• Çok büyük bir hevesle başlamama rağmen benim için bir hayal kırıklığı oldu. Kemal ile Füsun'un aşkı çok sıradandı. Gizli bir aşk bu kadar mı manaton anlatılır? Romantizme dayalı hiç bir yorum yok. Belki sonra tekrar başlar mıyım bilmiyorum. Çok övülen bir kitap olmasına rağmen cidden çok sıradan. Benim sevebileceğim bir kitap olmadı. Füsun hep pasif kadını oynadı. Kemal ise hep yalancı ama aşık karakteri. Sibel ise etkisiz eleman gibi bir şeydi ama öyle olmaması gerekiyordu.
  • 372 syf.
    Öncelikle yazarın oldukça kapsamlı bir çalışma ortaya koyduğunu belirtmem gerekiyor. Aynı zamanda gerek fiziksel gerekse ruhsal olarak oldukça yorucu bir çalışma yapmış; birçok insanın adını bile anmaya çekindiği bir konuda büyük bir emek vererek bu önemli eseri ortaya çıkarmış. Kendisine teşekkür etmek gerekiyor.

    Çalışma kapsamında, mağdurlar, cezaevi memurları, psikologlar, nörologlar, ilahiyatçilar, avukatlar ... ile görüşülmüş. Cezaevinde hükümlüler de görüşülmeye çalışılmis ancak hükümlüler buna olumsuz yanıt vermiş.

    Kitapta mağdurların anlattıklarını okudukça insanın kendisini kötü hissetmemesi ve yaşanılanlardan tiksinmemesi imkansız gibi gözüküyor. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse: Öğretmenin kendisine süt vermesinden korkan ve sonunda babasının sütünü içtiğini ve bundan dolayı da süt içmek istemediğini belirten mağdur, arkadaşlarına artık yatarken kot pantolon giydiğini çünkü babasının bunu zor açabilecegini olağan bir durummus gibi anlatan mağdur, abisi tarafından defalarca tecavüze uğramasına annesinin abin genc ihtiyacini gidersin veya babasının uyguladığı istismara annesinin babandir yapar cevaplarını alan mağdurlar, babasından hamile kalıp bunların dogumlarini annesinin yaptığı mağdur, dedesinden istismara uğrayan mağdur, annesinden istismara uğrayan mağdur, kendisine tecavüz eden babasının mahkemede 'o benim meyvem onun ilk tadına ben bakacağım tabiki' savunmasına konu olan mağdur, babaları tarafından istismara uğrayan dört kardeş, babaları, dedeleri, amcalari, dayilari tarafından istismara, tecavüze uğrayan üç dört veya on üç on dört yaşında kız ve erkek çocukları hatta engelli çocuklar...

    Bu liste uzar gider. Biliyorum okuyanlar ağız dolusu küfür ediyorlardir. Bu da normaldir. Elden başka ne gelir ki? Ama gerçekten elimizden sadece bu mu geliyor; küfür etmek veya kınamak? Kitapta röportaj veren bir uzman, bu suçlardan toplumun her kesiminin sorumlu olduğunu çünkü bunu el birliğiyle normallestirdigimizi söylüyordu. Huzurumuz ve düzenimiz bozulmasın diyerek olayları sümen altı ediyor ve bilinçli unutmaya tabi tutuyoruz. Cezalar caydırıcı değil, garip garip iyi hal indirimleri (bunlardan birisi mesela; içine tam bosalmamis, tecavüz yarım kaldı indirimi), mahallesinde yaşanılan ensest olayının mahallesine, ailesine laf getireceği düşüncesiyle olayı hiç olmamış gibi ele alanlar, konuya oy kaygısıyla ciddiyetle yaklaşmayan siyasi faktörler(bir parti değil söz konusu olan), adına Prof denilen ancak bu konuda Prof'lugunu kimsenin gormedigi akademisyenler, bilmem hangi popçunun Çeşme'de bikinisinin açılıp görünen o değerli poposunu günlerce haber yapan medya, bu medyaya prim yaptıran halk, yine bu konularda suskun kalan sanatçılar...

    Bu liste uzar gider. Ancak şuna da parmak basmamiz gerekir: Susmayanlar da var. Bu ensest, pedofili gibi hassas konularda yazanlar, cizenler veya filmini, dizisini, belgeselini çekenler; evet bizde sayıları oldukça azdır. Lakin bu kitaplara, filmlere; yazarlara, yönetmenlere toplumun tepkisi iyi mi kötü mü? Bunu da düşünmek lazım. Bir roman eninde sonunda bir kurgudur. Evet, yazar içinde yaşadığı toplumdaki sorunlardan beslenir. Toplumun en hassas konularını kurgulastirarak toplumun önüne atar. Bunu ne kadar etkileyici ve gerçekçi yaparsa o kadar toplum etkilenebilir ve bu konular hakkında hassasiyetleri artabilir yani toplumsal farkındalık artabilir. Lakin bizim toplumda bu tarz konulari ne kadar etkileyici ve gerçekçi ortaya koyarsaniz o derece etkileyici ve gerçekçi linç yersiniz. Çünkü kimsenin bu olayları duymaya tahammülü yok. Yoksaymak en kolayı, düşünsenize içinde yaşadığıniz toplumda yukarıda gerçek örnekleri verilen insana tiksinti veren olaylar oluyor; bunları yapan insanlarla beraber yaşıyorsunuz. Ya mücadele edeceksiniz ya da susacaksiniz ve bilinçli unutuşa birakacaksiniz bu olayları. Ayda bir iki ayda bir vuku bulan; tabi bunlardan da kamuoyuna yansıyanlar hakkında iki Tweet atıp üzerimize düşeni yerine getirdiğimizi düşünüp vicdanlarimizi rahatlatip hiç olmamış gibi yolumuza devam edeceğiz. Öteki türlüsü zor çok zordur. Ya da bize öyle gelir. Sonra biri çıkacak kitap yazacak film çekecek bu konuda; aman diyeyim, bunlar kalıcıdır. Raflarda ve hafizalarda kalıcı olarak yer eder; o yüzden de bilinçli unutusun önünde büyük engel teşkil eder. Sonra Huzurumuz ve düzenimiz bozulur.

    Kitaba bakacak olursak, ensest olayının sadece ülkemizin değil dünyanın çok eskiden beri varolan bir sorunu olduğunu görüyoruz. Düşünün eski Mısır'da bir kadının biri erkek biri kız ikizi olursa bu çocuklar doğar doğmaz öldürülüyormus: Nedeni ise bunların anne karnında cinsel ilişkiye girmiş olduğu düşünceymis. Öte yandan aynı eski Mısır'da fıravun ailesinin kanı kutsal bilindiği ve bunun yeni nesilde de korunması inancı olduğundan dolayı kardes kardeşe evlilik de bulunuyormus. Bu yüzden de hanedan kendi kendini bitirmiş.

    Günümüze ve ülkemize gelecek olursak, hep bir kıyas yapılır: ABD'de(ve başka batı ülkesinde) bu olaylar çok oluyor ama bizde bakın az oluyor denir. Ancak ABD'de bunların İstatistiği sıkı sıkıya tutuluyor. Bizde ise istatistigin i'si yok. Haliyle bunun kiyasinin yapılması mantıksızdir. Aslında bu kiyasin yapılmasının nedeni de bilinçli unutus kapsamındadır. Öte yandan şu kıyas yapılabilir: Artık Batı'da kuzenler arası evlilik de ensest olarak kabul ediliyor ve onlarda buna bağlı genetik hastalıklar çok az iken bizde hala bu genetik hastalıklar yaşamını devam ettiriyor. Çünkü hala toplumumuzda kuzenler arası evlilik normal kabul ediliyor. Veya bir başka kıyas yapalım: Bizde çocuk sevmek bir gariptir, herkes gelir çocuğu evirir çevirir, minciklar her yerini çocuğun, öte yandan ise Batı'da bir deneyde bir çocuğu bir sokağın köşesine kaybolmuş gibi bırakıyorlar, halk ise çocuğa dokunmadan ona yardım etmeye çalışıyorlar. Bunlar kitapta geçen konulardi.

    Şu yanılgıya düşülüyor: Ensest olayları hep Doğu ve Güneydoğu'da olur. Ancak kitaptan anlıyoruz ki bunu doğrulayan bir araştırma yok. Şu var; büyüksehirlerde özellikle göç eden nüfusta bunlar çok oluyor. Çok nüfuslu ve ekonomik olarak düşük seviyede, keza eğitim olarak da düşük seviyedeki ailelerde çokça oluyor. Yine önemli bir unsur: Annenin ekonomik bağımsızlığının olmaması, bunla beraber de eğitim seviyesinin düşük olması etkili oluyor. Çünkü baba, abi çocuğa istismar uygulayinca annenin buna sesini yükseltecek gücü olmuyor. Zaten tehdit ile susturuluyor. Hatta sesini yükseltecek olsa bir anne, kendi anne babasından olayı kapatmasi yönünde telkin alıyor. Bununla birlikte eğitim seviyesi yüksek ailelerde oluyor bu olaylar. Yani salt bir etkene indirgenemeyecek, üzerine çok kapsamlı bir araştırma yapılması gereken oldukça ciddi bir sorun bulunmaktadır. Adeta toplumsal seferberlik ilan edilmesi elzemdir diyebiliriz.

    Kitapta bir uzman, istismarin kökeninde güç unsurunun olduğunu söylüyordu. Cinsellik doğal bir ihtiyactir. Bu ihtiyacin karsilanamamasi neticesinde sapkinlik oluşan birey, kendisinden daha güçsüz gördüğü insanları cinsel obje olarak görerek onları istismar etmeye başlıyor. Bu kişiler arasında da başlıca çocuklar ve kadınlar geliyor. Çoğu zaman da en yakınındaki çocuk ve kadınlara yönelik bu sapkinliklarini yoneltiyorlar.

    Konusu açılmışken toplumsal sorunumuz olan cinsel açlığa gelelim. Cinsellik çok büyük bir tabudur bizim için. Ülkede her türlü kötü işler olur ancak bunlara verdigimiz tepki seviyesi 100 üzerinden 5 ise, reşit, aklı başında bir kadın ile bir erkeğin cinsel birlikteligine(evlenmeden) verdiğimiz tepkinin seviyesi 95'tir. Bundan dolayı, daha çocukken başlar çocuklara cinselliğin seytanlastirilmasi. Bundan dolayı çocuk cinsel uzuvlarini tanımadan, cinsel eğitimi yeterince oturmadan bu konular hakkında cekinerek, korkarak büyür. Hani bazen bu cinselliği aşırı seytanlastiran insanlar hakkında şu soru geliyor aklıma: Bu insanlar hiç sevismiyor mu, neden sevismenin s'sini duyunca gece ıssız yolda cin gördüğünü sanan bir insan gibi oluyorlar ki? İnsanlar sevişir. Bu çok normaldir. Bunu lütfen öğrenelim. Sonra cocugumuzu da bu konularda bilgilendirip cinselliği seytanlik olarak algilamamalarini sağlayalim. Emin olun bu çok daha iyi bir yoldur.

    Bir diğer toplumsal bombamiz: Ataerkilligin zirvesi olan erkeklik. Evet ne büyük meziyet erkeklik. Hayır hayır değil. Bir penis hickimseyi bir seviyeye çıkarmaz. Aksine yerin dibine çökertir. Örnekleri oldukça çoktur.

    Sözün özü; Bir sorunu ve bir hastalığı çözmek için; öncelikle sorunu ve hastalığı kabul etmeliyiz. Bu net! Sorunluyuz ve hastayiz. Bunun için neler yapılmalı, bunlara bakmaliyiz. Kitaptan neler yapılır noktasında tavsiyeler ile incelememi bitiriyorum:

    #52837421



    Keyifli okumalar dileyemiyorum. Ama kesinlikle okunmasını tavsiye ediyorum.
  • Alibaba'nın bu sayısı ile Markopaşa'nın 1.dönemi kapanacaktır. Bir yılı az geçen bu dönemde Markopaşa 23, Merhumpaşa 4 , Malumpaşa 5 ve Alibaba 4 sayı çıkabildi. 55 haftanın 36'sında çıktığına göre, 19 hafta gazete engellerle karşılaştı, yayımlanamadı. Sabahattin Ali 19 Aralık 1947'de içeriye girdi. Gazete üzerinde hükumetin, sıkı yönetimin, polisin baskısı vardı. Matbaacılar basmaktan çekinmekteydiler. Orhan Erkip'in aynı gazeteleri tersyüz çıkarması okuyucuda şaşkınlığa yol açmıştı. Kağıt ve dağıtım konusunda da türlü engellemelerle karşılaşıyorlardı. Olayların Alibaba'yı çıkaranlardaki tepkisi panikti. Bu durumda Alibaba'yı kapatmaktan başka bir çözüm kalmamıştı.



    BAŞLARINA GELENLER

    Alibaba 1 6. 1 2 . 1 947 günlü 4. sayısıyla kapandı. Üç gün sonra Sabahattin Ali teslim oldu ve içeriye girdi. Aziz Nesin zaten içerideydi. Rıfat Ilgaz gazetenin yönetim yerinde yatıyordu. M. Uykusuz da zaman zaman orada yatıp kalkıyordu. Her ikisinin de evleri yoktu. Mustafa Uykusuz henüz bekardı. Rıfat Ilgaz'ın eşi başka yerde oturuyordu. Kiralar da pahalı olmadığı için Haluk Yetiş, Mim Uykusuz ve Rıfat Ilgaz herhangi bir yayın yapmadan Asmalımescit'teki yerde uzun süre kaldılar. 1 948 Nisanı dolaylarında burayı olduğu gibi bıraktılar. Nisan ayı içinde Rıfat Ilgaz, Haydarpaşa'daki İmaniye Hastanesine yattı. Haluk Yetiş, Mayıs 1948'de askere gitti. Sabahattin Ali 31 Aralık 1947 tarihinde tahliye edildi fakat ortalıklarda görünmüyordu. Parasal sıkıntısı alabildiğine artmıştı. Amerika'dan gazete çıkarmak için getirttiği ve gümrük masraflarını veremediği baskı makinesini Ocak 1948'in sonuna doğru Rüştü Diktürk'e devren sattı ve borçlarını ödedi. Kızı, babasının bu 'dönemine ilişkin olarak şunları söylüyor:

    ". . . Babamın durumu ciddiyetini korumakta. Kapana kısılmıştır artık. Gazeteyi çıkarması mümkün değil, hakkında kesinleşmiş ya da kesinleşecek mahkumiyet kararları var. Kısaca, işsiz, özgürlüğü her an elinden alınacak gibi, eli ayağı bağlanmak üzere. Son çare yurt dışına gitmek. Ancak pasaport alması olanaksız. O halde tek bir çıkar yol kalıyor, o da kaçmak..."



    Sabahattin Ali 28 Mart 1948 tarihinde eşine ve Cimcoz'lara mektup yazdı. Rasih Nuri İleri'ye verdi. Sınırı geçip geçmediğine ilişkin imli kart, R.Nuri'ye gelecek; geçtiyse R. Nuri mektupları postaya verecekti. Kart, "geçti" imi ile geldi ama Sabahattin Ali sonradan öğrenildiğine göre 2 Nisan 1 948 tarihinde Kırklareli' nin Üsküp bucağının Sazara köyü yakınlarında öldürüldü. Doğrusu hangi tarihte, nerede, nasıl ve kim/kimler tarafından öldürüldüğü tam olarak belli olmadı. Ölüsü, 16 Haziran 1948 tarihinde Çoban Şükrü tarafından bulundu. Ali Ertekin adlı şahıs, 28.12.1948 tarihinde, Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü belirterek katillik görevini üstlendi. Ölüsü 3 ay sonra bulunmuş, 9 ay sonra da cesedin Sabahattin Ali'ye ait olduğu teşhis edilmişti. Ancak katilliğini birisi üstlenmiş olsa da gerçeğin perdesi o gün bu gün yine de aralanmış değildir. Şu kesin ki tam bağımsız bir Türkiye için emperyalizme karşı verilen savaşımda Cumhuriyet döneminin "ilk faili meçhul yazarı" Sabahattin Ali olmuştur. Bir başka açıdan Markopaşacılar her tür baskıyla karşılaşmış; en son, manga komutanı için Markopaşa "sonun başlangıcı" olmuştur .



