ki Allah korkusundan düşer"(2/74)şimdi Uhud'a taş de,kalbi efendimizin kalbiyle atan Uhud'a.. Eğer çirkin bu ise evet çirkinleri hep seviyorum.Bardaktaki suyu herkes görür ama içindeki yakıcı maddenin (H2O)olmazsa suyun olmayışını, suya güzellik kattığını cay-ı dikkat bulanlar bilir.

    Mühim olan kalıbı aşıp, kalbe dokunmak.Uhud bir dağ amma kalbi olan bir dağ

    🥀.''UHUD BİZİ SEVİYOR;BİZ UHUDU SEVİYORUZ''🥀

    işte Fahri kainat efendimizin bu cümlesi sevincimi umman ediyor,hücrelerim hatta lenfositlerim bile dans ediyor.Nerde çıplak bir dağ görsem cazibesi beni büyülüyor.

    Eskişehir-Kütahya-Karabük yollarından geçerken bu yüzden cama yapıştığım doğrudur.
    Kalbi kalıbındanda öte güzellik saçan Mekke burnumda tüterken,kalb-i güzelliği kalıbına vuruyor.Tek ot 🌿 dahi bitmeyen Haremeyn'de taşlar, topraklar efil efil cazibe kokuyor.

    ..çirkin seviyorum niye sizi inciteyim,fotoğraflardaki o efektli haller,büzülmüş dudaklar,kusursuz görünme telaşesi, beğenilme depresyonları yüreğime kahkaha attırıyor ve dua düşüyor dilime ümmet için.

    Mecnun gelseydi de
    "çirkin sevenler kulübü"
    kursaydık diyorum,çünkü O da bir çirkin sevmiş.😊
    Leyla. . Leyla diye aşkından yanarken;Leyla'yı görenler.. Bu muydu aşkından öldüğün Leyla. diyor alaylı tavırlarıyla.Leyla'ysa sizin sevemeyeceğiniz çirkinlikte:

    Kara-kuru bir kız işte.!.!Bilmiyorlar elbet;kalıpla değil,kalple sevilir.Kalbi sevilenin kalıbıda sevilir.

    Pınar ÖNALAN

    #Uhud #güzel #çirkin#narsizm#, 🥀
  • 240 syf.
    Aşk Kâğıda Yazılmıyor
    Abdürrahim Karakoç’un Mihriban adlı şiirinde geçen bir mısradan hareketle Aşk Kâğıda Yazılmıyor diyen Sadık Yalsızuçanlar; tasavvufçu Mahmut Erol Kılıç’tan psikiyatrist Erol Göka’ya, senarist eşler Ayşe Şasa ve Bülent Oran’dan siyaset düşünürü Osman Aydın’a, musikişinas Tuğrul İnançer’den edebiyatçı Laurent Mignon’a ve şairlerden Enis Batur, Abdürrahim Karakoç ve Lale Müldür’den müzisyen Birol Topaloğlu’na, hattat Davut Bektaş’a kadar oldukça farklı alanlarda yetkin, etkin ve söz sahibi olan birbirinden değerli isimlerle gerçekleştirmiş olduğu söyleşiler eşliğinde; insanoğlu için iki temel meseleden biri olan ve mahlûkatın yokluk âleminden varlık âlemine intikalinin de kaynağı olarak kabul edilen “aşk” kavramının keyfiyeti ve mahiyeti hakkında peşine düştüğü onlarca sorunun cevabını çok yönlü bir perspektifle bulma çabası içine girer.

    Her insanın DNA’sının, diş-çene yapısının, göz retinası ve irisinin, parmak ve avuç izinin kendine özgü bir fiziksel özellik olması gibi aşk hâlinin de aşk deneyiminin de kendine özgü bir tecrübe, kendine özgü bir ruh hâli olmasından mütesebbib, aşkın hakikatini tam olarak kimse dile getiremezken aşk için herkes tarafından söylenebilen tek ortak özellik, onun anlatılmaz olup yaşanır olması, oluyor.

    Aşkı tarif ederken, aşkın, Arapça bir kelime olup bir nesnenin bir nesneyi sarması demek olan sarmaşık anlamına geldiğini belirten Mahmut Erol Kılıç, maşukun da sevgisiyle âşığını hem ruhani âlemde hem de iç âleminde sardığını, ardından fiziki âlemde de bu yakınlaşma ve sarma neticesinde ikiliğin kalkıp tek vücut olmaya başladıklarını, nihayetinde âşığın maşukunda kendini fani ettiğini ifade eder. İslam metafizikçilerinin fena ve ardından beka makamları olarak tarif ettikleri ve “ilahî” olarak kategorize ettikleri bu aşkın maksadı “İlahi ente maksudi” ifadesinde dile getirilir. Ayşe Şasa Füsusu’l-Hikem’den ilhamla kişinin karşı cinse olan sevgisini mecazî olarak nitelendirirken Erol Kılıç Âli İmran suresi 32. ayeti de delil göstererek beşerî aşkın ilahî aşka geçiş için bir basamak olduğunu ifade eder ve aslında bu düşüncesinde yalnız da değildir. “Bazıları ilahî aşka gideceksin, derler. Beşerî aşkı tatmadan nereden gideceksin, hangi köprüden geçeceksin?” der mesela Abdürrahim Karakoç ve ilave eder: “Aşkı yaşamayan adam da dünyaya pek adam gibi gelmiş sayılmaz.” Erol Göka da “Bütün aşk efsanelerinde sevgiliden Tanrıya uzanan bir hat vardır.” der. Allah’ın insana insandan tecelli ettiğini düşünen Tuğrul İnançer de eşya, nesne ve insanın sevilmeden Allah’ın sevilemeyeceğini; Allah’ın mahlûkuna âşık olunmadan da zatına âşık olunamayacağını düşünür; fakat beşerî ve nefsani aşk ile ilahî aşk arasındaki farka da değinmeden edemez. İnançer’e göre; beşerî ve nefsani sevgide doyum ve tatmin vardır; fakat ilahî aşkta tatmin yoktur. Öyle bir susuzluktur ki içtikçe susuzluğun artar. Hâlbuki normal susuzluk da bedenin susuzluğu da suyu içince geçer. Yemeği yiyince karnın doyar, sevgiline vuslat edince hasret biter. Fakat ilahî aşkın bütün vuslatlarında hasret vardır. Beşerî aşk ile ilahî aşk arasındaki bir diğer hususiyet ise Erol Kılıç tarafından, ilahî aşkın daha uzun süre bekletmesi ve o bekletme esnasında, o ıstırap içerisinde kişiyi eğitmesidir, şeklinde ifade edilir.
    Aşkın doğasını açıklama imkânları bakımında sanatla psikiyatri arasında çok fark olmadığını, çünkü her ikisinin de aynı yere baktığını; ama söz oyunları kurma açısından sanatın daha şanslı olduğunu düşünen Göka ile yapılan söyleşide, kendisine yöneltilen özellikle alanıyla ilgili özenle seçilmiş “bir aşkı sağlıklı ya da patolojik kılanın ne olduğu”, “âşık olan insanın yaşadığının aslında ne olduğu” gibi sorulara verdiği doyurucu cevaplar dikkat çekiyor. Sağlıklı aşkta âşık, sevdiği ile hiçbir şey yaşamasa bile, onu yüceltirken ve kendisini bir şekilde ona feda ederken aşk patolojik olduğu zaman bu sefer âşık karşısındaki kişiyi maniple etmeye çalışıyor. Aşkın kıskançlığı da içerdiğini ifade eden Göka, “Senin benim için sıradan bir kadın ya da adam konumunda olan herhangi biri, âşığın gözünde dünyanın en değerli varlığı olabilir.” derken Karakoç da kıskançlığı âşık olmanın şartları içine koyar ve “Âşık kıskanç olur. Olmazsa âşık değildir.” der.

