• Sançar burada da “kuru Türkçülük” iddialarının
    temelsiz olduğundan bahsediyor ve bu tür iddiaların “genç Türkçüleri bölmek ve
    birbirlerinden şüphe etmelerini sağlamak için” ortaya atıldığını söylüyordu. Bunun
    yanında bir de “fikrî ve fiilî liderlik” konusuna değinmişti. Demek ki, hareketin fikrî
    lideri ile siyasî liderinin kim olduğu hususunda bir tartışma veya dedikodu vardı. Sançar
    ise, Türkçülükle ilgili kararların istişare yoluyla alındığını, Genç Ülkücüler Teşkilâtı’nın
    Türkçülük yolundaki mücadelelerinde emri Türkeş’ten alacaklarını söylüyordu. Fakat Sançar, emri verenin “MHP lideri Türkeş”in değil, “Türkçü Türkeş” olduğuna
    dikkat çekerek hem Türkeş’in Türkçü olduğunu, hem de Türkeş’in şahsı ile partisinin
    Türkçüler nazarında birbirinden ayrı telâkki edildiğini hatırlatıyordu. Belki de bu
    hatırlatma yalnızca genç Türkçülere yönelik değildi. Türkeş’in de bunu unutmamasını
    istiyordu.
    Demek ki, Türkçüler ile Türkeş ve partisi arasındaki bağların 1969 kurultayında
    koptuğu iddiası temelsizdi. Kurultayın ardından araya bir soğukluk girdiği kabul edilse
    bile işbirliğinin bir şekilde sürdüğü açıktı. İlişkinin tamamen kesildiğini iddia etmek ise
    neredeyse imkânsızdı. Bu, her iki tarafı da rahatsız eden durumların olmadığını
    göstermiyordu elbette. Türkçüler, MHP’nin aldığı yeni şekli tasvip etmiyor Türkçülüğün her ne için olursa olsun “esnetilmesini” doğru bulmuyorlardı. “Oy
    kaygısıyla”a Türkçülüğün sınırlarını yeniden tespit etmeye çalışmak, onu yeniden
    tanımlamak, farklı fikrî gruplarla temasa geçmek, dinî söylemler kullanmak gibi
    hareketlerin Türkçülüğe faydadan çok “zarar” getireceğine inanıyorlardı. Fakat
    Türkçülerin Türkeş’in Türkçü olduğuna “imanları” neredeyse tamdı. MHP’deki bu
    değişimi, parti başkanının Türkçü olması hasebiyle ve parti ile Türkeş’i birbirlerinden
    ayrı bir şekilde kıymetlendirerek görmezden gelebiliyorlardı. MHP’liler ise Türkçülerin
    seküler bakış açılarından rahatsızlık duyuyorlardı belki de. Bilhassa Ötüken’de Atsız’ın
    din aleyhindeki yazılarının parti ve dolayısıyla da “ülkü” yolunda “zararlı” olduğu
    fikrindeydiler. Türkçülerin, Türkçülüğün “esnetilmemesi” hususundaki “tavizsiz”
    tutumları da MHP’liler için pek kabul edilebilir değildi. Zira onlar için, Türkçülüğün
    mevcut tanımı ve aslında bizzat “Türkçülük” kelimesi bile yeterince “ayrıştırıcıydı”.
  • Bilgisi olan ve onu yerinde kullanabilen, gücü olan ve gereğini yapabilen kişi demektir. Kimin kullandığı bilgisi varsa, onun gücü vardır. Ailede mutlaka eşlerden birinin bilgisi daha fazladır, bu ise onun daha güçlü olduğu anlamına gelir. Bu durumda diğer eşin yapacağı en mantıklı tek şey, onun liderliğini kabul etmektir. Aile bu fizik kanunu üzerine kurulmazsa, eşler arasında sürüp giden huzursuzluk kaynağı gizli çekişmeleri doğurur.
  • 1008 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    “Ölümden önce yaşam, zayıflıktan önce güç, hedeften önce yolculuk.”

    Oathbringer... Sanderson beni bir kez daha şaşırttı. Parlayan Sözler’den sonra daha güzel bir şey okuyamayacağım konusunda oldukça emindim fakat Oathbringer tüm düşüncelerimi değiştirdi. Bu kitapta Roshar tarihinde daha derine inerken aynı zamanda büyü sistemini de daha iyi tanıyoruz. Sanderson’ın yazdığı her büyü sistemine hayran olmama rağmen Dalgalar’dan oluşan bu sistem beni büyüledi. Ama Oathbringer’ın benim için bu kadar etkileyici olmasının asıl sebebi, içerdiği “Cosmere mesajları” olabilir. Kimseye “spoiler” vermek istemediğimden bu mesajlardan çok bahsetmeyeceğim ama henüz kitabı okumadıysanız Savaşkıran’ı önce okumanızı öneririm!

    Tüm bu saydığım özelliklerin yanısıra, bu kitapta Dalinar’ın geçmişini öğreniyoruz — ki bu bile kitabı okumanız için yeterli bir sebep, diye düşünüyorum ben.

    Bildiğiniz üzere ülkemizde iki kitap arası beklediğimiz süre gereğinden fazla, bu yüzden kitap hakkında biraz daha ayrıntıya inmek ve gelecekte okuduğumda kitabı hatırlayabileceğim bir inceleme yazmak istiyorum. Tabii bu inceleme bir özete benzeyecek ama elimden geldiğince üstünkörü geçmeye çalışacağım. Buradan sonrasını kitabı okumamışlar okumasın: SPOILER UYARISI! (Biliyorum ki kitabı yeni okumuşlar da bir özet okumak istemeyecektir, bu yüzden derlememi atlayıp COSMERE KISMI’na geçebilirsiniz. Ben bu özeti gelecekte dönelim diye yapıyorum.)

    Kitap boyunca Dalinar’ın geçmişini incelemek oldukça ilgi çekiciydi: Nihayetinde karısı Evi’yi hatırlayışı, geçmişinde olduğu kişi... Bizim iki kitaptır tanıdığımız adama kıyasla çok farklı. Biliyorum ki hepimiz Dalinar Kholin’i şerefinden ötürü seviyorduk ve her ne kadar geçmişte farklı bir adam olduğundan sık sık bahsedilse de bunu hayal edememiştim. “Heyecan”ı hissettiği zamanlarda yaptığı şeyler, aslında Heyecan’la beraber büyüyüşü ve yaşadığı onca şey o kadar etkileyiciydi ki ilk defa birinin geçmişini okurken bu kadar heyecanlıydım. Bana göre Dalinar, seri boyu zihinsel olarak en büyük gelişmeyi gösteren karakter: Acısını dindirebilmek için Gecegözcüsü’nden anılarını almasını isteyen adamdan acılarını Garaz’a vermeyi reddeden güçlü bir adama dönüşüyor. Doğrusu, kitabın ismi Oathbringer diye Dalinar’ın öleceğini düşünmüş ve kitabın sonuna dek “lütfen ölme, lütfen ölme,” diye sayıklayarak okumuştum her sahneyi. Dokuz Gölgeli Şampiyon’dan bahsedildiğinde de Dalinar’ın o şampiyonla bizzat dövüşme türü bir çılgınlık yapacağından korkmuştum. Ama elbette, Sanderson bizi daha da şaşırtarak az kalsın Garaz’ın şampiyonunu Dalinar yapıyordu.

    Dalinar’la ilgili diğer bir dikkat çekici şey ise sonunda neyi “birleştireceğini” bulması. İlk kitaptan beri duyduğumuz “Onları birleştir” lafı, bu kitapta ortaya çıkıyor: Birleştirmesi gereken sadece Alethkar değildi, sadece ülkeler de değildi, üç alemi birleştirmeliydi. Fiziksel, ruhsal ve zihinsel. (Burada not düşmek istiyorum: Kitabın sonlarına doğru Dalinar bir toplantı sırasında yine “onları birleştir” sesi duyuyor ve Fırtınababa’ya neden bunu söyleyip durduğunu soruyor. Fırtınababa ise “ben bir şey söylemedim” diyor. Dalinar’a bunu söyleyen başka bir ses de mi var, yoksa sadece aklı mı karışıktı?)