    "... Sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. Buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. O zamanki iç ve dış durum öyleydi ki , mürteci idareciler "Marko Paşa" gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. İrtica için, gazeteyi durdurmanın bir tek çaresi vardı: Herhangi bir provokasyon yardımıyla gazete sahibini yok ettirmek, yani Sabahattin Ali'yi öldürmek! Öyle de yaptılar... [Nazım Hikmet, Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, 4. Baskı, Adam Yayınları, İstanbul, 1993, s. 238.]



    Kimi öldürülmüş kimi hastanede kimi içeride kimi askerde... Tam anlamıyla ortada kalan biri vardı: Mustafa Uykusuz. O da uzun süre boşta gezdi. Kolay kolay işe bile almıyorlardı . Geçinebilmek

    için zorunlu olarak 13- 14 takma ad kullanarak çeşitli gazetelere [Bu gazetelerden birisi Geveze'dir. Geveze'nin 12.06.1947 tarihinden başlayarak 1 3/1, 28, 30, 35 ve 37. sayıları elimizdedir.] karikatürler çizdi.



    Alibaba'nın son sayısının ardından giz kokan suskunlukta Sabahattin Ali'nin yeni çıkan kitabı Sırça Köşk, 1948 Ağustosunun son haftası Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Eylül 1948'de de Rıfat Ilgaz'ın yeni çıkan kitabı "Yaşadıkça" Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Ilgaz'ın, dört yıl önce "Sınıf" adlı şiir kitabı ve bir yıl kadar önce Aziz Nesin'in "Nereye Gidiyoruz?" adlı broşürü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmıştı.



    Aziz Nesin hapisten çıktıktan bir süre sonra 09.07.1948 tarihinde Başdan gazetesini çıkardı. İlk sayısındaki "Özümüz ve Sözümüz" başlıklı başyazısında başlarına gelenlerin bir kısmını okuyucuların bildiklerini vurgulayarak şöyle diyordu: "Bütün eski hesapları sildik. Al baştan yapıyoruz. Ve işte yeni (BAŞDAN) konuşmaya başladık." Başdan gazetesi Markopaşa'nın borçlarını da üstlenmişti:



    Başdan'da Mim Uykusuz karikatürlerini sürdürdü. Rıfat Ilgaz da 8. sayıdan başlayarak yazılar yazdı. Gazetenin sahipliğini birkaç sayı Orhan Müstecaplı yürüttü. 14. sayıdan sonra elimizdeki 27. sayıya kadarı sahibi ve neşriyatı fiilen idare eden" Rıfat Ilgaz, kurucusu ve sekreteri Aziz Nesin'dir.



    MARKOPAŞA'NIN II. DÖNEMİ

    Sabahattin Ali'nin ölümü ile Markopaşa cephesi yıkılmıştı kuşkusuz. Rıfat Ilgaz da hastanedeydi. Yine de bir sınav daha verilemez miydi? Sonucu ne olursa olsun başarılı bir deneme vardı ortada. Halk, Markopaşa'yı tutmuştu. Tam 10 aylık bekleme dönemini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    ( ... ) Bir mizahçı olarak ilk denemelerimi yapmış, kendime güvenim artmıştı. Sabahattin Ali'yle birlikte, Aziz Nesin içerideyken, hazırladığımız Kırk Haramilere karşı Ali Baba, pek başarılı olmasa da, gene de olumlu bir atılımdı. Genellikle bu dergi için yaptığımız özeleştiriden, herkesten çok ben yararlanmıştım. Aziz Nesin'le ara sıra buluşuyor, tatlı bir anı gibi Markopaşalardan, Merhum Paşalardan, Malum Paşalardan konuşuyorduk. Hayır, böyle durmak olmaz, bir atılım daha gerekirdi. Gel gelelim Markopaşa'nın da imtiyazı Orhan Erkip'te kalmıştı. Alibaba'nın imtiyazı bendeydi ama, Alibaba Sabahattin Ali'yi anımsatır, kötü çağrışımlara yol açabilirdi. Ortam tam mizahlık, dergilik ortamdı. Halk Partisine karşı direniş arttıkça önce Saraçoğlu gitmiş, yerine gelen Recep Peker bizim birinci dönem Markopaşa'nın çıkardığı patırtının tozundan toprağından kurtulamamıştı. İşsizlik yeniden kıskaçları arasına almıştı bizleri . . . Bütün acımazlığıyla sürüp gidiyordu. Validebağ Prevantoryumunda

    yattığım sürece aylığımın çoğunu eve bırakabilmiştim. Ne var ki şimdi Asmalımescit'in bir yıllık aylıklı süresi de sona ermişti. Evin bütçesine bir şey katacak yerde evden götürrneye başlamıştım ...

    ( ... ) Ben böyle evsiz barksız hastanelerde mi ömür tüketecektim! Hafta içinde Aziz Nesin'den bir mektup almıştım. Markopaşa'yı yeniden çıkarıyoruz. Orhan Erkip'le imtiyaz için anlaştım, diyordu, bize geri veriyor, imtiyazı senin alman koşuluyla ... Gazetenin sahibi de sen olacaksın, sorumlu müdürü de!

    Buna karşı o da ortak olacaktı bizimle. Ne kazanırsak beraber diyordu Aziz. Hemen kabul ettiğimi bildirmiş, başlamıştım yazı yetiştirmeye. 1. sayı o günlerde çıkmıştı."



    Rıfat Ilgaz kalemine güveniyordu. Bu güveninin köklü bir gelenekten mayalanarak toplumcu gerçekçilik anlayışıyla yoğrulan bir nedeni de vardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Ben doğma büyüme Kastamonuluyum. Yani o güne kadar İstanbul'da kentsoylular tarafından çıkarılan mizah dergilerinde alay konusu olan Kastamonululardan biriyim. Karagöz'de, orta oyunlarında adımız geçer. Hüseyin Rahmi eserlerinde dara geldi miydi, bizlere "hödük" demekten geri durmaz. İstanbul sokaklarında yolunu yitiren, tünellere, tramvaylara korku ile binip inen hödüklerdeniz biz. İşte böyle bir anlayışta olan İstanbul'un kentsoylularını karşımıza almanın tam zamanıydı. Biraz da bizler,

    Anadolu'dan gelenler, hödükler, bu kentsoylulara takılmalıydık. Yani onların silahını ellerinden alıp onlara çevirmekti benim mizah anlayışım. Alay edenlerle alay etmek biraz da. Bizleri küçük

    görenlere karşı, çekişmemizi sürdürmek için mizah yazarıyız...( ... ) Sözcük, deyim zenginliği ve ses uyumu bakımından Kastamonu çok zengin bir yerdir. Bugün kaba maba diye alay etmeye

    kalkıyorlar. Markopaşa'daki yazıları yazarken esin kaynağım hep Kastamonu oldu. Halkımın dili yani..."



    Markapaşa · 29 Ekim 1948 · Sayı: 1 (35)

    On ay aradan sonra çıkabilen II. Dönem Markopaşa' nın sahip ve yazı işleri yönetmenliğini, Aziz Nesin'in mektubunda söylediği gibi Rıfat Ilgaz üstlendi. Aziz Nesin de "müessis ve sekreteri" idi.

    Adresi, Kumkapı, Derinkuyu Sokak, No: 4; dizildiği ve basıldığı yer Osmanbey Matbaası'ydı. Başlıkta "Sayı: 1 (35)" denilmişti. Bu, Paşalar dizisinin I. Dönemde 35 sayı çıktığı anlamındadır. Ancak l l sayıda "Sayı: l l (36)" şeklinde düzeltilmiştir.

    İlk sayıda " Yeniden Çıkarken" başlığı altında şunlar açıklanmıştı:

    "Bundan evvel muhtelif isimler altında ancak otuz beş sayı çıkarabildiğimiz mizah gazeteleri yüzünden neler çektiğimiz milletçe malumdur. Bunları sayıp dökmeyi lüzumsuz buluyoruz. İşte yeniden dostlarımızın ve düşmanlarımızın karşısındayız. Markopaşa, mizahı, halk hizmetinde bir vasıta sayar. Bu münasebetle 25 Kasım 1946 senesinde çıkan ilk sayımızdaki sözü tekrarlamayı yeter buluyoruz. "Markopaşa'da okuyucularımız alışılmış olandan ayrı bir mizah bulacaklardır. Maksadımız, sadece gülmek için değildir. Gülerek düşünmek ve faydalı olmaktır."

    Tanrı encamımızı hayreyleye! ..



    Bu sayının en belirgin özelliği, ilk kez Sabahattin Ali'nin başyazısının yokluğudur. Karikatürler yine M . Uykusuz'undur. Aynı köşe adları, aynı mizah . . . Örneğin " Şakalar" köşesinin konusu "Mukaddes Zincirlerimiz. . ." Başından sıkça geçtiği için büyük olasılıkla Rıfat Ilgaz'ın yazmış olması gereken yazının birinci paragrafını okuyalım :

    "Bu memleketin insanları, başka memleketlerin insanlarına benzemez. Bizim onlardan eksiğimiz yok, fazlamız var; zincirlerimiz onlardan fazlamızdır. Zincirli doğup zincirli ölüyoruz. O kadar alışmışız, o kadar alışmışız ki zincirlerimize, artık bu zincirler elimiz kolumuz, kaşımız gözümüz gibi, vücudumuzdan ayrılmaz bir uzvumuz olmuş. Et tırnaktan, biz de zincirden ayrılamayız. Devletlu efendilerimiz tarafından elimize kolumuza, ayağımıza, dilimize vurulan bu zincirler, artık vücudumuzun bir parçasıdır...



    Markopaşa'nın bu sayısından dört gün sonra aynı yazarlarca çıkarılan Başdan gazetesinin 02.11.1948 günlü 13. sayısında Markopaşa ile ilgili bir duyuru vardır:

    1----MARKOPAŞA İki defa basmak mecburiyetinde kaldığımız Markopaşa'nın ilk sayısı kalmamıştır. İkinci sayısı Cuma günü çıkıyor."

    Bu sayının satışı ile ilgili olarak Rıfat Ilgaz anılarında şunları söyleyecektir "... Bu kez ilgi daha da artmıştı. Duman ediyorduk ortalığı. Kimse kurtulmuyordu kalemimizin sivriliğinden. İçeridekilerle yetinmiyor, dışarıdaki kralları da benzetiyorduk...



    Markopaşa · 5 Kasım 1948 · Sayı: 2 (35)

    Bu sayının birinci sayfasında ilk olarak "Markopaşa'nın Amerikan Milyarderlerine Mesajı" başlıklı yazı göze çarpmaktadır. Amerika'nın Türkiye'ye kazık atmaya başlamasının üçüncü yıldönümü münasebetsizliği ile, Markopaşa Truman'a ve Amerikan milyarderlerine hitaben aşağıdaki mesajı, deliğe girerim korkusu ile gönderememiştir: "Bu hava seferleri çağında ve bu atom devrinde, fenni tenakillerin iki memleketi birbirine yaklaştırmak için, Türkiye'nin altına uskur takılarak yüzdürülmek sureti ile, yahut tepesine pervane takılıp uçurulmak sureti ile, çok yakında Amerika'ya getirileceğine hiç şüphemiz kalmamıştır. Harp artığı eski ve yırtık otomobil lastiklerinden yaptığınız Kovboy cikletlerini Türk milleti evde sokakta, vapurda, trende çiğneye çiğneye demokrasi gevişi getirmekte ve Türk gençliği ağızlarında şişirdiği çiklet balonlarını şerefinize patır patır patlatmaktadır. Çiklet namı adı altında yutturduğunuz eski kamyon lastikleri çiğnemekten Türk milletinin konuşmaya vakti kalmamıştır. Bu ciklet nam demokratik icadınızla halka konuşmak fırsatı vermediğiniz için, hükümetimiz namına size teşekkürlerimizi sunarız.



    Birinci sayfaya bir de "Markopaşa" imzalı teşekkür konmuş: Gazetemizin yeniden intişara başlaması dolaysı ile matbaamıza kadar gelerek bizi tebrik eden sayın okuyucularımıza ve bu arada aynı zahmete katlanan Şükrü Saraçoğlu, Hasan Saka,

    Recep Peker, Fatih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Cevdet İnce Kerimdayı, Şükrü Sökmensüer gibi sabık okuyucularımıza ayrı ayrı teşekküre imkan bulamadığımızdan burada alenen, kendilerine teşekkürü bir vecibe biliriz. Markopaşa



    Son sayfadaki " Komünizm'le Mücadele" başlıklı yazıdan da bir bölüm okuyalım:



    "... Eve bir kağıt bırakmışlar: "Vatandaş! Memleketimizi saran kızıl tehlikeye karşı açtığımız mücadeleye sen de katıl!" Madem ki tehlike varmış, ister kızıl olsun, ister lacivert, katılalım. İkinci kağıt gelmiş: "Vatandaş! Mücadelemize uzaktan bakma, Allah aşkına sen de katıl!" Bir Pazar günü kağıdı getiren delikanlı yine gelmiş. Geçtik karşı karşıya, konuşmaya başladık. Nerede o eski günler diye lafa başladı ... (. .. )

    - Fikir. gafada olmaz mı? Biz de gızılların gafasına gafasına, gırbaçlen vuracağız.

    - Affedersiniz, kafaları gaf. .. yani çok gaf yapıyorsunuz.

    - Gızıldenizi haritalardan silip, gayfe rengi deniz yapacağız.

    Bütün gızılbaşları yeşilbaş ördek yapacağız. Gızılderililere ilanı harp edip derilerini yüzeceğiz. Gızıltoprak'ı baştan başa patlıcan rengine boyayacağız. Gızılcık ağaçlarına karşı amansız bir mücadele açacağız. Gızılayı, Alaya çevireceğiz. Gızılırmağı mora boyayacağız. Tutarsa tutar, tutmazsa badana edeceğiz. Gızılcahamam'ı, Gızılcakcak'ı tarumar edeceğiz. Gızıl tehlikeyi yeşil tehlike yapacağız. Gızıl ve gızamık hastalığına yakalananları paramparça edeceğiz.



    Markopaşa · 11 Kasım 1948 · Sayı: 3 (35)

    Markopa;a'nın bu sayısında birinci sayfadaki "Efendimiz Köylü" başlıklı yazı şöyle: Sesler karıştı:

    Büyük adamlar köye gelmişlerdi. Köy odasında karşılarına birkaç köylü alıp konuşmaya başladılar. Biri "Köyü kalkındırmak için evvela yol lazım", biri "hayır, evvela mektep lazım", bir başkası "bataklıkları kurutmak lazım" gibi birbirini tutmayan fikirler ileri sürüyorlardı. Konuşma çok kızışmıştı. Kimse kimseyi dinlemiyor ve herkes bildiğini okuyordu. O sırada köy meydanından anırma, kişneme gibi hayvan sesleri duyulmaya başladı. Köylülerden biri kalkarak,

    - Efendiler dedi, teker teker konuşun, sesler birbirine karıştı. ( . .. )



    Babanız Recep Peker, zaman-ı sadaretinde, her nasılsa yolu bir yetim okuluna düşmüş. Tertip edilen törende, yetim öğrenciler adına konuşan bir çocuk,

    - Sayın Başbakanım, biz yetimlerin dertlerini unuttunuz, der. Recep Peker derhal şu cevabı verir:

    - Bu memlekette yetim yoktur. Vatan ananız, biz de babanız.

    Biraz sonra bir köylü arkadaşına Recep Peker'i göstererek:

    - İşte, dedi, anamızı ağlatan adam.