    Füsusu’l-Hikem ile karşılaşmasını hayatının seyri açısından büyük bir dönüm noktası ve müstesna bir an olarak nitelendiren, Füsus’u açtığı zaman kendisini ilk çarpan ve aynı zamanda boş ve hasta yüreğine büyük bir aşk tohumu eken şeyin, o âna kadar hiç duymadığı ve bazı ilahiyatçıların da kabul etmediği, mealen “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim.” şeklinde ifade edilebilecek Hadis-i Kutsi olduğunu söyleyen Şasa ile Yalsızuçanlar’ın yaptığı “Kâinatın Temeli Aşk ve Hikmettir” başlıklı söyleşide soruların mihverini tasavvuf oluşturur. Şasa etkisi altında kaldığı Hadis-i Kutsi’den hareketle “bilenle bilinenin, sevenle sevilenin” aynı olduğunu ifade eder ve ilave eder: “Tasavvuf kesinlikle kitaplardan öğrenilemez, o sadece manevi çeşmenin resmidir. O hâlde, suyu içmek için insanlar ne yapacak? Öyle sanıyorum zamanın sonuna kadar âlemde Allah tarafından vazifelendirilmiş evliyalar bulunuyor. Mürşit sıfatını taşıyan bu Allah dostları, bu manevi iş için hazır bekliyorlar.” İnançer de Allah’ın bazı kullarının kendilerine sunulan işaretleri görme ve okuma konusunda ihtisas sahibi olduklarını, bizim gibilerin ise ancak böylesi kılavuzlara tabi olup çölden geçmeye çalışması gerektiğini ifade eder.

    Şair ve aynı zamanda yazar olan Enis Batur, Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği sorular muvacehesinde şiirle ilişkisinin nasıl başladığından şiirin nasıl bir ifade alanı olduğuna, şairin kime dendiğinden kendi şiirinin kaynaklarına, divan şiiri ile irtibatının olup olmadığından şiirle toplum ilişkisine, şiirlerinin dünya şiirleri arasındaki yerinden “Opera”, “Doğu-Batı Divanı” gibi eserlerinin nasıl ortaya çıktığına kadar kendi alanıyla ilgili pek çok konuda düşüncelerini dile getirdikten sonra söz, aşkla arasının nasıl olduğuna ve bunun şiirine nasıl yansıdığına getirilir. Batur, pek çok şairde olduğu gibi kendi şiirlerinde de ana temanın aşk ve ölüm olduğunu ifade ederken bir hususun altını önemle çizer: “Bir insan âşık olduğu için iyi şiir yazacak diye bir kural yoktur. Tam tersine, âşık olduğu anda eli ayağı tutulup hiç şiir yazmama olasılığı çok daha yüksektir.”

    Erkek cephesinden kadınları, kadın cephesinden de erkekleri tanımlayarak söze başlayan Osman Aydın, “Biz bir kadını severken bir yandan onun bize itiraz eden yanlarından hoşlanırız, öte yandan çok itaatkâr ve munis olmasını isteriz.” der ve bunun gerekçesini de “Bir yandan isteriz ki çok anlaşılalım, öbür taraftan da isteriz ki her şeyimiz bilinmesin.” diyerek gösterir. Bir erkeğin, bir kadın kendisini severken onu yeterince sevmediğini, ama sevilmediğine kanaat getirdiği zamanlarda da onu derin bir tutkuyla özlediğini; yine bir erkeğin kendi hayatına ilişkin talep ettiği her şeyin, bu talepler gerçekleşse bile, ancak hayatında bunu anlatabileceği bir kadın olduğunda anlamlı hâle geldiğini söyler.
    Erkekler zaviyesinde durum böyle iken kadınlar zaviyesinde ise daha farklıdır. Her şeyden önce kadınlar kendi ruhlarında daha bağımsızdırlar ve kadınlar kendileri uğruna bütün iktidarlardan vazgeçilmesini isterler ve ancak bunu yapabilen erkeği severler. Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği derinlikli sorular eşliğinde Meryem ve Züleyha figürleri üzerinden erkeğin kadınla ilişkisine çözümleme denemeleri yapan Aydın, erkeğin kadınla olan hayatının dışındaki hayat alanlarına sıçramasında erkeğin talep ettiği şeyin Belkıs olduğunu ve biz Türkler açısından Belkıs’a karşılık ya da yakın gelebilecek figürün ise Hürrem Sultan olduğunu ifade eder.

    Aydın’ın bana çok ilginç gelen -belki de müthiş demeliy(d)im- yorumlarından biri de Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği, “Yeni Şafak’ta bir ara yoğunlukla yazdığı ve büyük tepkilere sebebiyet veren yazılarını kim için yazdığı” sorusuna verdiği cevapta tezahür ediyor: “Hakkında yazı yazılan kadına duyulan aşk devam etmektedir; ama artık o kadın o aşkın bir parçası değildir. Yazı, taşlanmış şeytanın cennetten kovulması gibi, bir zamanlar sevilmiş bir kadının aşktan kovulmasının bir yoludur.” Aydın’a göre yazı, tutkuyu, bir başka âlemde, başka enstrümanlarla yaşatmaktır. Artık tutku iki kişinin paylaştığı bir şey olmaktan çıkmıştır, bir kişiye ait olmuştur ve yazı orada o kişinin onu muhatapsız olarak anlattığı bir enstrümandır.