    Bu sırada gelelim favori karakterlerimden bir öbürüne: Kaladin. Köprü Dört, Kaladin’e yakın durmak şartıyla bir nevi parlayanlara dönüşüyor. Kaladin kitabın başlarında ailesinin Dinmezfırtına’dan sağ çıkıp çıkmadığını öğrenmek için evine uçarak dönüyor ve “Oroden” adlı bir kardeşinin olduğunu öğreniyor. Daha sonra geri dönmeye çalışırken bir parshmen grubu onu kaçırıyor. Parshmenlerle geçirdiği kısa yolculukta liderlik vasfı fazlasıyla yüksek olduğundan hemen onlara önderlik ediyor ve bir süreliğine olayı onların gözünden görüyor. Parshmenlerin savaş isteyen yaratıklardan ziyade henüz özgürlüğü yeni tatmış köleler olduğunu anlıyor. Parshmenleri kamplarına bıraktıktan sonra oradan kaçıyor, kaçmaya çalışırken birkaç Kaynaşık’la dövüşüyor. (Not: Bu sahnede bir fırtına yaklaşmakta ve Kaladin birkaç saniyeliğine fırtınayı durduruyor.)

    Kaladin kaçıp Harap Ovalar’a döndükten sonra öğreniyoruz ki Moash da o civarlarda, beraber kaçtığı şu açıkgözlerle beraber. Moash’ın zihni oldukça bulanık, yaptığı şeyin doğru olduğunu kendine söyleyip duyuyor fakat bu sahnelerde içindeki pişmanlığı hisseder gibi oluyorsunuz. Her neyse, Kaynaşıklar Moash ve yanındakilerin Parekılıçlarını çalmak için Moashlara saldırıyor, Moash bir Kaynaşık’ı öldürerek Kaynaşıklar tarafından saygı görülesi bir konuma geçiyor.

    Bu sırada Harap Ovalar’daki Shallan ve Adolin, Parlayan Sözler’in sonunda Adolin tarafından işlenmiş Torol Sadeas cinayetini araştırıyor. Onlar bunu yaparken yeni cinayetler de işleniyor ve Shallan cinayetler arasındaki bağı keşfediyor: Her cinayet çift halde. Biri işlendikten sonra peşinden taklidi geliyor. Kişiliğini sayamayacağımız parçalara bölmüş Shallan’ımız da Peçe olarak işi biraz daha araştırıyor ve siyah bir silueti keşfediyor: Re-Shepir, Yaradılmamışlar’dan biri. Bu insanların şiddetini taklit eden bir Yaradılmamış. Neyse ki Shallan, zihinsel gücüyle bu yaratığı uzaklaştırmayı başarıyor.

    Shallan’dan bahsetmişken kitap boyu bana rahatsızlık veren şeylerden biri de kişilikleri. İlk başta bu fikri hoş bulmuş olsam da bir yerden sonra sapıttığını düşünüyorum. Kitabın başını okurken Shallan’ın Adolin’i sevdiğine emindim ama ortalara doğru Peçe’nin Kaladin’den hoşlandığını öğrendik. Daha sonra, Shallan hiç Adolin’i sevmemiş de Adolin’i seven Berrakhanım Parlayan’mış türü bir şeyler oldu. Kitabın sonunda Adolin’e geri dönmüş de olsa oraya gelesiye kadar geçen süreçte beni oldukça rahatsız etti Shallan ve tavırları. Jasnah ortaya çıktığındaki hareketlerinden bahsetmeyeceğim bile.

    Her neyse, Dalinar Urithiru’da politik süreçleri sürdürmeye devam ederken Elhokar, Kholinar’ı kurtarmak uğruna yola çıkmayı planlıyor. Yanına Kaladin, Shallan ve Adolin’i de alarak Kholinar’a gidiyor. Tahmin ettikleri gibi Kholinar ve Kholinar’daki yemin kapısı düşman tarafından ele geçirilmiş durumda. Üstelik şehirdeki sprenler değişiyor, normalden farklılar. Halk da kafayı yemiş durumda, sprenlerin dünyayı ele geçirdiği düşüncesiyle spren kılığına falan giriyorlar. Bu sırada Elhokar saraydaki eşi (Kraliçe Aesudan) ve oğlu Gavinor’u merak ediyor fakat sarayın üstüne bir karaltı çökmüş olduğundan saraya öylece giremiyorlar. Hedefleri saraya girip içerideki Yeminkapısı’nı açmak ve bunun için plan yapmaya başlıyorlar. Shallan ışıkörüsüyle binaya sızma planları kurarken Kaladin Kholinar’da şehri korumak için kalan son birliklerden birine katılıyor. Burada birliğin komutanı sahiden ilgi çekici bir karakter: Çivit. Parekılıcı yok olmayan ve üstünde elmas barındırmayan bir kadın general. (Çivit hakkındaki asıl düşüncelerimi en sona, Cosmere hakkında konuştuğum kısma bırakacağım.)

    Uzun planlamalar sonucunda saraya sızıyorlar. Tabii Kaynaşıklar’ı oyalamak için bir tür savaş ortaya çıkarıyorlar. Bu Kholinar’ın kazanamayacağı bir savaş fakat Yeminkapısı açılırsa Urithiru’dan ordu getirebileceklerini umuyorlar. Saraya girdiklerinde Kaladin ve Elhokar, Aesudan’ın odasına giriyor ve onun tamamen karanlık tarafından ele geçirildiğini fark ediyorlar. Tam emin olmamakla beraber Aesudan’ı delirtenin bir Yaradılmamış olduğunu söyleyebilirim. Aesudan’ın aklını yitirdiğinden emin olduklarında Gavinor’u da alıp gitme kararı alıyorlar ama onlar sarayın aşağı katına indiklerinde savaş çoktan ilerlemiş durumda. Bu sahnede Kaladin, beraber yolculuk ettiği parshmenler ve Çivit’in komutası altında beraber savaştığı tüm o adamların birbirini öldürüşünü izliyor. O uzun bir sürenin ardından ilk defa bir savaş sırasında tereddüt ederken Elhokar da oğlunu oradan kurtarmaya çalışıyor. Elhokar, etrafı sarıldığında parlayanların ilk yeminleri ediyor ve ne yazık ki yeminlerini tamamlayamadan Moash tarafından öldürülüyor. Her ne kadar Elhokar’a ikinci kitap boyunca sinir de olsam, ilk ideali söylerken ölüşü beni derinden etkiledi. Bilmiyorum, bu sadece bende mi var ama fantastik serilerde kralların/hükümdarların ölümleri her daim beni hüzünlendirmiştir, kişilikleri nasıl olursa olsun — ki Elhokar, gerçekten çabalıyordu. Bir kral olabilmek için uğraşıyordu. Tüm bunların üstüne Moash’ın bir de Kaladin’e köprü dört selamı verişi... Kitapta en hüzünlendiğim ve öfkeyle dolduğum sahne buydu sanırım.

    Adolin, Elhokar’ın ölümüne bakakalmış Kaladin’i kurtardıktan sonra Yeminkapısı’nı açmaya çalışan Shallan’ın yanına gidiyorlar. Shallan, kapıda bir Yaradılmamış tarafından durduruluyor: Sja-Anat. Sja-Anat kapıda tuzak olduğunu, uzak durmaları gerektiğini söylüyor fakat bizimkiler dinlemiyor ve Yeminkapısı’ndan geçiyorlar. Sja-Anat, onları öldürmemek için bir şekilde onları Shadesmar’a çekiyor. Shadesmar’da sprenler de fiziksel formlarında gözüktüğünden Kaladin ve Syl, Adolin ve Maya (Ölügöz), Shallan ve Desen, bir de Çivit Shadesmar’da uzun bir yolculuğa çıkıyor. Bizim üçlünün amacı Thaylenah’ya ulaşıp Yeminkapısı’nı çalıştırmakken Çivit Dikeysellik dediği bir yere gitme konusunda kararlı: O da konuşan bir kılıcı ve kılıcı Roshar’a getiren adamı arıyor. (Cosmere kısmında bahsedeceğim.)

    Bu sırada Urithiru’da politik işlerle uğraşan Dalinar, yavaş yavaş insan toplamayı başarıyor. Buradaki şaşırtıcı nokta, Dalinar’ın “birleşme” çağrısına ilk cevap verenin Taravangian olması. Kral Taravangian kendince dünyayı kurtarmayı dileyen bir adam ve eski kitaplarda kötü karakter olduğunu düşünmüş de olsam bu kitapta tuhaf bir şekilde sevdiğim bir karakter. Kendisi Gecegözcüsü’nden bir dilek istemiş zamanında (halkını koruyabilmek için): Üstün bir mantık ve üstün bir vicdan. Elbette Gecegözcüsü dilekleri lanetsiz vermediğinden ona istediklerini verdiği halde aynı anda kullanabilmesine izin vermemiş. İşte bu yüzden Taravangian bir gün zeki, başka bir gün aptal olarak uyanıyor. Zeki olduğu günlerde “Diyagram”la uğraşıyor. Issızlıkları incelediği bir şey bu diyagram.

