• Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen

    1. Mihenden kaçma ger mahsûd-ı ihvân olmak istersen
    Yetiş imdâd-ı mazlûmâna arslan olmak istersen
    Yapış bir kâmilin destinden insan olmak istersen
    Nebiyy-i Efhamı medh eyle Hassân olmak istersen
    Rızâ bâbında bekle rahme şâyân olmak istersen
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen

    Mihenden kaçma ger mahsûd-ı ihvân olmak istersen
    [Dostlarının imreneceği örnek bir insan olmak için sıkıntılardan kaçmamalısın. Rahat döşekte olmaz o iş. Şairin dediği gibi:
    Kâmilin taş yasdınıp toprak döşenmekdir işi
    Bâliş-i râhatda dâim câhil ü nâdân yatur - Rahmî
    (Olgun insanlar taşı tastık, toprağı döşek ettiler; rahat yatakta olmaya bilgisiz ve değersiz kişiler özenir.)]

    Yetiş imdâd-ı mazlûmâna arslan olmak istersen
    [Sana ‘arslan gibidir’ denilmesi için zulme uğrayanların yardımına yetişmelisin.]

    Yapış bir kâmilin destinden insan olmak istersen
    [Olgun bir kimsenin eteğine yapışmadan iyi insan olamazsın. Kendi başına kalan nefsinin esiri olur; hayvandan aşağı olur da farkına varmaz.]

    Nebiyy-i Efhamı medh eyle Hassân olmak istersen
    [Meşhur şair Hassan bin Sâbit, Hazreti Peygamberi (aleyhisselâm) medh eden şiirleriyle o mertebeyi kazandı. Malûm O’nu övmek bizâtihî ibadettir, fazilettir. O’nu öven ancak kendisi yücelir ve esasen O’nu övmeye güç yetirebilecek kimse yoktur.]

    Rızâ bâbında bekle rahme şâyân olmak istersen
    [Rıza kapsında bekle ki; merhamete kavuşabilesin. Sen razı olmazsan senden kim razı olur?]

    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    [Kimseyi ağlatma ki gülebilesin. Başkalarının felâketi üzerine saadet bina edemezsin. “Acımayana acınmaz” duymadın mı?]

    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen
    [Karıncayı incitmezsen ancak, Hazreti Süleymana benzeyebilirsin.]




    2. Meserret-bahş olur gerçi ‘âdüvden ahz-ı sâr etmek
    Fakat îcâb eder birçok mezâhim ihtiyâr etmek
    Benim re’yimce hattâ nâ-becâdır inkisâr etmek
    Fazîlettir onu ‘afv-ı keremle şerm-sâr etmek
    Cinâyettir dil-i ebnâ-yı cinsi dâğ-dâr etmek
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen

    FENNÎ’NİN MÜSEBBÂ’ININ İKİNCİ KIT’ASININ ÎZÂHI:

    Meserret-bahş olur gerçi ‘âdüvden ahz-ı sâr etmek
    [Sana kötülük yapan düşmanından intikam almak, içini rahatlatır; bu doğru…]

    Fakat îcâb eder birçok mezâhim ihtiyâr etmek
    [Fakat yerinde olan davranış bu değildir. Sıkıntılara tahammül gösterme yolunu seçmelisin. Evliyânın vasıflarından biri ‘hamul’ imiş; insanlardan gelen sıkıntılara dayanmak yani…]

    Benim re’yimce hattâ nâ-becâdır inkisâr etmek

    [Geç tahammül etmekten; kırıklık göstermen, yüzünü ekşitmen bile yersizdir…]
    Fazîlettir onu ‘afv-ı keremle şerm-sâr etmek

    [Sana kötülük yapana iyilikle, yumuşaklıkla karşılık verip utandırman ne büyük erdemdir…]

    [Bu noktada hatırlamalıdır; harp ettiği hasmını mağlup edip tam kılıcını kaldırdığı anda, yerdeki Hazreti Alinin yüzüne tükürünce, O, Allahın arslanı kılıcını indirivermişti. Adamcağız da şaşkınlık ve sevinçle sebebini sorunca şu cevabı almış ve insafa gelerek Müslüman olmuştu: “Bana hakaretinden sonra seni öldürüp katil olmaklığımdan korktum.”]

    Şu da hatırlanmalıdır: Malazgirt Meydan Muharebesinin galibi Alp Aslan, mağlup ordunun başındaki Romen Diyojen’i affedip memleketine salimen ulaşmasını temin etmişti. Halbuki kendisine “sen beni esir alsan ne yapardın” sualine “kafes içinde memleket memleket teşhir eder, sonra bedenini köpeklere parçalatırdım” cevabını almıştı.

    Not: Gel gör ki Diyojen, kendisini affeden Alp Aslan’ a reva gördüğü muameleye kendi adamları eliyle maruz kalmış. İbret işte

    Cinâyettir dil-i ebnâ-yı cinsi dâğ-dâr etmek

    [Kim olursa olsun, insanı incitmek büyük suçtur. İnsana muamele insanca olmalı; dini, milleti farklı olsa da, hasmın olsa da… Zalime dahî zulmetme!]




    3. Şu meydâna niçindir bu geliş ettinse ger tahkîk
    Bütün ef’âlini eyle Kitâba sünnete tatbîk
    Gönül yıkma gönül yap cins ü mezhep etmeyip tefrîk
    Eder bu hak sözü yerde beşer gökte melek tasdîk
    Mezâlim âdemiyyetle değildir kâbil-i telfîk
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    FENNÎ’NİN MÜSEBBÂ’ININ ÜÇÜNCÜ KIT’ASININ ÎZÂHI:

    Şu meydâna niçindir bu geliş ettinse ger tahkîk

    [Bu dünyaya gelişinin sebebini merak etmişsindir herhalde, etmelisin; insanın taştan, hayvandan farkı bu değil mi?]