    "Şakalar" köşesinde, Markopaşacılar kendilerini konu edinmişler: "Artık derbeder hayatımı ve ondan daha perişan olan kitaplarımı tanzim ettim. Doğrusu evimi aramaya gelen polislere acıyordum. Bavullar, çuvallar, sandıklar içindeki kitapları karıştırır, aralarken çok zahmet çekiyorlardı. Şimdi bütün kitaplarım, yazılarım, notlarım hepsi raflarda muntazam duruyor. Fişleri, listeleri, kayıtları var. Haftada bir evimi aramadan yapamayan polisler, elleri ile koymuş gibi beğendikleri kitapları, yazıları alıp götürecekler. Günlerimi de tanzim ettim. Hafta başı olan pazartesiyi sorguya ayırdım. İstanbul basın savcısı Hicabi'den, sorgu için beni pazartesileri çağırmasını ve programımı bozmamasını rica ederim. Salı günleri de polise ifade vereceğim. Çarşamba günleri evim aranabilir. O gün polislere kabul günümdür. Başka günleri rahatsız etmemelerini rica ederim. Perşembe ve Cuma günlerini de mahkemelerde geçirmeye karar verdim. Cumartesi ve Pazar günleri de, polisi, savcıyı ve mahkemeleri boş bırakmamak için gazete çıkaracağım. Ölüm hiç aklıma gelmiyor, adeta ölmeyeceğim gibime geliyor. Bir gün ölürsem, arkamdan şöyle söyleyecekler: Oldukça kabiliyetli, müstait, eli kalem tutar bir adamdı. Eğer polisten, mahkemelerden arama taramalardan, sorgulardan vakit bulabilseydi belki yazı da yazıp iyi bir muharrir olacaktı.





    Üçüncü sayfadaki "Ata Sözleri'"' köşesine de bir göz atalım:

    Yakası Açılmadık Laflar

    • Bülbülün çektiği dil belasıdır, halkın çektiği dilsizliğinin belasıdır.

    • Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, fakat dünya dokuz köyden ibaret değildir.

    • Ayvazoğlu kardan gelir, eşeği satar yaya kalır. Amerika'dan borç alır, ziyafet çeker aç kalır.

    • Misafiri Amerikalı olanın memleketinde pasta kalmaz.

    • Gün doğmadan şeker fiyatları yükselir.

    • Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir. Tekdir ile uslanmayanın hakkı nutuktur.



    Son sayfada da bir satın alma duyurusu var: Cerrahpaşa hastanesi satın alma komisyonundan:

    1- Veremliler için iki tabut çürük yumurta satın alınacaktır.

    2- Yumurtalar yemek için değil, hastaların yumurta tokuşturup eğlenmeleri ve kırılanların da hastaneyi istila eden kedilere verilmesi içindir.

    3- Yumurtalar kapalı göz ve açık tavsiye mektubu usulu ile satın alınacaktır.





    Markopaşa ·19 Kasım 1948 · Sayı: 4 (35)

    Bu sayıdaki siyasi yergiler arasında, İstanbul eski Emniyet Müdürü Ahmet Demir yine konu edilmiş:

    Kitabe-i seng-i mezar

    Allah gecinden versin, eğer bir gün Ahmet Demir aramızdan ayrılırsa, kelepçe, bukağı ve zincirle süslenecek ve ısırgan otundan çelenkle örtülecek olan mezar taşına, aramızdaki samimi münasebet dolayısı ile şu kıt'a tarafımdan naçiz bir hediyedir:



    Sopasından titredi millet

    Kazık atmaya etti niyyet

    Kalmadı lakin kahpe dünya

    Gümledi gitti Demir Ahmet



    Eski emniyet müdürü konu edilir de polis edilmez mi? Okuyalım:



    Ne mühim adamlarız. Doğrusu polise şaşarım. Kurye çantasına altınları doldurup, yabancı memleketlere para kaçıranları serbest bırakır da, bizim ardımıza adam koyar. Amerikan bankalarına para yatıranlar eli kolu serbest gezerlerken,

    tutar da bizi takip eder. Karaborsacılar, hava parası kahramanları dururken, bula bula takip edecek bizi bulurlar. Bizim neyimizi takip ederler, neyimizi öğrenmek isterler bilmeyiz.. Ne kaçıracak altınımız ne aparacak paramız, ne hava

    parası alacak apartmanımız var. Bir arkadaşla bunları konuşa konuşa giderken yine arkamıza polisler düşmüştü. Pek sinirlenen arkadaşıma,

    - Şimdi anladım, sinirlenme, biz. ne kadar mühim adamlarız ki, polis bile bizim izimizden geliyor, dedim.





    "Ata Sözleri" köşesinden de bir alıntı yapalım: "Ağaç yaşken, insan dalkavukken eğilir."



    Şimdi sözü, hastanede yatan sorumlu müdür Rıfat Ilgaz'a verelim:

    "... Gazetenin kırk bin basıldığını sevinerek öğreniyordum. Dördüncü sayının satışa çıktığı günlerde, Asistan Cemal'le bir mektup göndermiştim Aziz Nesin'e. Bu arada bir de on lira istemiştim. Henüz gazetenin para getirmediğini, gönderdiği on lirayı da birinden ödünç aldığını yazıyordu Aziz. Üzülmüştüm, gazetenin para getirmediğine. Yazıları biraz daha vurgulayalım diye yazmıştım ona. Sorumlu müdür ben değil miydim! Ha Cerrahpaşa'da yatmışm, ha Sultanahmer Cezaevi revirinde! Ne değişirdi. .. ... Ali Karcı hastaneye gidip geliyor, yazılarımı alıyor, on beş, yirmi kadar da kendi gazetemizden getiriyordu. Bunları hastanenin Adembabalarına verip kendi hesaplarına sattırıyordum.

    Hastalar arasında ilgi bile olağanüstüydü. Verem pavyonu için haberler, yazılar eksik olmuyordu. Belediye Başkanı Yardımcısının yeğeni, özel odaya nasıl yatırılır, nasıl özel bir tedavi görürdü? Bu

    ve buna benzer yazılar nasıl okunmazdı hastalar arasında! Bizim Türk yumurtası gazeteye geçince, nasıl altüst olmazdı ortalık! Servis doktoru Sami Bey pek oralı değildi ama, Başhekim özel

    olarak çağırtmıştı beni. Halk Partisi il Başkanıydı, Başhekim Esat Duru aynı zamanda. Eğer ayağımı denk almazsam, taburcu edileceğimi de açıklamakta bir sakınca görmemişti. Tedavi için yatan bir hastanın kendini yormaması gerekirdi en azdan..."



    Yeniden Rıfat Ilgaz'a dönelim ve Ali Karcı ile ilgili olarak Kemal Bayram'a verdiği aynı kaynaktaki yanıtını dinleydim:

    - ... Ali Karcı hastaneye gelip giderdi. Bana gazeteden Aziz'in gönderdiklerini getirirdi. Ben yazdığım yazıları onunla Aziz'e yollardım. Basılmış gazeteleri getirirdi. Gelip gittikçe benim herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorardı.

    - Bu Ali Karcı, sonraları Türkiye İşçi Partisi'nin İstanbul Milletvekili oldu galiba. O Ali Karcı mı sözünü ettiğiniz?

    - Tamam, tamam, işte o! ( . . . ) yayın işlerine merakından olacak, ben hastanedeyken Aziz Nesin'i buluyor. Hastanede tanışıyorum onunla ... Bir ay sonra beni hastaneden çıkardıklarında anlıyorum ki, anık matbaayı, kağıdı, dizgiyi, baskıyı da öğreniyordu, işimize yarıyordu yani. Orada yatıp kalkardı.

    - Markopaşa'nın idarehanesinde?

    - Evet. Güneyden yeni gelmiş, evini köyünü yerli yerine koymamıştı daha. Sobayı yakardı ...



    Henüz dört sayı çıkan Markopaşa yeniden dikkatleri üzerine toplamaya başlamıştı. Nitekim, bu sayı polis tarafından toplatılmış, toplatma nedeni belli olmamıştır.



    Markopaşa · 26 Kasım 1948 • Sayı: 5 (35)

    Markopaşa'nın bu sayısındaki yazılar arasında biri "prenses", biri de "krallar" ile ilgili iki yazı yayımlandı. Her ikisi de Markopaşa'nın başına çok işler açtı. İlkin, birinci sayfadan verilen "Pamuk Prenses Elizabet doğurdu" başlıklısını okuyalım: (Ankara radyosunun hırıltı, dırıltı ve gürültüsü arasından güç bela duyulmuştur)

    - Üstünde güneş batmayan, fakat müstemleke insanları batan şahane İngiltere imparatorluğunun nazenin pamuk Prensesi Elizabeth, Eminönü meydan saati ayarı ile dün gece saat üçü on bir buçuk dakika, dört saniye geçe doğurmuştur. Kınalı yumurcağın haşmetli validesinden hurucu esnasında,

    İngiltere'nin İçişleri Bakanı dünya kapısında, Dışişleri Bakanı da dış kapıda nöbet tutuyorlardı.

    Doğum münasebeti ile, yol girmez, kuş uçmaz, kervan geçmez, doktor bilmez, Bakan uğramaz köylerimizde davullar, zurnalar çalınacak, ricali umut ve ehli kuburun [ölülerin] da etekleri zil

    çalacaktır. Şahane kral kurusuna şimdiden dalkavukluk için [okunamadı] edenlere emir verilmiştir.



    Prensesle Prensin ilk randevularından tam dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye sonra dünyaya gelmesi de İngilizlerin ne kadar sözünün eri olduklarını dünyaya

    bir kere daha ispat etmiştir. Yaşasın kral kurusu.



    Gazetenin üçüncü sayfasında yayımlananı da "Dünya Kralları İşi Azıttılar" başlığını taşıyor:

    "Son günlerde dikkat eniniz mi, Krallara ve Kraliçelere bir azgınlık arız oldu. Kimi evleniyor, kimi boşanıyor, kimi doğuruyor ... Biz de dünyaya demokrasi gelecek diye, ha babam avucumuzu yalıyoruz.

    Bir zamanlar İran Şahı evlenecek oldu. Sanki el malı ile gerdeğe biz girecekmişiz gibi düğün bayram ettik. Zavallı Türk halkı, bir Pazar olsun seyrana gidemezken İran Şahının düğününe giren baha hediyeler gönderdik, gazeteciler, muharrirler, bölük bölük askerler gönderdik. Sözüm ona biz cumhuriyetiz de, hani İran da Krallık. Ne oldu, ne bitti bilmeyiz, İran Şahının karısı, Mısır Kralının

    da kardeşi güzel Fevziyecik, Şahın burnunu mu beğenmedi, her ne oldu ise, kocasına Dıran Dedenin düdüğü gibi, Şahlık asası elinde sipsivri Tahran sarayında bırakıp, ağabeysi Mısır Kralının yanına kaçtı. Şimdi öğrendik ki boşanmışlar. Biz Cumhuriyetiz, bize ne değil mi? Yooo ... Bizimkilerde bir ahi figan, gazetelerimiz, radyomuz iki gözü iki çeşme kan akıyor. Derken arkadan Kral Faruk da, galiba İran Şahını kıskanmış, o da karısı Prenses Ferideyi boşamışmış. Resimlerine bakılırsa, hani Feride de Feride... Nasıl kıydı bilmem? Sebep olarak da Feride'nin hep kız doğurduğunu, oğlan doğuramadığını ileri sürüyormuş. Bu da gösteriyor ki Kralların gözünde kadın, hala kuluçka makinesinden başka bir mal değildir. Bizim köyde erkek evladı da, kız evladı da yapan erkektir. Kral Faruk geniş bir araziyi, paha biçilmez mücevheratı, muazzam malları hep Prenses Feride'ye bağışlamış. Bağışlar ya ... Bu malı mülkü kazma sallayıp, kafa patlatıp kazanmadı ya. Bu yeni zevce erkek doğurursa ne ala, doğurmazsa yallah ... Ona beş on çiftlik, haydi yenisi. Amasya'nın bardağı, bir olmazsa bir daha ... Mısırda arazi mi yok, yoksa karı mı yok. .. Zavallı Mısır fellahının da Nil bataklıkları içinde iki hurma çekirdeğine anası

    ağlasın dursun. Bir yandan haşmetli Mısır Kralını, bir yandan daha haşmetli İngiliz imparatorunu beslesin. Biz Cumhuriyetiz, Mısır Kralından bize ne değil mi? Yooo... Baksanıza gazetelerimiz, radyomuz, ajansımız iki gözü iki çeşme ağlıyorlar. Mısır Kralı, İran Şahını kıskanıp karıyı boşadı. Şimdi ister misin, Türkiye Cumhuriyeti Krallığının da prensleri öbür krallara özenip de karılarını dehlesinler. Sen o zaman gör curcunayı, mahkemeler boşanma davasından adam almaz. Çünkü

    Mısırda, Iranda Kral bir tane, halbuki bizde şahlar, şahbazlar, krallardan geçilmiyor. Şefler, şefierin kuyruğu, kuyruğunun kuyruğu, şeker kralları, pirinç kralları, hepsi de küçük dağları ben, büyüklerini de o yarattı diyor. Vallahi bu günlerde krallar azdı, başlarına galiba bir gelecek var.





    Markopşa'nın dördüncü ve beşinci sayıları polis tarafından toplatıldı. Toplatma olayını 10.12.1948 gün ve "7 (35 )" sayılı Markopaşa'nın üçüncü sayfasındaki bir haberden öğreniyoruz:

    Gazetemiz toplatıldı (Bu haber ciddidir) - Gazetemizin dördüncü ve beşinci sayıları İstanbul polisi tarafından toplattırılmıştır. Memleketimizdeki demokrasi icabı olarak bize bir toplatma emri gönderilmemiş olduğundan, hangi makamın emri ve hangi sebeple toplatılmış olduğunu bilemiyoruz. Herhalde bir zülfiyar meselesidir. Gazetemizin bu sayılarının, her sayıda olduğu gibi mevcudu kalmadığından, maalesef kendilerini memnun edemedik. Koleksiyon için idarehanemizde bulunan altı yüz kadar gazeteyi teslim ettik. Okuyucularımızın bilgi edinmesi ricası ile bu haberin ciddi

    olduğuna yemin ederiz.



    Bu toplama olayı Bakanlar Kurulu Kararına dayanmaktadır. 08.12.1948 tarihli Bakanlar Kurulu toplamısında "3/8379" sayı ile Markopaşa'nın 5 ve 6. sayılarının dağıtımının yasaklanması ve elde edilenlerin toplattırılması kararı alınmıştır. Devlet başkanlarına hakaret edildiği iddiasıyla İngiltere, Mısır ve İran elçilikleri, Dışişleri Bakanlığına başvurdular. Dışişleri Bakanlığının Adalet Bakanlığını haberdar etmesi üzerine İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, gazetenin sahip ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz ile Aziz Nesin hakkında dava açtı. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin "Krallar"a ilişkin yazılardan dolayı 5 Ocak 1949 tarihinde tutuksuz olarak 7. Asliye Ceza Mahkemesinde duruşmaya çıktılar. Davanın bu ilk duruşmasıyla ilgili olarak 11.01.1949 gün ve 23 sayılı Başdan şu haberi geçmektedir:

    "... Saat l0'da, yazıların muharriri Rıfat Ilgaz ve yazıların muharriri olduğu iddia edilen Aziz Nesin ve avukatları Esat Adil Müstecabi mahkemede hazır bulunuyorlardı. İddianamenin okunmasını müteakip, esas hakkında sorgulara geçilmeden evvel, avukat Esat Adil söz isteyerek, "Bu davanın açılabilmesi

    için, hakaret diye sevk edildiğimiz ceza maddelerinin, İngiliz, Mısır, İran ceza kanunlarında da aynen bulunması gerektiğini, savcılığın ancak bu ciheti işaret ettiği takdirde böyle bir davanın açılabileceğini" anlam ve "İngiltere hakkındaki yazının Prenses Elizabet'e ait olduğunu, Prensesin ise devlet reisi olmadığına göre, bu davanın diğerlerinden tefriki sureti ile derhal bir karara bağlanması lüzumunu" ileri sürdü. Yargıç savcıdan mütalaasını sordu. Savcı da: "Bu hususta mevzuatı tetkik etmemiş olduğunu söyleyerek müsaade istedi. ( .. . ) 20 dakikalık bir aradan sonra verilen ara kararında "müşteki devletler ceza kanunlarında mütekabiliyet esasının mevcut olup olmadığının Dışişleri Bakanlığı'ndan sorulmasına ve Prenses Elizabet hakkındaki İtirazın ise unsuru cürmiye taalluku bakımından

    hüküm sırasında nazara alınması" tekerrür etti.