    Taravangian’dan sonra Dalinar diğer kral ve kraliçeleri görülerine davet ederek onları ittifaka çekmeyi başarıyor. Fakat bir görünün sonunda beklenmedik bir şeyle karşılaşıyoruz: Ak sakallı, altın ve beyaz renklere bürünmüş bir adam. İlk bakışta bu adamı -ilahi varlığı- Şeref sanmıştım, tıpkı Dalinar’ın sandığı gibi. Fakat sonrasında öğreniyoruz ki bu Garaz. Burada Sanderson’ın yaptığı şeyi sahiden takdir ettim. Garaz’ın davranış açısından Sissoylu serisindeki Harap türü bir şey olacağını hayal ederdim, görünüş olarak da elbette bir Lord Hükümdar beklemiştim. Fakat aksine benim tam Şeref olarak hayal edeceğim türden birini çıkardı karşımıza. Üstelik konuşma biçimi ve açıklamaları bile oldukça mantıklıydı. Bana kalırsa Garaz’ın gücünü bu şekilde çok iyi yansıtmış Sanderson. Onu sıradan bir canavar yaparak basitleştirebilirdi de. (Sissoylu Spoilerı: Örneğin Harap bazı duyguları -sevgi vb- algılayamıyordu, yıkmak için oradaydı. Onun aksine Garaz tüm insani duyguları algılayabiliyor ve mantık sahibi.)

    Her neyse, Dalinar bir şekilde Garaz’ı bir şampiyon düellosuna ikna etmeye çalışıyor ve Garaz kabul etmiyor. Görünün sonunda, görüye sızmış Lift de karşımıza çıkıyor.

    Tüm bunlar gelişirken bir de unuttuğumuz Beyazlı Suikastçı var. O artık daha çok siyahlı, sanırım (espriler, espriler...) çünkü elinde “kılıç-nimi” diye seslendiği, siyah dumanlar sızan bir kılıç tutuyor. Bir semadeşen ve semadeşen eğitimi almakta. Szeth’in kısımlarında Szeth’in geçmişte her türlü tarikata üye olmuş olduğunu öğreniyoruz, bir de Kılıç’ın yaptığı tuhaf konuşmaları (en altta bahsedeceğim) dinliyoruz. Szeth diğer semadeşenlere göre oldukça hızlı gelişiyor ve ilk iki ideali de söylüyor.

    Bu sırada karşı cephede kız kardeşini ve kocasını Kaynaşıklar’a kaybetmiş Venli, Garaz’ın emri doğrultusunda parshmenlere vaazlar veriyor. Onlara savaşın niçin gerekli olduğunu açıklamaya çalışıyor. Ama kendisi yaptığı şeyden emin değil. Hatta Şeref’in sprenlerinden biri tarafından takip edilmekte ve Kaynaşıklar o spreni yok etmesin diye onu koruyor. Ayrıca şunu belirtmeliyim, parshmenler de savaşa pek sıcak bakmıyor. Bu yüzden Garaz ordusu için birtakım antik yaratıkları uyandırıyor ve “Heyecan”la parshmenleri ve Amaram’ın ordusunu güçlendirmeye çalışıyor.

    En son savaş kısmına yaklaşırken Dalinar iyice aklını yitirmeye başlıyor ve tekrardan alkole dönüyor. Geçmişini gitgide daha çok hatırlıyor ve bu onu güçsüzleştiriyor. Gecegözcüsü’nü ziyaret edişini hatırlıyor, orada Terbiye ile tanıştığını ve hafızasını sildirişini hatırlıyor. En sonunda, savaşa en yakın zamanda da Evi’yi aslında öldürttüğünü hatırlıyor. Ben bu kısımda şok olmuştum. Dalinar’ın hataları yüzünden Evi’nin ölüşünü anlayabilirdim ama Dalinar’ın bizzat emri verişi... Kitap boyunca geçmişinde yaptığı onca acımasızlık düşünülünce o kadar şaşırtıcı gelmemeliydi ama öyleydi. Her ne kadar Garaz durumu üstlenmeye çalışsa da Dalinar’ın da kabul ettiği gibi: Bunu yapan oydu. Heyecan’lı veya Heyecan’sız.

    Kitabın başından beri Dalinar’a nasıl karşı koyacağının planını yapan Taravangian da nihayetinde atağa geçiyor. “Sırlar” dediği, önceden topladığı Dalinar ve Yokelçilerle ilgili sırları tam bir toplantı sırasında ortaya çıkarıyor. Bu sırların çoğu politik fakat biri, hepimizin merak ettiği o sır: Hıyanet’in sebebi. Meğer Yokelçiler, gezegene sonradan gelen işgalcilermiş ve bunlar parshmenler değil, insanlarmış. Eğer bunu bir kitap öncesinde öğrenseydim, belki tahmin edilebilir bulurdum fakat bu haber beni yine çok şaşırttı. Üstelik sadece bu da değil, Garaz’ı gezegene getiren de insanlarmış. Üçüncü tanrıyı ortaya çıkaranlar.

    Elbette bu haber herkesi yıkıp geçerken ortalık iyice karışıyor. Bir yandan henüz geri dönmemiş oğlu ve yeğenini düşünürken bir yandan da birliğin bozulmasını engellemeye çalışan Dalinar, kitabın sonunda Garaz’la yüzleşiyor. Dalinar hala bir şampiyon düellosunda ısrar ederken Garaz, Dalinar’ı kendi tarafına çekmeye çalışarak acılarını almayı teklif ediyor. Ve o anda, Dalinar hatıralarının ona neden geri döndüğünü anlıyor: Eğer dönmemiş olsalardı, Garaz hatıralarını bir anda geri verip onu büyük bir acıya maruz bırakacaktı ve Dalinar da bu acıdan kaçabilmek için acılarını vermeyi kolayca kabul edecekti. Ama hatıraları yavaş yavaş geldiğinden, Dalinar son darbeye (karısını öldürüşüne) rağmen toparlanıyor ve acısını vermeyi reddediyor. Hemen ardından da üç diyarı birleştiriyor.

    İncelememin başından beri Jasnah’dan pek bahsedemedim (favori karakterim olmasına rağmen) fakat o geri döndükten sonra genellikle Navani ve Dalinar’a politik işler konusunda yardımcı oluyor. Onun ilgi çekici bölümü, savaş sahnesinde geliyor: Aralarından birinin ihanet ettiğini fark ediyor ve Renarin’deki tuhaflıkları hissediyor. Renarin’in spreni (Glys) olması gerektiği gibi davranmıyor. Bu Jasnah’yı şüphelendiriyor ve Renarin’i öldürmeye niyetleniyor. Renarin de kendine ne olduğunu anlayamamış durumda, bir şeyler görüyor ama gördükleri Parlayan olduğu için mi yoksa yokelçilerle ilişkili olduğu için mi bir türlü anlayamıyor. Jasnah, tam Renarin’i öldürecekken kendinden beklenmeyen bir harekette bulunarak Renarin’e sarılıyor ve her şeyi düzelteceklerini söylüyor.

    Bu sırada Shadesmar’da Kaynaşıklar’dan kaçan Adolin, Shallan ve Kaladin, Thaylenah’daki Yeminkapısı’na ulaşıyor ama Shallan kapıyı çalıştıramıyor bir türlü. Adolin, Kaynaşıklar tarafından yaralanıyor ve Kaladin kendini dördüncü yeminini etmek için zorluyor. Tam umutları tükendiğindeyse Dalinar diyarları birleştirdiğinden ötürü savaş alanına ulaşabiliyorlar.

    Aynı zamanda savaş alanını tepeden izleyen Elçi Nin ve Szeth, Szeth’in üçüncü yeminine hazırlanmakta. Semadeşenler genelde son yeminleriyle kendilerini bir şeye -veya bir kişiye- bağlıyorlar. Çoğu kendilerini Adalet’e bağlasa da Nin’in söylediğine göre kendini Nin’e de bağlayanlar var. Ama Szeth, Dalinar’ın davranışlarını gözlemleyerek onu takip edeceğine yemin ediyor.

    Böylece yeni bir birlik doğmuş oluyor. Dalinar, kırmızı bir sis olarak tasvir edilen Heyecan’la yüz yüze karşılaşması gerektiğini fark ediyor. Karşılaşmadan önce yeni Parlayanlara emirler veriyor: Kaladin koruması olarak yanında kalacak, Szeth ve Lift Thaylen kasalarından çalınan şu “büyük mücevheri” getirmeli, Shallan ve Jasnah orduları engellemeli.