    Bütün ef’âlini eyle Kitâba sünnete tatbîk

    [Allah insanı kendine kulluk etmesi için yarattı, bildiğin gibi…]
    Gönül yıkma gönül yap cins ü mezhep etmeyip tefrîk

    [Kimsenin gönlünü yıkma; bilakis gönül yapıcı ol. Hem de insanlar arasında ayrım gözetmeden…

    Hani demedi mi Yunus Emre: (Ben gelmedim da`vi için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim)]

    Eder bu hak sözü yerde beşer gökte melek tasdîk

    [Söyleyeceğim sözü melek de doğru bulur, insan da; dikkat et:]

    Mezâlim âdemiyyetle değildir kâbil-i telfîk

    [Zulüm, insanlıkla bir araya getirilemeyecek bir yüz karasıdır.]



    4. Gözetmekte rızâ-yı Hakk’ı çeşmin hurdebîn olsun
    Ehemm-i kâr u bârın hidmet-i dîn-i mübîn olsun
    Ta’ârruz etme bir şahsa cesûr olsun cebîn olsun
    Sitem lâyık mıdır nâsa husûsâ mü’minîn olsun
    ‘Umûmen halk-ı ‘alem şerr ü mekrinden emîn olsun
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen

    Gözetmekte rızâ-yı Hakk’ı çeşmin hurdebîn olsun

    [Hurde-bîn, mikroskop demek; küçük şeyleri de gösteren gibi yani… Çeşm ise göz demek bilindiği gibi. Hakkın rızasını gözetme işinde küçük ayrıntıları da dikkatten uzak tutma! Bu küçük bir sevap falan deme; ahiret yolcususun, sevabın azında çoğuna da ihtiyacın var. Yarın pişman olmamak için iyiliğin büyüğüne olduğu gibi küçüğüne de dikkat et; kazancını çoğatmaya bak. Malûm ya ömrün kazası yok. Cennetlikler de pişman olur o günde; daha fazlasını niye kazanmadım diye…]

    Ehemm-i kâr u bârın hidmet-i dîn-i mübîn olsun

    [En çok önem vereceğin işin, faaliyetin din hizmeti olsun. Bir kimseye para versen, bir iyiliktir, ihtiyacını görür, sevap kazanırsın. Karnını doyursan da öyle; iş sağlasan da, evlendirsen de ve saire… bütün bunlar iyidir, güzeldir, sana sevap kazandırır, tamam da, eğer onun dinine hizmetin olursa; onun doğru yolda olmasını sağlarsan, imanını kurtarmasına hizmert edersen meselâ, sonsuz felâketten kurtulup sonsuz saadete kavuşmasına sebep olmuş olursun ki, bundan âlâ iş mi olur? Hepsi önemli ama, bu en önemli. İşte ehemm ve mühim kelimeleri kullanımımızda olursa, önemli, daha önemli ve en önemli kavramlarını idrak etmemiz de kolayca mümkün hale gelir. Lisan meselesi bundan dolayı mühim değil, ehemm cümlesinden işte!
    İrfan ehli tasavvufu şöylece tarif etmiş: “Ehemmi mühimme tercih”. Şimdi bunu iyice anlayabilmek için kelimelerin gücüne ihtiyacımız ortada değil mi?]

    Ta’ârruz etme bir şahsa cesûr olsun cebîn olsun

    [ne güzel söylemiş şair ve ne güzel nükte yapmış. Gözüne kestiremediğin ve “ilişmeyelim şimdi, başımıza belâ olur” diyeceğin bir kabadayıya belki saldırmazsın, hatırlatmaya gerek yok ta; sen sen ol, korkak olan, zayıf olan, vurunca yatıracağını düşündüğün kimseye de saldırma.]

    Sitem lâyık mıdır nâsa husûsâ mü’minîn olsun

    [İnsanları üzmek yerinde bir davranış mıdır? Hele mümin ise.]

    ‘Umûmen halk-ı ‘alem şerr ü mekrinden emîn olsun

    [Sözün aslı şu; iyi ve kötü herkes senin zararından, hile yapmandan falan korkmasın. Senden kötülük beklemesin kimse. İyi insan şöyledir ki, yapanı bilinmeyen bir iyilik söz konusu olduğunda derler ki “bunu filân kimse yapmıştır, ona yakışır böyle bir iyilik”. Kötü kimse de odur ki, yapmadığı kötülüğü bile ondan bilirler.]




    5. Yakışmaz bir sıfattır dil-şikenlik tab’-ı merdâne
    Bu gülşende gül ol hâr olma çeşm-i andelîbâne
    Geçinmekse merâmın istirâhatle hakîmâne
    Elinden geldiği müddetçe sa’y et bezl-i ihsâne
    Sezâ ancak budur her sâlik-i şeh-râh-ı ‘irfâne
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Yakışmaz bir sıfattır dil-şikenlik tab’-ı merdâne

    [Mert insanların tabiatına hiç yakışmayan bir sıfattır gönül kırıcı olmak. Mert adam gerektiğinde sert olur. Kadife eldiven içinde demir yumruk gibi yani. Yoksa, katıra cilve et demişler, çifte atmış.]

    Bu gülşende gül ol hâr olma çeşm-i andelîbâne

    [Gül bahçesinde gül, bülbül ve diken vardır malûm; sen bülbülün gözüne batan diken gibi olma da, onu hayrân eden gül gibi ol. İyi insan aranan insandır, özlenen insandır. Derler ki “Ah! Nerede? Görsek, sohbet etsek de içimiz açılsa, kasvetimiz dağılsa…”]

    Geçinmekse merâmın istirâhatle hakîmâne

    [Eğer bu dünyada arzun iç rahalığı ve huzur ile geçinip gitmekse, arkanda güzel bir isim bırakmaksa…]

    Elinden geldiği müddetçe sa’y et bezl-i ihsâne

    [Elinden geldiğince ve saymadan iyilik yap; serveti biriktirme kaygısında olma! Ne olacak biriktiğinde? Mirasçılar kavga edecek, seni de hayırla anan olmayacak; değil mi? Akıllı ol akıllı! Duacılarını arttır.]

    Sezâ ancak budur her sâlik-i şeh-râh-ı ‘irfâne

    [Ana yolun yolcusuna yaraşan ancak bu davranış biçimidir.]