    Bütün okumaların insanı kadına ve devlete götürdüğünü iddia eden Aydın, kadınlar konusunda kendince bir düşünce geliştirebilenlerin, siyaset başta olmak üzere bütün diğer alanlarda daha yetkin, daha cesur ve daha barışık düşünceler geliştirebileceklerini düşünür. Hatta bir düşünce adamının düşüncelerinde fark ettiği bir gerginliği, onun özel hayatında kadınlarla barışık bir ilişki yaşamadığı ile ilişkilendiren Aydın, yine bir düşünce adamının hayatının değişik evrelerinde ortaya koyduğu ürünlere bakarak onun hayatının hangi evrelerinde âşık olduğunu, hangi evrelerinde ise çok mutsuz olduğunu ortaya çıkarmanın da mümkün olacağını iddia eder.
    Aşk ve tutku reddedildiği için bu topraklarda ot bile bitmediğini; ama erkeklerin ve kadınların kendi hayatlarına, erkekliklerine ve kadınlıklarına sahip çıktıklarında, şu anda ot bitmeyen bu topraklarda çok güzel şeylerin yetişeceğini söyleyen Aydın, kendisiyle yapılan söyleşiyi şu cümlelerle bitirir: “Fethi Gemuhluoğlu, Türk Petrol Vakfı’nda iken âşık olmayan gençlere burs vermezmiş. Askere gitmeyene kız vermezler ya, ben olsam âşık olmayanı askere almazdım”.

    Sözüyle de bestesiyle de gönüllerde taht kuran ve birçoklarının zihninde kendine yer bulan Mihriban şiirinin şairi Karakoç, aşkı yürekten bir duygu olarak tarif eder ve “Bir insana iki defa düşmez yıldırım, aşk da bir defa gelir, ama pir gelir.” der. Aşkın dünyanın yaratıldığı andan beri var olduğunu ve kıyamet kopuncaya kadar da var olacağına inanan Karakoç, kâinatın mayasını aşk olarak görür. Ona göre yağmurla topraktaki tohumun birleşmesi bir aşkın sonucudur, yine ağacın çiçeğe durması bir aşka delalet eder. Meyve bir aşktır. Her ne kadar psikologlar, sosyologlar ya da diğer ilim adamları aşkı farklı farklı anlatmışlarsa da aslında aşk anlatılmaz yaşanır. “Güzel kimdir?” sorusuna cevap verirken de sözü âdeta “gönül kimi severse odur”, demeye getirir. “Belki birine göre çirkindir senin güzel dediğin sevgili, ama sana göre ayrı. Onun ruhu, hâl ve hareketi, tavrı, sana karşı anlayışı… İşte bunları aşk yapar.” der. İnançer de aşkta objektivitenin değil sübjektivitenin olduğunu kabul eder. Aşkta benim gözüm önemlidir, der ve şu misali verir: Mecnun’a arkadaşları ‘Ya bu senin Leyla diye yere göğe koyamadığın kız, pek de öyle ahım şahım bir şey değilmiş, ancak kara kuru bir şeymiş’ derler. Mecnun ise ‘Ahh, siz gelin de ona bir de benim gözümle bakın!’ der.

    Çoğu zaman dizelerin kendisine rüyasında geldiğini ve sırf bu yüzden rüya görebilmek için uykuya yattığını söyleyen ve “renk şairi” olarak nitelendirilen Lale Müldür; Yalsızuçanlar’ın kendisine şiir(leri) ve şair(liği) ile ilgili yönelttiği soruları cevaplarken, şiirin bir buğu gibi gizemli olması gerektiğini savunur ve insan ilişkilerinin de böyle olması gerektiğini düşünür. İnsanların birbirlerine saygılarını yitirmemeleri için belli bir mesafeyi daima korumaları gerektiğini ve ancak bu şekilde birbirlerini keşfetmelerinin de sürdürülebilir olacağını iddia eder.

    İrfani yolun yolcularından olup aynı zamanda bir musikişinas olan Tuğrul İnançer, aşk hakkında konuşmak güneşten bir zerre, deryadan bir damla ve harmandan bir tane alarak güneşi, deryayı ve harmanı anlatmaya benzer, diyor. Her aşkın ilahî aşk olmadığını, ama her aşkın ilahî aşktan olduğunu iddia ediyor. “Aşk bir düşüncedir, duyguda yer alan bir şeydir.” diyen İnançer, aşkın Esma içerisinden el-Vedûd’un tecellisi olduğunu düşünür. İnsan hep maşukunu görmek ister, ama ona göre görmek için sadece baş gözü yeterli değildir, gönül gözü de gereklidir.
    Yalsızuçanlar’ın “Damarım kesilse, kanım yeşil akacak kadar Yeşilçamlıyım.” diyen Bülent Oran’la yaptığı söyleşide benim açımdan dikkat çekici ilk husus, bir insanın işini ancak bu kadar aşkla yapabileceği oluyor. Ürettiği hiçbir senaryoyu kafa yorarak beyniyle yazmadığını, bilakis duygularıyla yaşayarak yazdığını ifade eden Oran, yazdığı senaryoların sayısının, her ne kadar saymasa da, kendi hesabına göre bini aştığını ifade ediyor. Her gün sabah saat yediden ona kadar, ama her gün aralıksız yazıyor ve parmak kasları yorulmasın diye de kalemine pamuk sarıyor. Çekimini yaptıkları filmlerde daima halkın nabzını tutmaya dikkat ettiklerini bu sebeple de gerçek yöneticilerinin halk olduğunu ifade eden Oran, filmlerde seyirciyi tatlı hayallere yöneltmek ve bir rahatlığa kavuşturmak arzusu taşıdıkları için de filmlerinin sanat için değil seyirciyi rahatlatan bir kaçış sineması olduğunu söylüyor. Bu söyleşide dikkatimi çeken diğer bir husus ise Oran’ın, Yalsızuçanlar’ın kendisine çocukluk imgelerinin neler olduğuna dair yönelttiği bir soruya verdiği cevapta ortaya çıkıyor: “Yoksul bir aile değildik, hatta varlıklı da denilebilirdi; ama çoraplar yamanırdı. Pantolon delindiğinde yama yapılırdı. Sonra büyüklerin elbiseleri ters yüz edilir, bize uydurulurdu. Yani bir şey israf edilmezdi, atılmazdı. Azla yetinirdik. İhtiyaçlarımız daha azdı ve azla yetinme duygumuz, kanaatkârlığımız yüksekti. Şimdi büyük kriz lafları falan dolaşıyor, ama ne çorap yamanıyor ne yamalı pantolonlu insanlar var. Bütün bunlar yok ama ağlaşma daha fazla.” “Dilenciler bile farklıydı. Eve gelir, kuru ekmek isterlerdi. Şimdi dilenciye 100 lira verdiğim zaman küfreder gibi bakıyor. Yani krizden çok insanların sanıyorum arzuları, istekleri çoğaldı. O yüzden hiçbir şeyden memnun olmaz hâle geldiler.”