    Savaş sahnesini uzun uzun yazmak istemiyorum, özetlemek gerekirse: Szeth ve Lift, siyah kılıcı da kullanmak zorunda kalarak bir şekilde mücevheri almaya çabalıyor. Shallan, ışıkörerek bir ordu yaratıyor ve kitabın her kısmında olduğu gibi bir psikolojik savaş yaşıyor. Jasnah... Jasnah üstün bir güç elde ediyor, kitabın sonunda neredeyse tek eliyle kocaman bir duvar örüyor. Kaladin Amaram’a karşı savaşıp Dalinar’ı koruyor. Bu sırada Adolin, Garaz’ın canavarlarından birine karşı savaşmaya çalışıyor ama Renarin gelip onu koruyor.

    En sonunda Dalinar, Heyecan’ı nasıl alt edeceğini keşfediyor: Ona tatlı dille yaklaşarak eskiden yaptığı şeyler için teşekkür ediyor, eski dostluklarını hatırlatıyor ve onu Lift’in getirdiği mücevherin içine hapsediyor. Bir fabrial yapar gibi.

    Savaş sona erince Kholinar’ın bir krala ihtiyacı olduğu fark ediliyor ve tacı Adolin’in alması gerektiği düşünülüyor. Fakat Adolin, Sadeas’ı öldürdüğünü itiraf ederek tacı reddediyor ve taç -bence- en başından beri hakkeden kişiye gidiyor. Jasnah’ya. Elbette Jasnah taçlandırılıyor ama Gavinor’un hala hayatta olduğunu da unutmamak lazım. Ha bir de en sonunda, savaş esnasında Shallan bir seçim yapıyor ve kitabın sonunda Adolin ile evleniyor. Düğün gününde de kardeşlerine kavuşuyor.

    Elbette kitabın sonunda karanlık bir kısım olmazsa olmaz. Garaz, Taravangian’la konuşmaya geliyor ve Diyagram’ı inceliyor. Ardından Taravangian’a teklifte bulunuyor. Taravangian, kitabın başından beri tüm ülkelerin kralı olmak istiyordu - ki bu bana çok saçma gelmişti, o kadar güç hırsına sahip bir karaktere benzemiyordu. Ama öğreniyoruz ki, Taravangian Garaz’dan kendi insanlarını korumasını istemeyi planlıyormuş ve Taravangian da tüm ülkelerin kralı olursa herkesi koruyabileceğini umuyormuş. Elbette Garaz bu hareketi önceden fark ediyor ve Taravangian’ın bunu yapmasını engelliyor. Ama yine de Kharbranth’ı koruma şartıyla anlaşma yapıyorlar.

    Tamam, şimdilik incelemem (ya da özetim, ne derseniz deyin) bu kadar. Biliyorum, fazla karışıktı. Umarım bir gün geri dönüp düzenleyecek vaktim olur fakat şimdilik, kitabı yeni okumuşken bir şeyler yazmak zorunda olduğumu hissettim. Şu anda kimse bunu okumaz, biliyorum ama üç yıl sonra The Rhythm of War (dördüncü kitap) ülkemize geldiğinde birileri bana teşekkür edecek. Eheh. Şimdi gelelim son ve benim için en önemli kısma...

    COSMERE KISMI

    Normal kitaplarda oradan buradan Kozmer mesajı yakalamaya çalışırken bu kitapta önümüze öylece serpilmiş bazı bilgiler vardı (eminim ki önümüze serpttiği bu bilgilerin ardında asıl önemli olanları sakladı.) İnternette, kitapta Cosmere ile ilgili geçen her ayrıntıyı bulabilirsiniz fakat ben göze çarpanlardan bahsedeceğim.

    Elbette Gecekanı. Szeth’in elinde. Onu buraya getiren kişiyi de “Çivit” takip ediyor. Çivit’in Vivenna olduğunu düşünürsem çok yanılmam sanırım – ki bu durumda da Zahel, Vasher oluyor. Zahel’in kimliğini geçen kitapta anlayamadığım için kendimi tam bir aptal gibi hissediyorum. Parlayan Sözler’de zaten dış görünüşü resmen Vasher olarak veriliyor ve geceleri artık “o sesi” duymadığından bahsettiği bir sahne var. (Bknz: Parlayan Sözler sf. 336)

    Kitabın ikinci kısmındaki bölüm başı notları mektuplar şeklinde. Yanılmıyorsam iki mektup var ve ikincisinin Sazed’e ait olduğunu düşünüyorum. Hatırlamayanlar için şuraya bırakayım: “Arkadaş,
    Mektubun çok merak uyandırıcı hatta hayret verici. Mevcut konumuma ulaşmadan önce bir tanrının şaşıramayacağını düşünürdüm. Belli ki bu doğru değil. Şaşırabiliyormuşum. Hatta saf bile olabiliyormuşum, diye düşünüyorum ben. Bu amacında sana yardım etmek için aralarında en az uygun olanı benim. Elimde tuttuğum güçler öylesine zıt ki, en basit eylemlerin bile zor olabileceğini görüyorum. Ayrıca gizliliğin benim şüphe duymama neden oluyor. Neden bana kendini daha önce tanıtmadın? Benden nasıl saklanabiliyorsun? Gerçekten sen kimsin ve Adonalsium hakkında nasıl bu kadar çok şey bilebiliyorsun? Eğer benimle daha fazla konuşmak istersen, dürüst olmanı isteyeceğim. Topraklarıma dön, hizmetkarlarıma yaklaş ve ben de amacın için neler yapabileceğime bir bakayım.” (Oathbringer, sayfa 433’ten başlıyor.)

    Bildiğiniz üzere Sazed iki zıt gücü (Harap ve Muhafaza) bir başına tutuyor. Üstelik şu “diye düşünüyorum ben” cümlesinin bir çeviri hatası olduğunu hiç sanmıyorum. Her neyse, asıl önemli olan Sazed’in kime yazdığı. Mektubu yazdığı kişinin Hoid olabileceğini düşünüyorum, aklıma Adonalsium hakkında bilgili ve gezegenden gezegene geçen başka biri gelmiyor.

    Hoid demişken 548’de Shallan ile konuştuğu şu sahne var. O sahnede Hoid’in 4.500 yaşının üstünde olduğunu öğreniyoruz ki bu beni çok da şaşırtmadı.

    Bir başka not aldığım yer de sayfa 708, burada Gecekanı Vasher ve Vivenna’dan bahsediyor. Bakmak isteyenler incelesin.

    Sayfa 766 da ise Taravangian “Gökten düşen bir metal”den bahsediyor ki orayı okurken kalbim tekledi. Muhtemelen düşündüğüm şeyden çok alakasız ama... Çeviriyle ilgili bir problem değilse sorgulanabilir.

    Bunun dışında yabancı Cosmere fanları Ara Söz’lerde gördüğümüz şu karakterlerin farklı diyarlardan geldiğine inanıyor. Hatta şu deniz fenerinde çalışan adamın Elantrian veya Scadriallı olabileceği tartışılıyor, tabii benim Kozmer bilgim öyle geniş olmadığından bilemiyorum. Yine de araştırmak isteyen varsa diye söyleyeyim dedim.

    Pekala, her şey bu kadardı sanırım. Biliyorum çok eksik kısım var ama cidden, hepsini toparlamak çok zor. Zihnimde toparlayamazken yazıya dökmek beni aştı. (Düşünün bir de Sanderson bu kitapları yazıyor.) Ve eminim birkaç yanlışım da vardır, kusura bakmayın!
  • 372 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10
    Asırlardan beri süre gelen “devlet” hakkında yazılan bütün eserlerin yazımlarının aslında birer cevap olduğunun gerçeği su götürmezdir. Aristoteles’ten günümüze kadar yazılan bütün bu eserler aslında “Devlet” isimli bu esere cevaptır.

    Platon MÖ 428 - 348 tarihleri arasında yaşamış ileri görüşlü Yunan düşünce adamı, ekstremisttir. Platon Peloponnes Savaşı başlangıcından 4 yıl sonra doğmuştur. Atina’da demokrasi çöktüğünde 23 yaşındaydı. Yenilenen demokrasi MÖ 399 yılında hocası Sokrates’i idam ettiğinde 28 yaşındaydı. Bu olaydan sonra Atina’dan ayrılmış - tahminen 18 yıl süren bir ayrılık – bütün Yunan topraklarını gezmiştir. Döndüğünde ise Platonik akademinin – Akademos – kurucusu olmuştur. Ki kurulan bu akademi daha sonrasında çevresine ve özellikle de Yunan ve Roma dünyasına felsefi kaynaklık etmiştir. Okulun en bilindik öğrencilerinden birisi de Aristoteles’tir. Yaklaşık olarak 300 yıl etkin bir şekilde eğitimin devam ettiği bu okullarda Hristiyanlığı’nda çıkması ve yaygınlaşmasıyla manastırlara devredilmiş; akabinde ise modern çağın üniversiteleri haline gelmiştir. 80 yaşına kadar yaşamıştır.

