• “I've learned that some broken things stay broken, and I've learned that you can get through bad times and keep looking for better ones, as long as you have people who love you.”

    Şunu öğrendim; bazı kırık şeyler kırık kalır ve şunu öğrendim, kötü zamanlardan geçebilirsiniz, sizi seven insanlar olduğu sürece daha iyi olanları aramaya devam edin.
  • ÖĞRETMEN YETİŞTİRME VE GELİŞTİRME GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

    1- 3 İdiots
    2- 400 Darbe / 400 Blows
    3- American Teacher
    4- Arkadaşımın Evi Nerede / Khane-ye Doust Kodjast?
    5- Asya'nın Kandilleri ( Belgesel )
    6- Bana Güven / Lean on Me
    7- Batıya Doğru Akan Nehir ( Belgesel )
    8- Bay Lazhar / Monsieur Lazhar
    9- Billy Elliot
    10- Bir Fazlası Değil/ Not One Less
    11- Birinci Sınıf / The First Grader
    12- Can Dostum / Good Will Hunting
    13- Canım Öğretmenim / Monsieur Lazhar
    14- English Vinglish
    15- Etek Günü / La Journee de la Jupe
    16- İki Dil Bir Davul
    17- İmparatorlar Kulübü
    18- Kara Tahta / Tahhtesiah ( Blackboards)
    19- Kerkenez / Kes
    20- Koro / LesChoristes
    21- Kör Nokta
    22- Küçük Ağacın Eğitimi / The Education Of Little Tree
    23- Malcolm X
    24- Olmak ve Sahip Olmak / To Be and To Have
    25- Öğretmen / Teaching Mrs. Tingle
    26- Öğretmenim Bay Kim / My Teacher, Mr.Kim
    27- Ölü Ozanlar Derneği / Dead Poets Society
    28- Özgürlük Yazarları
    29- Patch Adams
    30- Ron Clark'ın Hikayesi / The Ron Clark Story
    31- Sessizlik / Dogani
    32- Sevgili Öğretmenim / Mr.Holland's Opus
    33- Sevgili Öğretmenim / To Sir with Love
    34- Sınıf / EntreLesMurs ( The Class )
    35- Sınıfın Ön / Front of the Class
    36- Siyah / Black
    37- Tarih Öğrencileri / The History Boys
    38- The Blindside
    39- Tom Brown'ın Okul Günleri / Tom Brown's Schooldays
    40- Yerdeki Yıldızlar / Taare Zameen Par
  • Ana baba bacı kardaş dar günümde el olur
    Namus belasına kardaş döktüğümüz kan bizim.
    Acaba Gabriel Garcia Marquez 1981 yılında Kırmızı Pazartesi'yi yazarken, Cem Karaca'nın 1968 yılında Namus Belası adı altında çıkardığı şarkıyı mı dinliyordu?

    Türkçe'de "üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi" diye bir deyim vardır bu kitabın sonuyla ve kendisiyle tam olarak uyacak şekilde. Peki Santiago Nasar'ın üstünde bulunan bu toprak, geleneklerin topluma dayatmasının kapalı bir kişileştirmesi miydi? Kitabın ilk cümlesinden beri haberi verilmiş bir cinayetin faili somut bir kişi yerine soyut sosyolojik olgular mıydı? Ya da kitabın 34. sayfasında geçen hastaların başında bekleme, ölüm döşeğinde olanlara güç verme, ölüleri kefenleme sanatında olan ustalıkların hepsinin birer amacı mı vardı?

    Bazen kaderimiz bizleri görünmez kılar. Her ne kadar namus cinayetleri olmasa da daha başından beri ölecekleri ya da zarar görecekleri haber verilmiş olan Aylan Kurdi ya da Ümran Dakneş'e yapılanlar konusunda, Santiago Nasar'ın cinayetinin bir türlü engellenememesi gibi bir umursamazlıklar zinciri mi söz konusuydu? Çünkü onların bu kadar görünmez olmalarını umursamazlıklardan başka bir şey sağlayamazdı sanırım.