    6. Ne lâzım hasmı ta’kîb eylemek ta’dîl-i efkâr et
    Gelirse nefse hiddet kibriyâ-yı Hakk’ı tezkâr et
    Edip mahv-ı enâniyyet ‘ubûdiyyette ısrâr et
    Leyâlîde le’âlî-i şirişki durma îsâr et
    Garaz kâşânesin yık hıtta-i ‘irfânı i’mâr et
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Ne lâzım hasmı ta’kîb eylemek ta’dîl-i efkâr et
    [Düşmanının peşine düşmekte ne fayda var? Kafayı değiştirsene!]
    Gelirse nefse hiddet kibriyâ-yı Hakk’ı tezkâr et
    [Hiddetin seni mağlup edecek gibi olduğu zaman Allahü teâlânın büyüklüğünü düşün.]
    Edip mahv-ı enâniyyet ‘ubûdiyyette ısrâr et
    [Benliğini yok et ve kullukta ısrar et.
    Şuracıkta Usûlî’nin bir beytini derc etmeli:
    Bunluğu ko, benliği terk eyleyuben ol şehin
    İtlerinden olmağa sa’y et Usûlî sen sen ol
    (Tembelliği bırak, benlikten kurtul da o şahın isimsiz kölelerinden biri olmağa canına minnet bil ey kişi; sen sen ol!)]
    Leyâlîde le’âlî-i şirişki durma îsâr et
    [Gecelerde inci tanesi gibi gözyaşlarını hesapsızca saç! Gülmekten ne buldun, ağla biraz, ağla!]
    Garaz kâşânesin yık hıtta-i ‘irfânı i’mâr et
    [Kin ve garez tutma yolunu bırak da, arif kişi ol!]



    7. Tuz ekmek hakkını hıfz eylemekte i’tinâ göster
    Hudâ’dan gayre ‘arz-ı ihtiyâç etme gınâ göster
    Şikâyet etme Hak’tan halka her hâle rızâ göster
    Tama’dan kıl ferâgat ehl-i îsâr ol sehâ göster
    Düşen bî-keslere rahm et tarîk-i i’tilâ göster
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Tuz ekmek hakkını hıfz eylemekte i’tinâ göster
    [Üzerinde bulunan hakları korumak, gereğini yerine getirmek, vefalı olmak hususunda azami derecede özen göster!]
    Hudâ’dan gayre ‘arz-ı ihtiyâç etme gınâ göster
    [Allah’tan başka kimseden bir şey bekleme, tok gözlü ol. En kötü şey (bir) el açmak; en iyi şey de (iki) el açmak. Uyanık ol!]
    Şikâyet etme Hak’tan halka her hâle rızâ göster
    [İnsanlara karşı halinden şikâyetçi olmak, dikkatle bakarsan ne kadar çirkin bir iştir; Allah’ını kullarına şikâyet etmiş oluyorsun, öyle değil mi? Bu ne densizliktir; dikkat et!]

    Tama’dan kıl ferâgat ehl-i îsâr ol sehâ göster
    [Açgözlülükten uzak dur; kendi ihtiyacın varken bile başkalarına vermekte tereddüt etme; cömert ol!
    Şuracıkta da Hâzık Mehmed’den bir beyt kayd etmeli:
    Yeten ancak gürisne-çeşme müşt-i hâk-i lahdidir
    Halâs olmaz hezârân gence mâlik olsa zilletten
    (Aç gözlü dünyanın hazinelerine sahip olsa da zelil ve tatminsiz olmaktan kurtulamaz; onu gözünü ancak kabrinin bir avuç toprağı doyurur)]
    Düşen bî-keslere rahm et tarîk-i i’tilâ göster
    [Düşmüş kimsesizlere acı; yücelik göster. Acımayana acınmaz bilirsin.]




    8. Tesâdüf eyledikçe bir fakîr ebnâ-yı âdemde
    Edip taltîfîne himmet bırakma berzah-ı gamda
    Ne buldun saklamakla surre-i dînâr u dirhemde
    Gerek sahn-ı kenîsâda gerek Beyt-i mükerremde
    Hüner bir kalb-i mahzûnu sevindirmektir ‘âlemde
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleyman olmak istersen


    Tesâdüf eyledikçe bir fakîr ebnâ-yı âdemde
    [İnsanoğullarından bir fakire rastladığında…]
    Edip taltîfîne himmet bırakma berzah-ı gamda
    [Gönlünü al, işini gör; üzüntü koridorunda bırakma onu. Desin ki “iyi insanlar hâlâ var”]
    Ne buldun saklamakla surre-i dînâr u dirhemde
    [Parayı pulu biriktirip saklamakta ne gibi bir fayda olabilir? Ölüp gideceksin; arkandan bir sürü dava, dedikodu ve saire…]
    Gerek sahn-ı kenîsâda gerek Beyt-i mükerremde
    [Nerede olursa olsun; gerek Kâ’be-i Şerîf’in civarında, gerek kilisenin avlusunda…]
    Hüner bir kalb-i mahzûnu sevindirmektir ‘âlemde
    [Hüzünlü bir kalbi sevindirmektir hüner.]


    9. Fesâd ü mekri çoktur çerh ile ahz ü ‘atâdan geç
    Haşv ü hâşâk ile doldurma kalbi mâsivâdan geç
    Girip ihlâsla meyhâne-i ‘aşka riyâdan geç
    Eğer pîrân ile ünsiyyet istersen hatâdan geç
    Garaz hammâlı olma kîni terk et mâ-mezâdan geç
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Fesâd ü mekri çoktur çerh ile ahz ü ‘atâdan geç

    [Hilesi de bozuklukları da çoktur; dünya ile alışveriş yapma!]

    Haşv ü hâşâk ile doldurma kalbi mâsivâdan geç

    [Çer-çöp ile doldurma kalbini; ma-sivayı terk et. Ma-siva Allah’dan gayrı her şey demektir. Kalp Allah evidir; başka sevgiye yer vermek doğru değildir; hane sahibine hıyanet olur.]
    Girip ihlâsla meyhâne-i ‘aşka riyâdan geç

    [Tam bir ihlas (samimiyet, duruluk; daha doğrusu yalnız Allah için yapmak) üzere ol; gösterişi terk et. Ne ‘desinler’ için iş tut ne ‘demesinler’ için! Hesabını insanlara vermeyeceksin ki… Seni yoktan var eden insanlar değil ki… Rızkın insanlardan gelmiyor ki… Veren de O, alan da O nedir senden gidecek/Telâşını görenler can senin zannedecek.]