    “Bir adam güzel şeyleri sever ama güzelliğin kendine inanmaz, onu öğretmek isteyenin ardından gitmezse, gerçekten yaşıyor mu dersin bu adam? Yoksa ömrü bir rüya içinde mi geçiyor? Rüyanın ne olduğunu bir düşün... Uyurken ya da uyanıkken bir şeyin benzerini, onun benzerini olarak değil de, kendisiymiş gibi görmek değil midir rüya?
    ...
    Oysa ki, güzelliğin kendi varlığına inanan, hem onu hem de katıldığı şeyleri gören, güzeli güzel şeylerle, güzel şeyleri güzelle karıştırmayan adam rüya içinde mi yaşar, yoksa gerçek içinde mi?” (Alıntı #44263585 )

    Hazır üniversite demişken Platon’un şehri Kallipolis ve üniversiteler arasındaki benzerliği de görmemek elde değildir. Her iki yerde de kızlı-erkekli kişiler “genç bir yaşta” “bilgi, cesaret, özgüven, liderlik, sorumluluk ve disiplin” kapasiteleri ile seçilip, beraber eğitim görürler ve –burası önemli – “ailelerinden uzakta…” Ortak yaşam alanları, ortak yemek alanları, aile kavramının ortadan kalktığı bir yerde birlikte ders çalışarak eğitimlerini sürdürürler. Her iki kurumda da bu saydığımız özellikler ortaktır ve en iyi olmak, insan yararına, kamu yararına en iyi olanları seçmektir. Akabinde ise yıllar sürecek zorlu bir ders ve eğitimden geçerler. Eğitim sonucunda ise başarılı olanlar hem Kallipolis’te hem de üniversitelerde yani günümüzde liderlik, kamusal pozisyon almak için hayata atılırlar. Bu da bize Platon’un mirasçısı olduğumuz kanısını güçlendirir. Bir deyime ise Platon olmasaydı üniversiteler olmazdı.

    Platon’un Devleti neden yazdığını anlamak için yine 70’li yaşlarında kendi yazımları olan otobiyografi değeri taşıyan mektuplarına bakmak en yeterli kaynaktır. Buradaki mektupları bir dönem Sicilya’da bulunmuş olmasından dolayıdır; 7. Mektup olarak ele alınan “Platon'dan Dion'un akraba ve dostlarına” başlığıyla gönderilmiş mektuptur.

    “Gençlikte, ben de birçok genç gibiydim. Kendi kendime davranabileceğim gün gelince, hemen devlet işlerine atılmaya karar vermiştim. Ama o zaman, bu alanda birçok değişme olmuştu; kendimi şu durum karşısında buldum: Birçok kimse, o zamanki yönetime saldırmış, ayaklanma çıkmış ve yeni yönetimin başına elli bir kişi konmuştu. Bunlardan on biri kentte, onu da Peiraieus'da görev almıştı; görevleri agorayla kentin yönetimini ilgilendiren işlerle uğraşmaktı. Öteki otuzuna, tam yetkiyle en yüksek erk verilmişti. Bunlar arasında tanıdıklarım, akrabalarım vardı; uygun bir iş vermek üzere beni hemen çağırdılar. Genç yaşım düşünülecek olursa, hiç de aşırı olmayan birtakım düşlemler kuruyordum: Bunların devleti, eğrilik yolundan doğruluk yoluna getirerek yöneteceklerini sanıyor, ne yapacaklarını merakla bekliyordum. Oysa çok geçmeden, eski düzeni sanki altın çağmış gibi arattıklarını açıkça gördüm. Birçok zorbalıktan başka, o zamanın en doğru adamı olduğunu çekinmeden söyleyebileceğim yaşlı dostum Sokrates'e de saldırdılar. Onu başka kimselerle birlikte, bir yurttaşı yakalamaya göndermek; bu yurttaşı ölümle cezalandırıp, Sokrates'i, istesin istemesin, siyasetlerine karıştırmak istiyorlardı. Sokrates onları dinlemedi; onların büyük suçlarına ortak olmaktansa, bütün tehlikelere göğüs germeyi yeğledi. Ben de, bu türlü şiddet olayları ve buna benzer, bunlar gibi önemli daha başka zorbalıklar karşısında tiksinti duydum; olup biten iğrençliklerden uzaklaştım. Az zaman sonra, Otuzlar düştü; kurmuş oldukları yönetim biçimi de onlarla birlikte ortadan kalktı.

    … Bununla birlikte, bu durumu iyileştirmek ve tüm yönetim biçimini değiştirmek için yollar aramaktan geri kalmıyor, eyleme geçebileceğim anı bekliyordum. Ama sonunda, o zamanki bütün devletlerin kötü yönetildiğini anladım; çünkü yönetim, uygun koşullar altında yetkin olarak yeniden düzenlenemezse, yasalarının iyileşmesine hemen hemen olanak yoktur. İşte bunun için, felsefeyi överken, ancak felsefenin yardımıyla devletlerin ve kişilerin yönetiminde doğruluk gösterilebileceğini söylemiş; bundan ötürü de, insan soyunun, başına çöken belalardan ancak tam ve gerçek filozofların yönetimi ele almasıyla ya da devletin başında olanların, Tanrı'nın iyicilliğiyle gerçekten filozof olmaları durumunda kurtulabileceğini belirtmiştim.” Kaynak: Platon – Mektuplar - Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti. – Aralık 1999 – Sayfa 14/15/16 (Yedinci Mektubun tamamını buradan okuyabilirsiniz #43408960 )

    Devlet bir ütopyadır. Bunu söyleyen Platon değildir. 15. Yüzyılda Sir Thomas More tarafından söylenmiştir. Muhakkak ki Devlet bir ütopyadır ve siyasetin çok iyi bir vizyonunu sunar. Kitabın rehber ilkesi karşılılıktır. Devlet ve insan ruhu arasındaki karşılaştırmadır. Modern ve totaliter bir devletin modeli anlatılmaktadır. Şiirde ve teolojide ciddi bir sansürün yapılması, özel yaşam alanı ve ailenin kişilerin hakları olmamasını öngören bir yapıdadır.

    “Kamusal eğitim hakkında iyi bir fikir edinmek istiyorsanız Platon'un Devletini okuyun. O, kitapları başlıklarıyla yargılayanlar gibi siyasi bir deneme değildir, eğitim üzerine şimdiye kadar yazılmış en iyi, en güzel eserdir.” Jean-Jacques Rousseau

    Devlet on tane kitaptan oluşmaktadır. Birinci kitap bir önsöz, hazırlık, hazırlama mahiyetindedir. İkinci kitap ile altıncı kitap ise kurumun/devletin yani siyaset felsefesinin en yoğun olduğu bölümlerdir. Yedinci ile onuncu kitap ise devlet insan, devlet insan ruhu ve insan metafiziği olarak devam etmektedir.

    Birinci kitapta adalet ve doğruluğun tanımı değil de yararlarının konu edildiği diyalog adaletin faydasıyla çözeme ulaşmayı hedefler. Ancak ikinci kitapta bulunan bir hikâye ise mutlak bir gücün hâkiminin neden adaletli ya da adaletsiz olunmasını çürütmektedir. Gyges ( #44068640 ) adındaki bu çobanın hikâyesi bize “güçsüzün” doğruluk arayışı olduğunu hatırlatmaktadır. Çünkü güçlüye adalet gerekmez, o kendi adaletini kendisi yaratabilir. Bu kısım Adeimantos’un sahneye giriş yeridir ve kitabın değiştiği, ismine uygun olarak şekillenmeye başladığı alandır. Sokrates burada bir düşünce fırtınası yaratmayı teklif eder ve bu düşünce paylaşımının ise bir devlet yaratma düşüncesi olduğunu kabul ettirir. Buradan sonraki kısımlar ise kendisi gibi aristokratlara yani diyalogda bulunan Glaukon ve Adeimantos’a göre ilerleyişini sürdürür. Şehir ve ruh metaforunu, her şey kendine benzer ya da benzerini arar düşüncesiyle doğruluğu her ikisine de uygular. Şehir ve ruh hipotezi o şehirlerde yaşayan kişilerinde benzer olduğunu, bu benzerliklerin Timokrasi, Oligarşi, Demokrasi ya da zorbalıkla yönetilen şehirler arasındaki benzerlikleri açığa çıkarır. Her rejim kendinden sonra gelen rejime referans ve rehber olur.