    Biz işimizi en iyi geleneklerin topluma dayatması mevzubahis olduğunda yaparız. Toplumsal sınırlandırmalar ve ölümlerin kanıksanacak seviyeye kadar gelmesi Marquez'in çevresi kadar bizim yaşadığımız yer olan Ortadoğu'nun da ortak derdi. Öyle ki 73. sayfada da geçtiği gibi Güney Amerika ülkelerinde Ortadoğu'dan göçen Arap kökenlilere Türk gözüyle bakılır. Yani sen bir Kolombiya hostelinde eski bir gramofondan Sade'nin Hang on to Your Love şarkısını elinde Bourbon'unla sallanan sandalyende dinliyor olsan da Türksün, İsveç'te kayak malzemesi satın alırken kulağında viking metalgillerden Amon Amarth dinlerken keçi sakalını kaşırken de Türksün. Sen Türksün yani kısacası. Toplumsal sınırlandırmalara, sınıflandırmalara, adetlerin vahşi sonuçlarına, Santiago Nasarcıl cinayetlere en alışık toplumlardan birisin.

    Kırmızı Pazartesi değil kıpkırmızı haftalarımız oldu bizim de bu ülkede. Sadece haftanın tek günü değil, bazen haftanın her günü uğraşıyoruz ölümlerin önüne geçememelerimizle. Sırf bundan dolayı da ülkenin adını değiştirebiliriz Kırmızı Kader ile.
  • “For a long time, I used to think that I had a man's brain that I thought more like a man than a woman. But now I've come to realise that whatever it is I do think like, it's not like men; because men don't really think like men, they think like boys.”
  • Fall in love with the person who enjoys your madness. Not an idiot who forces you to be normal. (Not Known)

    Deliliğinizden hoşnut olan birine aşık olun. Sizi normal olmaya zorlayan bir salağa değil.
  •     "Kaparım gözlerimi... Ve ölüme düşer tüm dünya"

    Sevgili Şiir Hocam Yusuf Eradam sayesinde tanıştım Sylvia'yla. Emily Dickinson, A. Tennyson, W. Blake, W. Butler Yeats ve diğerleriyle... Gotik öykülerinden tanıdığım ama canı isterse nasıl da katran karası şiirler yazabileceğini öğrendiğim Poe'yla. Ve.. ve Bay İkarus'la... Anladım ki şiir, şiirden öte bir şeymiş. Anladım ki, dizelerde durduğu gibi durmuyormuş.

    Kitabı elime alınca fark ettim özlediğimi. Özellikle Yusuf Hocamın o şefkatli ve hünerli elleri değmiş _ ki zordur şiir çevirmek, öyle de cebelleşirsin, yeni bir şiir yazmaktan beterdir. Hatırlıyorum da, üniversite hayatımda tek alttan aldığım dersti Şiir İnceleme. Ne kadar trajik değil mi? Hani iyiydim şiirde... Tamam hocam, buradan itiraf ediyorum. Kimseler bilmez. Bilinçliydi o, dalgasını geçtim satırların ve dizelerin. Çünkü en yakınımdakilere bile belli etmediğim sancılarım vardı. Çünkü daha, Bay İkarus'a anlatacağım çok şey vardı.
    Bilmiyordu ki... Benim de, düşlerim bal mumundandı.

    Ahh Sevgili İkarus... Gidip de sıcak şarap içmek vardı şimdi. Aynı tadı verir mi? Garip bir 'Ölü Ozanlar Derneği'ydi devrimiz. Yeniden şahlanır mı?

    Bütün bunları anlattım. Anlattım çünkü size bir sır daha vereceğim. Bugün size, 'Kadın ve Şiir'den bahsedeceğim. Siz adına 'Kadın ve Erkek' diyin.

    Sylvia... Herkesin manik-depresif hastalığıyla ve garip intiharıyla tanıdığı, belki de meraktan ve acıdığı için okuduğu kadın şair. Ama o işler öyle değil tabii.
    Kimdi peki Sylvia? Kadındı, anneydi, küçükken babasız kalmış bir kız ve kocasının karısıydı. Azıcık deli ve asiydi. Arada dedi ki, ben şiir de yazabiliyorum. Görmüyor musunuz? Güzel güzel şiirlerim var.
    Orada dur dediler, bir adım geriden gel.

    Hocamın güzel bir tespiti var; Sylvia'nın tek hatası oldu, o da evlenmek. Doğruydu. Hem de kendisi gibi bir şairle. Niye peki? Yazmaya başladı mı kadın, iktidara koşar derler. Ve bundan en aklı başında bir erkek bile rahatsız olur. Kadın dediğin, arkadan gelmelidir.

