Her şeyden önce hayatı sevmeyi öğrenmemiz gerekir. Hayat bizi çevreleyen dünyada değil kendi içimizdedir. Etrafı insanlarla çevrili bir insan olmak, durum ne olursa olsun hep insan kalmak, hayat budur işte, hayatın gerçek manası budur!
Genç yaşta ümitsiz bir aşka düşenin, kuruntunun kendisini nerelere götüreceğini, sevgisinin ne karşılık göreceğini bilmeden tatlı bir hayale kapılanın vay haline. Zavallı, bir kayığın içine hafifçe uzanır, yavaş yavaş sahilden uzaklaşır. Ufukta büyüleyici ovaları, yeşil çayırları, hayal cennetinin puslu serabını görür. Dalgalar onu sessizce sürükler, nihayet hakikat onu uyandırınca, kavuşmak iste diği hayalin ayrıldığı sahil kadar uzakta kaldığını görür. Artık ne yoluna devam edebilir, ne de geriye dönebilir...
Şu anda yaşayan herkes ama herkes yüz sene içinde ölecekse, neden hepimiz Grand Grave’in dokuzuncu katından atlamıyoruz? Dünya, durup dinlenmeden kazarak birbirimizi gömdüğümüz bir mezarlıksa… Süremiz belirsiz, zamanımız kısıtlıysa, gerçekten vaktimiz var mıdır? Bence yoktur. Kendi adıma konuşayım: benim yok. Ermişler de, reklamcılar da aynı şeyi söylüyor: “An’ı yaşa!” An’ı yaşamak mı istiyorsunuz? Buyurun, Grand Grave’in dokuzuncu kat penceresine! İşinize gelmedi mi? Halbuki her birimiz zaten dokuzuncu kattan düşüyoruz. Kimimiz üç saniyede, kimimiz yüz senede. Bu kadar basit.
Hayat can sıkıcı bir tuzaktır. Düşünen bir insan olgunluğa eriştiğinde ve tam bir bilinç kazandığında kendini istençsiz olarak sanki çıkışı olmayan bir tuzağın içindeymiş gibi hisseder. Aslında insan, iradesi dışında birtakım tesadüfler tarafından yokluktan var olmuştur. Peki neden? Varlığının anlamını ve amacını öğrenmek ister, sorularına cevap alamaz ya da saçma sapan cevaplar alır. Kapıyı çalar, ama açan kimse olmaz. Ölüm de aynı şekilde iradesi dışında karşılar insanı. İşte tıpkı bir hapishanede ortak bir felaketle birbirine bağlı olan insanlar bir arada olduklarında kendilerini nasıl daha rahat hissederlerse, hayatta da analiz etmeye ve sentezlemeye yatkın olan insanlar bir araya geldiklerinde, onurlu ve özgür düşüncelerini birbirlerine aktararak vakit geçirdiklerinde bu tuzağın farkına varmazlar. Bu bakımdan akıl yeri doldurulamaz bir zevk kaynağıdır.
İyi bir alıntının aldığı beğeni sayısı maalesef ortada... gerçi bu alıntının neleri şekillendirdiğini insan potansiyelini hem duygusal hem de akıl olarak nasıl etkilediğini bilselerdi çok farklı olurduk.
Hristiyan ama İsa anlayışı farklıdır ona göre Tanrı zihinde oluşan imgedir. Dini insan hayatında bir problem olarak görür. Tanrı bireyin kendi zihninde hissettiği psikolojik bir realitesidir. Daha fazla detay istiyorsanız Carl Gustav Jung "Anılar Düşler Düşünceler" okumanızı tavsiye ederim.