    “Bir şehrin duvarları tuğladan değil insandan yapıldı mı, surları olmasa da olur.” (Alıntı #35585733 )

    İdeal insanı keşfe çıktığımız yedinci kitabımızda yapılan bir mağara benzetmesi kişilerin konfor alanından uzaklaşmasından korkmasını, zincirlerini kırıp yeniliklere ulaşamamasını içermektedir. Belki de kitapta bulunan en can alıcı insan psikolojisinin dibine inilen yerdir bu kısım.

    Adil bir devlet kurulumda ilk önce yapılacak şeyin şairlerden, mit yaratıcılardan, hikâyecilerden başlanılmasını gerektiğini öne sürer ve bu ütopyada sansürü ileri derecede meşrulaştırır. Çünkü çocuğa küçük yaşta neyi hikâyelerseniz büyüdüğünde de o yönde bir yaşam tarzı benimsemesine olanak tanırsınız. Özellikle üçüncü kitapta Sokrates’i Homeros’un üzerine yürütüp, mitoloji yaratıcısı bu adamı yerdiğini gördüysek de onuncu kitapta bunun daha fazlasını görmekteyiz. Platon’un Homeros kitabından çekinmesinin sebebi günümüz anlayışı ile bakmak yerine; o devirde Homeros kitaplarının dini kitap olduğunu varsaydığımızda ortaya çıkar. Günümüz şiir, destan diye nitelendirdiğimiz bu kitaplar; o devrin yegâne din kitaplarıydı. En küçük bir sorunda o kitaplar açılır, onlardan bakılıp ona göre hareket edilirdi. İnsanlar o kitaplara göre yetişir; özel hayatlarından ziyade siyasal hayatlarını da buna göre düzenlerler ve Homerik kahramanların onları takip edenlere kötü örnek olmaktadır. Hatta Homeros’un iyi, hoş birisi olduğunu da söyler; ancak insanlık adına, devlet adına bir şey yapmadığını da açıkça belirtir. Ne bir Sparta Kralı ve Kanun Koyucusu olan Lykurgos olduğunu ne de Yunan Devlet Adamı Solon olduğunu söyler.

    “...şehirlerin de insanlar gibi kaderleri olduğuna... inanılırdı.” (Alıntı #40987575 )

    Platon kitabından bedenin çürümesine değinmiş ve ruhun ölümsüz olduğunu vurgulamıştır. Ruhun ölümsüz olduğunu savunan belki de ilk Yunan filozofu olduğunu söylesek hata etmemiş oluruz. Ayrıca kitabın sonunda verilen “Er’in” hikâyesi ise bir cennet / cehennemvari bir yerin varlığından bahsetmektedir. Genellikle tek bir tanrıdan ve bazen de tanrılardan bahsetmesi ise tek tanrının varlığına inandığını göstermektedir. Bu tek tanrı söylemi de ölümsüz ruh söylemi gibi bulunduğu coğrafyada ilk bir söylemdir.

    “Özü gereği, bir şeye bağlantısı olan her şey, tek başına ve kendi içinde ele alınınca, yalnız kendisine bağlı kalır. Buna karşılık belli şeylerle ilgileri bakımından ele alınırsa, kendisi de belli bir şey olur!” (Alıntı #44199101 )

    Diyalog karakterleri;
    Sokrates; ana karakter. Diyalogda bulunan diğer karakterlerin doğrularını tartışma, konuşma vasıtasıyla çürütme yoluna giden, bu yolda ikna edebilen, erdemin, bilginin ve insan ruhunun en ince ayrıntılarını çok iyi gözlemleyen karakterdir.

    Glaukon; Platon’un kardeşi, aristokrat. Diyalogda düşünceyi edilgen etmeye yarayan iki karakterden biridir. Genellikle içerikte “Evet,” “Hayır,” “Doğrudur…” gibi kelimeler ile karşımıza çıkar. Ancak Kallipolisi yönetebilecek karakterlerden birisi olarak gözükmektedirler.

    Adeimantos; Platon’un kardeşi, aristokrat, zevk düşkünü, hedonist. Diyalogda düşünceyi edilgen etmeye yarayan iki karakterden biridir. Genellikle içerikte “Evet,” “Hayır,” “Doğrudur…” gibi kelimeler ile karşımıza çıkar. Ancak Kallipolisi yönetebilecek karakterlerden birisi olarak gözükmektedirler. Glaukon ile arasında fark ise Adeimantos daha cesurdur. Adaletin ise güçsüzlerin dostu olduğunu savunur.

    Kephalos; gelenekçi, düz kafalı. Diyalogda aileyi temsil eder. Hatta ailenin başıdır. Ailenin başı olması sebebiyle en yaşlısıdır. Aralarındaki konuşmalar yaşlılığın nasıl olduğu ve cinsel ihtiyaçlara dem vurur. Kitap içerisinde yaşlanan Sophokles ile alakalı; "Bir gün şair Sophokles’leydim. Biri geldi sordu ona: Aşkla aran nasıl? Hâlâ kadınlarla düşüp kalkıyor musun? aşk sorulur. Sophokles: “Bırak canım sen de, dedi; bu işten kurtulduğuma bilsen ne kadar seviniyorum. Deli ve belalı bir efendinin elinden kurtulmuş gibiyim”. Sophokles’in bu sözünü beğenmiştim o zaman. Yine de beğeniyorum. Gerçekten, ihtiyarlık bu bakımdan kurtuluş sayılır. İstekler, hırslar gevşeyince insan rahatlar, Sophokles’in dediği gibi zırdeli bir zorbanın elinden yakasını sıyırmış olur. Yaşlıların yakınlarından çektiklerine gelince Sokrates, bunların da sebebi ihtiyarlık değil, insanların kendi huyudur. Ölçülü, uysal olana ihtiyarlık dert olmaz. Öyle olmayana ise, gençlik de bela olur, ihtiyarlık da.” (Sayfa 3) Helenistik dönem yaşam tarzı cinsellik ve para kazanma olarak yaşam tarzıydı. Yaşlanınca ise dine kendini adar ve bu yaşam tarzından kurtulurdu. Platon’a göre bu yaşam tarzı düşündeki devlete uymuyordu ve bu sebeple sadece birinci kitaptan sonra Kephalos’a diyalogda yer verilmemiş, böylece gelenek kovulmuştur. Bu hususta en iyi söylemi Jean-Jacques Rousseau yapmıştır; “Siyasette de ahlakta olduğu gibi, iyilik etmemek kötülük etmektir. Yararlı olmayan her yurttaş zararlı bir insan sayılır.” (Alıntı Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev - #40723436 )

    Polemarkhos; mirasçı, vatansever, soylu ya da centilmen. Adalet olarak herkese hakkının verilmesi taraftarıdır. Dostlara iyilik, düşmana ise kötülük yapmayı amaçlar. Dost ve düşman arasındaki ayrım, adil ile adaletsizlik arasındaki ayrım ve iyi ile kötü konularına en iyi sorular bu karakterden sorulur. Sokrates ise gereken cevapları verir ve karakterin düşüncelerini çürütür.

    Thrasymakhos; Sokrates’in karşıtı, zıt görüşü, rakibi, realizm taraftarı. Kendisi eğitmendir ve öğrencileriyle beraber girerler diyaloğa. Diyalogda bulunan en dişli karakterdir. Adaleti bildiğini ve bunu diğer kişilere öğrettiğini savunur. En belirgin cümlesi ise; “Doğruluk/adalet, güçlünün işine gelendir.” (Sayfa 17) Kanunları bu güçlü kişiler koyar ve kanunlar tamamen bu kişilerin elindedir. Kanunlar ise bu güçlü kişilere hizmet eder savını ortaya atar. Konunun özeti olacak alıntı ise;

    “Derler ki, tabiatta haksızlık etmek iyi, haksızlığa uğramak kötü bir şeydir. Haksızlığa uğrayanlar ise haksızlık edenlerden çok daha fazladır. İnsanlar, birbirlerine haksızlık ede ede haksızlığa uğraya uğraya, birinin tadını, ötekinin acısını duymuşlar. Haksızlığa uğramaktan sakınamayacaklarını, haksızlık etmeyi de her zaman beceremeyeceklerini anlayınca, bir anlaşmaya varmayı düşünmüşler, kanun koymuşlar, kimse haksızlık etmeyecek, haksızlığa uğramayacak diye. Kanunun buyurduğuna, kanuna uygun olana da doğru demişler. İşte doğruluğun kaynağı, özü budur. Doğruluk, en iyi şeyle en kötü şeyin ortasında, yani haksızlık edip ceza görmemekle, haksızlığa uğrayıp öç alamamanın arasındadır. Bu iki şeyin arasında olan doğruluk iyi bir şeydir diye sevilmez: Ona değer verdiren, insanın hep haksızlık etmeye gücünün yetmemesidir. Gücü yetseydi, haksızlık etmeyi, haksızlığa uğramayı ortadan kaldırmak için kimseyle anlaşmaya kalkmazdı. Böyle yapması delilik olurdu.” (Alıntı #44068068 )

    Sözün özü; okuduğumuz bu kitabın görünen kısmı bir diyalogdur. Ancak içerisine girildiğinde edebiyat, felsefe, metafizik, siyaset felsefesi gibi sayısız bir içeriğe ulaşmaktayız. İstenilen açıdan bakılmadığında 50 kere okusak dahi anlamayacağımız bir içeriktir. Her okumada yeni bir şeylerin keşfine açıktır. Diyalog tarzı olduğu için yüksek sesle okunması tavsiye edilir. Okunması gereken naçizane eserlerin en başında olanı dersek hata etmemiş oluruz.