    Eğer pîrân ile ünsiyyet istersen hatâdan geç

    [İlim-irfan sahipleri ile beraber olmak için edebi gözetmelisin; hatalarından dönmelisin.]

    Garaz hammâlı olma kîni terk et mâ-mezâdan geç

    [Garaz bir yüktür, ona hamal olma. Kin zehirdir, kendini zehirleme. “Olan oldu” güzel sözdür; kendine şiâr edin.]



    10. Edersen bir iyilik intîzâr eyle mükâfâta
    Yaparsan bir fenâlık hâzır ol ‘ayn-ı mücâzâta
    Lihâzâ müstâkîm ol inhimâk etme huzûzâta
    Eğer kîsende pâren var ise sarf eyle hayrâta
    Şu nushi dinlemezsen dûş olursun çok beliyyâta
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Edersen bir iyilik intîzâr eyle mükâfâta

    [İyilik yaparsan hiç tereddüt etme, karşına çıkar. Balık bilmezse Hâlık bilir.]

    Yaparsan bir fenâlık hâzır ol ‘ayn-ı mücâzâta

    [Kötülük yapınca da görürsün karşılığını. İnsan ektiğini biçer. “Eden kendine eder” unutma!]

    Lihâzâ müstâkîm ol inhimâk etme huzûzâta

    [Sonuç itibariyle dosdoğru ol. Zevklere aldanma. İki zevk [(tegaddî (gıdalanma) ve tenâsül (üreme)]’e dikkat. Bunlardan ilki olmasa insan çalışıp kazanmaya üşenir, ikincisi olmasa nesil devam etmez. İşte bu lezzetlerin, işbu varlık gayesini unutup ahmakça kapılma! İnsanlığını kaybedersin.]

    Eğer kîsende pâren var ise sarf eyle hayrâta

    [Kesende, kasanda paran varsa da akıllı ol, hayra sarf et. Yoksa ya yersin, kanalizasyona gider; ya da bırakırsın, başında mirasçıların kavga eder; ikisi de akıl kârı değil.]

    Şu nushi dinlemezsen dûş olursun çok beliyyâta

    [Dediğimi ve diyeceğimi dinlemezsen çok belâlara düşersin; pişman olursun. (Dediği hemen yukarıda, diyeceği birinci kıt’anın sonunda. Yani ‘Sakın bir dîdeyi ağlatma… diye başlayan mütekerrir beyt’)]



    11. Ekâbir meclisinden çıkma FENNÎ mahrem-i râz ol
    Kanâat göster aza devlet-i fakr ile mümtâz ol
    Te’âlî kıl şikâr-ı himmeti kapmakta şahbâz ol
    Târîk -i dil-nüvâzîde alıklık yapma kurnaz ol
    Nüfûzun nisbetinde derd-mendâna devâ-sâz ol
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen
    Ekâbir meclisinden çıkma FENNÎ mahrem-i râz ol

    [Büyüklerle oturup kalkmaya gayret et; sırları da saklamasını bil.]

    Kanâat göster aza devlet-i fakr ile mümtâz ol

    [Azla yetin. Kanaat hazinedir.]

    Te’âlî kıl şikâr-ı himmeti kapmakta şahbâz ol

    [Çer-çöple uğraşma. Sen armudun sapı, üzümün çöpü derdinde olursan kaybedersin, himmet kuşunu kapamazsın.]

    Târîk -i dil-nüvâzîde alıklık yapma kurnaz ol

    [Gönül okşama bir sanattır. Akıllı ol da fırsatı kaçırma. Aramanı bekleyen annen veya baban, belki komşun filan vardır; arayıversen gönüllerini fethedersin. Sana da lazım olan odur. Akıllı ol.]

    Nüfûzun nisbetinde derd-mendâna devâ-sâz ol

    [Servet veya makam gibi bir imkâna sahipsen eğer dertlilere deva olmaya çalış. Kabir karanlıktır.]


    Yozgatlı Mehmet Said - Fenni - Müsebba
  • 296 syf.
    İnceleme klişelerinden olan, "yazarın okuduğum ilk kitabıydı, çok güzeldi." gibi cümleler ile laf kalabalığı yapmak yerine, "yazarın başka bir kitabına başlamak istiyorum hemen" gibi lezzetine doyum olmayan özgünlüğe değinmek isterim.

    Bir Oktay Sinanoğlu havası var yazarda. "Türkçe giderse Türkiye gider. Yabancı dille eğitim ile Türkiye gider" der gibi, diğer yazarların aksine,kullandığı yabancı (Latince vb) kelimeleri parantez içinde kullanmış.


    Kitap üç bölümden oluşuyor
    1) Biz-edair
    2) Bilim-e ve İnanca dair
    3)Kaosa dair


    Kitapta ilk olarak, yabancı dil öğrenimine değiniyor, bize dair.Türkiye'de uygulanan sistemin kısırlığına ve hatalarına ayna tutuyor.İlk önce konuşma, diyalog değil de, dil bilgisi öğretildiğinin verimsizliğini, dil kurslarına yatırılan paraların kara deliklerin dibinde olduğunu söylüyor veya ima ediyor (:

    Sonra yaygın hastalık toplumsal Afaziye değiniyor.
    Afazi: "Söz yitimi (aphasia/afazi: Latince;a-olumsuzluk eki; phasis: konuşma)", insan beyninin "lisan" dediğimiz iletişim becerisinin beyindeki bazı sorunlara bağlı olarak ortaya çıkan bozukluklarını
    tanımlamakta kullanılan genel bir terimdir.

    Bunun toplumsal versiyonunu ise, fiziksel bir rahatsızlığa, yaralanmaya veya hasara bağlı
    olmayan, organik açıdan tamamen sağlıklı beyinlerde de görülebilen ve nispeten yeni tanımlanmaya başlanan bir söz yitimi tipidir. Bu hastalar,
    söylenenleri söylendiği biçimde anlamazlar.Agizdan çıkanı formüle edemezler. Söylemek istediklerini, istedikleri gibi söylemedikleri bir duruma düşerler.