    İddianamede, mezkur yazıların Aziz Nesin tarafından yazıldığı iddia olunuyor ve delil olarak da üslubu ileri sürülüyor ve beş şahit gösteriliyordu. Bu beş şahit Aziz Nesin'in evinde arama yapan birinci şube

    komiser ve memurları idi. Aziz Nesin bu iddiayı reddetti. Sorgusu yapılan Rıfat Ilgaz da,

    - Bu yazıları ben yazdım. Mahkeme dolaysıyla beni sanatoryumdan çıkardılar. Bu yazıları yazdığım vakit, yatak arkadaşlarıma okudum. Onlar yazıların bana ait olduklarına şahittirler, dedi.

    Şahit olarak gelen beş sivil polis şu yolda ifade verdiler:

    - Biz arama için saat 11.00'de Aziz Nesin'in yazıhanesine gittik. Kapıdan girince, Aziz Nesin bize,

    - Artık valilerle uğraşmıyoruz, bundan sonra krallar, kraliçeler, şahlar ve imparatorlarla davalaşacağız, hem de davanın Lahey adalet divanında görülmesini isteyeceğim, dedi.



    İstenilen yazı müsveddelerini bulamadık. Fakat Aziz bize, 'bu yazıları ben yazdım amma, iş resmiyete dökülünce, "Rıfat Ilgaz yazdı, derim" dedi. Şahitlerin bu iddiaları üzerinde savcı ve avukat arasında uzun tartışmalar oldu.

    Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin'in gösterdikleri müdafaa şahitlerinin dinlenilmesi ve Adaler Bakanlığı'ndan cevabın gelmesi için mahkeme 12 Ocak Çarşamba günü saat 09.30'a bırakıldı.



    Markopaşa · 3 Aralık 1948 · Saya: 6 (35)

    Bu sayıda daha çok Markopaşa'nın niteliğine uygun yazılar yer almış. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesine gelen bir mektup ve Markopaşa'nın yanıtı şöyle:

    "Afyondan Bekir Erer isimli okuyucumuz soruyor:

    Halk Partisi'ne çatıyorsunuz, Demokrat Partiye vuruyorsunuz, Millet Partisine atıp tutuyorsunuz. Peki amma Paşam, siz hangi partidensiniz?

    Markopaşa - Sevgili okuyucum, size bir kıssa anlatayım, siz hisse çıkarın. Vakti ile bir vilayette Ali Kıran baş kesen zalim bir vali paşa varmış. Bu vali paşa halktan o kadar çok vergi toplamış ki, artık halkın vergiye verecek ne ipi kalmış, ne de kuşağı.

    Halk içinden üç beş kişi gidip, Vali paşaya,

    - Aman paşam, halk nerede ise ayaklanacak Bereket versin ki, sayenizde ayaklanmaya mecali yok.

    Vali paşa ferman etmiş:

    - O halk dediğiniz ne idüğü belirsiz basit giyimliler, falan gün, falan saat, falan meydanda toplansınlar.

    Memurin-i devler [devlet memurları] , rical-i umur ve ekabiran-ı kiram, halkın vali paşayı linç etmesinden korkarak, muhalefet etmek istemişler. Fakat vali paşa dinlememiş. Ferman edilen saatte halk toplanmış. Biraz. sonra da vali paşa, muhafızları arasında gelmiş.

    - Ey ahali demiş, şu kadar senedir ben sizin valiniz bulunuyorum. Buraya geldiğimiz. zaman dört tane boş tenekernden başka bir şeyim yoktu. Elhamdülillah bunun üçünü sizden aldığım altunlarla doldurdum. Dördüncü tenekenin dolmasına da iki parmak kaldı. Gelin, mırın kırın etmeyin de şu iki parmaklık yeri de tatlılıkla dolduralım. Halk galeyana gelmiş. Bu sefer vali,

    - Ey ahali demiş, şu anda elinizdeyim. Fakat düşünün ki, beni öldürürseniz. yerime bir başkası gelecek ama dört boş teneke ile gelecek.

    Bilmem, şimdi neden hiçbir partiden olmadığımızı anlatabildik mi? Mesele hep küp ve lüp meselesidir.



    Son sayfadan seçtiğimiz üç tane ilanı da okuyalım:

    Mühim İlan

    Lazım gelen makam ile yaptığımız gizli anlaşma gereğince, Tarlabaşında kapatılan evimizin yerine, bu defa Parmakkapıda daha lüks ve modern bir ev açmış olduğumuzu sayın zampara müşterilerimize bildirmeyi ticaret namına bir vazife biliriz..

    MADAM KATARİNA



    Çalar saat alınacak

    Milli Eğitim Bakanlığından:

    1- Bakanlığımızın umum müdürlerini uyandırmaya elverişli, büyük çıngıraklı çalar saatler satın alınacaktır.

    2- Saatlerin alaturka ve ezani saate göre ayarlı olması şarttır .



    Bir kadın aranıyor

    Tahtıma varis olacak bir erkek çocuk doğuramadığından karım Ferideciği talakı selase ile boşadım. Şimdi bir erkek çocuk doğuracak müceddet bir kadın ve yedek parçaları satın alınacaktır.

    Aranan şartlar:

    l - Evvelce bu işte çalıştıklarına dair bonservis.

    2- Muvaffakiyetlerini gösterir belge.

    3- Eski işlerine dair iyi hal kağıdı.

    Bu şanları haiz olanların dört cepheden çekilmiş anadan doğma resimleri, vücut ölçüleri, sağlık raporu ve diğer vesikaları ile sarayıma müracaatları.

    KRAL FARUK



    Son yazıdan dolayı Mısır kralına hakaretten sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında yeni bır dava açılır. 7. Asliye Ceza Mahkemesindeki dosya, diğer " krallara hakaret davası" ile birlikte sonuçlandırılacak; Rıfat Ilgaz yedi, Aziz Nesin beş ay hapse mahkum olacaktır:

    . .. [Basın savcısı Hicabi Dinç] bu yazıları sen yazmadın, Aziz Nesin yazdı diye tutturmuştu. Sorumlu müdürdüm. Ben de yazsam, Aziz de yazsa benim için bir şey değişmezdi. Nasıl olsa Kürt Mehmet nöbete gidecekti. "Ben yazdım!" diye diretiyordum. "Hayır, sen yazmadın. Böyle yazılar yazamazsın, şairsin sen! .. " "Görüyorsunuz ki yazıyorum! .. " "Beni kandıramazsın! .. Bak Rıfat Bey, ben yazmadım de, seni kurtaracağım! .. " "Nasıl ben yazmadım diyebilirim, oturup yazdığım yazıya! .. " Oysa o sırada yazdığım yazıları hastanede yattığım yerden yazıyordum. Hicabi bey oturup da yazdığıma kendisi de inanmamış, polisleri göstermişti de Cerrahpaşa'ya yatağımın içini bile aratmıştı. "Boşuna zorlanma, sen yazmadın! Bak Rıfat Bey, geçen gün Yeni Işık dergisinin sorumlu müdürüdür diye bir hamalı getirdi

    polisler buraya. Sen mi yazdın bu yazıları dedim. Evet, dedi, ben yazdım. Bir de zorladım ki adam okuma-yazma bile bilmiyor! Ne yaptım bu adamı biliyor musun?"

    "Ne yaptınız?"

    "Salıverdim! .. Söyledi yazıları kimin yazdığını, salıverdim

    vallaaa! .. Sen de söyle ... Hemen şimdi serbest bırakacağım seni!"

    "Ben yazmadım, diyemem ki..."

    "Neden diyemezmişsin?"

    "Önce ben hamal değilim, öğretmenim. Askerde bile okur-yazardan saydıkları için subay yapmadılarsa da çavuş olsun yaptılar beni! Yani okuma yazma biliyorum."

    Yazıların müsveddelerini arayıp asıl yazanı ortaya çıkarmak için polisler beni de, Aziz'i de sıkıştırıyorlardı. Müsveddeler dizgiden sonra kaybolmuştu. (Oysa yasalara göre altı ay saklanması gerekirdi.) Aziz Nesin'in evinin aranması için kendisini de alıp götürürlerken yolda:

    "Ben yazdım o yazıları," demekte bir sakınca görmemişti.

    Sen misin böyle diyen! . . Hemen oracıkta bir tutanak düzenleyivermişlerdi polisler. Bu açıklamaya dayanarak tutuklanan Aziz Nesin'e beş ay, bana da sorumlu müdür olarak yedi ay vermişlerdi.

    Aziz, bu süreyi günü güne doldurmuş, bense öbür dosyalar için yatarken af çıkmış, aftan yararlanmıştım. Hiç olmazsa bu dosyadan olsun kurtulmuştum.



    Markopaşa · 10 Aralık 1948 · Sayı: 7 (35)

    Altıncı sayının çıkışını izleyen günlerde dördüncü ve beşinci sayı toplatıldığı için gazetenin bu sayısında "Markopaşa" başlığının üstünde "Toplatılmadığı zamanlarda çıkar siyasi mizah gazetesi"

    yazısı dikkati çekmektedir.



    Toplama olayı, birinci sayfada sağ üst köşede yergi masasına "Açık Teşekkür" başlığıyla yatırılmıştır:

    - Açık teşekkür -...--

    Paramız olmadığı için gazetemizin reklamını yapamadığımız cümlenizin malumudur. Bu eksik tarafımız gözünden kaçmayan Basın Savcısı Hicabi Dinç, gazetemizin mevcudu kalmayan nüshalarını toplatmak sureti ile gazetemizin bedava reklamını yaparak bizden devamlı şekilde yardımlarını esirgemiyor. Kendisine alenen teşekkürü bir borç biliriz.



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde "iki Canbaz" başlığıyla ünlü Basın Savcısı Hicabi Dinç yine konu edilmiş: "Bazen okuyucularımızdan mektuplar alırım. Bir kısmı küfürler savurur, bir kısmı da layık olmaya çalıştığım iltifatlarını esirgemezler. Bu mektupların sonunda, "sadık okuyucunuz", "devamlı okuyucunuz" gibi bir söz vardır. Halbuki benim en devamlı, en dikkatli ve en sadık okuyucum İstanbul Basın Savcısı Hicabi'dir. Yazılarımı, kelimesi kelimesine, virgülüne, noktasına kadar dikkatle okur ve hiçbir harfini bile kaçırmaz. Her satırın, her kelimenin, hatta her harfin altını kırmızı kalemle çizer. Basın savcılığına yolladığımız gazeteler, gelincik tarlasına döner. Hatta gazetenin sayısı, tarihi bile kırmızı ile çizilir. Hicabi Dinç Ceza Kanunu, Matbuat Kanunu önünde "nereden yakalayacağım, neresinden tutacağım" diye kıvranır, ben nereden açık vermeyeyim diye uğraşırım. Şimdiye kadar hiçbir iş yapmamış bile olsam, Hicabi Dinç'i, sosyalizme ait Türkçeye tercüme edilmiş birkaç sahife okutmak mecburiyetinde bıraktığım için övünebilirim. Benim en sadık okuyucum Hicabi Dinç'tir, hatta şu anda bu satırların altını kırmızıya boyamakla meşguldür.



    Üçüncü sayfada da bir ilan var:

    Bir müteahhit aranıyor:

    Aşağıda yazılı evsafı haiz namuslu müteahhit müessesemiz tarafından aranılmaktadır:

    1- Hastalar için vereceği kireçli suyu halis süt diye yutturacak maharet.

    2- Veremlilere yedirilecek sığır sinirini taze kuzu eti diye sürecek marifet.

    3- 100 kilo odunu, beş yüz kilo olarak deftere geçirme kabiliyeti.

    4- İçyağını günlük tereyağ olarak kazıklama bilgisi.



    Bu şerahi haiz [koşulları taşıyan] müteahhitlerin, evvelce resmi dairelerle bu yolda yaptıkları işlere dair bonservisleri ile birlikte her akşam kerahat vaktinde sürecekleri pey akçeleri ile birlikte apartmanımıza gelmeleri. 2681



    Mim Uykusuz'un birinci sayfadaki karikatürü de Markopaşa mizahına uygun düşmüş.





    Markopaşa • 17 Aralık 1948 Sayı: 8 (35)

    Gazetenin birinci sayfasında bir duyuru var:

    -Okuyucularımıza-

    Pek netameli bir ay olan Aralık ayının 13ünde gazetemizin sekreteri Aziz Nesin'in evinde ,

    idarehane ve gazetemizin sahibi Rıfat Ilgaz'ın yatmakta olduğu ve Cerrahpaşa hastahanesinde yapılan aramada yazılar ve notlar alınmış bulunduğundan gazetemizin bu sayısını zamanında yetiştirmek kaygısı ile istediğimiz mükemmellikte çıkaramadığımızdan özür dileriz.



    Olayı bir de Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... siyasal yasalarla, yasanın uygulayıcıları peşimi bırakmıyorlardı. Bir gün Cerrahpaşa hastanesinin Verem Pavyonunu motosikletli polisler sarmıştı. Çember darala darala yattığım odada çöreklenip kalmıştı. Çemberciler, etajerimi aradılar ilkin. Ne aradıklarını bilmiyordum ama dolabımdaki iki parça giysimi çıkarıp silkeliyorlar, defterlerin, kitapların arasını karıştırıyorlardı. Beni yataktan kaldırdıktan sonra pijamamın ceplerini, yatağın içini araştırmaya başlamışlardı. Battaniyeyi kılıfından çıkarıp

    silkelediler. Arama taramacıların başındaki yetkili bana soruyordu:

    - Nerede, yazdığın yazılar?

    - Yazdıklarım gitti, yazmakta olduklarım da şunlar işte! .. dedim.

    Az önce bakılanlara bir göz daha attıktan sonra:

    - Yazdıklarının müsveddeleri nerede? ..

    - Müsveddesiz yazarım ben yazılarımı!

    Anlaşılıyordu artık, çıkmış olan yazılardan birini kimin yazdığını öğrenmek istiyorlardı. Ama hangi yazıydı bu? Ben mi yazmıştım, Aziz Nesin mi, bilmiyordum ki... Onlar, bulamadan gidiyorlardı ama ben gene de üzülüyordum gerçekten. Eğer bu yazıyı ben yazdıysam, bulamadıklarına göre Aziz'i suçlayacaklar demekti. Eğer yazıyı o yazdıysa ben nasıl olsa Sorumlu Müdür olarak okkanın altına gidecektim!



    Bu arama Markopaşa'nın 5 (35). sayısının üçüncü sayfasında çıkan "Krallar" yazısı yüzündendi. Markopaşa' nın bu sayısında, Cerrahpaşa Hastanesinde yatan Rıfat Ilgaz'ın odasında yapılan

    arama ve polisin buldukları da konu edilmiş:



    Neler bulundu Cerrahpaşa hasranesinde yarmakta olan Rıfar Ilgaz'ın dolabı, ani bir baskınla zabıta kuvvetimiz tarafından aranmış ve Rıfat Ilgaz'ın sevgilisinden gelen aşk mektupları, ödenmemiş ve ödenmesine şimdilik imkan görülmeyen borç senetleri ele geçirilmişrir. Bilhassa aşk mektupları, genç memurlar tarafından büyük bir

    heyecanla okunmuştur. Masanın üstündeki kırmızı etiketli ilaç şişeleri, Basın Savcısı

    tarafından incelenmek üzere istenmişse de, bu şişeler "esrar-ı hastane" olduğundan dışarı çıkarılmasına doktorlar tarafından müsaade edilmemiştir. Yapılan aramada bir hayli basile [mikrop] rastlanmışsa da,

    bu basillerin memleketimize has, kökü içeride ve milli olduğu anlaşıldığından üremelerine müsaade edilmiştir.