    İnsanın içindeki güzelliğin tecessüm etmiş hâli olarak gördüğü hat sanatının ortaya çıkışını aşkla ilişkilendiren, hattı Allah kelamını güzel yazma sevdası olarak gören Davut Bektaş, hat sanatını, “Hat, cismani âletlerle icra edilen ruhani bir hendesedir.” şeklinde tarif eder. Kendisi ile yapılan söyleşide özellikle “hiç” ve “hep” üzerine sorulan sorulara verdiği cevaplar dikkat çeker. “Hiç, yokluk değildir. Belki varda yok olmaktır, belki acizliğimizden vazgeçip belli bir yere sığınmaktır.” der ve bu durumu küçük bir damlanın bir okyanusa damlaması gibi bir hadise olarak betimler. “Hep” için vahdet kelimesini kullanır. “Hep, yani her şeyi ortadan kaldırdığımız ve bütün varlıkları hiç ettiğimiz zaman tasavvufta “fenafillah” olarak adlandırılan şey ortaya çıkar. Denize düş ki, “hep”e kavuşasın; kendini kaybet ki var olasın, hep olasın.” der.
    Yalsızuçanlar, Laurent Mignan ile yaptığı söyleşisine geleneksel Türk edebiyatı ile modern edebiyatta aşkın anlatılışı bakımından ne tür bir farklılığın gözlemlendiği sorusuyla başlar. Bu minvalde İbn. Arabi, Fuzuli, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Sezai Karakoç gibi birçok ismin aşkı okuyuşu ve yorumlayış biçimleri dile getirilir. Mignan, genel olarak mistik Türk şiirinde rastladığımız bütün özellikleri Fuzuli de olduğu gibi Sezai Karakoç’un Mona Roza’sında da görebileceğimizi söyler. Tanzimat edebiyatçılarının divan edebiyatına gösterdikleri sert tepkiler yüzünden aşka da tepkili olduklarını bu yüzden onlar için edebiyatın siyasi rolünün daha baskın olduğunu ifade eder. Serveti fünunla birlikte aşk konusunun şiire tekrar kazandırıldığını; ama aşkın birçok konu arasında bir konu olmaktan öteye gidemediği değerlendirmesini yapar.
    Necip Fazıl’da kadın bir “fikir”dir, yani onun şiirlerinde kadının maddi boyutu yoktur, manevi bir yaratıktır. Nazım Hikmet, toplumcu bir şairdir ve aşkı siyasal düşüncelerle birlikte işler. Üstelik ondan önce eşini sevgili olarak anlatan pek fazla şair de çıkmamıştır. Yahya Kemal’in aşk şiirinde “sevgili” yeniden bir mecazdır, “sevgili” Osmanlı kültürünün bir tecessümüdür. Garip şairleri için aşk tamamen sıradan bir konudur, onlar aşkı tahtan indirmeye çalışırlar. İkinci Yeni şairleri için aşk büyük ölçüde cinsellik demektir, fakat onların yapmaya çalıştıkları şey, modern dünyadaki insanın bunalımını ve yalnızlığını ortaya koymaktır. Cemal Süreya şiirini tamamlamak için erotik kelimesini kullanır, ona göre cinselliğini tam olarak yaşayamayan insanlar özgür olamazlar, kendilerini gerçekleştiremezler. Edip Cansever de cinsellik üzerinde durur, ama onda artık aşkın imkânsızlığına işaret edilmektedir. Sezai Karakoç, modern şiirde mutasavvıfların aşk anlayışını yeniden inşa etmeye çalışır. Mona Roza bunun çok güzel bir örneğidir. Ona göre mutasavvıfların amacı; dış görünüşlerin ötesine bakarak dünyanın gerçek anlamını keşfetmek ve bu şekilde ilahî sevgiliyle birleşmektir.

    Müzik doğanın ve aşkın sesidir, Birol Topaloğlu için. O yüzden olsa gerek “Ben müziğimi oluştururken doğanın bir parçası olduğumu hissediyorum.” diyor. Kendisi ile yapılan söyleşide müziğin nasıl bir iletişim ortamı olduğu, bizim hangi temel ihtiyaçlarımıza seslendiği, insanın Yaratıcı’yla ilişkisinde ne türden bir işlevi olduğuna kadar pek çok soruyu cevaplayan Topaloğlu, asla para karşılığında müzik yapmayacağını da özellikle vurguluyor.

    Aşk Kâğıda Yazılmıyor’da Yalsızuçanlar’ın sorularına muhatap olan birbirinden değerli isimler kendilerine yöneltilen sorulara cevap verirlerken aşk ve aşk ekseni etrafındaki diğer konularda da geçmiş zamanla modern zaman kıyaslaması yapmaktan geri durmazlar. Mesela Batur, “Ne yazık ki yalnız bizim toplumumuzda değil bütün toplumlarda aşk küçültücü bir ifadeyle ele alınan, zaman zaman hafifsenen, hatta geçmiş zamanlara ait bir duygu olarak görülen bir kavram hâline geldi.” der teessüfle. Erol Kılıç, hepimizin her gün her yerde gözlemlediği bir hakikati dile getirir ve “Modern zamanlara gelinmesiyle beraber insandaki sevgi yavaş yavaş yerini sevgisizliğe ve anlayışsızlığa bırakmıştır.” der. Göka, beşerî aşkın ilahî aşka geçişte artık köprü vazifesi rolünü üstlenemediğini ifade eder: “Modern toplumda Tanrı sevgisine o kadar kolay bir geçişlilik yok artık. Bir insana âşık olup ondan Tanrıya yükselme şansımız pek yok. Kutsal artık çok ayrık ve bireysel olarak yaşanıyor.” Şaşa ise tevarüs ede ede bugünlere kadar gelmeyi başaran tasavvuf hayatının üstlenmesi gereken çok değerli işleve dikkat çeker ve “Modern dünyanın karamsar, kötümser ve karanlık bakış açılarına karşın bir letafet, bir ışık, sükûnet ve şifa dünyası sufilerin anlattığı dünya. Bu sebeple bizim içinde yaşadığımız medeniyet dairesi modern zamanlarda çok değerli bir görev üstleniyor.” der.