    Şu örnekle özetliyor, yazar, "Kimine göre insanları herhangi bir kıstasla ayırmaksızın vatan ve
    vatandaşlık bağlamında öncelikli görmek milliyetçilikken, kimine göre bu terim sadece belli bir kafatası çapına sahip insanların yaşadığı topluluğu ve bu topluluğun paylaştığı coğrafi alanı sevmek
    anlamında kullanılabiliyor. Kimine göre başını örtmek "gericilik" iken, kimine göre baştaki bezle uğraşmak "gericilik" olarak nitelendirilebiliyor. Biri kendi görüşünü "tek çağdaş yaklaşım" olarak sunarken, bir diğeri ise onu "çağdışılık" ile suçlayabiliyor ..."


    AŞKIN BEYNİ KÖRDÜR

    Yazar bir diğer hastalık olan aşkın bilimsel yönüne değinmiş. İlk görüşte aşka inandırdı beni verdiği formüllerle. Etken olarak ilk görüntü, ardından ter bezlerinin yaydığı "kokusuz" koku birey üzerinde etkili oluyor. Bu duygu durumunda, Aşık bir beyinde, akılcı ve eleştirel düşünmeyle ilgili ön beyin bölgeleri büyük oranda devreden çıkıyor ve bu durumda verilen kararlar tamamen duygusal nitelik taşıyor(mus).



    KENDİMİZ OLMA SAVAŞI

    Çeşitli çıkar ve menfaatlerin kuklası olmuş ideolojilere beyinini kiraya vermiş olmak, kendimize yaptığımız en büyük ihanettir, diye düşünürüm hep.
    Allah'in vermiş olduğu aklı terk etmek, emanete hıyanettir. Kendisine saygısı olan kişi, kendi aklını kullanır, düşünür, sorgular. Bu noktada, hayattan tat, verim alır. Öyle ki,"öğrenmeyi, okumayı, araştırmayı, sorgulamayı başkasına bırakmayıp entelektüel hayatımızın iplerini elimize alabilirsek, kişisel zeminde -yani bizzat kendimizde- yapabileceğimiz küçücük değişiklikler bile hayret verici sonuçlar doğurabilir."

    MATERYALİST MÜSLÜMAN MI, MÜSLÜMAN MATERYALİST Mİ? :/

    Başlık saçma mı duruyor? Hmmm sanırım yazar hakkında olan önyargım kitabı okuduktan sarsıldı, hatta yıkıldı, diyebilirim. Bu başlık da o durumun akisi. (:

    Evrim teorisini kabul eden darwinist Sinan!
    Böyle bilir böyle kabul ederdim. Biyolog sürü zihniyetine sahip bir sapkın diye düşünürdüm kendi içimde. Sakın için fesat falan demeyin, beyin bazen istemsizce düşünce üretir. Halk dilinde vesvese mi deniyor bilmiyorum, işte ondan. (:

    Her neyse, Sinan hoca çok güzel ifade etmiş kendini.
    Her canlının bir oluşum süreci olduğuna dikkat çekmiş. Atalarımız maymun gibi bir ifade yok. Hatta basit bi örnekle, bir insanın oluşma sürecini, milyarlarca insan arasından anne ve babasının birbirini bulup evlenmesi ardından hamilelik olayında geçen dokuz aylık sürec. Hem zaten, Kur'an-ı Kerim' de "kün fe yekun (Ol der ve o da olur)" ifadesinde 
    "Hemen olur" gibi bir mana yoktur. Bu kainatta "oluş", yani "yaratılış", bir sürece bağlanmış, fizik kanunlarına tabi kılınmıştır. Bu süreç, sadece zamana bağlı biz yaratıkları bağlar; zamanı yaratan için böyle bir "bekleme" zorunluluğundan bahsetmek abestir.


    SORMUŞLAR...

    Madem bütün canlılar evrim geçirdi, bugün neden evrim göremiyoruz?

    Evrim, eğer jeolojik kayıtların doğru olduğunu kabul ediyorsak,
    milyarlarca yıldır devam eden bir süreçtir. Çok yavaş ilerlemektedir ve birkaç yıllık hayatımızda gözlenebilir bir olay değildir. Canlılar bugün de çarpıcı bir hızda değişir ama "bir canlının bir başka
    canlıya dönüşmesi" anlamında anlaşılan makro evrim, eğer var olduysa bile, insanlığın bugüne kadar olan toplam macerasıyla bile izlenebilir bir süreç değildir.
    Tekrarlayalım: Bir "evrim" vardır. Fakat bu evrim (gerçek yaratılış öyküsü), Darwin'in Evrim Kuramı'na tıpatıp uymak zorunda değildir. Hala nasıl olduğunu bilmiyoruz. İlk hücrenin nasıl ortaya çıktığına dair hiçbir açıklamamız yok. Dolayısıyla, bilimin bu konuda söyleyebilecek çok fazla bir sözü yok. Ama aynı şey "kütle-çekim" meselesi için de geçerlidir. Halen boşluktaki cisimlerin birbirini "neden" çektiğini bilmiyoruz. Ama böyle bir çekim var ve bunu
    görebiliyoruz. Nedenini, nasılını bilmememiz, onu reddetmemizi gerektirmiyor. Dolayısıyla, "canlıların birbirine bu kadar benzediği bir dünyada, sırf mekanizması bilinmiyor diye ortak yaratılışı inkar etmek" akılla bağdaşır bir durum değildir.


    İslam kaynaklarında bütün canlıların ayrı ayrı yaratıldığı açıkça belirtiliyor. Siz neye dayanarak hem Müslüman hem de evrimciyim diyorsunuz?

    Öncelikle "Evrimciyim" diye bir şey söylediğim vaki değildir, bu benim mesleğim değil. Ayrıca evrimci diye bir şey de yok, evrim biyoloğu falan var belki.
    İkinci olarak, canlıların ayrı yaratıldığı nerede belirtiliyor? Kur'an-ı Kerim'de bu yönde hükümler olması bir yana, tam aksi yönde ("Bütün" canlıların sudan yaratılması, hepimizin "tek bir" nefisten yaratılması, bitki gibi yerden bitirme, bir damla sudan yaratma vs. gibi ifadelerle) birçok beyanat bulunur. Lütfen, Kur'an'ı "ezberletilmiş dublajlarla" seslendirmeyi bırakın ve açıp okuyun. Çünkü o,
    size de inmiş bir uyarıdır ...