    "Krallar" yazısı yüzünden İngiliz kraliçesine, İran şahına ve cumhurbaşkanına hakaretten kovuşturma açılmıştı. Rıfat Ilgaz, Markopaşa soruşturması yüzünden Cerrahpaşa Hastanesinden atıldı:

    "... Yalnız şu var ki, Markopaşa yüzünden Cerrahpaşa'dan atılınca bu kazancımızın kırıntılarını bir araya getirerek Heybeli'ye taksit yatırdık"



    Markopaşa · 24 Aralık 1948 • Sayı: 9 (35)



    Birinci sayfada çeşitli yergi yazıları arasında "ikamet Memuru" başlıklısı şöyle:



    İstanbul'da oturması, Sıkıyönetimce yararlı görüldüğü için bir taşra kasabasında ikamete memur edilmişti. İlk gittiği gün,

    - Vazifeniz? dediler.

    - İkamete memurum, diye cevap verdi.

    Ev sıkıntısı çeken kasaba halkı, ertesi gün, evinin etrafını sardılar:

    - Biz ikamet memurunu göreceğiz, diye bağırıyorlardı.







    Markopaşa'nın sayılarında şiirsel yergiler de var. Bu sayıda da

    "Köylü Böyle Diyor" başlığıyla bir yergi verilmiş:



    Köyde heç biri şeker ne soyhadır bilmiyor,

    Gıçında galmadı don, dal daban gezilmiyor,

    İrezillik diz boyu hepisi yazılmıyor

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Cıbıllıhtan döllerin bit yürüdü gaşına,

    Uyuı ite döndüler hep gaşına gaşına;

    Bu gidişle mezerin guşlar işer daşına!

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?



    Açlıktan ışılarken köyde milletin gözü

    Tahsildara gaptırdık buğdağıyı, oküzü.

    Çok desen tıhıyorlar, söyletmezler ki sözü!

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Sıhdık dişimizi de galdık bir gemik deri,

    Boş gopanla örtülmez, insanın edep yeri,

    Çıra yahtık arıyak çayır yenen günleri.

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?





    Üçüncü sayfadaki "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki "Neresi Yırtılacak" yazısından, Yusuf Ziya Ortaç'ın Markopaşa'ya sataştığı anlaşılıyor:



    "Yirmi küsur yıllık bir mizah gazetesi, ikinci baskımız halinde, kullanılmış nüktelerimizi aktarma ederek, tekrar piyasada boy gösterdi. 6. sayımızdaki "muhalif tavuk, muvafık tavuk" fıkramızı, baş makalesinde tekrarlıyor. Hikaye şu: İki tavuk bir bakkal dükkanı önünden geçerken, biri ... [okunamadı) iri yumurtaları arkadaşına gösterip,

    - Bak der, on beş kuruşa satılan bu iri yumurtalar benim.

    Öbür tavuk cevap verir:

    - Benim horozum bana, hiç nafile beş kuruş için kıçını yırtma, dedi.

    "Oranı yırtma" diye nezaket eseri gösteren Yusuf Ziya Ortaç yazısının sonunu şöyle bitiriyor:

    "Hiçbir siyaset bakkalına beş kuruş değil, beş para ... [okunamadı) kazanması için kendimizi yırttıracak değiliz."

    İlahi! Ayol senin yirmi şu kadar yıldır yırtılacak neren kaldı ki... ?

    Not: Aynı fıkrayı yeni çıkan Tan gazetesinde bir de Ferdi Tayfur yazmış.



    Son sayfada yer alan bir ilana da göz atalım:



    Başdan gazetesinin 11.01.1949 tarihli 23. sayısında belirtildiğine göre, bu sayı yayımlandığı günün sabahı, saat sekizde toplatıldı. Toplatma nedeni belli olmadı.







    Markopaşa · 31 Aralık 1948 · Sayı: 10 (35)

    Gazetenin üçüncü sayfasında ve ikinci sayfayla birleşen orta kısmında, yan olarak dikine, sayfa boyu yazılmış bir yazı ile Markopaşa'nın çıkış sırası verilmiş: İlk sayısı 25 Kasım 1946 yılında çıkardığımız Markopaşa muhtelif isimlerle yayınlanmıştır. Bu yayınların tarih sırası ile kolleksiyon numaraları şöyledir: 22 sayı Markopaşa, ı sayı Merhumpaşa, 5 sayı Malumpaşa, tekrar Markopaşa 1 sayı, tekrar

    Merhumpaşa 3 sayı, 4 sayı Alibaba, Markopaşa Neşriyarının birinci devresi olan bu gazetelerin yekunu 36 sayıdır. Bu 36 gazetenin tam kolleksiyonu elimizde kalmamıştır. Kolleksiyonları ARKADAŞ YAVINEVi'nden tedarik edebilirsiniz.

    ARKADAŞ YAYINEVİ Ankara caddesi No. 59 İstanbul.



    Son sayfadaki "Markopaşa Dert dinliyor" köşesinde bir mektup ve verilen yanına şunlar yazılı:

    İzmir'de Bay H. T. yazıyor: Evlenmek istiyorum. Sık sık karakola götürdükleri için, bir gözüm kör, bir kulağım sağır, bir ayağım topaldır. Üç tane büyük binam var. İstediğim zaman girer çıkarım; biri Kemeraltındaki karakol, biri memleket hastanesi, birisi de cezaevidir. Benimle evlenmek isteyen bir kadın arıyorum. Markopaşa: Sizdeki şartlar, bizde de var. O kadından bir tane de bize lazım. Kim evvel bulursa, birbirine haber versin.



    Bu yazı yüzünden Markopaşa'nın bu sayısı toplatılmış, sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında kovuşturma açılmıştır. 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama sonucunda Rıfat llgaz üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Toplatma olayıyla ilgili olarak Başdan gazetesinin 04.01.1949 günlü 22 sayısında şu haber yayımlandı:







    Toplatma olayıyla ilgili olarak ayrıca Başdan gazetesinin 11, Ocak 1949 günlü 23. sayısında şu döküm verilmektedir:



    Toplatma Hadisesi

    Markopaşa'nın 5 ve 6. sayıları neşirlerinden bir hafta sonra toplatılmıştır. (Başdan) gazetesinin 21 inci sayısı, neşrinden üç gün sonra toplatılmıştır. Markopaşanın 9 uncu sayısı neşredildiği günün sabahı saat sekizde toplatıldı. Markopaşanın

    10. sayısı, neşrinden on saat sonra toplatıldı. Bütün bu toplamalar, son yirmi gün içinde olmuştur. Bu sayının toplatılması ile ilgili olarak Markopaşa' nın 07.11.1949 günlü 11 (36). sayısında da manşetten "Maşallah! Maşallah! .. "

    başlığıyla şu bilgi verilmiştir:

    "Bir gazete çıktı mı, yirmi dört saat içinde, resmi makamlara verilmek mecburiyeti vardır. Fakat resmi makamlar, Markopaşa için yirmi dört saat dayanamazlar. Daha gazete okuyucunun eline geçmeden, matbaaya adamlar yollayarak, gazete aldırırlar. Kaç defa zahmet etmemelerini, kanuni mühlet içinde gazeteyi göndereceğimizi söyledik. Fakat gazetenin hasretine dayanamıyorlar işte! Temiz iş altı ayda çıkar, diye bir ata sözümüz vardır. Fakat bu memlekette, temizi şöyle dursun, altmış altı yılda bile bir iş çıkmadığı bellidir. Hatta, et, süt, ekmek, okul programı, anıt-kabir ve saymakla bitmez, öyle işler vardır ki, yirmi beş yıldır tamamlanmış değildir. Bu kaplumbağa gidişi ile tamamlanacağı da yok. Markopaşanın toplatılmasında gösterilen akıllara durgunluk veren çabukluk, artık bu memlekette işlerin sürat ile yürüdüğüne bir alamet sayılmalıdır. Markopaşanın geçen sayısını toplattılar. Sabahın saat sekizinden itibaren toplamaya başladılar. Ne zaman aldılar, ne zaman okudular, ne zaman suç buldular? Öyle anlaşılıyor ki, artık bu memlekette işler sürat ile yürümeye başlamıştır. Bundan dolayı takdirlerimizi sunarız. Kırk bir buçuk maşallah!

    NOT: Demir Ahmet Polis Müdürü iken şahsıma yaptığı hakaret ve işkenceden dolayı iki sene evvel mahkemeye vermiştim. Hatta tahkikat da yapılmıştı. işler hızını almışken, bu arada şu davayı da çıkarıversek fena olmaz.





    Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: l l (36)

    Hür Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: 1

    Markopaşa'nın 11 (36)". sayısı ile HürMarkopaşa'nın 1. sayısı çıktı. Markopaşa'nın sahibi ve yazı işleri yönetmeni Rıfat Ilgaz, Hür Markopaşa'nın ise Arif O. Erkip idi. Her iki gazetedeki yazı, fotoğraf ve karikatürler aynıydı. Hür Markopaşa, Markopaşa'nın kopyasıydı. O kadar ki, Hür Markopaşa'nın kimlik bölümünde "Hür"ü bile konmamış, iki ad dışında yapılması gereken değişiklikler unutulmuştu:

    Bu sayının başyazısı "Bize Değil Sizin Arkanıza Polis Lazım" başlığını taşıyor:

    Yüreğimiz. ağzımızda, kalbimiz küt küt çarpıyor.

    - Geldiler mi?

    Yüzümüz. sapsarı, bir çıtırtı, bir patırtı olsa,

    - Aman bakın onlar mı?

    Beş adam birden hızla gelse,

    - Buyurun, aradıklarınızı biz size verelim, ne istiyorsunuz siz. zahmet etmeyin.

    Kapı birden açılıp bir tanıdık girse,

    - Ay ödümü patlattın, polis zannettim.

    İki arkadaştan biri hızla konuşsa,

    - Şişşşt ... Yavaş, arkandaki sivil polistir.

    Ne oluyoruz., ne yapıyoruz., nerede yaşıyoruz.? Aramalardan, taramalardan, nezaretten, müdüriyetten bıktık usandık artık ...

    Bu memlekette gece hırsızları, kasa soyguncuları, namuslu bir gazeteciden daha rahat.. Bu memlekette, karısını kızını, anasını avradını bir saat içinde, pırasa gibi doğrayan azılı katiller bir fikir adamından daha serbest . .. Bu memlekette, Ankara canavarları, İstanbul kurtları, Beyoğlu itleri, bir inkılapçı münevverden daha mesut ...

    Her gün gazetelerde beş on tane randevu evi kapandı diye okuyoruz., fakat bir türlü bitmiyor. Öyle sanılır ki, İstanbul'da randevu evinden başka ev yok ve randevu evleri, gazete idarehanelerinden

    daha faal. Hele yabancı bankalara altın kaçıranların, hele yüz binden yukarı çalanların, hele çantasında para kaçakçılığı yapanların, hele millet namına tetkik seyahatine gidip de, karıları, metresleri namına kürk, mücevher, parfüm kaçıranların üstelik itibarı, şerefi de var. Sevda tellallarının, eroincilerin sayısı düşünen insandan pek çok.

    Fakat biz. ... Nedir suçumuz.? Milletimizi sevmek ve onun hayrına olduğuna inandığımız fikirlerimizi söylemek mi? Hırsızlığa, dolandırıcılığa, fuhşa, cinayet ve rezalete müsait bu muhit, demek bir fikrin yayılmasına müsait değildir. Elbette öyle olacak; hastalık ve aşı yan yana bulunamaz. Fakat hakikat şu ki, bizim değil, sizin arkanıza polis lazım . . Mim Uykusuz'un bu sayıda da çokça karikatürü yayımlanmış. Toplumsal içerikli karikatürleri günümüz için çizilmiş gibi.



    Markopaşa ve Hür Markopaşa'nın 7.1.1949 günlü aynı olan sayılarının üçüncü sayfasından da bir yazı seçelim: Devlet su yolları Umum Müdürünün beyanatı: Tıbbiyeden tüccar olarak mezun olup, mühendislik yapmakta iken, ziraat işlerinde gösterdiği başarıdan ötürü, kendisine haklı bir edebi şöhret temin eden memleketimizin tanınmış kimyagerlerinden ve şimdi de ihtisasına bina en devlet sudan işler ve su yollarının başına geçen umum müdür, dün Ankaradan şehrimize gelerek, gazetemize şu beyanatta bulunmuştur:

    - Devlet su yollarının bozuk olduğu malumdur. Nasıl düzeltileceği hakkında henüz malumatım yok. Çok rica ederim, bana esrarı hükümete ait bir şey sormayın

    .

    M im Uykusuz'dan iki karikatür daha inceleyelim:





    Markopaşa'nın bu sayısında ikinci sayfada yayımlanan "Al Sözünü Geriye" başlıklı yazı, Markopaşa ve yazarlarının yolunu yine adliyeye düşürecektir. Önce yazıyı okuyalım:

    "Bir perdelik manzum piyes

    Perde açıldığı zaman bir kongre topluluğu görülür. Solda muhalifler, sağda muvafıklar, daha sağda münafıklar oturmaktadır. Reis kürsüsünden:

    Açtım oturak aleminin celsesini

    Çok söyleyenin patlatırım ensesini

    (Soldan bravo sesleri)

    Sağdan bir ses - Patlatamazsın.

    Reis - Patlatırım.

    - Çatlatamazsın.

    Reis - Çatlatırım.

    Hep bir ağızdan ve makamla:

    Patlatamazsın patlatırım

    Çatlatamazsın çatlatırım

    Atlatamazsın atlatırım

    Reis - (Zil çalarak):



    Perde kurdum, şema yaktım gösterem zıllu hayal.

    Benden evvel eylemiş halt eyleyen, yoktur vebal.

    Sendedir söz kürsüden çık perdeye yavrum Celal.

    (Celal Bayar, ağır adımlarla kürsüye çıkar.)

    Celal Bayar -

    Milletindir söz yeter!

    (Bir müddet düşünür ve sonra)

    Böyle başlar, böyle biter.

    (Ve kürsüden iner, Sağdan ıslık, ayak vurmaları, soldan alkışlar.)

    Kürsüye muhaliflerden biri çıkar ve söyler:

    Yirmi beş yıldır nutku eyledik irat

    Demokratız, demokratız, demakratız demokrat

    Soldan sesler - İn kürsüden aşağı, yanıma gel yanıma ...

    (Muvafıklardan biri kürsüye çıkar.)

    Başka bir muvafık oturduğu yerden:

    Millet dediğin vermelidir, vermelidir, vermelidir

    Biraz durduktan sonra, Altıoktur, altıoktur, altıoktur, altıok

    Altı üstünden beterdir, üstü altından beter.

    (Oturdukları yerden)



    - Al sözünü.

    - Alamam.

    - Al diyorum.

    - Alamam, alamam, alamam.

    Koltuktan biri fırlayarak ileri atılır:

    Protesto ederiz, patlatırız gözlerinizi

    İşte yumrukla kabul etmiyoruz sözlerinizi.

    Kongre birbirine girer, yumruk, tokat, sille birbirine karışır.