    Aşk Kâğıda Yazılmıyor, Yalsızuçanlar’ın muhatabının ilgi alanını gözeterek ve özenle seçerek yönelttiği isabetli sorular ve bu sorulara aldığı doyurucu cevaplar sayesinde aşk konusunun birçok boyuttan ele alınmasını ve irdelenmesini sağlaması açısından çok değerli bir eser. Yalnız Granada Yayınlarının 2012 yılına ait ikinci baskısından okuduğum kitapta rastladığım ve her ne kadar kitabın değerine halel getirecek boyutta olmasa da bir okur olarak gözüme çarpmasına engel olamadığım ve rahatsızlığını hissettiğim iki hususa da değinmeden geçemeyeceğim. Bunlardan ilki; Yalsızuçanlar’a ait soruların her zaman bir düzen içinde ve bir başlık hâlinde verilmeyişi. Kimi yerde ona ait sorular kendisiyle söyleşi yaptığı kişinin cevapları arasında sanki muhatabına ait bir ifade gibiymişçesine yer almış. Yalsızuçanlar’ın soruları yeni bir paragrafla satır başında ve koyu puntolarla verilebilirdi. İkinci husus ise; kimi şairlere ait beytlerin veya dörtlüklerin şiir tarzında değil de sanki nesirmişçesine yazılmış olması. Bunların da göze hitap edecek şekilde orijinalitesinin bozulmadan şiir formatında yazılması hem görselliğin sağlanması hem de şiirin içeriğine daha kolaylıkla nüfuz edilebilmesi için iyi bir tercih olabilirdi. Dilerim ki Aşk Kâğıda Yazılmıyor’un daha sonraki baskılarında bahsettiğim bu aksaklıklara rastlamak mümkün olmaz.

    Mahalle Mektebi
  • " Sizin dünyanız benim dünyama uymuyor. Ve ben sizi reddediyorum. Siz de beni reddedebilirsiniz , fark etmez. "
    Nazan Bekiroğlu
    Sayfa 61 - Timaş Yayınları
  • SELMAN BİLGİLİ'DEN

    1)KAPAK TASARIMI = Günler süren kargo gecikmesi sonrasında nihayet kitabımı teslim almıştım. Hiç bekletmeden okumaya giriştim. Huyumdur, okumadan önce her kitabı biraz izlerim. Nedenini bilmiyorum. Kitabın ön kapağında açık kahverengi renkte bir çöl düzlüğü, hemen onun üzerinde göğe doğru yükselen, susuzluktan ve güneş yanığından kupkuru kalmış yapraksız siyahımsı bir ağaç, ağacın ardında beliren koyu kahverengi renkli iki çöl tepesi ve üstünde yükselen masmavi sıcak bir gökyüzü. Mavi zemin üzerinde büyük, beyaz ve sade tonda kitabın ismi "Leyla'ya Mektuplar", hemen altında da mütevazi duran yazar Emre Karadağ'ın ismi. Kitap henüz elime geçmeden önce aklımda kapağa dair bir betimleme oluşmuştu. Ortada bir Leyla ve ona yazılan Mektuplar olduğuna göre bir de Mecnun olması lazımdı. Ve Mecnun kapaktan çok uzakta olamazdı. Muhakkak kapakta bir işaret olmalıydı. Bir süre düşündükten sonra buldum. Leyla, kapakta görülen o koskocaman çölde, kendini aratan gizli ve dibinde tatlı suyu olan derin bir kuyuydu sanki. Mecnun ise susuzluk sebebiyle ayakları çölün kumuna kök salıp sabitlenen ve vücudu Leyla kuyusunun ateşi ile kuru oduna dönüşen ağacın ta kendisiydi. Koca çöl ise sürekli arayışta, buluşta ve tekrar kaybedişte olduğumuz bu dünyaydı işte. Haydi kitaba geçelim artık....️

    2)️MEKTUPLAR = Bu bölümde karakterleri saymak isterdim ama hem varlar ve çoklar, aynı anda hem hiç yoklar ve sadece mektupları var. Aya, güneşe ve dünyaya hitaben yazılmış mektuplar bunlar. Mektuplar hem aynı kişiden farklı kişilere hem de ayrı kişilerden aslında aynı kişiye yazılmış gibi duruyor. Yazar Emre Karadağ bizleri "6" isimli eserinde olduğu gibi parçada bütün ve bütünde parçayı anımsatan, aratan, bulduran, kaybettiren, karmaşık ve ilginç bir üslupla gezdirip duruyor. "Post modern" bakış açısı ile kitaba devam ederken "gerçeklik" kucağına düşüyoruz. Gerçeklik ile yürürken "gerçek üstücülük" sarmalına sürükleniyoruz. Bu savrulmalar bizi bir taraftan yorarken diğer taraftan da garip bir zevk veriyor.

    3)🤓️KONU = Kitabın isminden anlaşılacağı üzere, dünyanın var olduğu ve insan cinsinin iki farklı surette yaratıldığı günden bu yana gündemden düşmeyen ve düşmeyecek olan Kadın ve Erkek İlişkisi, yani bizleriz. Sanırım ilk ana ve babamız olan Adem ile Havva desek de olur. Sonrasında onların, aşkın duygu suyuna batırılmış hali olup yansıyan Leyla ile Mecnun desek de olur. Konu başka ne olsun ki? Hep bizleriz. Emre Karadağ bizleri 6 kitabında alıştırdığı gibi, gidişata göre karışık zerrelere ayırıyor. Sonra tahrik ettiği merakımızı en son dönemeçte ustalıkla gideriyor. Mesela Mecnun'u taa en sonlarda akıl hastanesinde görüyoruz. O vakte kadar bahsi var ama ismi, cismi yok. Aslında bize kitapta farklı isimlerle yer alan Leylalar kadar, farklı isimlerle yer alan Mecnunları da aratıyor yazar. Ve bu durumdan da kitabı bitirmeye yakın haberdar oluyoruz. ️