    Sevgi ile kalın…
  • 899 syf.
    Ey Türk milleti ! İkinci vazifen Atatürk'ü anlamaktir.

    Atatürk hakkında okumalar ve araştırmalar yapıp bunların neticesinde onu daha iyi anladıkça, ona hayran olmamam elde değil. Bu millet için yaptıkları herkesin malumudur. Hayatı boyunca gerek askeri gerek politika alanında tüm dünyanın takdirini ve hayranlığını toplamayı başarmıştır. Yaşadığı yüzyılın hatta tarihin en büyük askeri dehalarindan biri olarak kabul edilen Atatürk'ün çok daha takdir edilesi yanı, en az askeri alanda olduğu kadar politika alanında da sahip olduğu zekasidir. Nitekim, büyük bir başarı olan Kurtuluş Savaşı'ndan sonra aynı başarının çok kısa sürede inkilaplar yoluyla ekonomik, sosyal, yönetimsel vb her alanda bir milletin dönüşümünde de gelmesi Avrupa'da 'Türk Mucizesi' olarak adlandırılmıştir. Peki Atatürk bunu nasıl başardı?

    Tabiki tek başına başarmadi. O tartışmaya hiç girmeyeceğim. Veya 'Olmasaydın olmazdik.' polemiğine de girmek istemiyorum ancak şunu de belirtmek isterim ki, eğer Atatürk olmasaydı şu an şuanki şekliyle ve manasıyla bir Cumhuriyet içinde yaşayabilir miydik; bundan emin değilim hatta kendi fikrim, çok başka bir tablo karşımızda olurdu.

    Atatürk'ün başarısını anlamak için tabiki sadece bu eser yeterli olmayacaktır. Ancak Nutuk, kendi kaleminden onu anlamak için çok önemli ve okunması elzem bir eserdir. Artık bu eserden bahsedecek olursak, herkesçe bilindik ve İnkılap derslerinden aşina olduğumuz bilgileri yinelemeden birkaç noktaya değinmek istiyorum.

    Liderlik, en zor anlarda muhalifinin dahi ilk aklına gelen kurtuluş reçetesi olmaktır. Aynı zamanda herkes telaş içindeyken en zor anlarda sakin kalabilmeyi ve insanları sakinlestirmeyi başarıp yol haritası ortaya koyabilmektir. Bunları gerek Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde gerek mecliste sonu gelmez tartışmalarda insanların çare olarak hep Mustafa Kemal Paşa'ya sarilmalarinda görüyoruz.

    M. Kemal Paşa dışında gerek İstanbul hükümetinde yer alanların gerek Ankara'da yer alanların çoğunluğunun kurtuluşa olan inançlarının çok kırılgan olduğunu görüyoruz. Nitekim, kongreler sırasında Mustafa Kemal Paşa'nın en çok uğraştığı konu insanları mandacılık isteğinden vazgeçirmeye çalışmak olmuştur. Ayrıca kazanılan iki İnönü savaşının ardından gelen yenilgiden sonra hemen inanclarini kaybetmeleri veya çok daha ilginç olanı henüz ülke düşmandan tamamen temizlenmemiş olmamasına karşın, insanların İtilaf devletlerinin yumuşatıp yumuşatıp önümüze koydukları sözüm ona anlaşma metinlerine itibar edip savaşı sürdürmemek istemeleri M.Kemal faktörünün neden önemli olduğunu bence çok iyi ortaya koymaktadır. Birçok insan Osmanlı'nın anlayışından kurtulamamış -asırlarca üst üste gelen askeri yenilgilerin ve ekonomik ve sosyal manada içine düşülen perişan durumların yarattığı ozguvensizlik ve eziklik duygusu- ancak M.Kemal Paşa'nın bu çizgiden çok uzakta bir profile sahip olduğunu ozellikle Kurtuluş Savaşı sırasında uyguladığı stratejilerde ve az önce üzerinde durduğum konularda sergilemis olduğu tutumlarla göstermiştir.

    Osmanlı anlayışından bahsetmişken, Mustafa Kemal Paşa'nın sadece son dönem Osmanli'sini değil Osmanlı'nın genel olarak uyguladığı politikaları eleştirdiğini görmekteyiz. Milli siyasetin nasıl olması gerektiğini anlattığı kısımlarda, konunun başlangıcında Osmanlı'nın asırlardır ardini düşünmeden giriştiği yayılmaci hareketlerin çok doğal bir şekilde karşı hareket görmesi sonucunda birbir geriye püskürtüldüğünü ve nihayetinde imparatorluğun tabî olarak yıkıldığını dile getirmektedir. Buna ek olarak iç ve dış siyasetin Osmanlı'da çoğunlukla birbirini tutmadigini söylerek, yeni devletin milli siyasetinin nasıl olması gerektiğini şu cümlelerle özetlemektedir:

    "Millî siyaset dediğim zaman kastettiğim anlam ve öz şudur: Millî sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve memleketin gerçek saadet ve refahına çalışmak… Genellikle milleti uzun emeller peşinde yorarak zarara sokmamak… Medeni dünyadan, medenî insanî ve karşılıklı dostluk beklemektedir."

    Bu konuya bağlı olarak Gazi Paşa'nın sözünü sakınmadığını ve kolaya kaçmayıp Osmanlı'yı en güçlü padişahlar üzerinden eleştirdiğini görüyorum: Fatih, Yavuz, Kanuni ve Yıldırım Bayezid... Sarhoş Selim'i herkes eleştirir, mühim olan büyükleri de eleştirebilmektir.

    Kurtuluş için çok kısa bir reçete sunuyor Atatürk: Millet, Meclis, Ordu... Bu reçeteyi sadece büyük kriz anlarından çıkışta başvurulacak bir yol olarak görmüyorum. Her daim bir devlette en güçlü olması gereken üç mihenk taşı olarak görüyorum. Kültürlü, rasyonalitesi yüksek, vatansever bir millet, bu milletin temsil edileceği vasıflı ve liyakatli, para için değil millet ve devlet için hizmet verecek olan milletvekillerinden müteşekkir bir Meclis, iç ve dış her türlü düşmana karşı bu iki mihenk taşını korumaya hazır Türk ordusuna sahip bir devlete sahip olduğumuz takdirde bir daha Kurtuluş Savaşı vermemiz gerekmeyecektir.

    Vasıflı ve liyakatli milletvekillerinden söz açılmışken Atatürk'ün hepimize bir tavsiyesi var;

    "Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!"

    Beni özelikle etkileyen bir duruma kısaca değinmek istiyorum; o zor şartlarda dahi o zamanki Meclisteki insanlar tek bir kişiye tüm yetkilerin verilmesi hususunda tedirgin olmuşlar ve tereddüte düşmüsler. Bunların arasında kötü niyetli olanları kenara koyarsak diğerleri de bu konuda tereddüte duşmüşler. Bu tereddüt hepimizin zihninde kalıcı olarak yer etmesi gereken bir husustur.