    (İslam'la evrimin ters düşmediğini savunmak) jön-İslamcılıktır; hatta o da değil, yeni bir din yaratma çabasıdır. Şimdiye kadar çamur atmaya çalışmışlar, becerememişler,"Biz en iyisi mayasını bozalım" durumudur, bilinçli ya da değil ... Din sahibinindir, koruyacak olan da O'dur.

    Burada sadece şu ayeti söyler ve çekilirim: "Ne zaman onlara: 'Allah'in indirdiklerine uyun' denilse, onlar: 'Hayir, biz, atalanmızı üzerinde
    bulduğumuz şeye (geleneğe) uyariz' derler. (Peki) Ya atalarinin aklı
    bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara, 170)

    Vesselam..
  • Hükümet Diyanete uymalı, maalesef Diyanet değişen hükumete uyabiliyor.
    Misal Türkçe ezan, Kutlu Doğum vs..

    İmsak vakitleri ramazan günlerinin en tartışmalı hususlarından biri olmaya devam etmektedir. Ben geçtiğimiz sene ramazan ayının başında bu konuda oldukça detaylı bir yazı kaleme almıştım. 1983 yılına kadar hiç değişmeden gelen imsak vaktinin birdenbire neden değiştirilmiş bulunduğunu açıklamış ve bu durumun tutarsızlıklarına değinmiştim. Müslümanların oruçlarını sağlama alması gerektiğine vurgu yapmıştım.

    Bu sene bazı ilahiyatçıların konu hakkında şu şekilde yorumlar yaptıklarına çokça şahit oldum:

    “Efendim bu husus Diyanet’in çok önem verdiği bir konudur. Falanca filancanın takvimi ile bu işler olmaz. Diyanet astronomlardan da destek alarak vakitlerini ilmî bir tarzda belirlemektedir. Diyanet’in takvimine uymak en geçerli yoldur. Yine en doğrusu ‘Diyanet İslamı’dır. Diyanet, Müslümanların vebalini üzerine almıştır…”

    Bir defa şunu ifade edeyim ki kişiye farz olan hususlarda hiç kimse hiç kimsenin vebalini üzerine alamaz!..

    Ben bu sözü ilk defa askeriyede duymuştum. Şöyle ki: “Siz önemli bir hizmet ifa ediyorsunuz. Günahı varsa benim olsun. Namazlarınızı kılmayınız vs…” Evet, namazını kılması için kişiye izin vermeyen günaha girer ise de elbette ki o kişinin üzerinden de namaz sakıt olmaz. Kılamadı ise dahi, kazasını kılması yine farzdır

    Bu ifadeyi çok kullananlardan biri de antrenörlerdir. Hâlbuki bir antrenör de futbolcusuna, “Senin yerine ben oruç tutarım veya vebali günahı boynuma” diyemez. Tutturmasa günahını alır ise de futbolcunun da kazasını tutması yine farzdır.

    Bu minval üzere bir kısım ilahiyat hocalarının, “günahı Diyanet’in üzerinedir” sözü de fasittir. Zira herkesin ibadetinin doğru olabilmesi için şartlarını araştırması, bilmesi ve ibadetini sağlama alması önemlidir. Neticede Diyanet yetkilisi imsak vaktinde bana yirmi dakika daha fazladan yemek yedirmek veya iftarımı iki dakika erken yaptırmak için başıma polis dikmemektedir. Dikkat edersem ibadetimi sağlama almış olurum. Aksi takdirde günahı varsa şunun boynuna deyip kendini rahatlatmaya çalışırsın. Şöyle düşünelim: Dünyalık hangi işimizi, “yanlışsa cezası şunun üzerine olsun” diyerek gelişigüzel yapmaktayız, oturup bir düşünelim.



    “Diyanet İslâmı” mı?

    Diğer taraftan imsak vakti konusunda günümüzde farklı imsakiyeleri kullanan Türkiye gazetesi veya Fazilet takvimlerini dile getirerek vakitler falancanın filancanın takvimi ile belirlenmez demek tam bir cehalet söylemidir. Zira bunlar vakitleri kendileri belirlememektedir. Hatta bugün kullandıkları imsak ve namaz vakitleri kullanılırken onlar daha yayın hayatına dahi girmemişlerdi. Onlar sadece, 1983 yılına kadar Türkiye’de Diyanet’in de kabul ettiği ve asırlardır uygulanan kıstaslara göre belirlenen vakit hesaplamalarını değiştirmeden hareket etmektedir. Sadece 1983 yılında darbe hükûmetinin ve onun getirdiği diyanet başkanının keyfî uygulamasına karşı çıkmışlardır. Önce asalım sonra gerekçesini yazarız sözüne uygun olarak o dönemin hükûmet ve Diyanet’i de imsak vaktini öncelikle tek komutla 20 dakika ileri taşımışlardı. Arkasından da Avrupalı astronomların fecir hesaplarında, güneşin irtifâ’ını -18 derece almalarını gerekçe göstererek uygulamalarına kılıf uydurmuşlardır. Hâlbuki Müslüman astronomlar, bu hesaplamayı -19 derece kabul etmişler, İslam âlimleri de buna göre vakitleri tespit etmişlerdi.

    Dolayısıyla Türkiye ve Fazilet takvimleri onun bunun değil hem asırlarca Osmanlı meşihat makamının hem de 1983 yılına kadar Türkiye Diyanet yetkililerinin kabul ettiği vakitleri hesaplama usulüne uymaktadırlar. Hiç kimse bu takvimlere göre hareket eden kişilerin orucunun sıhhatine söz söyleme hakkını bulamaz. Sıhhatinden bir Allah’ın kulu şüphe etmez.

    Gelelim “Diyanet İslamı” sözüne. Diyanet camiası İslam’ı doğru bilip doğru anlayıp ona mı uyacak yoksa Diyanet İslamı diye kendine göre uygulamalar mı yerleştirecek?