    İlk sözü söyleyen ağlayarak tekrar kürsüye çıkar:

    Demedim, söylemedim, söylemedim

    İşte bin bir kere aldım geriye

    Böylece hem tükürür hem yutarız

    Mide sahipleri gelsin beriye. (Perde iner)



    Bu yazı üzerine yine Rıfat Ilgaz hakkında soruşturma açılır. Tutuklu yapılan yargılamada Rıfat Ilgaz beraat edecek, boş yere kırk gün yatmış olacaktır. Markopaşa'nın başına neler geldiğini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim: "CHP İl Başkanı olan Başhekim, sağlık durumum hiç iyi olmadığı halde hemen taburcu edilmemi servis doktoruna bildirmişti...Kış ortasında paketimizi elimize alıp çıktık Verem pavyonundan! Nereye? Doğru Cağaloğlu'ndaki Mahmudiye Oteli'ne! Aziz Nesin'e bir yardımcı gerekti ama, bana kim yardım edecekti? Bir gün sorumluluktan çekinip de yarıda bıraktığı bir yazısını

    gördüm masanın üstünde. "Güzel başlamışsın! dedim. Neden bitirmedin?" Tahtakılıç'ın Meclis'te yediği bir tokadın taşlamasıydı bu yazı. Gazetelere geçen bir olay, neden bizim Markopaşa'ya geçmezdi?

    Hele parantez içine, "Bu olay bir iktisat kongresinde geçmiştir." dedikten sonra kim duracaktı üzerinde? Başladık baş başa verip fıkrayı yeniden yazmaya. Meclis'te üç parti vardı artık. Biz biraz da kafiyeli olsun diye, muhalifler, muvafıklar, münafıklar demiştik bu gruplara. Fıkramız, çok neşeli bir yazı olmuştu. Önce okuyup okuyup güldükten sonra koyduk Markopaşa'ya . . .



    Basın Savcısı gazetemizi toplatmak için vesile arıyordu o günlerde. Sevildiğini, okunduğunu bilen savcı, bizi parasal bakımdan da çökertmeyi düşündüğünden, satışa geçmeden toplattığı bile olurdu gazetemizi. Hurda makinelerde gazetemizi zor basıyor, baskı sayısını bile bilmiyorduk. Gündüzleri biz veriyorduk kapıdan dağıtıma, geceleri makineciler pencereden veriyorlardı, kendi hesaplarına ... Osmanbey Basımevinin baştan kara gittiği yıllardı. Ne başı belliydi, ne kuyruğu! İktisat kongresinden söz eden sayımız da bu talihsiz sayılardan biri olmuş, sıcağı sıcağına toplatılmıştı. Osmanbey Matbaasındaki yönetim odasına gelen bir sivil polis beni savcılığa çağırmıştı. Basın savcısı, hastanelerden kolay kolay aldıramıyordu beni; doktor çıkmama izin vermediği için. Eh, bu kez dışarıda yakalamıştı. "Eeee Rıfat Bey!" dedi, odasına girer girmez, " Bakalım nasıl kurtulacaksın elimden bu sefer?" Hastalığımı göz önünde tutarak yer göstermişti. Oturunca sağımda kalan uzunca masada ellerindeki kırmızı kalemle üç dört stajyer bayanın, gazeteleri tarayıp satırların altlarını çizdiklerini

    gördüm Demek en sadık okuyucularımız. bu hukukçu bayanlardı. Tek satır kaçırmadan okuyorlar, kuşkulandıkları bölümlerin altını çizerek Basın Savcısı Hicabi Dinç'e sunuyorlardı. Onlar, hem

    vefalı okurlarımızdı, hem ilk suçlayıcılarımız.. Ama bugün nedense pek çekici bulmuyorlardı işlerini, bizi dinlemek istiyorlardı. Her ne kadar satırların üstlerinde kırmızı kalem dolaştırıyorlarsa da,

    durumu kurtarmak içindi çabaları. Önce yazıyı okumuştu Hicabi Bey, kaşlarını çatarak:

    " Meclisteki olay anlatılıyor bu yazıda, değil mi?" diye ilk suçlamasını yapmıştı.

    "Bu olayın nerede geçtiği, yazının üstünde belirtiliyor" dedim.

    "Yani iktisat kongresinde geçiyor. Öyle mi? Peki iktisat kongresinde muhalifler, muvafıklar, münafıklar olur mu?"

    Önce yazıyı ben üzerime almalıydım:

    "Ben olabilir diye düşünmüştüm yazarken!" dedim.

    "Hayır olamaz. ... "

    "Yazının başında açıkça belirttiğime göre de başka yerde geçtiği nasıl düşünülebilir? Bu yazı iktisat kongresinde geçmiştir, Meclis'te değil!"

    "Hayır Meclis'te geçen bir olay anlatılıyor burada. Meclis'te geçmiştir, bilindiği gibi!"

    "Yani Meclis'te muvafıklar, muhalifler, münafıkların üçü de var mı demek istiyorsunuz.?"

    Birden yüzü karmakarışık olmuştu:

    "Kim kimi sorguya çekiyor! Bu yazı Mecliste geçmiştir, o kadar! Konu herkesçe bilinen bir olaydan alınmış, kesin! Amacınız. da meclisi tahkir!" "Bu olay Meclis'te geçmemişrir, iktisat kongresinde geçmiştir. Hele amacım değil Meclis'i, kongredekileri bile tahkir değildir."



    "Yaz kızım. Sanık Rıfat Ilgaz'a soruldu. Bu yazının Meclis'te geçtiği açıkça ortada olduğuna göre, iktisat kongresinde geçtiği açıklansa bile bu davranışı suçun gizlenmesi anlamına gelip gelmeyeceği sorulduğunda ... Buyurun. Söyleyin, o anlama gelmez mi bu?"

    "Bu tokat Meclis'te atılsa bile ben yanlış anlayışları önlemek için açıklamışım, kongre demişim. Siz ne amaçla ısrar ediyorsunuz anlamıyorum!"

    "inkara kalkmayın, bu olay Meclis'te geçmiştir çünkü ... "

    "Hayır efendim. Kongrede ... Açıkladığıma göre Meclis düşünülemez."

    "Mecliste geçmiştir. Çünkü bu üç parti de vardır Mecliste! .. "

    Stajyer bayanların kalemleri satırlar üzerinde yürümez olmuştu.

    Direnişim biraz da onların hoşuna gidiyor gibi gelmişti bana.

    Belki de kırmızı kalemin yaptığı kazanın, tatlıya bağlanmasını istediklerindendi. Vicdanlarının ufak bir zorlaması sonucu . . . Bir anda onları tedirgin ermek isteği geçti içimden:

    "Efendim! dedim. Bu olayın Meclis'te geçmesini neden bu kadar ısrarla bana kabul ettirmek istiyorsunuz? Eğer Meclis'te geçmesini gerekli görüyorsanız sizi yormak istemem ... Bu olay

    Meclis'te geçmiş olabilir." Karşı masada bir kırmızı kalem birden havaya kalkıp indi.

    Gerçekten tedirgin olmuştu bayan stajyer. Hayır, onu bu kadar üzmeye hakkım yokru. Gel gelelim Hicabi Bey bu son sözüme sıkı sıkı sarılmışa benziyordu:

    "Yaz!" dedi. "Sanık Rıfat Ilgaz olayın Mecliste de geçebileceğini söylemek sureti ile, tevile bile kaçmadan itirafta bulunmuş, böylece olayın Mecliste geçtiği gerçeğini kabul etmekle hakaretin de Meclis' e müreveccih olduğu sonucuna varılmıştır."

    Kapıda dikilen Amber Bacı'ya sözün burasında bir kahve söylemesi gerekirdi. İçmeyeceğimi düşünerek sadece sigara paketini uzatabilirdi bana da . . . Aldanmamıştı, ciğer hastaları sigara içmezdi. Ama savcılar böyle başarılı anlarında kendilerini bir kahveyle mutlaka ödüllendirirlerdi.

    "Eveet ..." dedi, "Neden üzersin adamı! Böyle olacak işte! Olay bal gibi Meclis'te geçmiştir!"

    "Efendim bir dakika!" dedim, "Sözümü bitirmemiştim henüz. Eğer bu olayın mutlaka Meclis'te geçmesi gerekiyorsa, bu Meclis Ceza Yasası'nın kapsamı dışında kalan Belediye Meclisi'nde geçmiştir. Bu üç partinin de bulunduğu Belediye Meclisleri yok değildir. İşte İstanbul Belediye Meclisi . . . "

    Stajyerler masasından tek heceli, çocukça bir gülüş duyuldu. Hicabi Bey'in başı tam o yana hışımla çevrilmişti ki: "Sayın Savcı!" dedim, "Son sözlerimin olduğu gibi tutanağa geçmesini rica ediyorum. Sözlerimi olduğu gibi yazdırın, lütfen!" Soruşturma bitmiş, gene de dosyam Ağır Ceza'ya verilmişti.

    Davanın başlaması için önce tutuklanmam gerekiyordu, yürürlükteki yargılama yöntemleri yasasına göre. Oteldeki odam sıcak değildi. Havalar da çok kötü gidiyordu. Hemen her gün kar yağıyordu İstanbul'a. Giyeceklerim de bu soğuğa hiç elverişli değildi. Ateşim otuz sekizden aşağı düşmediğinden

    olacak, daha da üşüyordum. Parayla olsun yaracak bir hastane bulamaz mıydık? Otel parasına beş on lira eklenirse bir hastane bul
  • 76 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    "... Sadece onu soğuk sağanaktan, intihar demek olan ümitsizlik içindeki bu anlamsız oturma halinden uzaklaştırmaktı niyetim."


    Güzel bir günde doğmuş birisi Stefan Zweig... Yani, yıl bakımından Türk Yakın Tarihi açısından önemli bir şahsın, Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu yılda (ki bu konu, okuduğum bazı kitaplarda hala tartışılır.) doğarak, belki de hiçbir zaman istemeyeceği bir dünyaya gözlerini açtı. Mustafa Kemal paşa, savaşı askeri zekası ile durdurdu, ama Zweig bunu eserleriyle yapamadı, savaş onun sonunu getirdi. Zweig yaşamı boyunca 2 büyük savaşı da görmüş birisi. Varlıklı bir ailede doğmanız, ailenizin zengin olması maalesef dünya savaşın eşiğine gelmişken, hem de bunu 2 defa görmüşseniz, çıplak gözle ölümleri, işkenceleri görüyor ve buna maruz kalıyorsanız üstün bir ruhaniyete sahip olmanız bile sizi bu acıdan kurtaramaz. Bu acıdan sizi kurtarabilecek tek şey sanırım "intihar". Ve Zweig da bunu yapıyor, 1942 yılında eşiyle birlikte intihar ederek kurtuluyor bu acıdan. Savaş bir şahsı yükseltirken, diğerini ise yaşamın ucundan alıyor. Bu da insanlığın ayıbı olsun, Zweig gibi bir şahsı kaybetmek bizim ayıbımız olarak kalacak.

    Bundan bahsetmemin sebebi ise Zweig'i özel bir konumda görüyor olmam. Küçükken kitaplar okurdum, ama aralıklarla. Bu aralıklar maalesef lise çağında yok oldu ve ben 10. sınıfta Hayvan Çiftliği kitabı ile tanıştım. Hayvan Çiftliği ile tekrardan okumaya geri döndüm ve bu dönüşü Stefan Zweig diye, tanımadığım, ismini komik bulduğum biri ile devam ettirdim. Kitaplarındaki konular çok ilgimi çekiyordu, okudum. Olağanüstü bir gece vakti korkuyu tattım, sabah tattığım korkunun etkisinden azıcık kurtulayım diye satranç oynadım, ama kurtulmak ne kelime, daha çok vuruldum. Zweig, dönemi sırasında çekmiş olduğu tüm acıları geleceğe aktarmayı başardı, ne kadar Naziler bu kitapları yakmak, yok etmeye kalksa bile. Zweig belki bedenen ve ruhen ölü ama, yazıları hala bizimle birlikte kalmaya devam edecek. Ben de bu yazılardan birisi olan, "Bir Kadının Yaşamından 24 Saat" kitabını aldım, okudum. Çok da kısa sürdü okuması, ama sanırım etkisi çok uzun sürecek. Birazcık genel anlamda yorum yapayım, sonra da heyecan, tat kaçıran incelememe geçeceğim, fakat bunu yaparken uyaracağım, merak etmeyin.

    Bir pansiyonda burjuva sınıfı içinde bulunan kişiler güllük gülistanlık oturmakta, seviyeli sohbetler yapmaktadırlar. Sonra birden bire, diğer otelden (Aynı alanı kullandıklarından dolayı, öğle vakitlerinde diğer otelin insanları ile karşılaşıyorlar.) Fransız, yakışıklı, etkileyici, bizim şuan görsek "yalaka" diyeceğimiz, benim liseden bir arkadaşımı aklıma getiren, ama ondan daha yakışıklı, tahminen daha uzun bir arkadaşımız, bir genç çıkıp geliyor ve bizim şişko bir politikacımızın değerli eşini etkiliyor. Bunun üzerine kardeşlerim, okurken de tahmin edebileceğiniz üzere bu arkadaşlar birlikte kaçıyorlar. Burada ne düşünür normal bir insan (normal bir insandan kastım, sabit düşünce), tabii ki yapılan şeyin haksızlık olduğunu, bizim politikacı şişko dayımızı iki çocukla bırakmaması gerektiğini, sorumluluk sahibi olarak -ne olursa olsun- çocuklara, evine bakması gerektiğini savunur. Evet, normal olan budur. Ama delinin teki - sözde delinin teki- bu görüşleri savunan kişilere karşılık, Bayan Henriette'ye demediğini bırakmayan, her türlü hakaretin -kitapta beklediğiniz kadar hakaret olmayacak büyük ihtimal, ben birazcık günümüze uyarladım- yanlış olduğunu, yapılmaması gerektiğini, Henriette'nin yaptığının doğru olmadığını ama yaptığı şeyden dolayı da, ona yapılan ithamların, ona küpe gibi takılan kelimelerin hiçbirini hak etmediğini söylüyor. Bunun üzerine orada bulunan aristokrat Mrs.C (Bayan C) - isminin olmaması bence manalı, buna tat kaçıran kısımda değineceğim- oradaki tartışmaya son veriyor ve gencimizle bir diyalog haline giriyor. Bundan sonrasını açıklamaya gerek yok, çünkü Mrs.C'nin size söylemek istediği bazı şeyler var: Bu bazı şeyler 71 sayfaya sığdırılmış 24 saatlik bir kadının yaşamı. Stefan Zweig'ın hiçbir zaman bir kadının yaşamını nasıl 71 sayfa içinde bu kadar dengeli anlatabildiğini tam olarak kavramam mümkün olmayacak, ya da Korku kitabındaki karakterimizin, kadın karakterin çektiği vicdan azabını erkek bir okuyucuya nasıl bu kadar net geçirdiğini asla çözemeyeceğim. Rahel'in tanrıyla hesaplaştığı gibi, bende kendimle hesaplaşmam gerekiyor sanırım, bunları anlayabilmem için.

    Ey bu kitabı okumayan mahluk, sana sesleniyorum değerli kardeşim, bundan sonra TAT KAÇIRAN İNCELEME VAR, başka bir deyişle SPOILER. Hala yazdıklarımdan tatmin olmadıysan eğer, sana şu alıntıyı takdim edeyim:

    "... ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum..." AŞAĞIYA İNME GÜZEL KARDEŞİM, BAŞLIYORUM.

    ------------------------------------------------------------------

    Geldim sonunda beni asıl heyecanlandıran kısma. Çok fazla inceleme yazmam, çünkü okuduğum kitap sayısı bellidir. Burada çok üstün tavırlarla, haddimi aşan şeyler yazmak benim hoşuma gitmiyor, ama bu kitap hakkında içimde biriken şeyleri yazmak da istiyorum.

    "Savaştan on yıl kadar önce Riviera kıyısında..." şimdi fark ettiniz mi bilmiyorum ama, gene bir "savaş" kelimesi söz konusu. Kitabın geçtiği yılların bu durumda 1920 öncesi olduğunu varsayabiliriz. Burjuva tanımının ön plana çıkmış olduğu, milliyetçilik akımının üst düzeye ulaştığı, dünyanın birbirine girmesine 10 yıl kalmış bir günde, pansiyonumuzun derdi ise öğle sohbetleri olmuş. Riviera kıyısı Fransa da olabilir, ama bizim dünyamızda Riviera pembe bir dizi oldu, zeytinyağı oldu, duymadığım bir eser kalmıştı onda da hiç beklemediğim bir yazardan geldi.