    Atatürk'ün Nutkunda üzerinde en çok durduğu konulardan birisi, hilafet ve hilafet sevdalilaridir diyebiliriz. Bu konuda kendisine en yakın arkadaşlarından hem savaş sırasında hem savaş sonrasında hep uyarıların, eleştirilerin geldiğini görüyoruz. İnsanların çoğunda halifenin içinde bulunacağı bir yönetim hayali var. Ancak Atatürk'te en baştan hakimiyetin sadece millete ait olduğu bir Cumhuriyet anlayışının olduğu açık. Ancak bu emelini aceleci davranmadan fırsatını kolayarak ve fırsat yaratarak gerçekleştirmiştir. Atatürk'ün hilafete karşı olmasında en büyük etken onun gerçekçi bir insan olmasıdır. Çünkü şu an bile ülkemizde başımızda bir halifenin olduğu takdirde yaklasik bir milyar nüfusa sahip İslam aleminin bize tabi olacağını veya bu islam aleminin birlik olacağına inanan insanlar var. Bir kere aşırı hayalci yaklaşıp bir adım kabul ederek, halifenin olduğu zaman müslüman halkların biat ettiğini düşündük ancak o müslüman halkların ülkelerinin yönetimleri bundan rahatsız olmayacaklar mi? Buna müsaade edecekler mi? Bu durumda birlik isterken müslüman dünyasının daha bir iç çekişmelere gömülecegi ortada değil midir? Nitekim Atatürk'ün de bu fikirde olduğunu görüyoruz.

    Kitapta Atatürk'ün bir diğer üzerinde çok durduğu konu yakın arkadaşınlarinin içinde bulunduğu kendisine göre hainlige veya en iyi ihtimalle gaflete varan halleridir. Daha yumuşatarak söylersek sık sık arkadaşlarına eleştiride bulunduğunu, onların eleştirilerine yer verip bunlara cevaplar verdiğini görmekteyiz. Bu kişiler Terakkiperver Cumhuriyet Firkasini kuran insanlar. Bu partinin esaslarından olan 'Dini değerlere saygılı olacağız' ilkesini de eleştiren Atatürk, bu ilkenin sonucunda halifelik yanlilarinin, yobazlarin, cumhuriyet düşmanlarının burayı mesken tuttuğunu ve bunların sonucunda isyan çıktığını, devletin bu kritik zamanda bu isyanla uğraşmak zorunda kaldığını yer yer sinirli bir şekilde (bana öyle geldi) anlatmaktadır.

    Atatürk'ün ne kadar zeki olduğunu izlediği stratejilerden, en zor olaylar karşısında takindigi tutumdan, gerek yabancı güçlerle yaşadığı gerek yakın arkadaşlarıyla yaşadığı olaylarda gösterdiği tutum ve hazircevaplilikta götürüyoruz. Bu yer yer beni çok güldürdü. Hemen bir örnek vermek istiyorum: Rauf Bey (Orbay), Mustafa Kemal'in halifeligin içinde bulunmadığı bir yönetim istediğinden endişe duyar. Bir gün Mustafa Kemal'e, kendisi hükümetten çekilirken “Devlet Başkanlığı makamını güçlendiriniz.” der. Burada Rauf Bey, devlet başkanligi makamı olarak hilafet makamını düşünüyor ve Mustafa Kemal'den o makama yetki verilmesini istiyor. Mustafa Kemal, devlet başkanlığı makamını guclendireceginden suphesinin olmamasini söylüyor. İlerleyen zamanlarda Mustafa Kemal, Cumhuriyeti ilan ediyor. Sonra da halifeligi kaldırıyor. Kendi kaleminden de şunu diyor:

    "Devlet Başkanlığı‘nı, Cumhurbaşkanlığı makamında temsil ederek kuvvetli bir durum yaratmak şarttı. Rauf Bey’e bunu yapacağıma kesin olarak söz vermiştim. Eğer ne demek istediğimi kavrayamamışsa, sanırım ki eksiklik bende değildir."

    :)))))

    Tabiki, daha birçok konuya değinilebilir. Ancak ben incelememi burada noktalamak istiyorum. Son olarak Atatürk'ün edebi yönünün de kuvvetli olduğunu görmüş oldum. Kalemi gayet sağlam ve üslubu ve konuyu anlatışı halihazırda birçok yazardan çok daha başarılı.

    “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk Bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni, sonsuza dek korumak ve savunmaktır.
    Varlığının ve bağımsızlığının biricik temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. Gelecekte dahi, seni bu hazineden yoksun etmek isteyecek iç ve dış kötülük isteyenler olacaktır.
    (...)
    Ey Türk geleceğinin evlâdı! İşte, bu durum ve kurallar içinde dahi vazifen, Türk bağımsızlık ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır! İhtiyaç duyduğun güç damarlarındaki soylu kanda mevcuttur!"

    Keyifli okumalar.
    Atatürk ile kalın. (:
  • 276 syf.
    ·Puan vermedi
    JOHN TAYLOR GATTO; hayatının 30 yılını eğitime adamış,1991 de yılın öğretmeni seçilmiş ve seksenini aşmış İngilizce öğretmeni.30 yılın ardından yaptığı mesleği sorgulamaya başlayıp, sonunda yaptığı işin ingilizce öğretmek olmadığını farketmesi ile mesleğine son veren bir eğitimci. Çünkü farkettiği şey şuydu:'Okul ve eğitim aynı yerde değildi'.

    Savunduğu gerçekleri bu kitapta toplamış,buna niyet etmiş,borç bilmiş. Ve kitap TTK Başkanı Alpaslan Durmuş'un uzunca sunuşu içinde şu cümlenin var olması ile başlar ;'... dilerseniz okul hakkında olmazsa olmaz diye düşünüyor ve aykırı bir sese kulak vermek istemiyorsanız hemen,daha yolun başında iken bırakın okumayı,okulunuza gidin.'

    Kitabın amacı zaten isminde, Eğitim Bir Kitle İmha Silahı. Gatto, eğitimin kökeninde Prusya askeri devletinin olduğunu söyler ve kitabın genelinde eğitimi her defasında Hitlerin tek tip okulları ve Alman okulu modeline benzetir. Tarihe karışmış olsa da anıları hala taptaze duran Prusya eğitiminin amacı şudur der:
    -vasat zihinler yetiştirmek
    -çocuğun iç dünyasını tarumar etmek
    -liderlik vasfına sahip olmayı engellemek
    -yetersiz vatandaş yetiştirmek
    -nüfusu idare edilebilir kılmak
    -iktidara nasıl tepki verileceğine dair sabit alışkanlıkları olanı üretmek
    -işçi ve tüketici olmasını sağlamak
    -itaatkar,eleştirisiz,zihin sömürüsü başarılaşmış birey oluşturmak
    -zihnin denek olduğu labratuvarlar(okul) kurmak gibi nice masum(!) amaçları sıralıyor.

    Bu tuzağa düşmemek için ise savunduğu tek eğitim sistemine verdiği isim 'Açık Kaynaklı Eğitim' yani özgür eğitim. Açık Kaynaklı Eğitimi'de şöyle savunuyor:
    "Kendine hâkim olmaya ve iyi bir hayata giden yolda güneşin altındaki her şeyin bir başlama noktası olabilceğini kabul eder. Açık kaynakta, neyin önce neyin sonra geleceğine dair kararlar kişisel olarak alınıp harekete geçilir.Ve karşılaştığınız herkes potansiyel bir öğretmendir:oto tamircileri,araba yarışçıları...Herkes."

    Yani diyorki dört duvar yok, dikte yok, öğrenci aktif,öğrenci karar verir doğal yerinde görerek, eleştirerek, dokunarak, sorgulayarak,buna fırsat vererek,bir yere tıkarak değil. Ve kimden ögrenecegine kendi karar verir.
    Bunu yapabilenlere de eğitimini yarıda bırakmış, diploması olmayan şu ismileri veriyor:
    -George Washington
    -Benjamin Franklin
    -Abraham Lincolin
    -Edison
    -Herman Melville
    -Mark Twain
    -Hemingway
    -William Shakespeare ve daha nicesi... Hadi söyle okul bunun neresinde hangi başarısında diye ekliyor.

    Arkadaşlar kitap çok iddali. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarafından da öğretmenlerden okuyup değerlendirilmesi istendi. Gatto her neyi eleştiriyorsa bunu hiç çekinmeden korkmadan alelade bir şekilde kurum,kuruluş,vâkıf,yazar,siyasetçi,kitap isimlerini eğmeden bükmeden ortaya seriyor. Bol bol Orwell'in görüşlerine yer vermiş savunmuş.Yaşanmış hikayeler örnekler var. Kafaniza ne takılsa başka bir sayfada mutlaka cevabını buluyorsunuz. Hiçbir savunduğu şey havada değil.

    Okul fabrika diyor. Çıkarlarına göre tek tip insan yetiştiren masum görünüşlü bir baskı fabrikası. Birileri sizi yönetmesin, ezberletmesin,
    saflaştırmasın,donuklaştırmasın,kendine yabancı olma diyor.Çık dışarı gör bak içerde bunu yapamazsın diyor.Daha neler neler diyor..