    4)️KİTABIN DİLİ = Kitabın dili bizi son haddine kadar zorlayacak derecede cüretkar. Dünyaya, aya ve güneşe yazılan mektuplar arasında kimlerle ve nelerle karşılaşmıyoruz ki? Nobokov un kaleme aldığı ve beyaz perdeye aktarılan Lolita eseriyle tanıdığımız şair karakterli Humbert ile yaşı son derece küçük olan sevgilisini arıyoruz. Öyle ki bu durum bana rahatsızlık verdi. Bilmediğim bir ayrıntı yoksa bu adam pedofili sapığı gibi. Sonra karşımıza gülüşüyle romancı şair Kerouac çıkıyor. Mavi külüstür arabamıza binip Meksika yolculuğu bahsi yapıyor. Emil Zolanın meyhanesinde Kupo ve Nanayı tanıyoruz. Beckett ile Godot yu Beklerken kelam ediyoruz. Bir otel odasının banyosunda Kafkanın Gregor Samsası ile karşılaşıyor ve onu montumuzun cebine alarak eve götürüyoruz. Tutunamayanlara selam veriyoruz. Ve yazarın "6" eserindeki anne karakterine psikiyatri kliniğinde tekrar tesadüf ediyoruz. Bar taburesinde Zweig'in Hofmiller'i ile oturuyoruz. Sonra şair Nervel' in kendisini sokak lambasına asmasını izliyoruz. Hemen ardından maymun - insan karışımı bir evrim hayaline rastlıyoruz. Dostoyevski'nin Raskolnikov'una , Baudlaire, Ahmet Kutsi, Cahit Sıtkı, Aziz Nesin, Atilla İlhan, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Can Yücel ve Yahya Kemal'ine şiirle selam duruyoruz. Shakespeare, Bukowski, Pavese ile selamlaşıp Virginia Woolf ile nehre atlıyoruz. Hemingway ile kafamıza sıkıyoruz. Ama bir türlü Leyla'ya ulaşmıyor ve ölmüyoruz, kararlı bir şekilde ölemiyoruz. Eee, tabi Leyla ölmez. Peki Mecnun ölür mü hiç? Bu kıyamete kadar devam edecek bir azap ve hediye sanki. Kitapta gerçek ve hayal iç içe geçmiş ve işlenmiş. Bizler de bunu büyülenmiş şekilde normal gibi okumaya dalıyoruz. Emre Karadağ'ın ustalığı işte tam burada saklı. Yani saçma, yani saçma değil, yani gerçek, yani gerçek değil. Peki nasıl? Hepsi bir arada. İlginç kapılar ilginç arayışlar ve buluşlar. Ölmüyoruz, ölemiyoruz çünkü hem hiçiz, hem yokuz, hem çokuz, hem varız. Ve dünyada yaşayan milyarlarca insanız ama aslında sadece bir kişiyiz. Biziz, aynı kişiyiz, sayısız kopyayız. Kimimiz kadın, kimimiz erkek.

    5)️BİTİŞ ÇİZGİSİ - ANA TEMA = Mektupların her birinin bitişiyle birlikte Leylalara ve Mecnunlara yani bize, gökyüzünden seslendiği çok aşikar olan "Kutsal Kitabın" alıntı ihtarlarıyla ve müjdeleriyle duraklıyoruz. Anlıyoruz ki, bizler birbirimiz için hem hediyeyiz hem de imtihanız. Haydi Leylalar, haydi Mecnunlar, kadınlar ve erkekler!!! Kitabın dili gibi birbirimize cesurca itiraf edelim. Mecnun Erkekler, genç ve güzel olan kadını elde edemedi veya etti ama sonradan kaybetti diye, Tolstoy'un kaç adet olgun Anna Karenina'sını intikam alırcasına hırsla avucunun içine alıp oynadı ve terk ederek, kırmızı çantası ile trenin altına atlayışını izledi? Aynı anda acı ve zevk duydu değil mi? Peki Leyla Kadınlar, aklı başında, genç ve yakışıklı olan adamı elde edemedi veya etti ama sonradan kaybetti diye, kaç adet Hemingway'ı, Nervel'i hırsla ve intikam alırcasına feci ölüme sürükledi? Kaç tane Kays'ı Mecnun'a çevirdi? Aynı anda hem zevk hem acı duydu değil mi? Haydi cesur cevap verelim. Evet kim kazandı, kim kaybetti? Biz yenildik, biz hep kaybettik. Birbirimize çok kıydık, az sevdik. Ve aslında çok kişi olan bir tek kişi olduğumuz için çoğumuz yine bizi öldürdük. İşte bizim imtihanımız tam da budur. İmtihanın karşılığı vardır. İyi olanlara iyi, kötü olanlara kötü not verilecektir. Yazar Emre Karadağ'ın diliyle "Buraya yani (dünyaya) benzemez olan o yerde" herkes hesap verecek. Çünkü her mektubun sonunda işaretleri görünen o "Kutsal Kitabı" gönderen Büyük Zat, kendi sözüne kesinlikle sadıktır.️

    6)️ŞAİRLER ve YAZARLAR = Dostum Yazar Emre Karadağ'ın kitapta algıladığım ifadesi ile biraz "Puşt" olan karakter, ara sıra şiir yazan ve okuyan bir şairdir aynı zamanda. Bana göre "Puştluk" bu adamın kendi karakter yapısında. Yoksa şairlerin ve şiirlerin "puştluk" ile alakası yoktur. Gerçi net olarak bilemeyiz ha. Belki de şairlerin ve şiirlerin çok cezbedici bir yanı, "puştluğu" olabilir. Ancak bu durumda ortaya bir tablo daha çıkar. Yani, yazarların, öykülerin ve romanların şiire göre daha cezbedici "neleri" olabileceği tespitlerini okuyucu yorumlarına bırakmak en iyisi herhalde. Emre Karadağa yazım hayatında devam ve başarı diler, grubumuzdaki bütün kitap severlere selam ve saygılarımı sunarım. Kitapla, şiirle ve sevgiyle kalın.

    DİLEK KÖKSAL FİLİZ'DEN

    Bu kitap da 6 'da olduğu gibi yine düşündü- ren, nasıl yani dedirtip şaşırtan, merak ettiren, farklı kurgusuyla yine çok güzeldi ve tam beklediğim gibiydi.
    Her bölümün sonunda, parantez içi cümlele- rin, alıntıların kaynağı düşünülürse ,verilen mesajlar da oldukça anlamlı, araştırılmış denk getirilmiş ,tabii ki anlayana..
    Konusuna gelecek olursak
    Dünya'ya ,Güneş'e ve Ay'a mektup yazar üç kişi.Aslında hepsinin sevdikleri kızlaradır o mektuplar.. Yazar öyle istemiştir.
    Onunla nasıl karşılaştılar, neler yaşadılar, anlattılar bölüm bölüm.Bazen olan, bazen hayalleri, bazen de olmayan şeyler yazdılar arada yazara kafa tuttular,itiraz ettiler..
    Dünya'ya mektup yazan;plâtonik âşık hep uzaktan takip eden cesaretsiz...
    Güneş'e mektup yazan çok farklıydı; sert,acımasız, kendine has ceza yöntemiyle kadınlara bakış açısıyla fazla özgüvenli ama bir o kadar da şâir, ilginç bir tip ..
    Ay'a mektup yazan daha da farklı biriydi; danışanlarının hikâyelerinden örnek vererek anlatıyordu aşkını,fazla belli etmeden... Danışanlarına ait anlattığı güzel ve etkiliyeci hikâyelerde,ailede baba figürü ailedeki önemi özellikle vurgulanmış..
    Nanozomi, yazdıkları, çektiği fiziksel zorluk ,ruhsal acı ve maymun besleyen adamın hikâyeleri oldukça farklıydı...
    Bekleyen anne tasviri vardı, millet olarak o aptal kutusuna bağımlılığımıza da sanki karıncalı televizyonla inceden dokunulmuş..
    Ve intihar girişimleri vardı ki onlar da tanıdık yazar ve kitaplardaki kahramanların hayatından
    Ayrı kızlara yazılan mektuplar ama aslında aynı kız , onlar üç kişi miydi yoksa tek kişi de farklı kişiliklere mi bürünüyorlardı ya da olmak istedikleri miydi?Kafalar karıştı değil mi?Bence aynı kişiydi ,yazar mıydı yoksa o mektupları yazanların hepsi? ;)
    Kızın kitap sevgisi çok güzeldi,erkeğine okutmaya çalışması da ...
    Yine sanata yer verilmişti kitabın içeriğinde sinema,tiyatro ve o kitaplardan yazarlar,şairler ve kahramanları da katıldı maceralara karakteristik özellikleriyle..
    Humbert'la Lolita ,baltasıyla Raskolnikov,böcek Samsa , kırmızı çantasıyla Anna Karenina hatta uzun sakalıyla Tolstoy ,6 'daki anne ve yazarı da sürpriz yaptı hikâyeye eşlik etti ve daha birçok kişi...
    Ayrılık ... Kimi daha konuşamadan, kimi kavuştuktan sonra...
    Mecnun olmak.
    Leylâ olmak..
    Tımarhane...
    Leylâ'ya mektuplar yazmak...
    Böyle bir kurguyla kitap yazmak herkesin harcı değil..
    Şiir de ayrı güzeldi.. Tebriklerimle...