    Şimdi zaten pansiyonda dönen olaydan yukarıda bahsettik, burada üzerinde durmak istediğim ilk şey Stefan Zweig'ın kullanmış olduğu dil. Stefan Zweig sade ama bir o kadar da edebi anlamı olan cümleler kurmuş çokça. Yani, siz sanıyor musunuz ki aslında psikolojik tahliller 24 saatlik dilime girince başlıyor, hayır. Aslında direkt karakterimizin gece kitap yazdığı vakitte, gece on bir sularında başlıyoruz. Direkt olayın patladığı anda. İlk önce eşinin kaçtığını bir mektupla öğrenen şişko politikacı dayımızın düşüncelerini sağlam bir şekilde alıyoruz, daha burada başlıyor Zweig, tahlil bombalarına:

    "Genellikle rahatına düşkün ağırkanlı adam, tıpkı bir boğa gibi tekrar tekrar sahile koştu, sinirden gerilen sesiyle "Henriette! Henriette!" diye gecenin karanlığını delercesine avaz avaz bağırırken, sesi ölümcül yara almış dev bir hayvanın korku uyandıran ve dünyanın kurulduğu zamanları anımsatan sesine benziyordu."

    Burada yoğun bir gelişmişlik söz konusu. Kalem açısından, bu değerlendirme sanki kitaptan çok Zweig'ı değerlendiriyormuşuz gibi gelebilir şuanda sana bunu okurken, ama bu benim ne haddime! Aksine, siz her Zweig okuyuşunuzda, farklı bir kalem okuyor gibi olup aynı zamanda aynı kalemi okuduğunuzu idrak edebiliyorsunuz, çünkü sürekli tekrarlanan psikolojik tahlilleri -yukarıdaki gibi- farklı koşullarda, farklı ortamlarda, farklı şehirlerde, farklı karakterler ile, kısacı "farklı, farklı, farklı, farklı..." sonsuza kadar devam edebilecek farklı bir "küme" topluluğu ile eserine döküyor Zweig. Anlatmak istediğim bu, Zweig kimine göre edebiyatın bel kemiği olmaya bilir, ama bence dikkatli bakmadığınızdan kaynaklı bu. Evet, Tolstoy, Dostoyevski gibi bir edebi kalemi de olmayabilir, ama bu Zweig'ın onların izinden gelmediği anlamına gelmez. Suç ve Ceza'da da Dostoyevski'inin neredeyse Raskolnikov'un yaptığı işten, kitabın sonuna kadar bir "tahlil" içinde yok olursunuz. Parçalarınıza ayırır bu sizi, sonunda Raskolnikov kadar mutlu olursunuz belki ama suçunuzun cezasını da çekersiniz. Bunu söylememin sebebi iki ismi kıyasa sokmak değil, bu da benim gibi 61 kitap okuyan birinin haddine değil!. Ama Zweig'ın örnek aldığı ustaların yolundan gittiğini çok net bir şekilde görmeniz gerekiyor.

    Gelelim Mrs.C'ye. Neden C. Neden Bayan Alunakova değil. Çünkü Fransa'dalar. Diyebilirsiniz, tamam ama hani başka bir ülkenin vatandaşı Fransa'ya gelemiyor mu? O an, etkilendiği birine inancı gereği itirafını anlatabileceği bir Fransa yok mu? Neden C? Neden C diyince aklınıza Franz Kafka'nın "Dava" kitabında ki "K" gelebilir. Siz diyorsunuz ki şuan, neden başka bir harf değil, onu sorguluyor herhalde. Hayır ya, dümdüz neden bizim gibi bir ismi yok? Bunu arıyorum ve düşündükçe bana en mantıklı geleni buraya yazıyorum: C'yi matematik dersindeki, sürekli kullandığımız "x" gibi düşünebiliriz, bir değişken, sabit olmayan bir değişken gibi. Yazılım ile az çok iç içe iseniz, döngülerdeki "i" ile, toplama işleminde, toplama işlemini yapacak olan değişkene "t" vermek gibi düşünebiliriz. Aslında "C" dediğimiz "A" da olabilirdi, ama burada "değişken" dediğimiz kişi Mrs."C" Bu, kendisine verilmiş olan, insanın barındırmış olduğu arzu, şehvet, tutku gibi bazı duyguların arkasında kalan ve anlamını yaşamadan kimsenin çözemeyeceği duygular karmaşasını barındırıyor. "C"'nin barındırdığı bu duyguların hepsini sen de -sana diyorum, iki matematikten bahsettik diye uçmadın demi bir yere- , ben de, onlar da sahip. Dolayısıyla bu değişkenimize "C" ismini vermiş Zweig. "Z" de olabilirdi, sorun değil. Burada bir farklı bakış açısı da yöneltebiliriz, eserin üzerinde durduğu konu ile bağlantılı bir şekilde: O da C'nin hikayesini bir insanın, ahlaki değerleri yüksek, dine körü körüne bağlı, ideolojik değerlerden başka bir şey düşünmeyen, ya da az önce bahsettiğim duygulara hayatında çok az erişebilen insanların, yazmış olduğu bu kadın karakteri linç etmemelerini istemesinden dolayı bir harf ile nitelediği denebilir. Ama, bunu biraz düşününce mantıksız geliyor çünkü aynı kaderi -kısmen- yaşamak isteyen Henriette karakterinin -gördüğünüz gibi- bir ismi söz konusu, yani ismi var. Ee hikayeleri aynı değil ki la, bunu nereden çıkardın? Bunu neredeyse son 5 sayfaya kadar bende düşünüyordum, nasıl bağlandı diye, ama sonra oturdu iyice, ayrıca daha çok oturması ya da bunu tam olarak düşünmeyecekler için Zweig zaten 70. sayfada okuyucusuna açıklıyor. TEŞEKKÜRLER ZWEIG.

    Biz bu iki ortak hikayenin acı noktasına geçelim artık, Mrs.C bir İngiliz, aristokrat, varlıklı bir aileden yetişiyor, aynı şekilde kendisi gibi soylu biri ile evleniyor ve iki çocuğu oluyor. Ama hayat bu, soylu fakir demiyor, hayatını neredeyse tamamen etkileyecek 24 saatlik olayın belkide başlamasına sebebiyet veren, kimsenin istemediği ancak hepimizi, yakınımızı, ailemizi acıyla kavuran ölümü ayağına getiriyor. Kocası, 40 yaşında iken ölüyor. Artık evlilik hayatına alışan Mrs.C -artık sadece C diyeceğim-, çocukları büyüdükten sonra bu acıyı yok etmek için dünyayı dolaşmaya karar veriyor. En sonunda kumar şehri Monte Carlo'ya geliyor.

    Monte Carlo, Monaco'da bulunan, kumarhaneleri ile bilinen ve Riviera kıyılarınca uzanan zengin bir semt. Şuanda Monto Carlo Kumarhanesi'nin hisselerinin bir kısmı Monaco Prensliği hükümetine ait. Biraz tarihine bakmak gerekirse;
    1854 yılında Monaco Prensi 1. Florestano tarafından kumar oyununun meşru kabul edilmesinden sonra, 1856 yılında limana yakın bir köyde kurulan ilk kumarhane kapılarını açtı. Prens III. Carlo’nun emri doğrultusunda Monte Carlo adı verilen yeni bir semt inşa edilir ve daha sonra 1858 yılında şu anda mevcut bulunan kumarhanenin inşasına başlanır ve 1863’te kapılarını açar. Bu kumarhane üzerinden filmler çekilmiştir. Ayrıca gece smokinsiz içeri girilmiyor. Tabii bu kural günümüzde geçerli, ama eserin döndüğü zamanda dönersek, paraları kaldırdığını görebiliriz. Ayrıca kitabın bu kısmında bir "el, yüz" betimlemeleri var ki beni benden aldı, bu kadar net yapılabilirdi "elin" bir insanı ele verdiği. Parmak izi diye bir şey var yani değil mi :d.

    Her neyse, C hanım giriyor kumarhaneye, ama neden giriyor. Acısından kurtulabilmek için giriyor. Her yere bu yüzden giriyor, gittiği her yere bu yüzden giriyor. Ama onun peşindeki acı hala devam ediyor, çünkü kocasının ona söylemiş olduğu "ellere dikkat benim güzel isimli aşkım." sözcüklerini hatırlıyor ve kumarhanedeki erkeklerin ellerini izliyor. Tarantino'nun soyundan olduğunu betimlemeleri ile iyice düşünmeye başladığım "C" hanımı o an ismini hiçbir zaman öğrenemeyeceği bir "el"'e denk geliyor. Ki ne ell var ya. Kanım kurudu okurken, bu nedir arkadaşım. Kumar masasındaki adamları öldürmek istiyorsan öldür kardeşim, kendi kendini zaten yok ederek kaybediyorsun masa başında, ne gerek var Raskolnikov triplerine girmeye, al altını fırlat kafasına bitsin hikaye, hem bizi hem "C" hanımı yakmaya değer mi? Her neyse, "C" hanım resmen taciz etmesine rağmen, boş boş birilerini izlemesine rağmen bu kumarhaneden bir şekilde atılmadan arkadaşımızı izlemeye devam ediyor ama para bitti, para bitince ne olur? Ne olabilir bir düşünün? Son kaynağınızı masada kaybediyorsunuz, öldün kardeşim. Okumayı bırak, resmen öldün. Yarın, başka bir gün, öldün ya, kurtuluşun yok. İşte bizim katolik kumarbaz da böyle düşünüyor ve kendini bir bankın üstüne bırakıyor, orada yağmur eşliğinde (yağmur da denmez ki arkadaş, Zweig orada yağmurdan çok başka bir şey anlatmış ama yağmur olmayı sürdürmüş bir su birikintisi bence o, çığın yağmuru diyelim :d??!) bekliyor, bekliyor, bekliyor ve son. Öldü. Şaka şaka, bizim C kardeşimiz bunu kurtarıyor, yardımcı oluyor, tutku sonucu hiç beklemediği bir şekilde sabah aynı odada kendisini bunla buluyor, taciz bu arada başarılı bir şekilde hedefine yerleşiyor ama neyse. Sonra işte olaylar gelişiyor, dolaşıyorlar ve bum. İşte bombanın patladığı yer burası. Kardeşim, kumarbaza bu kadar yaklaşırsan seni bile parlar, seni bile kandırır kusura bakma. Çünkü sen aristokrat, burjuvasın. Bir amatörsün, masa hakkında bildiğin tek şey el izlemek. Kadınımız C'yi kandırıyor, kandırmak derken, para verme bana da diyor ama C buna tutuluyor. Arzuyu elde etme tutkusu, o dakikadan sonra C'nin hayatını tamamen mahvediyor. Buradan sonrası resmen "Vertigo" (Usta Hitchcock'a da selamımızı çakmış olalım böylece. Çünkü bu kısımları izlerken aklıma direkt o film geldi, izlemeyene de şiddetle -arzulu bir şiddetle- öneririm).

    Zweig, eserinin başından sonuna kadar, okuyucuya tutku, arzu gibi kavramları sorgulayan, iki yüzlü ahlak derecelerini yok eden, Avrupa'nın savaşla kavrulmuş dünyada "kibar"'lığını resmen hiçe sayarak ahlaki değerleri sorgulayan, bunun için de çoğu kez cezalandırılan, kitapları yakılma noktasına gelen birisi. Peki, Zweig acaba intihar etmeden önce tutkusunu gerçekleştirmiş miydi? Arzusuna ulaşmış mıydı? Bence ulaştı, çünkü Zweig acılar eşliğinde yaşadı, bunu eserlerine yansıttı, ilk arzusuna ulaştı, fakat insan doyumsuz bir yaratıktır. Zweig, acılarını eserlerde göstermenin bir işe yaramadığını anlayarak intihara başvurdu, yanında eşini de götürerek. Bence, naziler olmasaydı da eninde sonunda bir savaş çıkacaktı ve Zweig gene intihar edecekti, ya da öldürülecekti. Aydın kişinin sonu, nedense hep aynı oluyor. Rahat bir ölüm yok onlara, onlar öldürülüyor, intiharı, ölümü çözüm görüyor ama şaka gibi, hayatı sorgulamamızı ve içinde tutkularımızla, arzularımızla yaşamamız gerektiğini de farklı tarzlarda ele alıyorlar. Hayatın bir ironi olduğunu herkes söyler. Bir kere de, bu kitabın belli noktalarında intiharı eleştiren Zweig'ın, intihar ile acılarından kurtulduğunu bilerek okuyun, bunun bilincini kavrayarak okumayı deneyin bu kitabı...

    "Nasıl olup da benim birden başımdan geçen bu olayla ilgili bir konuşma yapma cesaretini topladığımı şimdi siz de anlıyorsunuzdur. Siz Madam Henriette'i savunup, yirmi dört saatin bir kadının yaşamını kökten değiştirebileceğini çekinmeden söylediğinizde, bana sanki benden söz ediyormuşsunuz gibi geldi: İlk kez kendimi, deyim yerindeyse onaylanmış hissettiğim için size minnettardım..."

    "... genç bir Polonyalı ile karşılaştım, kendisine o gencin ailesini sorduğumda, o ailenin bir oğlunun, aynı zamanda kuzeni oluyormuş, on yıl önce Monte Carlo'da kendisini vurduğumu anlattı; hiç etkilenmedim. Hiç acı vermedi..."

    Stefan Zweig'ı saygı ile anıyor, aydınlara ve insanlığa ise şunu söylemek istiyorum:
    Lütfen, acılarınızı bahane ederek intihar etmeyin. Çünkü sizler, çektiğiniz şeylerin acı olduğunu düşünüyorsunuz ama onlar acı falan değil. Biber acısı onlar, biber, üstüne iki parça ekmek, yarım bardak su içtikten sonra yok olan acı... Hayatınızın değerini bilin, tutkulu yaşayın, sizi motive edecek bir arzunuz olsun, yaşayın ki öldükten sonra da yaşamaya devam edesiniz...

    İyi günler dilerim, kitaplarla kalın...
  • 'Bütün gün taşlandık. Sadece ezan okunduğunda duruyorlardı.'

    2 Temmuz 1993 tarihinde, Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin etrafı bir grup tarafından sarıldı. Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de aralarında bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. 51 kişi katliamdan kendi çabalarıyla kurtulabildi.

    Madımak katliamından sağ çıkabilen isimlerden birisi o günlerde Panorama Dergisi’ne foto-muhabirlik yapan Mehtap Yücel’di. Yücel şimdilerde Ankara’da yaşıyor ve avukatlık yapıyor.

    Gazete Duvar'dan Filiz Gazi Mehtap Yücel’le 2 Temmuz’u konuştu.

    Filiz Gazi söyleşisi şöyle;

    HASRET GÜLTEKİN ‘ENDİŞE EDİYORUM’ DEMİŞTİ

    Saat kaçta varmıştınız otele?

    Sabah otele doğrudan geldim. Ben aslında şenliklere değil de Alevi inancında yapılan cemlere katılmak, fotoğraf çekmek, röportaj yapmak için gelmiştim. Panorama Dergisi’nde, foto-röportajlar yapıyordum. Saat 11:00 gibi Hasret Gültekin’le birlikte yemeğe çıktık. O sırada yürüyüşler başlamıştı. Hasret Gültekin şenlik boyunca hep orada olduğu için, havayı kokladığı için kaygılıydı. Genç bir gazeteciydim, öngörülerim zayıftı. “Bağırır, çağırırlar giderler” dedim. Hasret Gültekin, “Mehtap, öyle olmayacak. Bu sefer çok ciddi. Endişe ediyorum” demişti bana.

    Sonra…

    Sonra otele girdik. Akşama kadar da çıkamadık.

    Tekrar hatırlatacağım o günü. Özür dilerim. Neler yaşandı o saatler boyunca? Saldırılar nasıl başladı?