    Şayet Cumhuriyet dönemini dahi ele alırsak Diyanet’in pek çok uygulamalarından zamanla döndüğüne de şahitlik etmedik mi?

    Mesela Türkçe ezan meselesi bunlardan biri değil midir? Evet, bir dönem hükûmet Türkçe ezanı dayatırken zamanın Diyanet İşleri Başkanı ve Diyanet camiası da bunu uygulamamış mıydı? O zaman yaptıkları bu uygulama doğru mu olmuş oluyordu? Şayet her şey Diyanet uygulayınca doğru kabul ediliyorsa o zaman neden geri dönüldü?

    Bakınız o dönemde Türkçe ezan ortaya konulurken Türkçe hutbeye de geçilmişti.

    Hâlbuki iyi bilinmektedir ki hutbe iki rekâtlık bir namaz yerine geçmektedir. Cuma namazının farzı iki rekâttır. Hutbenin de iki rekât namaz yerine geçmesi ile öğlenin dört rekâtı tamamlanmış olmaktadır.

    Eshab-ı kiram ve onların yolunda bulunanlar asırlarca Asya, Afrika ve Avrupa’da hutbeleri hep Arabi okudu. Büyük âlim İbni Abidin hazretleri “Hutbeyi Arabi’den başka lisan ile okumak namaza dururken başka dil ile iftitah tekbiri getirmek gibidir” buyurarak caiz olmadığını bildirdi. Bu itibarla Osmanlı döneminde de İslam büyükleri ve din âlimleri 622 sene boyunca hutbelerin kabul olmayacağını ve cumanın sıhhatini halel geleceği dolayısıyla Türkçe hutbe okunmasına izin vermediler. Buna karşılık hutbedeki mana ve maksadın anlaşılması için cuma namazından öncesine vaazlar koydular. Müslümanlar böylece hem istifade ettiler hem de hutbedeki mana ve maksadı anlamış oldular.



    “Gemisin kurtaran kaptan” demişler!

    Öte yandan ezan aslına dönmüş iken hutbe maalesef Türkçe kalmaya devam etti. Ben isterdim ki

    Diyanet camiası bu konuda hükûmetleri etkilesin ve yanlış bid’at uygulamaların önüne geçsin. Hâlbuki çoğu zaman Diyanet camiası, bırakın düzeltmeyi bozma noktasında daha aktif rol oynamaktadır!..

    Keza son dönemde çokça tartışmalara sebep olan “Kutlu Doğum Haftası” da bu kabil uygulamalardan biri değil miydi? Asırlarca Arabi takvimlere göre tes’id edilen mevlid kandili, alınan bir kararla nisan ayına sabitlendi ve 28 sene boyunca o şekilde devam ettirildi. Bu projeyi, FETÖ örgütünün ortaya çıkardığı anlaşıldığında bazı ilahiyat hocalarının ve dönemin Diyanet İşleri Başkanı’nın şiddetle karşı koymasına rağmen yerinde bir kararla geri adım atıldı. Böyle olunca Diyanet İslamı yara mı almış oluyor! Yoksa dinî meseleler doğru hâline getirilmiş mi bulunuyor düşünelim…

    Yarın bid’at ehli birtakım görevliler eliyle Diyanet camiasında yanlış uygulamalara geçilirse biz yine Diyanet İslamı diyerek hemen bunları uygulamaya mı başlayacağız. “İslam bu değildir. Müslümanlık böyle değildir. İslamiyet böyle emretmemektedir” demeyecek miyiz, doğruları savunmayacak mıyız?

    Evet, maalesef birileri şunun bunun takvimi derken Diyanet’i kutsallaştırdığının farkında değil. Net olarak bilinmektedir ki doğru olan, muhakkak olan İslam’dır. İslamiyet ise Allahü teâlânın Resulüne indirdiği ve itmam eylediğini bildirdiği dinidir. Ona uyanlar ancak mutlak doğruyu bulmuş olurlar. Şucu bucu dini veya Diyanet İslamı diye bir husus söz konusu olamaz. İnönü, Demirel, Ecevit devrinde Diyanet’in nice İslam’a uygun düşmeyen uygulamalarına ses çıkarmayanlar yarınlarda iktidarın başına CHP veya o zihniyette birileri geçerse yine Diyanet İslamı deyip kabullenme yolunu mu tutacaklardır?

    Öyleyse Diyanet’in vazifesi Müslümanların ibadetlerini en doğru şekilde yapmalarına yardımcı olmak olmalıdır. Müslümanlara ise hakkı ve doğruyu araştırıp, okuyup ona göre ibadetlerini sağlama almak düşer.

