• Çünkü imansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebairde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat imansızlıkta hiçbir cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azap içinde azaptır.
  • Çünkü; insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alakadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. 
    Bediüzzaman Said Nursî
    Sayfa 139 - Sözler Neşriyat
  • 272 syf.
    ·4 günde·9/10
    Önünüzdeki A4 kağıdına hayatta başınıza gelmiş veya gelmesi ihtimal olan en kötü şeyleri yazın deseler ne yazardık?
    Büyük çoğunluğumuzdan çıkacak sonuç sanırım ölümdür ve kağıdın en başına büyük harflerle yazılsa kimse neden yazdın demez.

    Neden? Çünkü ölüm ayrılıktır. Sevdiklerimizden, zevklerimizden kopmak, yok olmak ve unutulmak. Korkarız ölümden, aman bizden uzak olsun deriz, Allah gecinden versin dilimize yapışır, istemdışı kendiliğinden çıkar.

    Sanırım böyle bir düşünceye sahip olsam ve gençliğimin her geçen saniye geride bırakıp ölüme bir adım yaklaştığımı hissederek yaşamak hayatımı elemli ve ızdıraplı geçirirdi. Beni ben yapan herşeyin artık olmayacağını, sevdiklerime ve hayata elveda demek korkusu, ölümden daha acı olsa gerek.

    "Zeval-i lezzet elemdir." diye veciz bir söz vardır. Yani lezzetin bitmesi insana elem verir. Psikolog Ulusoy, ölüm korkusunun psikolojisinde de en büyük etken budur, lezzetlerin bitmesinden korkmaktır, der. Buradaki lezzetten sadece vücut olarak aldığımız lezzetler anlaşılmasın. İnsanda akıl, ruh, sır vb. gibi birçok latifelerin de kendi hissesine göre aldıkları lezzetler vardır.

    Hiç şüphesiz karşımıza çıkan en büyük ve en ciddi mesele ölüm meselesidir. Sadece canlılar değil, bütün yaratılan varlıklar doğar, yaşar ve ölür. Bütün mahlukat bir şekilde bu aşamalardan geçer. İnsanı farklı yapan şey idraktir. İnsan, ölümü anlamlandırmak, ölümü hissetmek, ölümden kaçmak, ölümü öldürmek... ister.

    Ölüme genel itibariyle 2 farklı görüş vardır. Birincisi görüş ölümü bir adem, yok olmak ve hiçliğe geçiş olarak gören kısım. Diğer tarafta ise ölümün sadece bedenen olduğu, ruhun ebedi olarak canlı kalınacağını ve tebdil-i mekan yapacağına inanan kesim.

    İlk kesimin ızdırabı yok olmaktan ziyade yok olma düşüncedir. Çünkü bir kere varlığı tatmıştır, bunu elinden kaybeceğini bilmek korkutur. Her ne kadar Yunan filozof Epikür’ün “Ölüm bizi endişelendirmemeli. Çünkü biz var olduğumuz sürece ölüm yoktur. Ve ölüm geldiğinde biz olmayacağız." sözünü sarfetse de, bu ölüm korkusunu maskelemek için sarfettiği sözlerdir der Alfred Weber.

    İkinci kesimin de ölüm korkusu vardır ve bu inandığı iman ile orantılı bir şekilde artar ve azalır. Bu korku kesinlikle yokolma veya hiçlik korkusuyla kıyaslanamayacak bir korkudur. Çünkü inanır ki ölüm bir terhistir onun için artık hayat vazifesini bitirmiş, tezkeresini almış ve asıl yerine doğru bir geçiştir. Korkusu, geride bıraktığı sevdiklerini endişesi korkusu vardır, üniversiteye giderken ailenizi özlemek gibi ama elbet kavuşacağınızı bilirsiniz. Zira başka bir korku ise adaletin tecelli edileceği bir ahiret inancı olduğu için yaptıkları amellerin azlığından ve günahların çokluğundandır, bu şekilde ölme düşüncesidir. Ölüm ötesi yaşama inanan bir insan -her ne kadar inançsız bir insana göre daha ümitli ve kalben rahat olsa da- ölüm korkusundan tam anlamıyla kurtulamaz.