    TUBA KARA'DAN

    Birbirinin benzeri içerikte kitaplar okumaktan sıkıldınız mı? Acaba benzeri tarzda yazılmış bir başka kitap var mıdır diye düşünecekseniz… Çok büyük ihtimalle de bulamayacaksınız.
    Leylaya Mektuplar ’da çok güzel bir aşk var. Belki de aşklar demem daha doğru olacak. Aşıkken bir erkek dışından bir şeyler söyler, biz de duyarız. Peki içinden neler söyler acaba? İşte aşık erkeklerin iç seslerinin neler söylediğini çok net öğreneceksiniz. Bazen gurur duyup bazen de kızacaksınız? Keşke bana da öyle âşık olunsaydı diyeceksiniz. Kimi zaman da aşkın böylesi sizi korkutacak.
    İnce bir zekâ, sizi sık sık güldürecek ve düşündürecek.
    Bir dakika! Burada bir erkeğin iç sesi, dış sesi ve görünmek istediği yüzünü yansıtarak tek bir kişiden mi bahsedilmiş? Yoksa basbayağı üç farklı erkek mi var? Peki ya uğruna mektuplar yazılan kız tek bir siluet mi, yoksa hepsi de farklı birer can mı? Bu soruların cevaplarını siz bulacaksınız?
    Raskolnilov, Humber ve Nana gibi birçok kitap kahramanını da kitabın içinde yaşayıp, yanı başınızda hissedeceksiniz.
    Ve son olarak da hayatın anlamını sorgulamayan var mı aranızda? Hayatın gerçek anlamının ne olduğunun cevabını bu kitapta buldum.
    Onlarca kitap okumak yerine bir tane kitap seçme hakkım olsaydı Leyla’ya Mektuplar’ı seçerdim.
    Sizlerin de severek okuyacağını biliyorum ve çok şey öğreneceğinizden eminim.
    Okuyanlardan olabilmeniz dileğiyle.

    EMEL BOZTAŞ'TAN

    LEYLA 'YA MEKTUPLAR; Dünya'ya, Güneş'e ve Ay'a Mektuplar adı altında 3 başlıktan oluşmaktadır. Emre Karadağ ile kitap hakkında konuştum, yazarken nelere dikkat ettiğini, nasıl bir teknik kullandığını, vb. konuştuk. Leyla'ya Mektuplar, bir kıza 3 farklı karakterdeki erkeğin aşkını ve bu aşklarını farklı şekilde ortaya koymasını anlatmaktadır:

    1. Aşık: Özgüvensiz, saf, platonik
    2. Aşık: Kendinden emin, sert, tutkulu, asabi ama erkekliğine çok!! sürdürmeyen (gurur yapan)
    3. Aşık bir psikolog. Bana göre aşkını tam olarak belli etmeyen, mesleğinin püf noktalarını bilen ve bu yüzden aşkını dolaylı ifadelerle yansıtan ; bunu yaparken de genellikle hastalarının hayatlarından kesitler/ örnekler veren bir aşık!

    Leyla'ya Mektuplar'da yazar ironik bir dille kendini de koymuş. Emre Karadağ'ın dediği gibi "üstkurmaca"
    Kitapta: Emilé Zola'nın NANA'sı; Vladimir Nabokov'un LOLİTA'sı ve HUMBERT'i; Stefan Zweig'in Sabırsız Yürekli kahramanı teğmen HOFMILLER; Tolstoy'un ANNA KARENİNA'sı; Kafka'nın Dönüşüm'ünün böcek adamı GREGOR SAMSA'sı ve daha bir çok edebiyat dünyasının kahramanlarının bizim üç aşıkla maceraları da yer almaktadır.

    Bu kitapta Emre Karadağ'ın şair yönünü de keşfettim

    Leyla'ya Mektuplar 'da pek çok simgesel ögeler mevcut: Dünya, Güneş ve Ay neyi simgeliyor?
    Her bölüm sonunda parantez içi cümlelerde yatan mesajlar ne?

    Okumanızı tavsiye ederim. Farklı, ilginç, zorlu, düşündürücü ve güzel bir kitap.

    BAHAR KESMEGÜL'DEN

    Önce şunu söyleyeyim: Okuyacağınız en aykırı kitaplardan biri. Emre Karadağ'dan da başka bi şey beklemem hata olurdu.