    Derler ki, Ted Hudges ile doğmuştur Sylvia. Halbuki bir kadından doğabilir bir kadın. Ya da kendinden...
    Ted'ten önce de şairdi Sylvia. Çocukken de yazardı. Kadınken de... Ted'le aşık atmasına gerek yoktu. Gizdökümcü şiirin ustalarındandı. Matematiksel bir dil kullanırdı şiirlerinde. (Bakınız klasik "metaphors" şiiri) Onun şiirleri duygusal ve ölüm kokan şiirler olarak okunmamalıdır. Sadece yaşadıkları yoktur. İmgeler vardır mesela akla ziyan.
    Ted'in bir şiirini dahi okumadım ama Sylvia üzerine fakültelerde doktora yapılır, doçentlik tezi bitirilir.  Zaten Ted Hudges da Sylvia'nın ölümünden sonra çocuk kitaplarına sarmıştır, 30 yıl bir şey yaratamamıştır. Sylvia'nın hayranları intiharı konusunda onu suçlar genelde ama öyle de düşünmemek lazım. Belki de adam lanetliydi çünkü Sylvia'yı aldattığı sevgilisi de Sylvia'dan olan oğlu da intihar etmiştir.
    Sylvia için de intihar kaçınılmaz son olacaktı bu hastalıkta. Ama Ted'in de hataları yok muydu? Şöyle bir gerçeklik vardır ki; Nilgün Marmara'nın da tezinde belirttiği gibi, çocukken babası tarafından, kadınken de kocası tarafından yalnız bırakılmıştı Sylvia.
    Özgürlüğü bir fırının içinde aradı. Kendince ulaştı belki ama ölümünden sonra dahi kurtulamadı esir olmaktan. Ted, sadece bir günlüğünün basılmasına izin verdi, diğer günlükler yok edildi. Sırça Fanus harici yazdığı bir kitabı daha vardı 'sakıncalı' diye o da yok edildi. Ariel ve Seçme Şiirler kitabı Ted'in istediği sırada ve onun seçtiği şiirlerin araya sıkıştırılmasıyla basıldı. Yusuf Hocam, bu konuda duyarlı davranmış ve Sylvia'nın kendi dizdiği sıraya göre çevirip yayına vermiş. Bunun için de herkesten bir yanak alırım demiş. Bense kocaman sarılıyorum.

    Ve son olarak soruyorum size:
    Daha kaç parçaya bölünebilir bir kadın?
    Ve o parçalardan tekrar doğabilir mi?

    Ve sen Sylvia... Vakti gelmedi mi artık, vedalaşmanın? Nakliyeciler dolaşıyor son günlerde içimde. Boşaltıyorum tek tek odaları. Düzeliyorum sanırım. Çok uzun zamanımı aldın. Bu süreçte yalnız başıma çıktığım çok uzun yolculuklarım oldu benim. Yan koltukta oturanım olmadı hiç. Gelip tüm karanlığınla, sen çöreklendin oraya Sylvia.
    Konuştun, konuştun, söyledin. Söylendim. Süratli bir çarpma etkisi yetecekti. Olmadı... Arka koltukta taşıdığım umuda tutundum Sylvia.

    Daha yeni... Ruhumun duvarlarına ördüğün örümcek ağlarını, tel fırçalarla temizledim.

    O yüzden, artık gitmeme izin ver. Burda ayrılalım. Bir daha kesişmesin yollarımız. Çıkma ıssız sokaklarda karşıma.
    O güzel gülüşünü de al ve uzaklaş. Uzaklaş ki benim de güzel gülüşlerim olsun.
    Tam da burda ... Vedalaşalım.

             "Galiba... Seni kafamda yarattım ben."


    * BONUS:
    - Sırça Fanus' a yaptığım incelemem:
    #20960084

    - Yusuf Hocam'ın Sylvia ve Şiir üzerine yazdığı makalesi:
    http://www.yusuferadam.com/susma.html
    Okuyun, okutun. Hayatı tamamen sanat ve kültür üzerine kurulu bir adam Yusuf Eradam Dili sivridir, aldırmayın.

    - Bu kitapta yok maalesef ama en sevdiğim şiiridir Sylvia'nın. "Mad Girl's Love Song" Sizinle paylaşmak istedim. Notaya dökülmüş hali ve Türkçe çevirisiyle... İyi dinlemeler.
    https://youtu.be/_uN3B0csdVg