    Hiç önemli değil. Bütün gün taşlandık. Sadece ezan okunduğunda duruyorlardı. İlk otelin önünde kalabalık toplanmaya başladığında ben caddeye bakan pencere kenarından fotoğraf çekmek istedim. Ön odalar boşaltılmıştı. “Aman Mehtap, daha çok taşlanmamıza neden olur” dediler, engellediler. Hatta bir iki kare bastım deklanşöre, o fotoğraflar makinemden kaynaklı teknik arızaya kurban gitti.

    ‘PANİĞİ ARTIRDIĞIMI FARK ETTİM FOTOĞRAF ÇEKMEYİ BIRAKTIM’

    Fotoğraf çekmeyi bırakıp bırakmama tereddütü yaşadınız mı?

    Otelde olaylar başlayınca, çocukları, gençleri en üst kata yerleştirmiştik. Çok kaygılıydılar. Çekmek istedim, kızdılar. “Görmüyor musun, ne yaşıyoruz, ne çekiyorsun” dediler. Paniği ve kaygıyı artırdığımı fark ettim. O andan sonra fotoğraf çekmeyi bıraktım.

    O çocuklar kurtulabildi mi?

    Maalesef çoğunu kaybettik. Çocuklar vardı. Şenlikte folklor ekibindeydiler. Daha çok ölenler gençlerimizdi. Hep üst katta oldukları için, hem de daha çok panikledikleri için. Bazı aileler üç çocuğunu kaybetti.

    Devlet Madımak Katliamı'na seyirci kaldı!Devlet Madımak Katliamı'na seyirci kaldı!

    Fotoğraf çekmeyi bıraktınız. Sonra?

    Ön taraflar boşaltılınca koridorlarda oturmaya başladık. Başlarda sürekli dışarıyla bağlantı kuruldu. İyi haberler geliyordu. Tamam, Kayseri’den askeri birlik geliyor. Yok şuradan şu geliyor, polis kontrol altına alacak, kaygılanmaya gerek yok gibi. Gazetede arkadaşlar “İçişleri Bakanlığı’yla görüştük, ‘Durum kontrol altında diyorlar Mehtap”’ dediler bana. Ben de dedim ki, hayır bizi burada öldürecekler. Zor durumdayız, bizi linç edecekler.

    ‘SİZ ÇIKIN, AZİZ NESİN KALSIN TEKLİFİ YAPILDI’

    Yine de yardım geleceğini düşünüyordunuz?

    Evet. Sanki… İlk başlarda dendi ki, “Siz çıkın Aziz Nesin kalsın.”

    Kimden geldi bu teklif?

    Şu anda tam hatırlamıyorum. Sanıyorum valilikten de böyle bir tavsiye gelmişti. Konuştuk, ortak karar alındı. “Aziz Nesin’i bırakıp, hiçbir yere gitmeyeceğiz” dedik.

    İçeride bağlantı kurulan devlet yetkilileri olmadı mı, yardım istediğiniz?

    Akşam üzeri Aziz Nesin’le Erdal İnönü’nün telefon konuşmalarını rastlantı sonucu duydum. Panaroma Dergisi’yle sürekli konuşuyordum. O konuşmalardan birinde Aziz Nesin’in Erdal İnönü’ye dışarıdaki sesleri dinlettiğine tanık oldum. Ondan sonra hatlar tamamen kesildi. Son konuşmamızdı o dakikalar.

    ‘KARAMOLLAOĞLU BİZİ YARALADI AMA ŞİMDİ FARKLI BİR DİL KULLANIYOR’

    O tarihte, Sivas Belediye Başkanı olan Temel Karamollaoğlu’nu hatırlıyor musunuz?

    Evet, hatırlıyorum. Temel Karamollaoğlu ikindi ezanından önce mi ne, bir konuşma yaptı. O konuşmayı tam bire bir hatırlamıyorum ama meali şuydu benim hafızamda kalan: Yeteri kadar tepkinizi gösterdiniz, artık tamam, yeter. Buradan dağılalım.

    Sonra gitti mi?

    Bilmiyorum. Zaten dışarıdan sesleri duyuyorduk. Haberleşme ağımız da kopuk olduğu için.

    Bu soruya lüzum var mı emin değilim. Yine de soruyorum. Temel Karamollaoğlu, yakınlarda da siyaseten yüzünü gördüğümüz bir isim. Bir hissiniz var mı bu isme?

    Sorabilirsiniz tabi. Linç yapan grubu anlayan, hoş gören tarzda bir dil kullandı. Bizi yaraladı ama şimdi siyasete yeniden girdiği bu dönemde amacını farklı anlatıyor. Şu anki siyasette demokratik ayaklardan birini oluşturuyor. Kalp kırıklığıyla da olsa şu anki beyanına itibar etmeyi düşünüyorum. Niyetim şuydu diyor o dönem için ama “Cehenneme giden yollar, iyi niyet taşlarıyla döşenir” lafını da çok doğrulayan bir tarafı var. Niyeti kalabalığı babacan bir şekilde dağıtmaktı. Bunun iyi bir şey olduğuna inanıyorlar. Halbuki orada yapılması gereken, Valilik, İçişleri Bakanlığı yani devletin kurumlarının belli bir güç kullanarak harekete geçmesi ve olayın önünü kesmesi gerekiyordu.

    ‘TAŞLAMAYI SADECE EZAN OKURKEN BIRAKTILAR’

    Sabah otele girdim dediniz. Kaç saat sürdü taşlama?

    Yedi saat. Yedi saat taşlandık. Sürekli kalabalık arttı. Dediğim gibi sadece ezan okunurken durdular. Sürekli dışarı çıkmanın yollarını aradık. Sadece önden çıkışımız olduğunu düşünüyorduk. Arkada saclarla kapatılmış camlar vardı. Önden çıkarsak linç edileceğimizi düşünüyorduk, yakılacağımızı düşünmüyorduk. Konuşmalarımızdan hatırlıyorum, dumanlara boğulduğumuz ana kadar kimsenin aklımıza gelmedi. Bizi çıkarmaya çalışacaklar ve o çıkış esnasında linç edileceğiz diye düşünüyorduk. Size ilginç bir hikaye anlatabilir miyim?

    ‘BABAM DA, 1969’DA KAYSERİ’DE YAKILMAKTAN KURTULMUŞTU’

    Evet, tabii. Dinliyorum Mehtap Hanım.

    Benim babam öğretmendi. Şimdi emekli oldu tabi… 1969 yılında, Kayseri’de Alemdar Sineması yakılmaya çalışılmıştı. Sinemada TÖS (Tüm Öğretmenler Sendikası) toplantısı yapılıyordu. 800’e yakın insan vardı içeride. Fakir Baykurt’un katıldığı bir toplantıda içeride Kuran yakılıyor denilip, halk galeyana getirilmişti. Babam da oradaydı ve yangından kurtuldu. Aynı Sivas’ta yaşadığım gibi… Sinemanın etrafı sarılıyor. Onların kurtulmasına sebep olan sinemanın içinde tekstilin olmaması ve askerin sinemanın önünde set oluşturması. Askerler kurtarmıştı.

    Babanızı yaşamış. Siz de aynı şeyi yaşamışsınız. Tesadüf diyemeyiz. “Linç toplumu” tanımı akla geliyor. Neredeyse gelenek haline gelmiş. Değişen bir şey yok.

    Evet. Ankara’nın medar-ı iftiharı vardır, bilirsiniz. Tanıl Bora. Onun cümlesini sizin için not aldım: “Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitirir.” Kolektif utanç duyma, mahcup olma bu toplumda yok.

    ‘YARDIM İSTEDİM, ‘YAN, KOMÜNİST’ DİYEREK BENİ GERİ İTTİ’

    Tekrar o güne dönersek… Siz bildiğim kadarıyla üst katlara çıkamadınız. Ne kadar yukarı kaçılabilirse kurtulma olasılığı artar gibi bir şey de var. Madımak’ta tam aksi olmuş. Siz üst kata çıkmadığınız için kurtulmuşsunuz.

    Evet. Sanıyorum otelden en son çıkan benim. Havalandırma boşluğundan çıktım. Benim arkamdan kimse çıkmadı. Elektrikler kesilmişti, içerisi karanlıktı. Arkadaki odaların pencerelerinde saclar vardı. Orası bir havalandırma boşluğuna bakıyormuş. Biz oraları kör noktalar zannediyorduk. Dışarı çıkışın olmadığını düşünüyorduk.

    İlkin merdivenlerde, karanlıkta ele ele tutuştuk. Elektrikler gitmişti, karanlıktı. İkinci kattaydık sanırım. Merdivenlerden inmeye başladık. Birinci kata geldiğimizde, “Yukarı çıkın!” sesini duyduğumu hatırlıyorum. Sonra insanlar hızla yukarıya doğru çıkmaya başladı. Kenara çekildim. Merdiven başındaydım. Ben tekrar aşağı doğru inmeye çalışırken alevler gelmeye başladı. Sonra duman kapladı her tarafı. Dumandan kaynaklı zaten hiçbir şey görmüyordum. Sonra sesler kesildi. Yalnız kaldığımı düşündüm. Elimle duvarları yoklayarak yürümeye çalıştım. Duvarlar çok ısınmıştı. Üst kata çıkma yolunu aramaya çalıştım ama üstten de alevler gelmeye başladı. Alt kata inemiyorum, üst kata çıkamıyorum. Her taraf duman. Ben orada, “Bitti” dedim. Çaresizlik içinde olduğum yere oturdum. Sonra sanıyorum arka odalardan birinin kapısı açıldı. O yangın yerinin ısısına göre yüzüme serin bir hava çarptı. O tarafa doğru bilinçsizce yürüdüm. Kapıyı buldum. Kapıyı açtığımda kör nokta sandığım yerdeki sacın yıkılmış olduğunu gördüm. Pencereden o saca doğru indim. Son kalan bendim. Bir kaç kişi pencerelerden geçmişti. Orası Büyük Birlik Partisi’ne açılan pencereymiş. Pencerede genç bir adam vardı. Yardım istedim. Beni tekrar geri itti.

    Yangın yerine doğru itti?

    Evet. Elini tuttum, bırakmadım. Öleceğiz, yanacağız dedim. “Git, yan. Komünist” falan diye şeyler söyledi. Daha sonra Büyük Birlik Partisi İl Başkanı olduğunu öğrendiğim yaşlıca bir bey geldi. Onu azarlayarak, kenara itti. “Gel kızım” diyerek elimden tutup, çekti beni. İçeri girdiğimde bir çok insanın orada oturarak beklediğini gördüm.

    Size yardımcı olan beyefendiyle sonra karşılaştınız mı?

    Yok, hiç karşılaşmadım.

    ‘ALT KATTAKİLER YANARAK ÖLDÜ, ÜST KATTAKİLER ZEHİRLENEREK’

    Üst katlara çıkanlar?

    Sesler kesilmişti. Üst kata çıkanları kurtulmuştur zannediyordum. Benim kurtulma anlarımda binada sessizlik vardı. Onlar çıkabildikleri için sesleri kesildi zannettim. At kattakiler yanarak öldü. Üst kattakiler karbonmonoksit zehirlenmesiyle hayatlarını kaybettiler.

    Pencereden geçtikten sonra ne oldu?

    İçeride insanlar vardı. Yerlere oturup, sessizce beklememiz istendi. Orada olduğumuz fark edilmesin diye. Bekledik. Sonra bir otobüsle Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldük ama ben o dönemi hayal meyal hatırlıyorum, o arayı çok hatırlamıyorum. O aralar silik.

    Emniyet’te ne soruldu, ne yapıldı hatırlamıyor musunuz?

    O kısmı hatırlıyorum. Nasıl gittiğimizi tam hatırlamıyorum. Otobüsle oraya taşınmıştık zaten. Bizi kurtardılar diyemem. Emniyet’te en üst kata çıkardılar. Bizi oraya bıraktılar ve ertesi güne kadar orada bekledik. Bir tek televizyon vardı. Hiç bilgi vermediler. Biz kayıplarımızı televizyonda haberlerden gördük.

    Kimler vardı orada?

    Hatırladığım kadarıyla Arif Sağ, yazar Zerrin Taşpınar, Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı vardı. (…)

    (Mehtap hanım düşünmeye devam ederken diğer soruya geçtim)

    ‘OLAYDAN SONRA SİVAS’A HİÇ GİTMEDİM, GİTMEYİ DÜŞÜNMÜYORUM’

    Bu olaydan sonra Sivas’a gittiniz mi?

    Hiç gitmedim. Sadece bir sonraki sene Hasret Gültekin’in köyüne gittim. Ailesiyle mezarlık ziyareti için. Sivas’a hiç gitmedim.

    Bir gün gitmeyi düşünüyor musunuz?

    Hayır.

    Babanızın hikayesini anlattınız. Bir de Türkiye gerçekliği var. Az önce Tanıl Bora’dan alıntı yaparak anlattınız. Ara ara Suriyeliler için linç girişimleri olduğu söylentileri duyuluyor. Sürekli bir öteki bulunuyor. Şimdilerde memleketi nasıl görüyorsunuz?

    Tanıl Bora’nın söylediklerini kıymetli buluyorum. Kolektif utanç duyma, mahcup olma… Bu toplumda böyle ortak davranışlar yok. Şimdi hala toplum linç yapanı anlamaya çalışıyor. Linç gerekçelendiriliyor. Hala, insanlara neden o linçin yapıldığını anlatmaya çalışıyorlar. İktidarıyla, medyasıyla, devlet yapılarıyla… Gerekçesi olabilirmiş gibi. Hatta o güruha liderlik edenler alkışlanıyor. Devlet hala bu kanalı kullanıyor. Hala mazlum kendini anlatmak durumunda kalıyor. Maalesef…

    ‘ANNEM GAR KATLİAMINDAN KURTULDU’

    Bugünü nasıl görüyorsunuz diye sordum. Babanızın hikayesini de anlattınız. Çok şeyi özetliyor aslında.

    Evet. Kişisel tarihimden örnek verdim. Annem de Ankara, Gar katliamından kurtuldu.

    Nasıl?

    Evet. Annem oradaydı. Annemin önünde oldu patlama. CHP’nin sloganıyla konuşuyor gibi olacağım ama sadece “Hak, hukuk, adalet, barış” dediğimiz, o duruşla mücadele ettiğimiz için bizim başımıza geliyor. Ailece son derece barışçıl insanlarız.

    Bunu söylemenize bile gerek yok aslında.

    Evet. Yine de söyledim.

    Yarın, Madımak katliamının yıldönümü. (Not: Mehtap hanımla röportajı 1 Temmuz’da telefonla yaptık) Velev ki o gün sizi taşlayan, yakanlardan biri bu röportajı okuyor. Ne söylemek istersiniz?

    Sözümü tek tek insanlar değil de sisteme söylemek isterim. Çok kullanılan “Birlik olma” var ya… O birlik olmayı, birlikte yaşamak olarak kullanmak lazım. Birlikte yaşamayı örgütlemek, öğrenmemiz gerek. Tahammül ve hoşgörü deniliyor. Bu tepeden bakışı ortadan kaldıralım. Kimse kimseye hoşgörmüyor, kimse kimseye tahammül göstermiyor. Dil bu anlayış üzerinden kurulmamalı. “Lütfen, sen konuş, ben dinleyeceğim” denilmiyor. Dünya bugün, “Hangi sistemde, hangi rejimde farklılıklar bir arada yaşatılabilir?”i konuşuyor, tartışıyor. Bu sorulara yanıt bulmamız, çözüm bulmamız gerekiyor. Bizi neden linç ettiler? Neden? Hala merak ediyorum ve üstelik yakarak…
  • İzmirli olanlar Tulumbalı Meyhane yemek konusunda Konak'ta ki mi? Tepecik'teki mi?

    (Not: Yemeklerini çok övdükleri için gideceğim. Tatmak istiyorum. Alkol yok yani linç yemek istemiyorum)