    Kitabımız üç bölüm ve üç karakterden oluşmaktadır ( bu üç karakter ele aldığımızda bana göre tek karakter ) Bu bölümler Dünya'ya Mektuplar, Güneş'e Mektuplar ve Ay'a Mektuplar olmak üzere 3 bölümden oluşur *Dünya'ya Mektuplar; Platonik bir aşkla sevdiği kızın kapısının önünde hemen hemen her gün nöbet tutmaktadır ama bir türlü konuşma fırsatını kendinde bulamaz açılmak ister ama açılamaz seviyor hemde çok seviyordur onun için neler yapmazdı ki dünyaları önüne serebilirdi ama ha bugün ha yarin derken günler günleri kovalar ve nihayetinde koşar adımlarla kaçar çünkü kaçmak ona yakışır değil mi?
    Güneşe Mektuplar; Gittikleri bir mekanda arkadaşlarının sayesinde tanışır ama görür görmez etkilenir çıtı pıtı bir kız ve bu kızı kafaya alır o kadar tatlı o kadar uslu bir kızdır ki çok etkilenir. akşam eve bırakmayı teklif eder ama kız ret eder. amann bu kimin umrunda tekrardan kızı ile görüşeceginden emindir artık evet görüşmeyede devam ederler sık sık kitap hediye eder kız, beraber tiyatroya giderler ama her seferinde şart koşar yaramazlık yapmayacaksın diye ama affeder mi? Affetmez! sert haşin ve sevdiğini sahiplenen bi adamdır bu. Bir gün kavga ederler ve kız kaçar. Karakterimiz peşinden gider, kapısına dayanır, çok uğraşır ama nafile. Unutmak için başka kadınla takılır ama onu aklından çıkaramaz. *Aya Mektuplar ; Hastalarının hayatlarından kısa örnekler veren bir aşık bir psikiyatr.

    Gelelim kitabın sonuna; Kafka'nın Dönüşüm adlı kitabindan tutun ,Tolstoy'un Anna Kareninasına kadar bir çok yazarımız ve roman karakteri yer almaktadır. Kitabın sonu nasıl mı bitiyor?
    okuyun ve görün.

    BELGİN EGREN'DEN

    Kitabımız Dünya 'ya, Güneş'e, Ay'a Mektuplar başlıkları altında toplamış...
    Karakterlerimiz ve yaşadıkları anlatılırken yakından tanıdığımız birçok roman kahramanları da dahil edilmiş.
    Tolstoy'un Anna Karenina'sı mı dersiniz,Franz Kafka'nın Dönüşüm kitabındaki Gregor Samsa 'mı dersiniz... daha kimler yok ki!!!
    Kitabın sonunun nasıl biteceğini okurken, kafamızda kurgularken tam bir ters köşe oluyorsunuz.
    Çıkmasını dört gözle beklediğim bir kitaptı. Bir solukta okudum fakat bana göre Emre Karadağ'ın kitaplarını okumak için sessiz ve sakin bir ortam tercih edilmeli...
  • Sultan kay'sı bu derece mecnun eden leylayı görmek ister ve huzuruna çağırtır. Çağırın bakalım şu leylayı nasıl bir peri kızı ki çöllere düşürdü bir genci der. Leyla gelir, bakar ki Leyla kara kuru öyle aman aman güzelliği olmayan bir kız. Mecnunu bulun getirin der sultan onun görüp de bizim göremediğimiz neydi bu leyla da. Mecnun gelir sorar sultan. Senin bu leyla leyla diye çöllere düştüğün kız kara kuru birşey ne buldun bunda da mecnun oldun.
    Mecnun içini yakan ateşten bir tutam dudağına götürüp ah çeker ve der ki:" siz onu birde benim gözümle görün" bu cevabı duyan şairin diline şu satırlar dökülür

    Leyla bir kara çalı bakacak göz kalmadı
    Mecnun gözüyle gördük diyecek söz kalmadı.
  • Işık saçanlar önce yanmayı göze alıyor. Eflatun'dan bu yana deha, bir tür delilik hali olarak tanımlanmıyor mu ve sanatçı nevrozla psikoz arasında gidip gelen bir tür deli sayılmıyor mu? Haydi yürekli olun ve koyun adını.

    Van Gogh, ömrü boyunca taşında kendi adı yazılı bir mezarı ziyaret etmek zorunda kalmıştı (Kendisine kısa bir süre evvel ölen kardeşinin adı verilmişti: Vincent. Sevgilisine kesik kulağını armağan eden bu dahi, bir akıl hastahanesinde intihar ettiğinde hastalığı hakkında varılan tanı "kişilik bölünmesi"nden ibaretti. Kişiliği, biri diğerini yok edecek iki yarıma mı bölünmüştü? Hakkında verilen tanı ne olursa olsun, resim tarihinin gelmiş geçmiş en parlak yıldızlarından biri olduğu muhakkak, zamanında anlaşılamamış yerleşik beğeniye hitap etmemiş (edememiş değil) olmakla birlikte.

    İlkbahar Senfonisi Schumann'ın içindeki ülkelerden kopa geliyordu: "Kırlar yeşillenmeye, kelebekler uçuşmaya başlar." Oysa bir akıl hastahanesinde gözlerini yumdu.

    Fransa'nın övünç kaynağı, edebiyatın da, eğitimin de pir ü üstadı Rousseau son zamanlarında adam akıllı bunalımlıdır, dengesiz denebilecek kadar.

    Gogol da öyle, ömrünün son yılarında. Kendisine deli diyebilenin deli olmaya hakkı yoktur elbet, kimse kimseyi kandırmasın ama bir Delinin Hatıra Defteri'ni durup dururken neden yazdı? Delirmemek için mi?

    Peki ya altmış dokuz yıllık ömrünü mutlulukla; ama gerçekten mutlulukla dolduran Erasmus'u nasıl izah etmeli? Encomium Morias: Deliliğe Övgü.

    Vatslav Nijinskiy sonra, son yıllarını hastahaneden hastahaneye geçiren bu Rus dansçı.

    Ve Sağırlara şarkı söyleyen bir tenor", Nietzsche, 1900'de öldüğünde bir akıl hastahanesindeydi. Son yazısının altına imzasını "çarmıha gerilen" olarak attı. Aklı aradan tamamen çıkardığı için mi imzasını "çarmıha gerilen" olarak attı, yoksa imzasını öyle attığı için mi aklı aradan çikardı?

    Sadece "gerçekten" yaşayanlar mı? Bir türlü akıllı mı mecnun mu olduğuna karar veremediğimiz Hamlet. Bir Adam Yaratmak'ın Hüsrev'i. Ya Don Kişot'a ne demeli? En güzelini Cemil Meriç diyor kimse yeni bir şey söylemek için yorulmasın: "Don Kişot kanatlı, kertenkelelere gülünç görünmesi bundan". Çırağan Sarayı'nın tecennün etmiş V. Murad'ı, havuz başındaki Sultan İbrahim'le aynı yerde duruyor. Yine Cemil Meriç:
    "Deli İbrahim, Osmanoğulları'nın en akıllısı. İnci balıklara atılmak için yaratılmamış olsaydı, denizlerde ne işi vardı?" Bu inanılmaz zarafetteki kinayenin ruh acıtışı bir yana, doğru, sanatı da tarihi de yürüyenler halk ediyor, terakki makul dışı olanlardan geliyor.

    Gemileri karadan yürütmek, akillara durgunluk verecek bu iş, çok mu "makul" idi?

    (Mor Mürekkep / Leyla Diye Kara Kuru Bir Kız)
    S.61-62