    “Gemisin kurtaran kaptan” demişler…

    TEFEKKÜR
    Söyledim sana, işin özünü
    İster sıkıl, ister dinle sözümü

    Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
    17.05.2019
    Türkiye Gazetesi
  • Felsefi eserleri tercüme etmek ciddi bir iştir. Klâsik felsefî eserleri tercüme etmek ise hiç kuşkusuz çok daha ciddi bir iştir. Çünkü mesele, mücerred lisan bilmek, Arapça’ya ya da Türkçe’ye
    vâkıf olup olmamak meselesi değil, bilâkis tercüme edilen eserin
    muhtevasına vâkıf olup olmamak meselesidir.
  • Dilimizdeki ecnebi kaynaklı kelimeleri üç zümreye ayırabiliriz. Birincisi, çoktan beri dilimize girip milli hançeremizin damgasını taşıyan kelimeler zümresi: Rontken, motor, sıpor, doktor, otobos, tonel, tiren, kondoktor, vapur, salon, telgıraf, pılan, sınama, kordon, mitralyoz, otel, candarma, vesaire vesaire ... Bu zümrenin kelimelerini, Türkçenin sanki esaret altında bir lisan olduğunu ihtar edercesine, halka ve halkın hançeresindeki istiklal dehasına rağmen fıransızcadaki asıllarına irca ederek telaffuz etmek, sadece züppelik, köksüzlük ve piçliktir. Türk hançeresinde (plin, tren, spor) gibi dolgun hecelere yer olmadığı, aynı hançere dehasının (fikr) kelimesini (fikir) haline getirdiğini bilenlerce, bazı kelimelere fazla heceler na.vesile anlaşılır. İkinci zümrenin kelimeleri (radyo, otomobil, maç, gol, bisiklet, tank, telefon, ampul, gramofon, röportaj, ajans, polis, garson) gibi, doğrudan doğruya maddi hayatın ve alet isimlerinin zorla ve ayniyle kabul ettirdiği unsurlardır ki, bunları, daima hançere dehamıza tevdi ederek şimdilik olduğu gibi kullanmaktan başka çare yoktur. Elverir ki boyuna üretilmesinler ve hudutlu bir çerçeve içine hapsedilmiş bulunsunlar. Üçüncü zümrenin kelimeleri ise, hiç bir sebep ve lüzum olmadığı halde, sırf avrupalıya kör ve sağır hayranlık yüzünden, karşılığı aranmaksızın devşirilmiş kelimelerdir ki, zavalı Türkçe vatanının zalim işgal kuvvetleri işte bunlardır: Profesör, üniversite, doçent, rektör, dekan, asistan, fakülte, enstitü, seminer, prevantoryum, akademi, aktör, rejisör, koordinasyon, büro, desen, proje, fuar vesaire vesaire ... Bu zümre kelimelerinin baştan başa denize dökülmesi ve yerlerini öz türkçe karşılıklarına bırakması icap eder.
    Behçet BAGDATLIOĞLU
  • Mustafa Kemal Lozan’a neden İsmet Paşa’yı yolluyor? Fethi Okyar, Rauf Orbay neden
    İsmet Paşa’yı seçtiğini merak ediyorlar, çünkü onun iyi bir asker olduğu halde siyasetle
    alâkadar olmadığını biliyorlar. Lozan dönüşü karşılama krizi bile çıkıyor.
    Çünkü onu dinleyecek olan, ona en yakın olan kişidir İsmet İnönü. Başka kimi gönderse, o kişi
    kendini bir şey zanneder. Rıza Nur’un hatıratında görüyoruz ki adam kendini büyük bir diplomat
    zannediyor.
    Fethi Okyar da İsmet İnönü için “Bu adam bizim kadar bile lisan bilmiyor, orada ne işi var?” diyor.
    Ama mühim olan lisan bilmek değil, Atatürk’ün prensiplerine sadık olmak ve inatçı olmaktı. İnat
    etmek müzakere bağlamında çok önemlidir. Lozan’a bugün “zafer” diyenler de, “hezimet” diyenler de
    var. Fakat Lozan bir uzlaşmadır. Harpten yeni çıkmış bir millet olarak, çok korkunç olan eski
    antlaşmayı kabul etmiyoruz. Buna karşı Musul’un kaybedildiğini söylüyorlar ama zaten Misâk-ı
    Millî’nin sınırları 1912’den beri tam belli değil. 10 senedir savaşan bir ordu var. Sultan Abdülhamid
    zamanında Goltz Paşa diyor ki: “Osmanlı yaklaşık 30 milyon nüfusluk bir imparatorluktur. Buna
    rağmen bu kadar geniş bir sahası olan (yüzölçümü) devletin çıkarabileceği orduyu, Güney
    Almanya’da bir prenslik bile çıkarabilir!” Yani insan gücü çok az ve sıhhatli Türklerin sayısı da gün
    geçtikçe azalıyor. Tam aksine sıhhatli Hıristiyanların sayısı 19. yüzyıldan beri artıyor.
    Karabekir Paşa ve Fethi Okyar ayrı tarihlerde iki ayrı muhalif fırka denemesinde
    bulunuyor. Terakkiperver Fırka ile Serbest Fırka girişimlerinin farkı önemli. Nedir bu
    fark?
    Mecliste çok şeyin değişeceği 1920’de bile belliydi. Eski meclisteki vekillerden Mustafa Kemal
    Palaoğlu’nun meclis üzerine hazırladığı doktora tezinde de bu belli olur. Makam-ı saltanatı
    kurtarmaya yönelik şeyler söylendiğinde görülen tepkilerden meselenin başka yere gideceğinin
    sinyalini alıyorlar. Ortada bir muhalefet ve şikâyet durumu olduğundan ve kendisi de memnuniyetsiz
    olduğu için Kâzım Karabekir Paşa 1924’te Terakkiperver Fırka’yı kuruyor. Atatürk de Karabekir’den
    sıkılmaya başlıyor, çünkü kendisine yakın olan iki adamdan biri olan İsmet İnönü ordudan ayrılıyor,
    diğeri olan Fevzi Çakmak ise orduda kalıyor. Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy da ordudan
    ayrılarak siyasete atıldılar. Kurulan bu parti kendilerinin bile istemediği bir noktaya vardı. Yoksa
    Kâzım Karabekir Kürtçü değildir. Partinin Kürt ayaklanmaları ile alakası yok ama farkında olmadan,
    milliyetçilik ve dindarlık mevzuları ortaya atılmasından dolayı ayaklanma kışkırtıcılığı partiye
    yıkılıyor. Şeyh Said Ayaklanması’nda milliyetçi bir unsur var. Söylendiği gibi bir İngiliz oyunu ya da
    bir Nakşilik meselesi değil. Tabii Nakşilik ile ilgili bir bağlantı Şeyh Said’in kişiliğinden ileri gelir,
    ama isyanın kaynağı esasen Kürt milliyetçiliğidir. Kâzım Karabekir sıkıntıları gören, Ermeni
    olaylarında ortaya çıkan zıtlaşmayı fark edebilen bir kişi olduğundan, öyle bir isyana bulaşması akıl
    mantık işi değil. Aynı mozaik yapılanma ve partileşme deneyimi 1930’larda tekrarlanıyor ama bu
    sefer işin içine solcular da giriyor. Gerici dedikleri ekip ile Bolşevik tayfa aynı çatıda toplanıyor.
    Gerçi bu iki deneyim arasında bir fark vardır. Terakkiperver Fırka olayında liderler dürüst ve
    samimiyetle muhaliftiler. İkincisinde ise böyle bir şey söz konusu değil. Fethi Bey, İsmet İnönü’nün
    hiçbir şeyinden memnun değil; onu özel sektör düşmanı ve fazlaca bürokrat olmakla suçluyor.
    Atatürk’e ise bağlı.