    Kitap ölüm meselesini örneklerle ve akıcı bir roman eşliğinde yazdığı için çok daha anlaşılır. Ben biraz daha kitaptan anladıklarımı aktarmaya çalıştım.

    Geleceğin veya şu anın ebeveynleri olarak hayatımızın bir gerçeği olan ölüm hakkında çocuklara nasıl yaklaşmamız gerektiğini dair de güzel notlar var. Bilinçsiz bir davranış, belki o küçük yavrunun ruhunda derin hasarlara yol açabilir.
  • "Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat'î bir yakîn ile anladım ki; hêliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur."
  • Zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i elem dahi lezzettir."
  • ... Çünkü zeval-i lezzet, elem olduğu gibi zeval-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir.
  • Elcevab:
    Milyarlar seneden ziyade olan hayat-ı ebediyeye çalışmasını ve kazanmasını; meşkuk bir-iki sene hayat-ı dünyeviyeye lüzumsuz, fuzulî bir surette karışma ile feda etmemek için.. hem en mühim, en lüzumlu, en saf ve en hakikatlı olan hizmet-i iman ve Kur'an için şiddetle siyasetten kaçıyor. Çünki diyor: "Ben ihtiyar oluyorum, bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyle ise bana en mühim iş, hayat-ı ebediyeye çalışmak lâzım geliyor. Hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vasıta ve saadet-i ebediyenin anahtarı imandır; ona çalışmak lâzım geliyor. Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için şer'an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat-ı içtimaiye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzumlu, en selâmetli olan imana hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime kazandığım hakaik-i imaniyeyi ve nefsimde tecrübe ettiğim manevî ilâçları, sair insanların eline geçmek için o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenab-ı Hak bu hizmeti kabul eder ve eski günahıma keffaret yapar. Bu hizmete karşı şeytan-ı racîmden başka hiç kimsenin, -mü'min olsun kâfir olsun, sıddık olsun zındık olsun- karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünki imansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebairde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat imansızlıkta hiçbir cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azab içinde azabdır.
    İşte böyle hadsiz bir hayat-ı ebediyeye çalışmayı ve iman gibi kudsî bir nura hizmeti bırakmak, ihtiyarlık zamanında lüzumsuz tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak; benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına keffaret aramağa mecbur bir adamda ne kadar hilaf-ı akıldır, ne kadar hilaf-ı hikmettir, ne derece bir divaneliktir, divaneler de anlayabilirler.
    Amma Kur'an ve imanın hizmeti ne için beni men'ediyor dersen, ben de derim ki: Hakaik-i imaniye ve Kur'aniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyaset ile âlûde olsa idim; elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avam tarafından, "Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?" diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer. İşte ey ehl-i dünya! Neden benim ile uğraşıyorsunuz? Beni kendi hâlimde bırakmıyorsunuz?
    Eğer derseniz:
    Şeyhler bazan işimize karışıyorlar. Sana da bazan şeyh derler.
    Ben de derim: Hey efendiler! Ben şeyh değilim, ben hocayım. Buna delil: Dört senedir buradayım; bir tek adama tarîkat verseydim, şübheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: İman lâzım, İslâmiyet lâzım; tarîkat zamanı değil.
    Eğer derseniz:
    Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet-perverlik fikri var; o işimize gelmiyor.
    Ben de derim:
    Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said'in yazdıkları meydanda. Şahid gösteriyorum ki: Ben ferman-ı kat'îsiyle, eski zamandan beri menfî milliyet ve unsuriyet-perverliğe, Avrupa'nın bir nevi firenk illeti olduğundan, bir zehr-i kàtil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o firenk illetini İslâm içine atmış; tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O firenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar. Madem böyledir; hey efendiler!. Herbir hâdiseyi bahane tutup, bana sıkıntı vermeye sebeb nedir acaba? Şarkta bir nefer hata etse, garbda bir nefere askerlik münasebetiyle zahmet ve ceza vermek.. veya İstanbul'da bir esnafın cinayetiyle, Bağdad'da bir dükkâncıyı esnaflık münasebetiyle mahkûm etmek nev'inden, her hâdise-i dünyeviyede bana sıkıntı vermek, hangi usûl iledir? Hangi vicdan hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?